4. bölüm · İNSAN MEZBAHASI
3. BÖLÜM: ÖLÜM İLE YAŞAM ARSINDA
Her iyi insan kötü, her kötü insan da iyi olabilirdi. Kötü bir insan bile küçük bir yardım için iyi olmuş olabilir, ama iyi birisine aynısını yapsanız bile kötü olabilirdi.
Bu şehrin başkanı da böyleydi işte. Ufacık bir suçta birini idam ettiren adam, küçük bir yardımda iyi birisine dönüşmüştü.
Hayat gerçekten çok tuhaftı. İyi bir insan kötü, kötü bir insan da iyi olmuştu. Aynı Başkan ve ben gibi. Ufacık bir haksızlığa karşı gelen ben, şimdi bir cinayete sessiz kalmıştım. Başkan ise; ufacık bir suçta birini idam ettirirken, sesvdiği birini kurtarmaya çalışana iyi davranmıştı.
Toz ve duman hala bizim çevremizi sarıyordu. Başkan ile birlikte Nida'yı kurtarmaya çalışıyorduk, ama Nida'nın sıkıştığı yer dar olduğu için başkan giremiyordu. Ben girebiliyordum, ama onu dışarıya çıkartamıyordum. En sonunda onu kolundan tuttum ve başkan ise beni arkadan çekti. Sonunda onu kurtarabilmiştik.
Başkan Nida'yı kucağına aldı. Başkan, Nida'yı kendi arabasına bindirdi. Benim de yan koltuğa geçmemi söyledi. Ben de arabanın yan koltuğuna geçtim.
Başkan Nida'yı hala kucağından bırakmıyordu. Ön koltuğa Başkanın bir çalışanı bindi. "Çabuk hastaneye gidiyoruz," dedi başkan, korku ve acı dolu bir sesle.
"Hızlı sür şu arabayı, Nida ölecek!" dedi korkmuş bir şekilde. "Nida... uyan... hadi..." Başkan bile ağlıyordu. Kötü adamaın iyi bir adama dönüşme hikayesi gibi.
Başkanın ağladığını görünce bir an donup kaldım, çünkü bir cani, bir katil ağlıyordu. Bu yaptığına zaten şarırmıştım. Saşkın bir surat ifadesiyle ona, birşey sormak istedim.
Bir anda sordum;
"Biliyorum haddime değil ama, Nida'yı nereden tanıyorsunuz sesvgili başkanım, " dedim.Bunu söylemeye cesaretim nereden gelmişti bilmiyorum ama bir anda ağzımdan kaçmıştı işte. "Abisi Tolgay'ı da tanıyorsunuzdur o zaman," dedim. Cevap vermedi.
Başkan Nida'nın nabzını ara ara kontrol ediyor, ölmemesi için ağlıyordu. "Nida hadi uyan..." dedi başkan. Nida sanki uyanmamak için inat ediyormuş gibiydi. Başkan onun ölmesinden ölesiye korkuyordu.
15 dakikanın ardından hastaneye gelmiştik. Başkan ise Nida'yı hala kucağında taşıyordu. Hastanenin kapısına gelince herkes başını eğdi çünkü Başkan hastaneye gelmişti. Başlarını eğmişlerdi çünlü başkanın kimseyi affermedeğini akıllarına kazımışlardı.
Hastanenin güvenlik ekipleri geldi. "Çabuk doktorları çağırın," dedi başkan.
"Nida'yı nereden tanıyorsunuz? " diye sordum. Hay benim cesaretime... "Çünkü o benim kızım," dedi. Bunu o kadar büyük bir pişmanlık ve acıyla söylemişti ki... "Kızınız mı?
Duyduklarımla bir an duraksadım. Başkanın kızı mı vardı?
Böyle bir caniyi hangi çocuk sevebilirdi ki? O benim babam olsa ben de ondan nefret ederdim.
"Tolgay, Peki?" dedim.
"O da benim oğlum. Bu şehiri kötü yaptığım için, hem oğlum, hem de kızım benden nefret ediyor ama, ben onları hala seviyorum, "dedi ağlamaklı bir sesle.
"10 yıl önce bu şehrin Başkanı olmuştum. Her şey yolundaydı. Bir gece ise... Ben kaçırıldım. Bana işkence ettiler, beni zorla bu şehiri kötü yapmaya zorladılar. Bunu yapmazsam iki çocuğumu da öldürmekle beni tehdit ettiler," dedi.
Başkan bu yüzden mi kötü birisiydi?
"Başka bir yol yoktu... Her şey yavaşça elimden kayıp giderken, içimdeki o son parça da öldü. Çocuklarımı kurtarmak için sınırlarımı birer birer aştım. Önce korktum, sonra alıştım... en sonunda ise geri dönüşü olmayan o çizgiyi geçtim. Artık aynaya baktığımda gördüğüm o kişi ben değildim. Ama bu umurumda bile değildi. Çünkü bir anne/baba için en büyük korku, evlatlarını kaybetmektir. Ve ben.... onları kurtarmak için böyle birisine dönüştüm."
Duyduklarım beni bile çok üzmüştü. Bu bir babanın evlatları için yapacağı son şeydi. Bir baba, çocuklarını kurtarmak için böyle bir caniye dönüşmüştü. Bu bir anne ve babanın çocuklarını kurtarmak için iyi birisinden bir caniye dönüşmesiydi... ve en Acı tarafı ise şuydu: çocuğunun ölmesi.
Bir anne ve baba çocukları için büyük bir caniye dönüşürken, çocuklar daha anne ve babasının sözünü dinlemiyorlar. Bu da şunu gösteriyor; çok kötü nesiller yetiştiriyoruz.
En sonunda doktorlar bir sedye ile yanımıza geldiler. Başkan kızının kurtulması için onu hemen sedyeye yatırdı. Doktorlar kızını götürürken başkan arkasından bakakaldı.
Onun acısını çok iyi anlıyordum. Onları kurtarmak için bir caniye dönüşmüş ama çocukları ondan nefret etmişti. Bunun acısını nasıl kaldırdığını bilmiyordum, ama ben kaldıramazdım.
Nida sedyeyle birlikte giderken başkanın gözlerini görmüştüm. Öyle acı bakıyordu ki... kendisinden nefret eden kızının arkasından bakakalan sessiz ve acı feryatlarını duyuyor gibi oldum birden.
Benim de gözlerim doldu. Bir damla yaş, bir damla, dere gibi gözümden akıp gitti, başkanın da öyle. Sanki gözümüzden akanlar yaş değil, sanki kandı ve sel olup bizi boğmuştu.
Onun acısını çok iyi anlıyordum. O çocukları için bir caniye dönüşmüşken, çocukları, ondan nefret etmişti.
En sonunda dayanamayıp ikimizde birbirimize sarılıp hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladık. Birbirimizi sarıp sarmalamıştık. Onun kalbinin acı dolu feryatlarını duyuyordum sanki.
Ben de kardeşimi kaybetmiştim az kalsın, ama onu çok çabuk kurtarabilmiştik.
"Bu patlamayı yaratanı yok edeceğim. Orada birçok kamera var. Bunu yapanı böylece bulacağım ama önce kızımı kurtarmalıyım," dedi.
Tüm bunları bana anlattığı için Nida'yı öldürmeye çalışabilirlerdi, ama başkanın birçok güvenlik görevlisi hastanede olduğu için Nida güvendeydi.
Bir anda kollarıma çok ağır bir yük bindi. Bu başkandı.
Çok ağıdı. Beni tuttuğu için ve başkan çok ağır olduğu için ikimiz birden yere düştük.
Başkanın kalbi, kızının ölüm ile yaşam arasında kaldığı için daha fazla dayanamamış olmalı ki, bir anda yere düşüp bayılmıştı.
"Başkan... başkanım uyanın," dedim. Tüm güvenlik görevlileri buraya toplanmıştı bile. "Hemen doktoru çağırın," dedi güvenlik görevlilerinden biri. Diğer bir güvenlik görevlisi ise: "Boş ver. O bize bu şehirde yaşamayı haram etti," dedi.
"Hayır onu kurtarmalıyız," dedim birden. "Neden peki," dedi. Sakinliğini hala koruyordu. "Çünkü o acılı bir baba," dedim.
"O bir cani, ama bunu isteyerek yapmıyor. 10 yıl önce onu böyle olmaya zorlamak için başkanı, çocuklarının hayatıyla tehdit etmişler. Başkan da bu yüzden böyle bir cani," dedim, üzgün bir sesle
Herkes söylediklerim karşısında donup kalmıştı. "O bir cani, çünkü çocuklarını kurtarmaya çalışıyordu," dedim.
Yerde bayıldığı için yatan başkanın cebinden silahı aldım ve etrafımdaki insanlara doğrulttum. "Şimdi, başkanı kurtarıyor musunuz, yoksa ben de sizi başkan gibi yere sereyim mi?" dedim.
Bu cevabım karşısında herkes donup kalmıştı. Başkanın aslında daha farklı bir olup olmadığını, idrak etmeye çalışıyorlardı.
Bu bir babanın, çocuğu için her şeyi yapacağının basbayağı kanıtıydı.
Bir an annem aklıma geldi. Ben de bunları yaşamama rağmen annemden nefret etmiştim. Keşke şu an telefonum yanımda olsaydı da annemden özür dileyebilseydim.
Yanımda duran bankın üzerine oturdum. Tolgay bana yalan söylemişti. Kötü başkan diye işini bitirmek istediği adam Tolgay'ın babasıydı. Bana yalan söylemenin hesabını ona ödetecektim. Bir insan babası böyle birisi olsa bile bu kadar nefret edemeyeceğine emindim.
Geçmişte yaşadıklarımın ve yaptıklarımın pişmanlığıyla Tolgay'ın evine yürümeye başladım.
Hâlâ korku içinde, şehrin karanlık sokaklarında yürüyordum. Az önce yaşananlardan dolayı biri gelip alnımın ortasına sıkacak diye ödüm kopuyordu.
Şehrin geniş yolları artık arkada kalmış, yerini dar ve karanlık sokaklarına bırakmıştı, kirli ve duvarlarındaki boyaları sökülmüş binalar kalmıştı.
Her sokakta ölüm adımızı fısıldıyordu. Ölümün beden bulmuş hali beni takip ediyordu. Ölüm ile kolkola gezerken, bir yandan canımı kurtarmaya, bir yandan da Tolgay'ın evine gitmeye çalışıyordum.
Bir anda havanın serinliği tenime çarptı ve üpermeme neden oldu. Hava tamamen karanlıktı ve karanlıkta çok iyi göremediğim için kesin bu akşam ölürüm diye düşündüm ve bunun düşüncesi bile beni ölesiye korkutuyordu.
Bir ses duydum... Tolgay'ın sesi...
Ve... bir el enseme dokundu.
Elinin soğukluğu ile beraber donup kaldım.
"Kaç!"
Bunu diyen tabiki de Tolgay'dı
Elinin soğukluğunu hissederken, büyük bir çığlık attım.
Arkama döndüm ve ne göreyim...
Eli yüzü belli olmayan uzun parmaklı bir canavardı.
Asla durmadım. Kaçtım... kaçtım ve kaçtım.
O şeyin parmakları çok uzundu.
Çığlıklarıma eşlik eden soğuk rüzgarla beraber kaçtım.
Arkama bakmak istemiyordum, ama baktım, ve kimsecikler yoktu.
Ama durmadım, çünkü o şeyin beni takip ettiğini görebiliyordum.
Hızla koşarken birazdan yanından geçeceğim açıldı ve bir el beni yakaladı.
Bu Tolgay'dı.
Tolgay'ın beni içeri çekmesiyle birlikte kapıyı hızlıca kapatması bir oldu.
"Neler oluyor," dedim korkuyla.
"Babam," dedi dehşete düşmüş bir ifadeyle.
"Ne?"
"Nasıl yani?"
Dehşete düşmüş bir ifadeyle.
"O, genellikle insan içinde gezmez, ama artık o her yerde, herkesin yanında," dedi.
Kapıya bir el, tırnaklarını sürtmeye başladı.
Elini ağzıma koyup, bastırdı ve "sessiz ol!" diye beni uyardı.
Kapıya aynı şekilde tırnaklarını sürtmeye başladı.
Ve durdu...
Bu sefer ise kapıya vurmaya başladı.
Tık... Tık... Tık...
Tolgay, cebinden kalem çıkardı ve yere, ikimizin sığabileceği bir çember çizdi.
"İçine gir," dedi bana doğru dönerek.
Sesinde korku ve telaş vardı.
İkimiz birden, hemen çemberin içine girdik ve beklemeye başladık.
"Sakın çemberin içinden çıkma," dedi.
Dediğine uyup çemberin içinde beklemeye başladım.
Kapı bir anda kırıldı ve o yaratık içeri girdi.
"Hepinizi yok edeceğim," dedi.
Sesi gerçek bir yaratık sesiydi.
Gerçekten de yüzü yoktu.
Parmakları uzundu ve... uzun tırnaklarını daha yeni fark ediyordum.
Aşağı baktım ve...
Çizgiler siliniyordu.
Bunun nedenini bilmiyordum.
Ölüm bu sefer, gerçekten beni, kıskıvrak yakalamıştı.
Ve en sonunda çizgi tamamen silindi.
"İşte... Gördünüz mü?" dedi. Sesinde alay vardı.
Yaratık birkaç adımda yanımıza geldi ve aramıza girdi.
"Hazır mısınız?" ve bir hamle yaptı.
Tolgay bir anda bağırdı.
Sesi boğuk ve acı doluydu.
Bir anda çatlama sesleri duyuldu.
"Sıra sende," dedi bana doğru dönerek.
Bir çığlık attım...
Bir an gözlerimi kapattım ve sonra... gözlerimi açtım. Bunların hepsi gerçek değildi. Tamamen halüsinasyondu.
Kalbim güm güm atıyordu. Demek ki çok korktuğum için halüsinasyonlar görmüştüm.
Hala etkisinden çıkamadığım halüsinasyonlar beni, tekrardan yakalayacak diye ödüm kopuyordu.
En sonunda etkisinden çıktığımda Tolgay'ın evinin bahçesinde olduğumu gördüm. Kapının hemen yanındaydım.
Çok da rahat olmayan bir şekilde, Tolgay'ın kapısının önünde durdum ve kapıyı çaldım. Biraz duraksamanın ardından kapı açıldı ve açtığı gibi, suratına tokat yemesi bir oldu.
"Ne oluyor ya?' dedi.
"Senin gibi bir evlat, olmaz olsun," dedim.
Söylediklerim karşısında şaşırmıştı.
"Ne diyorsun kızım sen?" diye sordu.
"Baban, senin için, kardeşin için bir caniye dönüştü. Babanız, sizin yaşamanız için bir caniye dönüşmüşken, siz omindan nefret ettiniz," dedim
"Batsın onun babalığı, hem sana ne bundan?" dedi.
"Baban, kardeşin az kalsın kansızlıktan ölecek diye, bunun üzüntüsünden bayıldı be!" diye bağırdım bu sefer.
"10 yıl önce, onu zorla kötü yapmak için sizin hayatınızla tehdit edildi. Bu yüzden de, sizi korumak için bir caniye dönüştü," dedim.
"Ne?"
Daha duyduklarını idrak edememişti.
Elleri titremeye başladı. Duyduklarını hala sindirememişti.
"Ne demek istiyorsun sen?" dedi.
"Demek istediğim, baban sizi korumak için kötü birisine dönüştü."
Benden uzun olduğu için başımı ona doğru kaldırdım ve gözlerinden yaşlar aktığını gördüm. Keşke bunları ona söylemeseydim. Şimdi ise yaptıklarının pişmanlığını yaşıyordu.
"Hastaneye gidiyoruz," dedi.
"Tamam, dedim lafı uzatmadan.
Hızlı ama koşmayan adımlarla arabaya doğru ilerledi, ben de bu sırada onun arkasından yürümeye başladım. "Çabuk ol! Yoksa geç kalacağız," dedi. Hızlıca arabaya bindi, ben de hemen arkasından bindim.
Arabayı hızlı ve aceleci bir şekilde çalıştırdı ve evin bahçesinden çıktık.
Ellerimin titrediğini daha şimdi fark ediyordum. O acı dolu halüsinasyonun etkisinden hals çıkamamıştım.
"Bunları nereden biliyorsun?" dedi. Ona kardeşiyle iş birliği yaptığımdan bahsetmeyecektim tabi ki.
"Senin telefonunu kurcalıyordum. Sonra kardeşin Nida'yı gördüm. Onunla tamıştık ve arkadaş olduk, sonra ikimiz b yolda yürürken bir bina patladı. Sonra Nida yukarıdan düşen bir taşın altında kaldı, ama merak etme, kurtuldu.
Sonra baban ile onu hastaneye götürdük. Baban da Nida'nın ölmesi korkusuyla bayıldı."
Derin bir nefes alıp arabayı sürmeye devam etti.
Yaklaşık 15 dakikanın ardından hastaneye gelmiştik. Tolgay hızlı adımlarla hastaneye yürümeye başladı. Başkanı görebilir miyiz? diye sordu, Tolgay. "Siz kimsiniz?" diye sordu güvenlik görevlilerinden biri.
"Başkanın oğluyum, " dedi dik başlılıkla. "Şimdi bizi içeri alıyor musunuz, yoksa almıyor musunuz?" dedi, Tolgay.
"Almıyoruz," dedi. "Ne demek almıyorsunuz," dedi, Tolgay
çok öfkeli bir sesle. "Siz daha babanızı bile sevmiyorsunuz," dedi, güvenlik görevlilerinden diğeri.
"Gireceğim," diye bağırdı tekrardan. "Beu efendi olay çıkmasını istemiyoruz ve bu şehirde cinayet işlemek suç değil bu yüzden sizi öldürebiliriz."
"Siz kim oluyorsunuz, koyduğumun sefilleri?"
İşte bu bardağı taşıran son damlaydı.
"Demek öyle," Tolgay parmaklarını ve boynunu kütletti, sonra "Demek öyle ha!" dedi ve güvenlik görevlilerinden birinin suratına yumruk attı. Yere yığıldığı anda hâlâ saydırmaya devam ediyordu. "Demek...öyle... ha!" dedi, büyük bir sinir patlaması içinde. Hala vurmaya devam ediyordu. Adamın eli yüzü kalmayana kadar yumruk attı.
Tolgay, adamın üstünden kalktığında, adamın yüzü tanınamaz bir haldeydi.
Diğer güvenlik görevlisi de Tolgay'a yaklaştığı anda, Tolgay ona bir kafalık attı. Adam bu darbeyle birlikte yere yığıldı. Adam acı dolu bir şekile haykırırken Tolgay adamın üstüne oturdu. "Bırak beni... lütfen..." diye haykırdı ama Tolgay durmadı. "Yalvarırım dur... lütfen... " adam hala altta ağlayarak yalvarıyordu ama Tolgay durmuyordu.
Tolgay daha fazla sinirine hakim olamamış olmalı ki, ayağa kalkarak, yanımızda duran çöpün içinden bir cam şişe aldı. Tolgay, adamın üstüne yine oturdu ve adamın kafasına tüm gücüyle vurdu. Cam paramparça olurken adam yere yığıldı.
Tolgay adamın üstünden kalktı ve hastaneye girdi. Ben de hemen arkasından hastaneye girdim. "Bekle burada,"
dedi Tolgay, sinirli bir sesle. Neden lavaboya gittiğini sormadım, çünkü eli yüzü kandı.
Bir kaç dakika beklemenin ardından, Tolgay lavabodan çıktı.
Yanımızdan bir hrmşire geçti. "Babam nerede?" dedi Tolgay, hem sinirli hem de üzgün ve geçmişin pişmanlığını taşıyan bir sesle. "Siz kimsiniz ve babanız kim?" dedi hemşire. "Başkanın oğluyum," dedi Tolgay dik bir duruş sergileyerek.
"Arkamdaki koridordan ilerleyin, koridorun en sonuna gelince, sağdaki odaya girin, " dedi.
Hızlı adımlarla koridora doğru yürümeye başladık. Başkanın kapısının önüne geldik. Tolgay kapının kolunu tuttu ama açmadı. Kapının kolunu hâlâ bırakmamakta ısrarcıydı. Yüzünde geçmişin acı dolu izleri hala duruyordu. Büyük bir pişmanlık ve büyük bir keder... bir araya gelmişti ve Tolgay'ı bitiriyordu. Tolgay, başını kapıya yasladı. Gözünden bir damla yaş düştü, ama belli etmemeye çalıştı.
Tolgay başını kaldırdı ve kapıyı açtı. Açtığı anda içeriden bir hemşire çıktı. "Kime bakmıştınız?" dedi hemşire tereddütle. "Babam burada," dedi. "Babanız kim?" dedi.
"Başkan," dedi. "Üzgünüm hastamızın durumu kritik. Bu yaşta kalp krizi geçirdiği için...
Tolgay hemşirenin sözünü bir bıçak gibi kesti.
"Kalp krizi mi?"
"Evet," dedi hemşire.
Ben bile hemşirenin dediğine şaşırmıştım. Başkanın bayıldığının sanmıştım, ama başkan bayılmamıştı... Kalp krizi geçirmişti.
Tolgay bir an öne atıldı. "Bırakın beni! Babamı göreceğim."
"Bey Efendi sakin olur olur musunuz lütfen?"
"Orada benim babam yatıyor," dedi.
Sesi boğuk çıkıyordu. Tolgay'ın sesine hastanenin kokusu ve titrek lambaları eşlik ediyordu.
İçeride hayaletler geziyormuş da, benim içimden geçiyorlarmış gibi hisssettim birden.
"Lütfen biraz daha bekleyin. Yaklaşık bir saat içinde hastamızı uyandıracağız." dedi ve içeri girdi.
Tolgay derin bir nefes alarak, bir ayağını havada sallayıp arkasını döndü ve kapının önündeki duvara yaslanarak oturdu. Başını eğdi, kollarını dizlerinin üstüne koydu ve bacaklarını biraz öne doğru uzattı.
Ona laf atmadan yandaki hastane koltuklarının birine oturdum. Tolgay'a baktığımda tek bir şeye takılmış gibi başını hiç kslsırmadan yere bakıyordu. Sanki zihninde daha önce yaptıklarının pişmanlığını çekiyordu.
Başkan bana bunları anlatmıştı, ama bana bunları söylediği için Tolgay ve Nida'yı öldürebilirlerdi. Başkan bunu hiç düşünmemiş miydi? Bir anda aklımda başkanın çocuklarından nefretini kusma senaryosu oluştu. Bu senaryoyu hemen aklımdan silmeliydim, çünkü başkan kızının ölümle yaşam arasında kalmasına dayanamayıp kalp krizi geçirmişti.
Bir yandan kardeşi, bir yandan da babası hastanede yatarken, yaptıklarının pişmanlığını yaşamış gibi oturduğu yerden ayağa kalktı.
Bu şehre yakışan bir şekilde, ışıkların titrek olduğu koridorun içinde, etrafta dönmeye başladı.
"Şu saatte bi geçmedi ya," dedi sıkılmış bir sesle. Doğru söylüyordu, çünkü bende çok sıkılmıştım.
Uzun bir bekleyişin ardından bir saat doldu. Tolgay doktorun çağırmasını beklemeden içeri daldı.
Babası tam da önümüzdeydi. Yanındaki cihazdaki çizgi düzdü. Hiç, aşağı veya yukarı çıkan bir çizgi yoktu. Sadece düz bir çizgi vardı.
-Biiip.
"Tolgay için herşey durmuştu. Hayat. Zaman. Herşey."
"Baba," dedi, oldukça kısık ve ağlamaklı bir sesle. Sonra birden, "Baba!" diye bağırdı.
Tolgay'ın sesi benim bile ödümü koparmıştı. Gözlerinden yaşlar akarak babasının yanına gitti. "Baba... baba... baba..." diye sayıklayarak ağlıyordu.
"Ben daha ondan özür dileyememişken, o benden koptu gitti!" diye bağırdı ağlayarak.
Doktorlar onu durdurmaya çalıştı, ama ne mümkün... kimse onu durduramadı.
Yere, dizlerinin üzerine düştü. Başını selaya kaldırdı ve "baba!" diye bağırdı. Yalvarışları ve yakarışları ise, havaya karıştı.
