2. bölüm · İNGİLİZ MANTIĞI
1. BÖLÜM: "Özgürlüğün Tedavisi"
• Selena Gomez - Kill Em With Kindness (Acoustic)
• Taylor Swift - Nothing New
• Sia - Big Girls Cry
1. BÖLÜM
"Özgürlüğün Tedavisi"
21 Kasım 2021
Hazel Keskiner
Tuşların ritmik sesinde kaybolduğumda parmak uçlarımın ağrısı bana kelimelerimi bulduruyordu. Ellerimi bükerek yüzümü aralarına alırken bilgisayarımın parlayan ekranına bakıp iç çektim.
Keyifsizdim.
Günler birbirini tekrarlıyor, değişen tek saçmalık; yazdığım notlara serpilen kelimeler oluyordu. Üniversite hayatımın burnumdan geldiğini iliklerime kadar hissediyordum. Bir süt annem olmasaydı, öz annemden gelen sütün bile burnumdan çıkacağından emindim.
Yine içimin sıkıldığı anlardan birindeyim. Yine diyorum, çünkü içim her zaman sıkılır benim... İzmit'ten geleli iki ay oldu, üniversiteyi bahane ederek zar zor dönmüştüm. İki senedir yaz aylarında İzmit'teki eve, ailemin yanına dönüyordum. Daha az masraflıydı ancak her seferinde mental sağlığımdan ödün veriyordum.
İki ay boyunca her gün bana evinin yemeğini ve temizliğini yaptıran annemin bu konuda şikayetçi olduğunu da sanmıyordum. Aksine geçen seneki performansımın üzerine bu sene abimle gelip beni bizzat kendi almıştı.
Tüm bunlar yetmezmiş gibi iyi bir üniversiteye gittiğimi hala idrak edemeyen annemin neden ders çalıştığımı sorguladığı bir ömür geçiriyordum. Ona kalsa gözlerimin kesiştiği ilk oğlanla evlenmeliydim de... Neyse.
Şimdi ise; İstanbul'un ortasında, öğle saatlerinde bile içeriye inatla girmeyen güneşe rağmen ortamı aydınlatan sarı loş ışıklarla donatılmış küçük bir kahve dükkânında oturup hayatlarına dair konuşan arkadaşlarım ve bilgisayarımla kafayı bozmuş olan ben vardım.
Sanırım şu dakikalarda keyifsizliğim yüzünden birbirlerimizden tamamen bağımsızdık.
"Hazel, bizi duyuyor musun? Hazel..." Gözlerimi ekrandan çekip üzerimdeki meraklı gözleri yanıtladım. "Özür dilerim, ben bayağı dalmışım..."
"Diyoruz ki bu akşam şöyle güzel bir partilesek mi? Hı, ne dersin?" Diyen Leyla ile göz teması kurdum. "Leyla, bizimkileri bilmiyorsun sanki..."
"Hazel ne olur sizinkiler bilmese? Bir kere de bize ayak uydursan ne olur?" Efnan agresif bir tavırla çıkıştığında masadakilere göz gezdirdim; Her birinin Efnan ile aynı düşünceleri paylaştığından emindim.
"Siz gidin, ben zaten bugün ders çalışacaktım." Diyerek bilgisayarımı kapattığımda hemen yanımda oturan Eren elini elimin üzerine koydu. "Hazel gitme, biraz daha kal."
Elimi yavaşça elinden sıyırırken gözlerimi masadakilerin üzerinde gezdirdim. Her biri benim bu tavrımdan rahatsız olmuştu. En azından olumsuz bakışlarından bunu rahatlıkla hissedebiliyordum.
"Kalamam, sanki bilmiyorsunuz... Zaten annem şehir dışından buraya kadar evime geldi, şimdi eve geç gidersem, yanlış anlar..."
"Anlasınlar! Her hafta gelmiyorlar mı zaten!? Bıktım seni kısıtlamaya çalışmalarından! Değil mi ama ya, biri şu Hazel'in ailesine bir şey desin!" Diyen Efnan'a masadaki herkes katılırken gözlerimi devirdim. "Kim ne derse desin, onlar benim ailem Efnan."
Bu sefer Leyla araya girmişti. "Evlensene kızım o zaman! Kaç kurtar kendini, bu ne kadar daha böyle sürecek? Daha 2 sene var üniversitenin bitmesine! Hayır, birde yüksek lisans falan da diyorsun... Bu kafayla o iş yürümez!" Oflayarak rahatsızlığımı belli ettim. "Leyla tamam, yeter! Daha fazla konuşmayalım bu konuyu!"
"Yani mantık evliliği falan da yapabilirsin... Değil mi gençler?" Dedi Efnan, konuşmanın başından beri bana olan saldırgan tavırları gözümden kaçmamıştı. Bilgisayarımı çantama yerleştirirken alayla güldüm. "Annemlerde hemen izin verirler zaten!" Gözlerim üzerlerinde olmasa bile bu ironik yaklaşımıma karşı birbirleriyle bakıştıklarını hissetmiştim.
"Bir şeyi de annenlere söylemezsin artık, hem adı üstünde, mantık evliliği." Dedi Kerim omuz silkerek. Leyla, Göktuğ'nun omzuna kafasını yaslayarak konuştu. "Ayrıca... Biz sana aday bile bulduk."
İdrak edemeyerek yüzlerine baktığımda sesini yükselterek kendini belli eden kişi Eren olmuştu. "Ne zaman oldu bu? Benim niye haberim yok!?"
"Çünkü tatlım biz dördümüzün seçtiği biri olmalıydı, senin düzenli bir ilişkin yok sonuçta!" Efnan bunu söyledikten sonra bana baktı. "...Sana harika bir çocuk bulduk Hazel, tam kriterlerimize uygun biri!"
"Sizin değil, benim kriterlerime uygun olması gerekirdi, hiç zahmet etmeseydiniz!" Büyük bir tavırla bilgisayar çantamı elime aldığımda gitmeye hazırdım.
"Ya, ben dayanamayacağım, söyleyeceğim! Biz aslında bugün sana onunla bir randevu ayarladık, yani gidip bir görsen hiç fena olmaz..." Diyen Leyla'ya olumsuz bir yanıt vermek üzere ağzımı açtığım sırada Eren sesini yükselterek beni bastırdı. "Göremez..." hiddetlenerek ayaklanmıştı. "...Bu kız bugüne bugün ailesinden gizli bir şey yapmamış sonuçta, bugün mü yapacak?.." Sonra aşağılayıcı bir biçimde suratıma baktı. "...Zaten çocukla görüşürsen o da anlayacaktır seninle böyle bir evlilik yapılmayacağını."
"Ne demek istiyorsun sen?" Diye terslediğimde Göktuğ atıldı. "Bugün biraz morali bozuk bizimkinin, bakma ona."
"Moralim bozuk falan değil! Gerçekleri söylüyorum, göz var nizam var Hazel evlenilecek kız mı?" Dehşet bir ifadeyle ona bakıyordum.
Benim hakkımda nasıl böyle konuşmaya cüret edebilirdi?
"Saat kaçta?" Dedim ona inat, masada oturan dörtlüye dönerek. "Bu akşam, saat tam 20.00'de buluşuyorsunuz! Biz sana konumu falan atarız zaten, değil mi Efnan?" Leyla heyecanla bunu söyleyip elini Efnan'la çakıştırmıştı.
Eren ise bana omuz atmayı ihmal etmeden kafeden hızla uzaklaşmıştı.
Ardından öylece bakakaldım.
"Bunun sorunu ne!?"
"Yine bir kız tarafından reddedilmiştir." Kerim pişkince gülerek bunu söylerken kolunu Efnan'ın omzuna atmıştı.
Ortamın atmosferine daha fazla dayanamayacağımı anlayarak durgun bir biçimde konuştum. "Söyleyecek başka bir şeyiniz yoksa ben gidiyorum..." Hepsi bir ağızdan beni onayladığında hızlıca oradan ayrılmıştım; Arkadaşlarımın bu abartılı tavırları oldukça moralimi bozulmuştu.
Ve daha da moral bozucu olan, eve gidip yemek yapmam gerektiğiydi. Çünkü annemin bütün gün evimde televizyon izlemek harici ekstrem bir şey yaptığını düşünmüyordum.
Evime birkaç dükkân ötedeki durakta duran otobüsüme atlayıp yaklaşık on dakika ayakta sürünerek sonunda türbe yeşilinden hallice apartmanıma varmıştım. Giriş camlarının siyah demirlerinden taşan sonbaharın yalancı güneşinde kurumaya yüz tutmuş çiçeklere dokunup birkaç yaprağın yere hışırtılı bir biçimde düşmesini sağlayarak apartmanın içine girdim. 3 numaralı dairede, yani evin camlarının mahalle dükkânlarına değil de, çıkmaz sokağa bakan kısmındaydım. Evimde sıkılmamın en büyük sebeplerinden biri de buydu. Çünkü lafın gelişi değil de, gerçekten dört duvar arasındaymış gibi hissetmemi sağlıyordu.
Anahtarımla kapıyı açmak üzereyken annemin adım seslerini duyup yavaşladım. Kapıyı açmasına izin verip anahtarımı delikten çıkartmıştım. O sırıtan yüz ifadesiyle bana baktı. "Bak nasıl da yakaladım seni açarken..." Buraya taşındığımdan beri abimle birlikte giriş kata hırsız girer imalarında bulunup, kendisinin bir hırsızı alt edebilecek güçte olduğunu iddia eden annem imayla gülümsedi. ."...Ben burada olduğum sürece hırsızların şansı yok işte!"
"Hırsızlar kapıdan girmiyor anne." Oflayarak kaşlarını kaldırdı. "Hı, en çok sen biliyorsun... Sanki hırsızlık yapmış da bana öğüt veriyor!"
"Bu durumda sen hırsızlık yapmış oluyorsun yalnız. " Dediğimde gözleri yuvarlarından çıkarcasına büyütüp bana baktı. "Tövbe, haşa ya! Bir daha duymayayım böyle şeyler! Yarın bir gün sesli söylersin, millet yanlış anlar!"
İçeri geçip ayakkabılarımı çıkartırken beni gözünü kırpmadan izleyen anneme aslında cevabına aşina olduğum 'o' soruyu yönelttim. "Nasıl geçti günün?"
"Hiç öyle oturdum, çay demledim, içtim... He, birde Müge çıktı bugün, onu izledim." Başımı salladım. Zaten bu günü de diğer günler gibi bomboş geçirdiğini anlamıştım. "Ne yersin peki? Canın bir şey çekiyor mu?"
"Yok, valla şurada iki bisküvi yedim doydum. Sen yapacaksan kendine bir şeyler yap."
Gözüm duvardaki saate kaydı.
18.55
"Ben aslında bugün bizim kızlarla ders çalışacaktım. Her gün birimizin evinde ders çalışıyoruz biliyorsun... Bugün de Efnan'a gideceğiz."
"Ee, ben de geleyim mi? Hem bak annesiyle tanıştırırsın beni..."
"Yok!" Verdiğim ani tepkiyi düzeltmek için hızlıca konuştum. "Yok, çünkü şeyden yok... Ailesi cenazeye gitmiş onun, Efnan da evde tek kalmak istemediği için bizi çağırdı aslında." Sayelerinde lisanslı bir yalancıydım.
Annem kendi kendine onayladı. "İyi madem... Zaten bugün abine söyledim, işten çıktığında gelecek, beni geri götürecek."
"Biraz daha kal demek isterdim anne biliyorsun, ama seni de tanıyorum, isteyince kalmadığın için.."
"Yok istesen kalırım da, işte.."
"Anne kal, istemeyen mi var?" Dediğimde kaşlarını kaldırdı. "Yok, yok. Ben gidiyim en iyisi."
Derin bir iç çekip içimdeki sinir bozukluğunu yansıtmak istemeyerek gülümsemeye çalıştım.
"İyi anneciğim, senin için neyin iyi olduğunu düşünüyorsan onu yap!" Kendimi sıkarak bunu söyleyip hızlıca odama geçerken annemin savruk bir biçimde etrafta gezen eşyalarına baktım.
Bu kadın beni çıldırtacaktı.
Üstelik, -büyük ihtimalle fark etmeyeceğimi düşünerek- eşyalarımı da karıştırmıştı!
İç çekerek akşamki yemek için bir pantolon ve bir tişört klasiğine takılırken gelen aramaya dikkat kesildim. "Efendim Efnan?"
"Kızım bak, sakın öyle sokakta yaşıyormuş gibi giyinme, düzgün bir şeyler giyin!"
"Efnan ben zaten düzgün..."
"Hayır efendim, giyinmiyorsun düzgün falan! Biraz dekolte..." Az önceki sinirimi Efnan'a yansıtarak sert bir tonlamayla çıkışmıştım. "Efnan, ne bekliyorsun anlamıyorum, kendimi mantık evliliği konuşacağım bir adamın beğenisine sunmam ne kadar doğru? Özellikle de dekoltelerle?"
"Hazel lütfen, hem bak bunu Date¹ gibi düşün." Sanki o görebilecekmiş gibi gözlerimi devirdiğimde tekrar konuştu. "Hem sen yakıştırmıyor olabilirsin ama ben öyle elbiselerin sen de inanılmaz güzel duracağını düşünüyorum, bir kere fiziğin güzel!"
"Giymeme şansım var mı?" Dedim durularak. "Giy, dediğim gibi Date'e benzer olacak. Eminim ki, o adam da özenli giyinecektir. Ayrıca ben konuma baktım; ciddi sağlam bir yere gideceksiniz, onun yanında sönük kalmanı istemem."
"Efnan, anneme ders çalışmaya çıkacağımı söyledim, elbiseyle çıkarsam yanlış anlar."
"Kızım şu saksıyı derse çalıştıracağına biraz bu işlere çalıştırsaydın şu an çoktan kurtulmuştun o boğucu aileden!"
Sıkıntıyla ofladım.
Ufaktan kırılmaya başlamıştım.
"Hiç oflama, beni dinle! Mini bir elbise giy, üzerine bol bir eşofman çek, hemen üstüne de bir ceket, anlamaz bile... Evden çıkınca üstündekileri çıkartır, koyarsın bir kenara."
"Efnan bu söylediğin çok riskli..."
"Makyajı da unutma! En azından rimel olsun sür, inşallah onun ne demek olduğunu biliyorsundur... Hadi öptüm!"
Yüzüme kapanan telefonla bir süre öylece bakıştım. Tanrım! 21. yüzyılda rimelin ne olduğunu bilmeyen mi vardı!?
Efnan'ın bireysel aramasının -muhtemelen Eren hariç- herkesin ortak düşüncesi olduğunu biliyordum.
Efnan sadece bir sözcüydü.
Ne yazık ki, alınmıştım... Ancak akşamımın evde kalarak annemin saçma öğütleriyle mahvolmaması adına bozuntuya vermemeye çalışarak hazırlanmak üzere dolabımın kapaklarını sonuna kadar açtım.
Buraya geldiğimden beri yapmadığım tek alış veriş elbise alışverişiydi. Zaten üniversiteye gittiğim için gündelik olarak elbise giymeyi tercih etmiyordum. Keza yaz aylarında İzmit'e gittiğimde giydiğim en ekstrem kıyafet şort oluyordu. Bu durum vücudumu sevmeyecek kadar uzun bir zamandır böyleydi ve rahata alışmış taklidi yapan ancak zayıflığından üzerine hiçbir kıyafetin olmayacağını düşünen 'o' kızdım. Çıtkırıldım değildim ancak her insan gibi benim de kendime göre zayıflıklarım vardı. Ve en büyük zayıflık vücudumdaydı. Çünkü kişisel bakımlarım haricinde kendime hiç bakmıyordum. Bazen sırf kilo almamak için yemediğim öğünler, bazense unutup kaçırdığım öğünlerin beni uzaktan uzağa kınadığının farkındaydım.
Ve bu nedenle okula giderken bol, fiziğimi çok çaktırmayan spor kıyafetler giyiniyordum. Hoş, arkadaşlarım her gün bir çapulcuya benzediğimi söyleyip beni yargılıyorlardı. Fakat maalesef edindiğim ilk düzenli arkadaşlarım oldukları için onlara sert çıkışmak benim için oldukça zor oluyordu. Bir şekilde söylediklerini kabul ediyor ve onlara ayak uydurmaya çalışıyordum... Bu durum da beni acımasızca eleştirmelerini kolaylaştırıyordu.
Üzerime siyah, ince askılı elbisemi giyip aynadaki görüntüme baktım. Vücuduma fazlasıyla oturan bu parçayı çıkartmayı düşünürken duraksadım. Benim bundan başka bir elbisem yoktu. Büyük ihtimalle olanları ya vermiştim ya da İzmit'te bırakıp annemin kıyafetlerimi çöpe atmasına izin vermiştim. Bahsettiğim gibi, elbise giymeyeli uzun zaman oluyordu.
Lazer seanslarımdan sonra yok denecek kadar azalan tüylerimin üzerinden ufak bir jiletle geçip tedbiri elden bırakmadan ince çorabımı giydim. Sanırım artık Seda Sayan gibi 'çorap kadınıyım' diyerek röportaj verebilirdim.
Üzerime gri eşofman takımımı çekerken hırkanın içerisinde kalan annemin deyimiyle 'süpürge gibi düz' saçlarımı çıkartıp elime tarağımı aldım. Taradığım her bir bölgenin elektriklenmesi gözümde sinirsel bir seğirmeye yol açmıştı.
Masanın üzerinde kalan telefonumu cebime koyup odamın çaprazında kalan banyoya girdim. Hemen ellerimi yıkayıp elimde kalan ıslaklıkla saçlarımdaki elektriklenmeyi indirdim.
Bir an için gözlerim aynadaki yansımama kaydığında içten içe, 'Benimle beğendiği için evlenmeyecek sonuçta...' diye kendimi teselli edip kullanmamaktan eskimiş, uğruna indirim reyonlarını talan ettiğim makyaj malzemelerime oracıkta veda ettim.
Sonunda tüm soğukkanlılığımla ortaya çıkmıştım. Evimin kısa koridorunda haremi ele geçirmiş Hürrem misali aheste aheste yürüyordum.
Gitmek üzereyken hayırlı bir evlat olarak anneme ayaküstü bir veda etmeyi ihmal etmedim. "Ben biraz gecikebilirim, Efnan'ın evinde yemek yokmuş, o yüzden yemeği kendimiz yapıp yiyeceğiz."
"Ee, geçen günden kalma pilav var dolapta, onu da getiriver kızım."
"Anne olmaz o, kız şimdi o kadar heves etmiş getirirsem yanlış anlar." Annem el mahkûm beni onaylarken ben kapıdan çıkmak üzereydim. Tek bir sorunum vardı. Ayakkabılarım...
"Iı...Anne şuradan ayakkabı alacağım da..."
"Ayakkabıların kapıda değil miydi senin?" Başımı salladım. "Öyle, öyle de... Yarın Leyla'nın gitmesi gereken bir nikâh varmış siyah topukluları yokmuş ona getireceğim, zaten bizim numaralarımız aynı."
"İyi n'aparsan yap valla, benim dizim başlayacak gelirken açık bakkal görürsen çekirdek almayı unutma, tamam mı?"
"Tamam, tamam, unutmam." Diyerek onu salona gönderirken elime kaptığım siyah kadife topuklularla birlikte evden çıkmıştım. Kapıyı kapattığım anda hırkamı çıkarttım. Hemen ardından altımdaki eşofmanı çıkartırken arkamdan bir ses yükseldi.
"Euzübillahimineşşeytanirracim Bismillahirrahmanirrahim! Hazel hanım ben, ben çok özür dilerim!"
Arkamdaki kişiyi susturmak için işaret parmağımı ağzıma koyarak susmasını işaret ettim. "Şşht! Sus Remzi, sus!" Diye fısıldayarak altımdaki eşofmanı çıkartıp karşımda gözlerini kapalı tutan apartman kapıcımıza baktım. "Remzi aç gözlerini, bak üstümde elbise var!"
Remzi temkinli bir şekilde gözlerini açarken ona fısıldadım. "Şimdi sana çok önemli bir görev vereceğim, eğer yaparsan yarın apartmandaki tüm çöpleri ben atarım!"
"Vallaha mı?" Diyen Remzi'ye karşı sessizce güldüm. "Vallaha." Dedim onu taklit ederek. Sonra yerdeki eşofmanımı katladım. Ayakkabılarımı az evvel yere koyduğum topuklularla değiştirip henüz çıkartmış olduğum o üç parçayı Remzi'ye uzattım. "Şunları saklayabilir misin Remzi?"
"Tabi, tabi. Saklamaz olur muyum hiç?" Diyerek beni baştan aşağı süzdü. "Siz bir yere mi gidiyorsunuz böyle?"
"Remzi hiç sorma, bak bugün benim için çok önemli annemi atlatmam gerekiyordu. Bu aramızda bir sır tamam mı?"
"Tamam Hazel Hanım, siz nasıl isterseniz." Dediğinde elindeki giysilerime bakıp yavaşça işaret parmağımı onu uyarırcasına kaldırdım. "Kapını tıklatacağım, aman diyorum, sakın uyuma!"
"Tamam Hazel Hanım, uyumayacağım." Her söylediğim durum için ondan onay beklememin sebebi; bir şeyleri oldukça geç anlamasıydı.
"Ha,dur unutmadan!.." Diyerek eşofmanımın cebindeki telefonumu aldım. "...Bak sakın anneme çaktırmıyorsun, hele bir anneme çaktır! Valla çöpleri atmam, kalırsın öyle dımdızlak!"
"Yok Hazel Hanım, zaten annenizin dizisi başlıyor." Kaşlarımı çattım. "Sen nereden biliyorsun?"
"Ben de izliyorum Hazel Hanım, siz izlemiyor musunuz?"
"Hangi dizi ki?" Dedim merakla. "Aşk-ı Töre-i İntikam."
Gülmemek için dudaklarımı ısırırken gözlerim dolmaya başlamıştı. "İzliyor musunuz yoksa?" Diyen Remzi'yi başımla reddettim ve kendime gelmeye çalışıp onu yanıtladım. "Yok Remzi, izlemiyorum."
"Valla Hazel Hanım boş zamanınız varsa kesin izleyin derim, çok anlamlı bir dizi." Gözlerimi kıstım. "Kesinlikle öyledir Remzi."
Telefonun ekranını açarak saate baktım.
19.37
"Neyse Remzi ben gidiyorum artık, sana kolay gelsin!" Bana tuhaf bir biçimde bakan kapıcımızı umursamadan topuklularımı yere vura vura apartmandan aceleyle çıkmıştım.
Telefonumun ekranına göz atarken Efnan'ın çoktan atmış olduğu konuma baktım. Sokağa yakın taksi durağına doğru ufak adımlar atarken inanılmaz derecede karnım guruldamaya başlamıştı. Tanrım! Dehşet acıkmıştım!
Taksi durağından bir taksiye atlayıp bana atılan konumu söyledim. İnanılmaz derecede pahalı olduğunu bildiğim bir restorana gidiyordum. Umarım hesabı ben ödemezdim. Zira şu zamana kadar biriktirdiğim bütün paranın saçma bir restorana akmasını istemiyordum.
Çalan telefonumu istemeyerek de olsa açtım. Şaşırtıcı bir şekilde beni görüntülü arayan kişi; Leyla'ydı. "Kızım neredesin sen, kapkaranlık orası?" Diyen Leyla'ya karşı gözlerimi devirsem de bu karanlıkta beni görmesi imkânsızdı. "Taksideyim Leyla!"
"Ay, tamam. Kontrol etmek için aradık seni! Bu arada adamın adını verecektik rezervasyon onun adına olabilir. Bak adamın tam ismi, Edis William George, biz Efnan'la bu konuyu konuştuk büyük ihtimalle Edis George olarak rezervasyon yaptırmış olabilir.."
"Bu adam nereli? Ben bununla İngilizce mi konuşacağım!? Siz iyi misiniz? Hadi mantık evliliğinde anlaştık, annemler yabancıyla evlenmeme izin verir mi sanıyorsunuz!?" Şoförle gözlerimiz kesiştiğinde utançla kafamı telefona eğdim.
"Kızım bir dur! Adam gayet akıcı Türkçe konuşuyor, hatta inan senden benden iyi konuşuyordur. Hem bak güvenmen için söylüyorum babam da tanıyor bu adamı... Zaten adamla karşılaşınca şok olacaksın, git bir gör sevmezsen söylersin!"
Taksi durunca etrafıma bakındım. "Kapat Leyla, kapat! Geldim ben!" Diyerek kapatırken söylediklerimle yaptıklarımın tezatlığı ifade edilemeyecek kadardı.
Taksi şoförüne ücreti vermek üzere telefon kılıfımın arkasında oluşturduğum o cüzdandan bir miktar para çıkarttım. "İyi akşamlar!" Diyerek taksiden çıkıverdim.
Burası İstanbul'un en işlek caddelerinden biriydi. İnanılmaz renkliydi, insanlar bir sel misali akıp giderken gözümü alan renkler yüzünden onları kırpıştırarak etrafıma bakındım. Omuzlarıma çarpan insan topluluğuyla ancak kendime gelip sağımda kalan restorana döndüm.
Restorana giden uzun mermer merdivenleri çıkarken, stresten ellerim terlemeye başlamıştı.
Merdivenlerin sonuna geldiğimde kısa boylu, pos bıyıklı bir adam önümü kesiverdi. Giydiği takım elbiseye rağmen oldukça küçük duruyordu ve ayıptır söylemesi her sene ölen Çaycı Hüseyin'e benziyordu. "Rezervasyonunuz var mıydı efendim?"
"Ev-vet, hatta Edis William George adına olması gerekiyor. Yani, Edis George da olabilir tabi..." sonlara doğru mırıltıyla çıkan sesime karşı adam ciddiyetle elinde duran listeye bakıyordu. "Edis William George demiştiniz öyle değil mi?" Başımı salladım.
"Rezervasyon Hazel Keskiner adına." Arkamdaki sesle irkildim.
Bir an için idrak edememiştim.
Bu adam,
o adam mıydı?
"Ah,evet. Hazel Keskiner adına... Birliktesiniz öyle değil mi?" Diyen adamı bana bakmadan onayladı. "Evet, birlikteyiz."
"Edis William George, siz misiniz?" Dedim kuşkuyla. Emin olamıyordum. Çünkü bu adam inanılmaz güzel bir sese üzerine de diksiyona sahipti. O harika Türkçesiyle beni ezip geçebilirdi. Yeşil gözlerine değen altın ışık, göz bebeklerinin içindeki hareleri dans ettirirken bakışları üzerimdeydi. Dudakları yavaşça gevşeyip kıvrıldı; yanaklarına serpilen çukurlar kutsal bir bahşedilişin habercisiydi. "Elbette." Dedi kibirli bir kusursuzlukla.
Üzerine çektiği siyah gömleğin kıvrık kollarından görünen damarlarını resmedercesine elini önüme serdi. "Önden buyurun.." Dalgın bakışlarla onu onaylarken pek de dalgın olmayan düşüncelerimle adamın ne kadar karizmatik olduğunu düşünüp daha bugün burun kıvırdığım Türk dizilerinde, iki metre adam görüp dibi düşen kızlar gibi gözlerimi ondan alamıyordum.
Sandalyemi çektiğinde şaşırmamıştım. O, son derece nazik birine benziyordu. "Teşekkür ederim." Diyerek oturduğumda arkamdan geçip hemen çarprazımdaki sandalyeye ceketini asarak karşıma oturdu. Siparişlerimizi bekleyen adama bakarak kaşlarını çattı. "Şefiniz Şefik Bey'e söyleyin; bugünkü çorbasından her zaman içtiğim miktarda istiyorum. Eğer fazla gelirse tüm çorbayı döktürtürüm bunu ona ilet." Gözleri bana çevrildiğinde göz göze geldik, anlamsızca bakışlarımı ondan çekemiyordum. "Hanımefendiye de..." Duraksadı. "...Sahi, siz ne istersiniz?"
"Siz benim yerime sipariş verin lütfen." Derken titreyen telefonuma bakmamaya çalışıyordum. "Hanımefendiye de..." Stresten telefonuma bakarken onu duyamamıştım bile.
"Efendim başka bir isteğiniz var mı?" Bana bakmadan konuştu. "İkimiz de su alalım olmazsa hanımefendiye tuz oranı düşük bir miktar ayran getirebilirsiniz."
"Bugün menüde sevdiğiniz açık ayranımızdan yok Edis Bey."
"O halde vişne şerbetinizden istiyorum." Adam elindeki küçük deftere not alırken ben bir ona birde Edis'e bakıyordum. İlk izlenimim, onun takıntılı biri olduğu yönündeydi.
Evet, evet.
Fazlasıyla takıntılıydı.
Yoksa kim içeceği, içeceği bu kadar ayrıntılı düşünürdü ki?
Bir süre ona bakmama rağmen o eline tablet verilen küçük bir çocuk gibi gözlerini bilgisayar ekranına kilitlemişti.
Harika bir auraya sahip olsa da, onunla buluşmam bir hataydı. Zira gözümde son derece ciddi bir iş adamından halliceydi. Dolayısıyla bu adam ne yazık ki, bana göre mükemmeldi...
Şimdilik Yaradan'a beni, bir an önce Türk dizisi başrolü kızından çıkartması için yalvarır kıvama gelmiştim, yoksa bu adamı 'denk değiliz' edebiyatı yapıp reddedecektim.
O bilgisayarına bakarken ben telefonumdaki mesajları kontrol ediyordum. Kızlarla sadece üçümüzün bulunduğu mesaj grubuna buluştuğumuza dair net bir mesaj attığımda kızların abartılı derecede coşkulu tepkilerine ve tuhaf fantezilerine gülümsemeden edememiştim.
"Hanımefendi şu an önemli bir konuşma içerisinde olduğumuzu bilmiyormuş gibi telefonunuza bakıp gülümsemeyin lütfen." Kaşlarımı çatıp çirkefliğimden ödün vermeyerek konuştum. "Siz bilgisayarınıza bakıyorsunuz ama?"
"Sözleşmenin kopyası bu bilgisayarda hanımefendi, ne yapmamı bekliyorsunuz?" Yüzüme oturan mor renkle telefonumu kapatıp ekranı görünecek bir biçimde kenara koyduğumda bilgisayar çantasının içerisinden çıkarttığı tableti önüme koydu. "Ekranı oraya yansıtacağım,"
Orta Çağ'dan kalan bir insan misali bana dayattığı teknolojiye günahmış gibi gözümü bile değdirmeden ona bakıyordum.
"Hanımefendi bana bakmak yerine ekrana bakın lütfen..." Gerginlikle ona bakmayı kesip gözlerimi ekrana çevirdim. "Öncelikle ekranda da görmüş olduğunuz üzere sizi hiçbir mal varlığıma dahil etmeyeceğim..." Konuşmadan ekrana baktım. "...Ancak endişelenmeyin, elbette benimle evli kalacağınız üç yıl boyunca size her ay düzenli olarak bir miktar vereceğim, pek tabi ihtiyaçlarınız için de üzerime kayıtlı sınırsız bir kredi kartı teslim edeceğim..." Konuya birden bire giriş yapması gözümü korkutmaya yetmişti. Ekranı bağımsız bir şekilde kaydırıp yazılanlar üzerine konuşmaya devam etti. "...Bildiğiniz üzere sizinle gerçek bir evlilik yapmayacağız. Bu nedenle kurallarımızın ve sınırlarımızın olması gerekiyor..." Bakışları üzerimde durdu. "...Sanırım buraya sizin aksinize daha hazırlıklı geldim, bu nedenle ilk benim maddelerimi okuyun, ardından fikirlerinizi benimle paylaşın lütfen."
Cümlenin sonunu getirdiğinde yemeklerimiz gelmişti. Bana söylediği yemeklere göz ucuyla baktığımda gözümün ucunun değdiği köşenin bile ne kadar çok olduğunu fark edip sertçe yutkundum. Sonra midem düğümlenerek maddeleri okumaya başladım.
Evli olduğumuz süre zarfı içerisinde birlikte yaşayacaktık, söylediklerinin özeti olarak; bana her ay onunla evli olduğum için maaş ödeyecekti. Halk arasında, aramızda karı-koca ilişkisi varmış gibi davranacak ve birbirlerimize sadık olacaktık. Evet, bu durumda ikimizin de ilişkisi olmayacaktı. En azından maddeler arasında gözüme en çok çarpan bunlardı.
"Neden mantık evliliği yapmak istiyorsunuz Edis Bey?" Sorumun üzerinden 10 saniye geçtikten sonra beni cevapladı. "Türk vatandaşlığı almak istiyorum."
"Bunun daha kolay yolları var, biliyorsunuz öyle değil mi?"
"Hanımefendi ben bu yolu seçmek istedim, şu an önemli olan seçtiğim yol değil de bu yolda benimle yürüyüp, yürümeyecek olmanız."
"Bu yolu neden seçtiğinizi söylemeyecekseniz, bu yolda sizinle birlikte yürümemi beklemeyin Edis Bey." Rahatsızlıkla iç çekti ve daha sakin bir tonda konuştu. "Diğer yolların sizin aksinize daha zor ve meşakkatli olduğunu düşünüyorum."
Bu tür olayların kendi ülkemde nasıl işlediğini bilmediğim için sanki çok anlıyormuşum gibi gözlerimi kısıp başımı sallamakla yetindim. "Pekâlâ." Diye mırıldanıp gözlerimi tekrardan ekrana çevirdiğimde bakışlarını üzerimde hissetmiştim. "Yemeğinize başlayın lütfen, neredeyse soğudu." Dediğinde onu onaylayıp en az 10 kez okuduğum metni daha fazla okumamak için kendimden uzaklaştırmıştım.
Ona bakmamaya çalışarak benim için sipariş ettiği tavuğu ağzıma attım. Gözlerim istemsizce ona kayarken benimle ilgilenmeden yemeğine bakması içimi rahatlatmıştı. Yemeğe karşı bile bir dik duruşu vardı. Kafasını yemek için kıpırdatmadan kendisi için aldığı çorbayı profesyonelce içiyordu. Birden gözlerini kaldırdığında göz göze geldik ve bana ait olmamasını istediğim bir utançla gözlerimi kaçırırken o pürüzsüz sesiyle konuşmuştu. "Bir dahakine saçınızı toplayın hanımefendi, yemeğinizin içine giriyor." Bozularak kaşlarımı çattım. "Size bir dahaki olacak gibi bir izlenim mi veriyorum?" Dediğimde elindeki kaşığı tabağın dışında bıraktı. "Evet hanımefendi, bir dahaki olmasaydı sözleşmenin maddelerini okuduktan sonra burayı derhal terk ederdiniz." Kaşlarımı kaldırarak gözlerimi kırpıştırırken açıkça konuştum. "Bir dahaki olmayacak Edis Bey, sizinle burada oturmamın tek sebebi; nazik biri olmam."
Hayır, aç olmam.
Düşünceli bir ifade ile yüzümü inceledi. "Sanırım sizde kötü bir izlenim bıraktım..."
"Hayır," Dedim bir itirafta bulunmuşçasına yanaklarım kızarmaya başladı. "Aksine, ben de bıraktığınız izlenim birçok kişiye göre çok farklı ve özel oldu."
"O halde sorun nedir? "
"Benim böyle bir duruma hazır hissetmemem," İç çekerek dürüstlükle konuşmaya dikkat ettim. "Bugün size yarın için söz versem sizi yakın gelecekte sadece oyalamış olacağım."
"Hanımefendi..." Diyerek konuşmaya başladığında lafını böldüm. "Edis bey bakın, benimle böyle üst perdeden konuşmanıza gerek yok, evet bu bir saygı göstergesi farkındayım. Ancak ben böyle hiç rahat hissetmiyorum.."
"Nasıl konuşmamı istersiniz?"
"Böyle konuşmanızı istemiyorum mesela, evlilik konuşan iki insana göre çok sizli bizli olmuyor mu sizce de?"
"Biraz ironik bir kişiliğe sahipsin sanırım." Birden dişlerini göstererek gülümsediğinde anlamayarak ona bakmış, ancak saniyeler içinde ne ima ettiğini anlayıp az önce söylediklerimi aklıma getirmiştim. "Evet, biraz... Konuşurken kafamı karışıyorsun... Özellikle de karşımda Türkçe'yi böyle makine gibi konuşunca.."
"Türkçemi beğendin mi?" Başımı sallayarak onu mimiklerimle onayladım. "Birçok Türk'ten daha iyi konuşuyorsun." Dublaj gibi adamdı.
"Güzel," Suyundan bir yudum alırken gözlerini üzerimden çekmedi. Bardağını masaya bırakıp yumuşak bir tonlamayla konuştu. "Seni tatlı yemeye götürmek istiyorum."
"Ben bu yemekten sonra eve giderim diye düşünmüştüm ama..." Başıyla reddetti. "Gitmeni istemiyorum hanımefendi, doğru düzgün konuşamadık bile."
"Hanımefendiyi kaldırdığımızı sanıyordum.." Dedim rahatsızlığımı dile getirerek.
Arkasına yaslanıp üstü kapalı bir biçimde beni yanıtladı. "Bir hanımefendi gibisin o yüzden kaldıramadım," Anlamamıştım ve beni salak sanmasını istemediğimden ötürü çok kurcalamamıştım. Ama o tahmin etmişçesine cümlesini açıkladı, "Zarifsin." Utançtan tuhaflaştığını öngördüğüm yüz ifademi değiştirmek üzere tebessüm ettim. "Teşekkür ederim." Çatalımı tabağımın kenarına koyup dakikalardır üzerimden çekmediği bakışlarına karşılık verdim. "Artık kalkalım mı?"
"Doydun mu?" Dedi ses tonuna yansıyan hayretle.
"Doydum." Dediğimde masanın üzerinde duran ellerime baktı. "Anneniz arıyor, hanımefendi." Masanın üzerindeki telefonumu kaşlarıyla işaret ettiğinde ağzımda kalan yemek artığı anında boğazıma kaçmıştı. Öksürüp suyumdan birkaç büyük yudum aldığımda ilgiyle konuştu. "Ben cevaplayabilirim istersen..."
"Ha-yır!" Kesik bir biçimde kendimi ifade edip hızlıca masanın üzerindeki telefonumu aldım aldım. Çalan telefona bakarak suyumu aralıksız bir biçimde içtiğimde karşımdaki adamın telaşını hissedebiliyordum. "İyi misin Hazel?" Bana ismimle hitap etmesi şu an öksürüğümden daha önemli olsa da bunu belli etmeyerek onu anlayışla cevapladım. "Evet, daha iyiyim."
Boğazımdaki parçanın boğazımdan aşağı indiğini hissederek rahat bir nefes çekmeme rağmen cevapsız bıraktığım arama huzursuzca somurtmama neden olmuştu. "Bir sorun mu var?"
Dürüst olmanın hiç sırası değildi.
"Yok, yanlışlıkla aramış şimdi mesaj attı zaten." Diyerek telefonumu kapatmak üzere tuşuna basılı tuttuğumda dikkatle bana baktı. "Güzel." Diyerek çaprazında durak bilgisayarına döndü. "Sözleşme detaylarını ne zaman konuşmak istersin? Ya da ister misin?"
"Edis benim düşünmem gerek." Gözlerini üzerime dikti. "Ne zamana kadar?"
"Bilmiyorum..."
"O halde bir dahaki buluşmamız senin alacağın karara bağlı olacak."
"Bir nevi öyle..."
"Bitirdiysen tatlı yiyelim." Bilgisayarını kıvrak bir hareketle çantasına koyup önümde duran tableti de içine koydu. Kalktığında emin olamayıp ona baktığımda bakışlarımı yakaladı. "Gidelim hanımefendi, buranın tatlıları fazla şekerli."
İçimdeki, 'Edis Bey, tatlılar fazla şekerli oldukları içi tatlılar?' deme isteğini bastırıp yüzüme kondurduğum gülümsemeyle ona ayak uydurmaya çalışıyordum.
Yavaşça bana dönüp bilgisayar çantasını bana uzattı. "Beni dışarıda beklemeni istiyorum." Başımı sallayarak çantasını aldım. Çantayı neden bana verdiğini anlayamasam da bu anlamsızlığın içerisine düşmemeye çalışarak restorandan çıkmıştım. Uzun, ince merdivenleri teker teker inerken saçlarımı sallayıp soğuk rüzgârın aralarından girmesine izin vermiştim. Derin bir soluk çekip deniz havasını solurken merdivenin ihtişamlı sütun korkuluklarına yaslanıp gözlerimi kapattım. Omuzlarımı saran ve odunsu kokan sıcaklıkla irkilirken kulaklarımın içerisine giren o tanıdık sesle rahatlayıvermiştim. "Korkma Hazel, sadece titremeni durdurmak istedim." Sağ eliyle bileğimi tutup, ötekiyle bilgisayar çantasına uzanırken gözlerini ıskalamadan gözlerime kilitledi. Göz temasından kaçınarak soğuktan kuruyup, çatlayan dudaklarımı ıslatıp çantayı eline bırakırken bileğimi elinden sıyırdım.
Edis bir şey söylemek üzere ağzını araladığında, "Edis Bey arabanız..." diyerek diziyi en heyecanlı sahnesinde bölen reklam gibi araya giren valeye dönmüştük.
Araba kapısını benim için açan valeye tebessüm ettim. Arabaya oturup kemerimi takarken aslında bunun ne kadar tehlikeli bir şey olduğunu düşünüyordum. Tanrım! İçimde annemin Müge Anlı'sını besliyordum. Ancak gece vakti tanımadığım bir adamın arabasına binmek ve sonucunda olacakları düşünmemek benim aptallığım olmalıydı. Üstelik telefonum bile kapalıydı!
Telefonumu çaktırmadan açarken gözlerimi yanımda çalışır halde arabayı hareket ettiren adama çevirdim. İnanılır gibi değildi, güzelliği örnek gösterebileceğim birçok şeyden üstündü. Sokağın ışıkları yüzüne kesik kesik vurdukça tropikal bir yaprak misali iştah açan yeşil gözleri gittikçe parıldıyordu. Kemikli yüz hatları ona ciddi bir ifade bahşetmiş olmasına rağmen, dalgalı saçları aykırı bir biçimde özensiz duruyordu. Tanrı'nın cenneti düşünerek yarattığı bu adamın, aslında bir şeytanın sinsiliğinde zihnime sızması beni korkutuyordu.
"Zayıf olduğun için üşüyorsun." Dedi boğuk bir sesle, ya da sadece arabanın açık camından ötürü öyle duyuyordum. "Anlamadım?" Metanetimi koruyarak gözlerimi üzerinden çekmedim. "Diyorum ki, camı kapatmamı ister misin?"
"Yok..." Dedim anlamsız bakışlarımı üzerinde tutmaya devam ederek. Camı kapatıp arabayı yavaşlatarak yüzünü bana çevirdi, yüzüne vuran kırmızı renkten ışıklarda durduğumuzu anlamıştım. "Hiç nemlendirmiyor musun dudaklarını?"
"Bunun konumuzla ne ilgisi var?" Dediğimde tebessüm etti. "O halde sen konumuza göre konuş." Duraksayıp gözlerimi üzerinden çektim ve onun saçma bulduğum sorusunu yanıtladım. "Gereksiz buluyorum nemlendirmeyi, çoğu zaman yiyorum zaten."
"Fark ettim," Kaşlarımı çatıp ciddi kalamayarak güldüğümde gülüşüme eşlik etti. "Sapık değilim, bu konuda bi' anlaşalım." Dedi önüne bakarak. "Hı,hım..." Diye mırıldandığımda gözlerini kısarak arabayı hareket ettirdi. "Mimiklerin hoşuma gitti, o yüzden konuşurken ağzına bakıyordum..." Yanaklarının ağzına yakın kısmını işaret parmağının tersiyle işaret etti. "...Özellikle şu kısma."
"Gamze." Diye onu tamamladığımda başını sallayarak tekrarladı. "Gamze." Arkamı yaslanarak rahatlamaya çalışırken tekrar konuştu. "Sütlaç sever misin?"
"Severim," Yüzüne bir gülümseme oturmuştu. "Sorduğuna göre sen seviyorsun?" Diye bir varsayımda bulunduğumda başını belli belirsiz salladı. "Seni sütlaç yemeye götürmek istiyorum."
Kendimi güvence altına almak için, "Nereye?" Diye sordum.
"Buralara yakın bir yere."
İçimden, 'Ya, evine götürürse?' triplerine girerken bana hitaben konuştu. "Söylediğim gibi, sapık değilim Hazel... Arabaya girdiğinden beri tedirgin olman hoş değil doğrusu, tedirginliğin beni boş boğazlılığa itiyor."
"Ben sadece," Tereddüt bile etmeden sözümü kesti. "Sen sadece, birilerine ulaşmak istiyorsan telefonunun pin şifresini girmelisin. Malum benden şüphe duyuyorsun..."
Şaşkınlıkla gözlerimi bir anda kucağımda duran telefona indirip onun yüzüne değdirdim. "Kusura bakma, son zamanlarda iyi olaylar duymuyoruz. Buraya gelirken anneme de yalan söyledim, doğal olarak tedirgin oluyorum."
"Ne yalanı?" Dedi. Şaşkınlığı ses tonuna yansımıştı. "Hiçbir anne çocuğunun mantık evliliği yapmasını istemez, anla işte.." Dediğimde aslında annemin yabancı bir damat bile istemeyeceği gerçeği yüzüme henüz çarpan bir suymuş gibi gözlerimi kırpıştırdım.
Kısık bir tonlamayla beni onayladı. "Haklısın."
"Ben de istemezdim," Dedim kafamı yola çevirerek. "Yani mantık evliliğini bugüne kadar hiç düşünmedim."
"Ne değişti?" Dudaklarımı büktüm. "Hiçbir şey," Büktüğüm dudaklarıma bir tebessüm yayıldı. "Sorun da bu zaten."
"O halde niçin benimle buluştun hanımefendi?" İç geçirip gözlerini ara ara üzerimde hissettiğim adama bakmamak için direnmiştim. "Bir şeylerin değişmesini istiyorum," Gözlerimi kapattım. "Ama korkuyorum." Dedim göz kapaklarımı kaldırarak.
Arabayı yavaşlatıp o yumuşak tonlamayla konuştu. "Neyi değiştirmek isterdin Hazel?"
Yüz hatlarım gerildiği için ona bakmamaya çalıştım. "Bilmem," Etrafıma bakınıp park halinde durdurduğu arabaya dikkat kesildim. "Geldik sanırım."
Ellerini direksiyondan indirip başını sallayıp arabadan çıktı. Kapımı açmak için geldiğini fark ettiğimde ben çoktan açmış olduğum kapıdan dışarı çıktım.
"Biraz yürümek ister misin?" Gözlerim istemsizce ayaklarıma kaysa da onu onayladım. "Olur."
"Hep bunları mı giyersin?" Dediğinde güldüm. "Hayır tabii."
"Rahatsız edici bir görünümü var, 3 santim daha kısa olmalıydı." Kaşlarımı çattım. "3 santim daha kısa mı?" Dedim onu sorgularcasına tekrar edip arabanın kapısını kapatarak.
Beni tereddüt bile etmeden onayladı. "Elbette."
Anlamayarak, "Bir nedeni var mı?" Diye sorduğumda anlayışla cevapladı. "Kadife ayakkabıların kısa topuk olmasını tercih ediyorum."
"Giyiyor musun ki?" Alaycı bir gülüşle adımlarını yavaşlattı. "Annem bir modeldi, en az bir tasarımcı kadar bilgiye sahibim." Diyerek beni mat ettiğinde kendimden ödün vermeyerek tebessüm ettim. "Ne güzel."
Sessizce kafamı hafifçe eğerek adımlarımı incelerken işittiğim tanıdık sesin kaynağına odaklandım. "Hazel?"
"Eren?" Dedim kuşkuyla. Elindeki bira şişesini görüp sertçe yutkundum; Kolayca alkolün esiri olabilen bir tipti. Dolayısıyla mekanlardaki rezillikleri arkadaşlarımın dilindeydi. Eğer her zaman takıldığı sahilde bulunmasak, bu kadar saçma bir denk gelişi kaldıramazdım. "Bahsettikleri herif..." Kaşlarıyla Edis'i işaret edip avam bir kibire büründü. "...Bu mu?"
"Bu?" Histerik bir gülüşle Eren'e bakan Edis'e dikkat etmemeye çalışarak Eren'e hitap ettim. "Gördüğün üzere müsait değilim Eren, yarın okulda konuşalım mı? Hem sen de pek iyi görünmüyorsun.."
Bana bakmadan boş elini Edis'e uzattı. "Eren ben...Hazel'in arkadaşı..."
"Ne güzel." Dedi Edis, benim bile anlayacağım sahte bir gülüşün ardına sakladığı mırıltısıyla.
"...Ama genelde bizi Hazel ile çok yakıştırırlar, değil mi Hazel?" Sertçe yutkunup kısık çıkan sesimle, "Çok sarhoşsun." Deyivermiştim.
"Nerede yakıştırıyorlar tam olarak?" Aşağılayıcı bir biçimde bunu soran Edis'e karşı Eren, göğsünü kabartarak şişesini yudumladı. "Okul ortamı, malum Hazel'in kaç senedir arkadaşıyım. Yakıştırmaları normal."
"Aşağılık kompleksi..." işaret parmağını kaldırdı. "...Düzensiz uykular..." orta parmağını kaldırarak saydı. "...Yeme bozukluğu kaynaklı kas erimesi..." yüzük parmağıyla devam etti. "...Alkol ve şiddet bağımlılığı..." serçe parmağının ardından baş parmağını açtı. "...Ve adını aşk koyduğunuz; takıntı."
Ben de; "Ne diyorsun lan sen?" Diye çıkışan Eren gibi hiçbir şey anlamayarak Edis'e bakıyordum. "Sizin adınıza üzgünüm Eren bey, yoksa kendinize bile itiraf edemediğiniz aşkınızı ortaya dökmemeli miydim?"
Beş saniyelik bir sessizliğin ardından Edis cebinden beyaz, kumaş bir mendil çıkartıp Eren'e uzattı. "Buyurun Eren bey, bu gece çok ihtiyacınız olacak gibi görünüyor." Kafasını Eren'e eğdiğinde vurması için onu kışkırtıyormuş gibi görünüyordu.
Eren bana bakmadan, "Bu herif ailenden daha beter, Hazel." Diye hırladığında şaşkınlıkla gözlerimi sonuna kadar açmıştım. Ailemi yakından gören birinin utanmadan bunu söylemesi akıl kârı değildi.
Edis sabırsız tavrıyla mendili onun mavi gömleğinin cebine sokuşturdu. "Hazel'in ailesini tanıyor musunuz Eren Bey?"
"Beni iyi dinle dostum, bu kız ailesinden kaçmak için seninle evlenecek. Hatta bu da sana bir dost tavsiyesi olsun, sadece bu kızdan değil, ailesinden de uzak dur derim. Tehlikeli insanlar bunlar." Ağzım aralandı, ancak beni soktuğum durumun üzerine konuşulacak bir kelime bile bulamadım. Aklımın ucunda dolanan hakaretleri ağzıma yansıtmamak için dilimi ısırmaya başlamıştım.
"Eren Bey, kimden uzak durup durmayacağımı sizden alacağım sahte 'dost' tavsiyeleriyle karar vereceğimi düşünecek kadar budala olmayın. Hazel'i tanıyorum. Kendisi ince bir ruha ve sizin aksinize usturuplu bir karaktere sahip, keza onu yetiştiren ailesinin de onun bir yansıması olduğunu düşünüyorum. Şimdi lütfen, arkanıza bakmadan gidin. Yoksa bu gece uykusuzluğunuzun sebebi, ben olacağım."
Gözlerim küçülürken Eren'in bakışını yakaladım. "Bugünü unutma." Diye fısıldadığımda elindeki şişeyi yere bırakıp yüzündeki o pis sırıtışla bana baktı. "Onu da benim gibi kullanma." Dediğinde anlamsız bakışlarımla savruk adımlarla aramızdan geçip gidişini izledim.
"Ne dediğini bilmiyor..." Elimi sızlayan başımın üzerine koyup Edis'e baktım. "...Çok özür dilerim.."
Beni nazikçe böldü. "Asla bir başkasının saygısızlığı için özür dileme." Elimi indirerek stresten soğuyan parmaklarımı avuçlarımın içine aldım ve tereddüt bile etmeden konuştum. "Eğer senin için de sakıncası yoksa, seninle tekrardan görüşmek istiyorum."
"Sakıncası yok," Sırıtarak gözlerini suratımda gezdirdi. "Tabii bir sonraki buluşmamızı bu yaşananların bir telafisi olarak görmeyeceksen, sakıncası yok."
"Aslında," Dedim gözlerimi kısarak itirafta bulundum. "Bu yaşanan seviyesizlikten sonra çekip gitmediğin için ikinci defa görüşmek istiyorum."
"Bir sonraki için bana tarih vermek ister misin?" Kararsızlıkla gözlerine baktım. "Bilemedim şimdi.." diye mırıldandığımda açıkça konuştu. "Ben de arkadaşlarının verdiği eposta adresin var, dilersen eposta üzerinden iletişime geçebiliriz."
"Numaralaşmak daha mantıklı değil mi?" Dediğimde beni onayladı. "Tabii..." Telefonunu çıkartıp bana uzattı. "...Al bakalım."
"Telefonunu aç istersen," Anlamayarak bana baktığında açıkladım. "Yani şifreni gir."
"Şifrem yok." Diyerek inatla telefonu bana uzattığında sakince aldım. "Şifresi olmayan tek erkeksin sanırım." Diye mırıldandığımda gülüşünün tınısını bu boş sahil yolunda yankılandı. "Saklayacak bir şeyim yok."
İstemsizce sırıtarak rehberini açtığımda rehberde yalnızca iki kişinin olması dikkatimi çekmişti. Alfabetik sıraya göre dizilen isimleri içimden bilinçsizce okudum.
Batı Aksoylu
Suzan George
"Tanıdığın var mı?" Gözlerimi utançla kısıp güldüm. "Özür dilerim..."
"Suzan George annem..." Açıkça devam etti. "...Batı can dostum." Başımı onaylamaz bir biçimde sallayıp telefona bakmadan konuştum. "Gerçekten amacım bu değildi, özür dilerim."
"Önemi yok hanımefendi, telefonumu sana bizzat ben verdim. Bakmanı istemeseydim, önlemimi alırdım..." Gözlerime ulaşabilmek için kafasını eğdi. "...Şifre koyardım mesela." Yanaklarım ağırlaşana kadar sırıtarak gözlerimi kaçırıp telefonuna baktım. Bu soğuk havada yaş yaş terlemeye başlamıştım.
Numaramı hızlıca yazıp ona uzattığımda yüzünden silmediği tebessümle telefonunu geri alıp cebine bıraktığında saatime baktım. "Tatlı yemeye gidebiliyor muyuz?" Dediğinde düşünceli bir şekilde konuştum. "Desene bir dahaki buluşmamızın sebebi belli oldu. Hem bir dahakine ben ısmarlarım."
Dişlerini göstererek gülümsedi. "Pekâlâ. Nasıl istersen." Kadınlar ödeyemez ezikliğine bürünmediği için bu sefer dolu dolu gülmüştüm. Ceketini yavaşça üzerimden çıkartıp ona uzattığımda burnuma değer kokuyu daha fazla solumak istesem de yakalanma korkusuyla başarılı olamamıştım. "Her şey için teşekkür ederim."
"Burada mı ayrılıyoruz?" Başımı salladım. "Buralara yakın bir taksi durağı vardı, yani burada ayrılmamız benim için daha avantajlı olacak."
"Seni ben bırakıyım, gece gece uğraşma taksiyle...Sonra telefonunu açık tutmak zorunda kalırsın falan.." gözlerimi devirdim. "O kadar alındın mı gerçekten?"
"Haksız değilsin," Diyerek anlayış gösterip kaşlarıyla arabasını işaret etti. "Sen daha fazla üşümeden arabaya geçelim." Soğuktan demir kesilen kollarımı birbirine bağladım. "Nezaketi düşünme lütfen... Eğer yolunun üstüysem bırak, değilsem bırakma. Gece vakti boşu boşuna yük olmak istemem."
"Yolun her zaman yolumun üstüdür Hazel, geç lütfen. Arabada yolunu detaylıca tarif edersin." Yüzümde genişleyen tebessümümle peşinden ördek yavrusu gibi yürürken onun arka koltuğa ceketini bırakmasıyla arabaya ondan önce binmiştim.
O, arabasına yerleşip çalıştırırken konuştum. "Dilersen sen git, ben gittikçe tarif ederim." Başını belli belirsiz salladı. "Sen bilirsin."
Aracı hareket ettirerek, "Kemerini takmalısın." Diye beni uyardığında sakin bir yavaşlıkla takıvermiştim. Arabayı anayola çıkarttığında trafiğe bakıp konuştu. "Ne okuyorsun?" Pek ilgileniyormuş gibi durmuyordu ancak ben yine de sorusunu cevapsız bırakmadım. "İngiliz dili ve edebiyatı."
Dudakları kıvrıldı. "Benim İngiliz olduğumu biliyor muydun?"
"İsminden ötürü yabancı olduğunu anlamıştım." Dedim dürüstçe ve üzerine çekinmeden sordum, "Peki sen ne okuyorsun?"
"Ben bitirdim," Gözleri kısa bir an için bana döndü. "Matematik mezunuyum." Işıklarda durduğunda ellerini direksiyonun altında tuttu. "Çalışıyor musun?"
"Hayır." Dedim net bir biçimde, ancak o netliğime rağmen üsteledi. "Neden?"
"Aslında ders dışında çalışmayı düşünmek gibi bir zamanım olmadı...Kaldı ki, çalışmak istesem muhtemelen ailem karşı gelirdi."
"Neden karşı gelsinler?" Dudaklarımı büktüm. "Bilmem, sanırım içgüdüsel olarak beni korumak istiyorlar," içim burkularak gülümsemeye çalıştım. "Zaten az önce yaşananlardan sonra az çok anlamışsındır."
"Anladım." Dediğinde duruldum. İçten içe biliyordum, olanlar için kötü hissetmesi gereken kişi ben değildim; ancak buna rağmen kendimi onun karşısında soyunmuş kadar utangaç hissediyordum. "Sen çalışıyor musun?.." Sorunun saçmalığıyla gözlerimi kıstım. "...Gerçi çalışıyorsundur, böyle bir arabaya sahip olduğuna göre." Dedim açık sözlülükle altındaki son model arabasını kast ederek.
"Çok çalışıyorum." Diyerek arabasını hareket ettirdiğinde stresle ona baktım. "Sadece matematik ile uğraşmıyorsun o zaman?"
Omuzlarını genişletti. "Sadece matematikle uğraşıyorum."
Tavırları pek inandırıcı gelmediği için, "Anladım." Diye mırıldandım. "Başarı, her şeye sahip olmanın bedelidir. İşimde başarılıyım, hanımefendi. Kuşkun olmasın."
"Buradan sola döneceksin, sonra yine sol." Beni onayladığı gibi sert bir dönüş yapmıştı. Kısa bir sessizliğin ardından tuhaf bir soru yöneltti. "Ailen nasıl?"
"Anlamadım?"
"Arkadaşın bahsedince meraklandım doğrusu, o kadar kötü insanlar mı?" Sesli bir biçimde soluklandım. "Değiller.." Diyerek duraksadığımda üsteledi. "Ama?"
"Açıkçası biraz katılar...Yani nasıl anlatsam bilemiyorum..."
"Yargılamam Hazel...Ben insanları yargılamam. Çekinmeden anlatabilirsin." Sesi öyle güven vericiydi ki; sadece içimdekileri değil, kendimi önüne seresim gelmişti. Ya da sadece kimseye anlatamadığım dertlerimi tanımadığım bir adama fısıldamak daha kolay olmalıydı.
"Annem inanılmaz dengesiz bir kadın, mesela bugün iznini aldığım bir şeye yarın izin vermeyebilir. Açıkça söylemek gerekirse, tutarsızdır...Abim desen o hepimizden apayrı bir dünyada yaşıyor zaten..." başımı koltuğa yaslayıp yola baktım. "...Annem anlatabileceğim kadar güçlü bir karaktere sahip değil ancak abim görüp görebileceğin en vahşi adam diyebilirim...Desen ki, 'şurada dağ var onu kim yarattı?' kuşkusuzca 'ben' diyebilecek biri."
"O kadar kibirli mi?"
"Abartmak istemem ama; Şeytan'ın değil en az bir Tanrı'nın kibrinde yaşar..." Güldüm. "...Benden 6 yaş büyük olduğu için, o 6 senenin onu filozof yaptığını sanıyor..." Sonra kafamı kaldırıp hararetlendim. "...Sürekli 'şunu yapma', 'bunu etme' insan bıkıyor yani."
"Hiç uzaklaşmayı denedin mi?"
"Hem de ne deneme! Bir gün boyunca telefonlarımı kapalı tuttuğum için takip uygulaması yüklemek zorunda kaldım." Gülüşünün tınısı kulaklarımı doldururken sesi arabayı kapladı. "Bu yüzden mi evleneceksin benimle?"
"Yok, takip uygulamasını sildim zaten..." Yolu elimle işaret ettim. "...Buradan sağ yapıyorsun."
"Takip uygulamasını kastetmiyorum..." Dedi işaret ettiğim sağa dönerek konuşmaya devam etti. "...Ailen yüzünden mi benimle evlenmeyi düşünüyorsun?"
"Bir nevi." Telefon kılıfımla oynarken bu kez farklı bir soruya yöneldi. "Ne diye buluştun benimle, Merve'lere mi gittin yoksa?"
"Merve değil de; Efnan'lara, ders çalışmaya gittim diyelim."
"Geçer misiniz vizeleri?" Sırıtarak başımı cama çevirdim. "Geçerim."
Sokağıma yaklaşırken konuştum. "Beni buralarda bırakabilirsin."
"Evin nerede? Önünde bırakıyım." Anlayışlı sesini işiterek istemeyerek de olsa onu onayladım. "Bu sokağa giriyorsun..." Dedim elimle göstererek. "...Türbe yeşili apartman benim."
Yüzündeki gülümsemeyle apartmanımın önünde durduğunda konuştu. "Yarın evinde ders çalıştığın Merve, pardon! Efnan'ınla kahvaltıya gitmek ister misin?" Gülümsememek için dudaklarımı birbirine bastırıp elimi kapı koluna attığımda ısrarcı bakışlarını üzerimde tutup kısa bir anlığına dudaklarını ıslattı. "Sonra da tatlı.." Başımı hafifçe sallayıp sorusunu alçak bir sesle yanıtladım yanıtladım. "İsterim."
Kapıyı yavaşça açtığımda konuştu. "Bir dakika, izin ver.." Anlamayarak ona baktığımda omzuma düştüğünün farkında bile olmadığım elbise askımı düzeltmişti. İrkilerek buna neden izin verdiğime dair kendime kızarken o bunu önemsemeden direkt olarak farklı bir konuya yönelmişti. "Kaçta uyanırsın?"
"Yarın boşum... Yani kaçta buluşmak istersen gelirim." Başını koltuğa yaslayıp karanlıkta koyulaşan gözlerini üzerimde tuttu. "10.00'da seni almaya gelirim."
"Buraya mı?" Gözleriyle beni onayladı. "Buraya."
"Tamam o zaman, gelince ararsın." Başını salladı. "Ararım."
"Her şey için teşekkür ederim..." Dedim yumuşak bir tonda. "...Benim için gerçekten hoş bir akşamdı."
"Hazel..." Dedi. İsmimi öyle anlamlı söylemişti ki, gözümü ayırmadan dudaklarından dökülecek olan kelimelerin akışını izledim. "...Umarım bu akşam ikimiz için de iyi bir başlangıç olur."
Yüzüme sinen tebessümle gözlerimi gözlerine kaldırdım. "Amaca göre iyi bir başlangıçtı." Dudaklarını kıvırıp kavisli kaşlarını rahatlayarak indirdi. "Amaçta kötü sayılmazdı."
"Tartışılır." Diye mırıldanıp istemsizce esnerken bu çirkin görüntüme şahit olmaması için kafamı çevirdiğimde konuştu. "Bu gece uykunu al, yarın tekrar uykun gelinceye kadar tartışırız."
Gözlerimi ağır ağır kırptım. "İyi geceler, Edis."
"İyi uykular..." kapıdan çıktığımda arkamdan cümlesini tamamlarcasına konuştu. "...Hanımefendi."
Usulca apartmana yürüyüp kapıyı açtım. Son defa ona bakıp içeriye girdiğimde sırtımı kapıya yaslayarak dış kapının kapanmasını sağlamıştım.
Kapı açılma sesiyle birlikte Remzi'nin gövdesinden önce çıkan kafasına bakmıştım. "Hazel Hanım!" Diye fısıldadı heyecanla. "O sevgiliniz miydi?"
"Üniversite arkadaşım Remzi." Diyerek onu geçiştirdiğimde uzatmayarak karısına seslendi. "Mavişim gel, Hazel Hanım geldi..." Parmağıyla beklemem için işaret yapıp bana baktı. "...Bu arada anneniz abinizle çıktı." Rahatlayarak bir 'oh' çekerken gelen adım seslerinden karısı Melek'in geldiğini anlamıştım. "Ütüledim senin için."
"Melek hiç zahmet etmeseydin...Teşekkür ederim." Elinden aldığım gibi güldü. "Ay, yok ne demek. Lafı mı olur? Hem iki genç aşığın kavuşması için yaptık, sevaptır." Diyerek çalışmayan mimiklerine rağmen göz kırpmaya çalıştığında sırıttım. "Genç aşık yok, gerçekten yok. O benim üniversite arkadaşım."
"Hı, tabii. Öyle derler, sonra evlenirler. Biz çok gördük," Dedi Melek, kollarını bağlayıp bilmiş bir tavır takınarak devam etti. "Hem kaç senedir buradasın ilk kez oğlanla geldin bu kapıya, değil mi aşkım? Bir şey söyle.." Remzi karısına katılarak başını salladı. "Bizden sır çıkmaz Hazel hanım." Melek ise direkt olarak kocasını onayladı. "Evet, bi' şu, en üstte oturan Rukiye teyzeye söylerim, senin için vesikalık topluyordu kadın."
Yok artık!
"O gördüğünüz gerçekten, arkadaşım. Rukiye teyzeye de söyle lütfen, şu an için evlenmeyi düşünmüyorum..." Diye homurdanıp kıyafetlerimi kaldırdım. "...Sağ olun, tekrardan. İyi geceler." Diyerek kapıma yürüdüğümde Melek konuştu. "Böyle gelişme falan olursa bizi haberdar et tamam mı şekerim? Senin mutluluğun bizim mutluluğumuz sayılır kaç senelik komşuyuz burada.."
"Bakarız Melekciğim, sağ ol." Diyerek kapımı açıp içeri girmeden önce kapıma bıraktıkları ayakkabılarımı içeri aldım. Bana merakla bakan çifte zoraki bir gülümseme gönderip kapıyı hızla kapatmıştım.
Bu çiftin senelerdir sapık gibi özel hayatımı araştırması aslında ne kadar hayatsız oldukları anlamına geliyordu. Apartman, Remzi'nin müteahhit babasına aitti. Remzi evlenir evlenmez apartmanı Remzi'ye vermişlerdi; bu hikayeyi buraya taşındığımdan beri milyonlarca kez dinlemiş olmalıydım. Fakat sonradan onların neden böyle yaptığını anlamıştım; Kendi hayatları sıkıcıydı, onlar da başkalarının hayatını dinlemeyi kendilerine hak görüyorlardı. İkisinin de monotonlaşmış bir hayatı ve evliliği vardı dolayısıyla bu sokaktaki herkesin hayatıyla ilgili olmayı tercih ediyorlardı. Kabul etmeliyim, iyi insanlardı. Melek çoğu zaman kapıma gelip, o gün yaptığı tatlıdan kokmamasına rağmen 'kokmuştur' diyerek bana da getirirdi. Her gelişinde özel hayatımı kurcalasa da onluk bir şey çıkmadığı için tatlıyı alan avantajlı taraf ben olurdum.
Anahtarımı kapıya takıp kaybolmamasını sağlayarak salona baktım. Gri koltuğumun yastıkları televizyonun görünmediği tarafta toplanmıştı. Orta sehpamın üzeri kırıntılarla ve çay bardaklarının yapışkan izleriyle doluydu. Oflayarak sesi kısık bir biçimde açık duran televizyonu kapatıp elimdeki eşofmanı şimdilik koltuğun üzerine bıraktım. Sakince annemi geri aradığımda ilk çalışta açılan telefona karşı konuştum. "Beni aramışsın."
"Gideceğimi haber verecektim Hazel, bu arada eve gittiğinde ortalıkta duranları da kaldırırsın bi' zahmet."
"İnsan gibi dağılmamış ki.." diye mırıldandığımda annem haklıymış gibi cırladı. "Zaten tüm gece ders çalışıyorum ayağına gır gır, şamata yaptın arkadaşlarınla, bilmiyorum sanki! Altı üstü iki yastık çevireceksin..." Sessizce zehrini akıtmasını bekledim. "...O üzerinde oturduğun yerin parasını ödeyen de benim ayrıca. Az saygın olsun, değer bil!" Sessizliğimi koruyarak akıttığı zehri emip yan etkisi olarak yaşlarla dolan gözlerime sahip çıkmaya çalışıyordum. "Anne değerini bildiğim için arkanı topluyorum farkındaysan..."
"Anasının arkasını topluyormuş... Terbiyesiz!" Telefonun yüzüme kapanması yüzümde acı bir tebessüm oluşmasını sağlamıştı.
Bir hiçlikle mücadele ediyordum. Zaman hayatımı aşındırırken ben, dipsiz bir kuyuya bağırıyormuş, sağıra dert anlatırmış gibi hissediyordum.
Dünyada cehennemi yaşıyordum. Annem de, abim de şeytanın figürleştirilmiş haliydi. İki yüzlü değil, çok yüzlülerdi. Yüzüme bir gülüp, bir ağlayan cinslerdendi. İçimde onlara karşı beslediğim sevgi bağı büzülüp kopalı çok olmuştu. İnatla birleştirmeye çalışsam da olmuyordu; koptuğu yer elimde kalıyordu. Bağlardan kalan iplikleri gün geçtikçe boğazıma düğümlüyordum.
Ailemi her zikredişimde, 'daha ne kadar dayanmam gerekiyor?' diye sorduğumu fark ettiğimden beri ailem yok benim. İki insan var hayatımda, tanıdığım iki yabancı insan. Çocukken hiç ağlamazdım halime, anlamazdım. Büyüdükçe acıyorum kendime, çocukluğum kaybolmuş; tıpkı şimdi olduğu gibi her arayışımda ağlarım.
Yalnızlığımı hissettiğim çok an olmuştu, ama hiç bu kadar kırılmış hissetmemiştim; İçime akıtılan zehir çoktan bedenimi sarmıştı. Islanan yanaklarımı silmeden koltuğa çöktüm. Orta sehpada duran kırıntılara bakıp annem için bir kırıntı kadar değerimin olmadığını düşündüm; o birkaç kırıntı için kalbimi ağrıtmıştı.
Annem... İçime işlemişti boşluğu, yılmadığı küfrünü kalbime kazıdı. Her eve gelişinde bana, anne edasıyla sarılan abim bile anlardı gözümdeki hüznü; hatta çoğu zaman aynı hüzünlü titremeyi görürdüm onun göz bebeklerinde... Aynı evde olmamıza rağmen annem hiç sarılmazdı bana. Ben bu sevgisizliğe karşın sokakta, renginin kar beyaz olmasına rağmen grileşen kedilerin bile başını okşarken, o elinin tersini bile sürmedi saçlarıma. Sürmezdi. Günahından utanan bir kul gibi davrandı... Görmedi değil, bir günahmışım gibi görmezden geldi. Göz renklerini hatırlatmayacak kadar uzun bir zamandır bakmadı gözlerime.
Annem, abim ve ben. Üç kişiydik. Aile olmaya çalışan üç kişi. Annem öyle sıfatlandırmıştı ki bizi, 'baba ailenin direğidir' diyerekten o gereksiz adamı ilahlaştırmıştı gözümüzde. Şu an 45 yaşında, hayatının ikinci baharında olması gerekirken o her yaşını kış olarak nitelendirdi. 27 yılını babam için harcadı. Harcadı diyorum, ancak bu ne yazık ki harcamanın da beteri; ziyan etmek. Hayatının 27 yılını adam sıfatıyla gezen biri için ziyan etti. 27 yılını kara kış saydı.
Annemin bitmek bilmeyen dramından olsa gerek, abimle harika bir çocukluk geçirmedik. Yaptığımız her eylemden rahatsız olan, memnuniyetsiz bir kadının çilesini çekip, ufacık ellerimizle gözyaşlarını sildik. Sildiğim için pişman değilim asla, pişman olduğum tek mesele; gözyaşlarını sildiğim birinin bana akıttığından daha fazla gözyaşı vermesine müsaade etmemdi.
Gözlerimi son defa sıkıca kapatıp açtım. Olduğum yerden kalkarak derin bir nefes çekmiştim. Orta sehpada kalan tek bisküviyi ağzıma atıp yastıkları düzenime göre dizdim. Her köşeye üç tane kırmızı olmak üzere, gri koltuğumun köşelerine koyduğum yastıklarla aynı rengi paylaşan örtüyü koltuğun tam ortasına seriyordum.
Mutfaktan iki peçete ve her evin klasiği olan sarı bezi alıp salona geri döndüğümde elimdeki iki peçeteyi sehpanın üzerindeki kırıntıları toplamak için kullanmıştım. El beziyle cam sehpanın her bir köşesini silip mutfağa geri döndüm. Tezgahın üzerindeki boş paketleri atıp çayı suyundan arındırdıktan sonra çöpe dökmüştüm. Çaydanlığın üstünü çay çöplerinden arındırmanın ardından makineye koyup ellerimi yıkadım ve mutfağın ışığını salonunkiyle birlikte söndürdüm.
Eşofman takımımı, telefonumla birlikte odama götürdükten sonra onları masamın üzerine bıraktım. Üzerimdeki elbiseye rağmen yatağımın içine girerken ceketinden üzerime işleyen o hoş kokuyu duyup onu düşündüm; Belki de gerçekten evlenmeliydim.
Hiçbir zaman evliliği kurtuluş olarak görmek istememiştim... Sevdiğim bir adamla, istediğim bir evlilik yapmayı dilerdim. Ancak lisede, beni seven oğlanları zorbalayıp adımı çıkaran abimin hayatımda 'sevdiğim adam' kavramının olmasına izin vermeyeceğinin farkındaydım.
Okulumun bitmesine bu seneyle birlikte iki sene vardı... Abimin şu son iki senedir yaptığı saçmalıkları ve annemin baskılarını göz önünde bulunduracak olursam; evlenmem müstahaktı.
Edis'in benim için bir işaret olduğuna kendimi inandırmaya çalışıyordum... En azından nefes almamı sağlayacak taze bir liman olacaktı. Nazik tavırlarıyla mest ettiği kalbim, onun kendinden emin duruşuyla çıkacağımız bu yolda beni bırakmayacakmış gibi çarpıyordu.
Keza bugün Eren'in söylediklerinden sonra gitmemesi, aksine beni koruması da gözümdeki değerini dolar gibi yükseltmişti.
Eren ise sahte bir arkadaşın yapacağı gibi beni rezil etmiş üzerine -böyle bir şey olmamasına rağmen- benimle onu yakıştıranların olduğuna dair yalan söylemişti. Bunu yapmasının -aklıma gelen- tek bir nedeni vardı, o da Edis'in onu kışkırtmak üzere söylediği gibi; Bana öylesine beslemediği, yoğun duygulara sahip olabilme olasılığıydı.
Eren, tanıştığımızdan beri bana karşı inanılmaz iyi ve nazikti. Grup arasında bir şey olursa bana söyleyen ilk kişi Eren olurdu. Fakat ben hiçbir zaman, onun bana verdiği ilgiye kayda değer bir karşılık vermemiştim; Zira bu konuda tecrübeliydim, lisede arkadaş ayağına bana aşık olan çocuğun türünün son örneği olmadığının farkındaydım. İşin tatsız yanı; Eren'in bana bu derecede büyük bir ilgi duyacağını düşünememiştim... Onu sandığımdan daha hafife almıştım.
Aksi gibi; Beni Edis ile buluşmaya hırslandıran da, ikinci kez buluşmaya iten de, Eren olmuştu. Hoş, Edis olanları sakin karşılamasaydı ikinci bir buluşmayı aklımdan bile geçirmeden oradan uzaklaşırdım ama neyse ki, onun anlayışlı halleri yolumuzun böyle şekillenmesini sağlamıştı.
Yolumuz diyorum; çünkü Edis artık benim yolumun üzerindeydi. Bencil amelleri için uğraş veriyor olsa bile hiç çekinmeden elimi tutmayı bekliyordu... Bugün bana vaad ettiği evlilik denen tuhaf yaşantı; benim özgürlüğümün ilacıydı.
Özgürlüğümün ilacı;
İçime akıtılan zehrin, tek çaresiydi.
Ve ben,
tedavi olacaktım.
• ♡ •
Date¹: İki insanın birbirlerini tanımak üzere buluşması/randevulaşması.
