İHTİLAF:SİLSİLE kitap kapağı

28. bölüm / 28

GERİ DÖNÜŞÜ OLMAYAN YOL

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 28Şu an: GERİ DÖNÜŞÜ OLMAYAN YOL

Bazı yolların sonu, insanın gitmeye karar verdiği yerde değil; geri dönemeyeceğini anladığı yerde başlardı.

ALMILA AYZIT KORKUT

Bazı sabahlar insanın içine açıklayamadığı bir huzursuzluk çökerdi.

Nedenini bilmezdim. Ortada bir sorun yokmuş gibi görünürdü ama yine de bir şeylerin yolunda olmadığını hissederdim. Sanki zihnimin ulaşamadığım bir köşesinde, henüz gerçekleşmemiş bir olayın gölgesi dolaşırdı.

O sabah da öyleydi.

Elimdeki kahveyi masaya bıraktım. Pencerenin ardından görünen gökyüzü kurşuni bir renge bürünmüştü. Hakkâri'nin sabahları bazen insanın içini açardı, bazen de gökyüzü bile susmayı tercih ediyormuş gibi görünürdü.

Bugün ikinci türden bir sabahtı.

Aklım, birkaç gündür peşini bırakmadığım zarftaydı.

İçinden çıkan işaret ilk bakışta anlamsız görünüyordu. Birkaç çizgi, silik bir tarih ve neye ait olduğunu çıkaramadığım küçük bir sembol… Fakat o sembole her baktığımda içimde aynı his uyanıyordu.

Tanıyordum.

Nereden tanıdığımı bilmiyordum.

Bu, hayatımın en sinir bozucu taraflarından biriydi. Bazen bir yüzü gördüğümde onu daha önce tanımışım gibi hissediyordum. Bazen hiç bilmediğim bir kelime, zihnimin içinde yankılanıyordu. Bazen de hiçbir şey hatırlayamıyordum.

İnsan, kendi geçmişinin içinde yabancıya dönüşebilir miydi?

Ben dönüşmüştüm.

Telefonum titreyince düşüncelerimden sıyrıldım.

Ekranda komutanımın adı yazıyordu.

“Almıla Ayzıt Korkut.”

Daha telefonu açar açmaz adımı ve soyadımı bu şekilde söylemesi, işlerin sıradan olmadığını anlamama yetmişti.

“Emredin, komutanım.”

“Karargâha gelin. On dakika içinde.”

“Bir sorun mu var?”

Kısa bir sessizlik oldu.

“Geldiğinizde öğreneceksiniz.”

Telefon kapandı.

Kahveme baktım. Bir yudum bile almamıştım.

İçimdeki huzursuzluğun nedenini birazdan öğrenecektim.

Bunu bilmek, nedense beni rahatlatmadı.

---

Karargâha girdiğimde masanın üzerinde açık bir dosya duruyordu. Demiralp Karan masanın arkasındaydı. Yanında iki personel daha vardı. Ekranda, zarfın içinden çıkan işaretin büyütülmüş hâli görünüyordu.

İçeri girdiğimi fark edince başını kaldırdı.

“Kapıyı kapatın.”

Dediğini yaptım.

“Bu işaretin kaynağı tespit edildi,” dedi. “Eski bir tesisle bağlantısı var. Uzun süredir kullanılmadığı düşünülüyor.”

Ekrana yaklaştım.

İşareti görünce parmaklarımı istemsizce birbirine kenetledim.

Yine aynı his.

Bir anlığına, zihnimin gerisinden bir ses yükseldi. Çok uzaktan geliyordu. Kelimeleri seçemiyordum ama sesin bende bıraktığı duygu açıktı.

Korku.

Gözlerimi kırpıştırdım. Görüntü kayboldu.

“Almıla?”

Demiralp'in sesiyle kendime geldim.

“İyiyim, komutanım.”

Bana birkaç saniye baktı. İnanmadığını biliyordum ama üstelemedi.

“Tesiste eski kayıtların bulunabileceğine dair istihbarat var. Zarfın üzerindeki işaretin orayla bağlantılı olması tesadüf olmayabilir.”

“Ses kaydı da oradan mı geldi?”

“Henüz bilmiyoruz.”

Dosyayı önüme çevirdi. Tesisin konumu, eski kayıtlar ve operasyonun kapsamı hakkında bilgiler vardı.

“Görev için ayrı bir ekip hazırlanıyor. İşareti tanımanız ve kayıtla ilgili ayrıntıları fark edebilmeniz nedeniyle sizin de görevlendirilmeniz önerildi.”

Dosyadan başımı kaldırdım.

“Önerildi mi?”

“Evet.”

“Kim tarafından?”

“İstihbarat birimi.”

Dudaklarımı birbirine bastırdım. Geçmişimle ilgili her yeni iz, beni biraz daha bilinmeyen bir yere götürüyordu. Buna rağmen geri çekilmeyi düşünmüyordum.

“Göreve katılacağım.”

Demiralp'in yüzündeki ifade değişmedi.

“Henüz karar verilmedi.”

“Komutanım, az önce görevlendirilmemin önerildiğini söylediniz.”

“Önerilmesiyle görevlendirilmeniz aynı şey değil.”

“Peki, neden?”

“Çünkü bu görevin riskleri var.”

“Her görevin riski var.”

“Bu görevdeki riskleri bilmiyorsunuz.”

“Öğrenmek için göreve gitmem gerekmiyor mu?”

Yanımızdaki personellerden biri bakışlarını dosyaya indirdi. Odadaki havanın değiştiğini ikimiz de fark etmiştik.

Demiralp dosyayı kapattı.

“Dışarı çıkabilirsiniz,” dedi diğerlerine.

Kapı kapanınca odada yalnız kaldık.

Ve ben, tartışmanın asıl şimdi başlayacağını anladım.

---

“Göreve gitmeyeceksiniz,” dedi.

Bu kez sesindeki resmiyet daha belirgindi.

Kaşlarımı çattım.

“Bu bir emir mi, komutanım?”

“Gerekirse öyle olacak.”

“Görev için yeterli olduğumu biliyorsunuz.”

“Konu yeterliliğiniz değil.”

“Öyleyse konu ne?”

Cevap vermedi.

İşte beni asıl öfkelendiren buydu. Bir şey biliyordu ama söylemiyordu. Bana güvenmediğini düşünüyordum; belki de yanılıyordum. Fakat bana hiçbir açıklama yapmadan karar vermesi, bunu düşünmeme neden oluyordu.

“Bana güvenmiyorsanız açıkça söyleyin.”

“Her şeyi güven meselesine çevirmeyin.”

“Her şeyi görev meselesine çeviren sizsiniz, komutanım.”

Çenem gerildi.

Demiralp yerinden kalktı. Masanın önüne geldi ama aramızdaki mesafeyi kapatmadı.

“Bu görev sıradan bir keşif değil, Almıla. Elimizdeki bilgiler eksik. Karşılaşacağınız kişileri bilmiyoruz. Tesiste ne bulacağımızı bilmiyoruz. Oraya neden yönlendirildiğinizi bile kesin olarak bilmiyoruz.”

“Tam da bu yüzden gitmeliyim.”

“Neden?”

“Çünkü o işareti tanıyorum.”

“Tanıdığınızı düşünüyorsunuz.”

Bu cümle canımı sıktı.

“Beni kendimden daha mı iyi tanıyorsunuz?”

“Hayır.”

“Öyleyse ne hatırladığımı ya da ne hissettiğimi benim yerime belirlemeyin.”

Bir an sustu.

Söylediklerimin ona ulaştığını anlamıştım. Fakat geri adım atmayacaktı.

“Geçmişinizle ilgili her ipucunun peşinden gitmek zorunda değilsiniz.”

“Belki de zorundayım.”

“Neden?”

Bu kez ben sustum.

Çünkü cevabını bilmiyordum.

Belki geçmişimi öğrenmek istiyordum. Belki de hatırlayamadığım şeylerin beni yönetmesinden bıkmıştım. Herkesin bildiği, benim bilmediğim bir hayatın içinde yaşamaktan yorulmuştum.

Ama bunların hiçbirini ona söylemedim.

“Bu benim meselem,” dedim sonunda.

Demiralp'in bakışları sertleşti.

“Birliğin personeli olduğunuz sürece, verdiğiniz kararlar yalnızca sizi ilgilendirmez.”

“Ben de bunu biliyorum.”

“Bildiğinizi düşünmüyorum.”

Bu kez öfkemin yanında başka bir şey de hissettim. Kırgınlık.

Beni durdurmaya çalışmasının arkasında ne olduğunu bilmiyordum. Bunu sormak istedim. Bir kez olsun komutan olarak değil, karşımda duran insan olarak cevap vermesini istedim.

Ama soramadım.

Çünkü onun da bana soramayacağı şeyler vardı.

“Görevlendirilirsem gideceğim, komutanım.”

Sesim bu kez daha sakindi.

Demiralp uzun süre yüzüme baktı.

“Kararınız buysa,” dedi, “görevin bütün sorumluluklarını kabul etmiş olursunuz.”

“Ediyorum.”

“Birliğin talimatlarına eksiksiz uyacaksınız.”

“Evet, komutanım.”

“Ve kendi başınıza hareket etmeyeceksiniz.”

“Emredersiniz.”

Başını hafifçe salladı.

Konuşma bitmişti.

Fakat kapıya yöneldiğimde arkamdan gelen sesi duydum.

“Almıla.”

Döndüm.

Bir şey söylemek üzereymiş gibi görünüyordu. Yüzünde, az önceki sert ifadeden farklı bir şey vardı. Çok kısa sürdü. Sonra yeniden komutanıma dönüştü.

“Göreve hazırlanın. Son karar birazdan bildirilecek.”

Başımı salladım.

“Emredersiniz.”

Kapıdan çıkarken ona son kez baktım.

Bana söylemediği bir şey vardı.

Bunu biliyordum.

Ve belki de ilk defa, o şeyin ne olduğunu öğrenmek için duyduğum merak beni korkutuyordu.

---

Görevlendirme öğleden sonra kesinleşti.

Ayrı bir ekiple hareket edecektim. Görevin amacı, eski tesisteki kayıtları incelemek, işaretin kaynağını doğrulamak ve varsa ilgili belgeleri güvenli biçimde teslim almaktı.

Yıldırım Timi operasyona katılmayacaktı.

Demiralp'in bunu öğrendiğinde ne düşündüğünü bilmiyordum. Bana ayrıca bir şey söylemedi. Yalnızca görev öncesi bilgilendirmede herkesin uyması gereken kuralları hatırlattı.

Profesyoneldi.

Her zamanki gibi.

Ben de öyle olmaya çalıştım.

Eşyalarımı hazırlarken zarfı yeniden elime aldım. İşaretin üzerinden parmağımı geçirdim. Kâğıdın köşesinde daha önce fark etmediğim küçük bir yazı vardı.

Tarihe benziyordu.

Rakamları seçmeye çalıştım.

Bir kısmı silinmişti ama kalanlar zihnimde tuhaf bir yankı uyandırdı.

Gözlerimi kapattım.

Bir kapı.

Beyaz bir ışık.

Birinin aceleyle söylediği ismim.

Sonra hiçbir şey.

Gözlerimi açtığımda nefesimi tuttuğumu fark ettim.

“Ne saklıyorsun benden?” diye fısıldadım kâğıda.

Kâğıt cevap vermedi.

Vermesini de beklemiyordum.

Ama ilk kez, geçmişimdeki bir şeyin yalnızca hatırlanmayı beklemediğini düşündüm.

Sanki birileri, benim onu bulmamı bekliyordu.

---

Akşamüstü hazırlıklar tamamlandı.

Araca binmeden önce karargâhın önünde kısa bir süre durdum. Gökyüzü kararmaya başlamıştı. Rüzgâr, üniformamın kolunu hafifçe çekiştiriyordu.

Demiralp uzakta, görevli personelle konuşuyordu.

Beni fark ettiğinde konuşmasını bitirdi ve yanıma geldi.

“Son kez soruyorum,” dedi. “Bu göreve katılmak istediğinizden emin misiniz?”

Yüzüne baktım.

“Eminim, komutanım.”

“Orada gördüğünüz her şeyin size ait bir hatıra olduğunu varsaymayın. Bulacağınız bilgileri doğrulamadan karar vermeyin.”

“Anlaşıldı.”

Bir an durdu.

“Ve bir şey ters giderse—”

“Merkeze haber vereceğim. Kendi başıma hareket etmeyeceğim. Talimatları uygulayacağım.”

Sözünü tamamladım.

Demiralp'in çenesi hafifçe gerildi.

“Beni dinlemediğinizi düşünmeye başladım.”

“Dinliyorum, komutanım. Sadece aynı şeyleri tekrar etmenize gerek yok.”

Bu kez ikimiz de sustuk.

Aramızda söylenmemiş bir sürü cümle vardı. Hangisini önce söyleyeceğimizi bilmiyorduk. Belki de hiçbirini söylemeyecektik.

Araca yöneldim.

Tam binecekken arkamdan seslendi.

“Almıla.”

Döndüm.

“Dikkatli olun.”

Bu kez sesinde emirden başka bir şey de vardı.

Kısa bir an için ona, neden bu kadar endişelendiğini sormak istedim.

Sormadım.

“Her zaman, komutanım.”

Araca bindim.

Kapı kapandı.

Araç hareket ettiğinde onu camdan görebiliyordum. Olduğu yerde durmuş, aracı izliyordu. Birkaç saniye sonra yol kıvrıldı ve karargâh gözden kayboldu.

Başımı koltuğa yasladım.

İçimdeki huzursuzluk artık daha belirgindi.

Ama geri dönmek istemiyordum.

Çünkü bazen insan, kendisini bekleyen şeyin ne olduğunu bilmeden de bir yolun sonuna ulaşmak zorunda hissederdi.

Benim yolum da şimdi başlıyordu.

---

DEMİRALP KARAN

Araç gözden kaybolduktan sonra bir süre olduğum yerde kaldım.

Söylemem gerekenleri söylemiştim. Vermem gereken talimatları vermiştim. Almıla'nın görevi kabul etmesine engel olabilecek geçerli bir gerekçe bulamamıştım.

Buna rağmen içimdeki huzursuzluk geçmiyordu.

“Komutanım?”

Nihat'ın sesiyle ona döndüm.

“Buyur.”

“Bir sorun mu var?”

“Hayır.”

Nihat, cevabımı sorgulamadı. Ama bakışlarından inanmadığını anlayabiliyordum.

“Almıla iyi bir asker,” dedi bir süre sonra. “Görevini yapacaktır.”

“Bunu biliyorum.”

“Öyleyse neden—”

“Nihat.”

Sustu.

“Görevine dön.”

“Emredersiniz, komutanım.”

Uzaklaşırken arkasından baktım. Nihat'ın söylemek istediği şeyi biliyordum. Kendime bile açıklayamadığım bir durumu ona anlatmam mümkün değildi.

Almıla'nın yeteneklerinden şüphe etmiyordum.

Sorun da buydu.

Ona güveniyordum. Bir görevin gerektirdiği sorumluluğu taşıyabileceğini biliyordum. Fakat geçmişine uzanan bu izlerin onu nereye götüreceğini bilmiyordum.

Ve ilk defa, bilmediğim bir şeyin beni bu kadar rahatsız etmesine izin veriyordum.

Masama döndüm.

Görev dosyasını açtım. Konum bilgilerini yeniden inceledim. Eski tesisin kayıtları, önceki faaliyetleri ve erişilebilen belgeler…

Bir ayrıntı dikkatimi çekti.

Dosyada yer alan eski tarih, başka bir raporda gördüğüm tarihle örtüşüyordu.

Yıllar önce kapatılmış bir soruşturmanın kayıtlarında.

O soruşturmanın ayrıntılarını hatırlıyordum.

Ama Almıla'nın bu işle nasıl bir bağlantısı olabileceğini bilmiyordum.

Dosyayı kapattım.

Şimdilik elimde yalnızca bir şüphe vardı.

Ve Almıla, o şüphenin peşinden gitmek üzereydi.

Telefonumu elime aldım. Operasyon sorumlusunu aradım.

“Görev ekibiyle ilgili son bilgileri bana da iletin,” dedim. “Herhangi bir değişiklik olursa beklemeden haberim olacak.”

Almıla'nın görev yeterliliğinden şüphe etmiyordum. Ancak görevin kapsamı henüz net değildi. Eski tesisle ilgili bilgiler eksikti ve zarfın neden gönderildiğini bilmiyorduk.

Bir personeli, hakkında yeterli bilgi sahibi olmadığımız bir riskin içine göndermek doğru değildi.

Dosyayı yeniden açtım. Gözlerim tarihe takıldı.

Sorun yalnızca tesis değildi. Bu tarih, geçmişteki bir soruşturmayla örtüşüyordu.

Aradaki bağlantıyı doğrulamadan herhangi bir sonuca varamazdım.
---

ALMILA AYZIT KORKUT

Tesisin bulunduğu bölgeye yaklaştığımızda hava iyice kararmıştı.

Araç yavaşladı.

Yanımdaki görevli haritayı kontrol etti. Diğerleri hazırlıklarını gözden geçiriyordu. Ben ise gözlerimi pencereden ayırmıyordum.

Burası bana tanıdık gelmiyordu.

Ama bir şey vardı.

Sanki daha önce buraya gelmemiş olsam bile, buranın bir yerlerde beni beklediğini biliyordum.

Araç durdu.

“İniyoruz,” dedi ekip lideri.

Kapıyı açtım.

Soğuk hava yüzüme çarptı. Karşımızdaki yapı, karanlığın içinde neredeyse bütünüyle kaybolmuştu. Eski, kullanılmayan bir tesis. Dışarıdan bakıldığında içinde hiçbir şey kalmamış gibi görünüyordu.

Fakat ben kapıya baktığım anda içimdeki o tuhaf his yeniden ortaya çıktı.

Bir ses duydum.

Çok kısa.

Çok uzaktan.

Almıla…

Başımı çevirdim.

Kimse bana seslenmemişti.

Elimi üniformamın cebine götürdüm. Zarf oradaydı.

Bir anlığına geri dönmeyi düşündüm.

Yalnızca bir an.

Sonra nefes aldım ve ekibin arkasından yürümeye başladım.

Kapının önüne geldiğimizde görevli kilidi kontrol etti. Ardından hepimiz içeri girdik.

Karanlık bizi yuttu.

Ve ben, o kapıdan içeri girerken, geçmişimin beni beklediğini bilmiyordum.

Yalnızca bir şeyden emindim.

Bu gece, bazı soruların cevabını bulacaktım.

Ne pahasına olursa olsun.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

2okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…