2. bölüm · İçimdeki Hatıra

Zihin Yorgunluğu

Rümeysa Ceren

2. Bölüm – Zihin Yorgunluğu

Güneş, sabahın erken saatlerinde gri bir sisin ardından yükseliyordu.
Ankara’nın puslu sabahlarından biriydi; sokaklar soğuk, insanlar hızlı, düşünceler ise bulanıktı.
Ama Hatıra’nın içi hiç olmadığı kadar parlaktı.
Bir önceki geceden kalma uykusuzluk göz altlarını karartmıştı ama enerjisi taş gibiydi.
Sanki damarlarında kan değil, ışık akıyordu.

Mutfakta kahvesini karıştırırken aynadaki yansımasına baktı.
Saçlarını topuz yapmış, üzerine krem rengi bir gömlek giymişti.
Göz bebekleri büyüktü; aynada tanımadığı bir canlılık vardı.
“Güzelim ben,” dedi fısıltıyla.
“Gerçekten çok güzelim.”
Bu cümle, özgüven değil, bir ilan gibiydi dünyaya, hatta kendine meydan okuyordu.

Evden çıkmadan önce çantasına laptopunu, not defterini ve eski bir kolyesini koydu.
Kolyede, annesinden kalan tek anı: gümüş bir anahtar.
Hatıra o anahtarı her sabah boynuna takarken “aklımın kapısı” derdi.
Ama o gün, fark etmeden o kapıyı sonuna kadar açtı.

Klinik koridorunda yürürken Derin’in sesi yankılandı:
“Hatıra! Yavaş biraz, nereye böyle?”
“Danışanım var. Aslı erken gelmiş.”
Derin kollarını kavuşturdu. “Dün gece üçte çevrimiçi gördüm seni.”
“Gözlem yeteneğin hiç azalmıyor.”
“Ciddiyim, uyumuyorsun artık. Bu hız, bu enerji… seni yakar.”
Hatıra kahkaha attı.
“Derin, bazen yanmak gerekir. Işığı görmek için.”
“Yanmanın ışıkla alakası yok Hatıra. Bunu sen de biliyorsun.”

Hatıra bir an durdu.
Sonra gülümsedi o sahte sakinliğiyle.
“Sen çok endişeleniyorsun. Bende her şey kontrol altında.”
Ama Derin, gözlerinde bir şey gördü:
O kontrolün aslında parçalanmak üzere olduğunu.

Seans odasında Aslı’yı karşıladı Hatıra.
Aslı’nın yüzü solgundu, parmaklarını birbirine kenetlemişti.
“Yine kabus gördüm,” dedi. “Annem beni suya atıyor, yüzemiyorum.”
Hatıra başını salladı.
“Rüya, bastırılmış bir hatıradır bazen. Sence annen seni neden suya atıyor?”
Aslı titredi. “Belki… beni istemediği için.”
Hatıra’nın yüzü sertleşti.
Bir an annesinin doğum masasında ölümünü düşündü.
Onu asla görememişti.
Ama zihninde, o kadının yüzü hep aynı şekilde canlanırdı:
Siyah saçlar, kapalı gözler ve dudaklarında yarım kalmış bir gülümseme.

“İstememek başka, gitmek başka,” dedi sessizce.
Aslı anlamadı ama başını salladı.
“Ben hiç sevilmedim,” dedi ağlayarak.
Hatıra’nın gözleri buğulandı.
“Ben de,” diye geçirdi içinden.
Ama o söz, dudaklarından çıkmadı.
Çünkü Hatıra için duygularını paylaşmak bir zayıflık ve bir tehlikeydi.

Bir anda kalemi eline aldı, defterine karalamaya başladı.
“Su… anne… doğum… ölüm…”
Yazarken sesi hızlandı, kelimeleri birbirine karıştı.
Aslı korkuyla baktı.
“Hocam, iyi misiniz?”
“Çok iyiyim! Harika hissediyorum hatta! Düşünsene Aslı, insan zihni bir okyanus gibi. Ve biz onun sadece yüzeyinde yüzüyoruz. Derinlere inersek… orada kim olduğumuzu buluruz.”
Sesindeki heyecan bir vaaz gibiydi.
Aslı şaşkınlıkla sustu.
Seans bitiminde odadan çıktığında Hatıra hâlâ kendi yazdıklarına bakıyordu.
Yazı büyüyordu sanki; harfler kağıttan taşıyor, duvarlara yayılıyordu.
Kendine fısıldadı:

“Ben iyileştiriyorum. Ama kimse beni anlayamıyor.”

Öğle arası. Klinik bahçesinde oturmuş, kahvesini içiyordu Hatıra.
Burgaz geldi, yüzünde ciddi bir ifade.
“Yine ışıl ışılsın,” dedi alayla.
Hatıra gülümsedi. “Beni özledin mi?”
“Hayır. Sadece bu kadar parlak olduğun zamanlar beni korkutuyor.”
“Burgaz, bu sadece enerji. İyiyim diyorum ya!”
“İyi değilsin Hatıra. Dün konferanstan sonra herkes fark etti. Sözlerin… davranışların… sen kendini kontrol edemiyorsun.”
“Belki de kontrol etmiyorum çünkü artık zincir istemiyorum!”
Burgaz’ın sabrı taştı.
“Elinde tuttuğun şey ateş. O ilacı bırakalı üç hafta oldu, değil mi?”
“Ben bağımlı değilim!” diye bağırdı Hatıra.
Bahçedeki birkaç kişi dönüp baktı.
Burgaz sesini alçalttı.
“Bağımlı değilsin, ama hastasın. Kabul etmen gerekiyor.”
O an Hatıra’nın yüzü dondu.
“Ben hasta değilim. Ben... farkındayım.”
Ve arkasını dönüp gitti.
Burgaz arkasından sadece fısıldayabildi:
“Farkındalık bazen deliliğin başka bir biçimidir.”

Akşamüstü, şehir üniversitesinde düzenlenen bir psikoloji paneline davetliydi Hatıra.
Kürsüdeki konuşmacı monoton bir sesle konuşuyordu, salonun havası ağırdı.
Hatıra konuşmayı dinlemiyordu.
Gözleri arka sıralarda oturan bir adama takıldı.
Uzun boylu, siyah gömlekli, elleri cebinde, rahat bir hali vardı.
Adam başını kaldırıp ona baktı.
Bakışları doğrudan, meydan okurcasına.
Sanki “Beni hatırlayacaksın” diyordu.
Panel bittiğinde adam yanına geldi.
“Dr. Hatıra Erdal değil mi?”
“Evet,” dedi, hafif bir gülümsemeyle.
“Elinizdeki kitabı geçen ay okudum. ‘Benliğin Yankısı.’ İnanılmazdı.”
“Teşekkür ederim… siz kimsiniz?”
“Arda Çetin. Klinik psikoloji yüksek lisansı yapıyorum. Sizin yazılarınız… beni başka bir yere götürüyor.”
Hatıra gözlerini kısmıştı.
“Başka bir yere mi?”
“Evet. Gerçeğin sınırlarını bulanıklaştıran bir yere.”

Bu cümle Hatıra’yı büyüledi.
İlk defa biri, onun içindeki karanlığa hayran kalmış gibiydi.
Bir anda kahkaha attı, sonra sustu.
“Sen… tehlikelisin Arda.”
“Belki de senin gibi birine denk geldiğim için,” dedi adam, gülümseyerek.
O an Hatıra’nın zihninde bir şey kıvılcımlandı.
Kalbi hızlandı, düşünceleri uçuştu.
Bu adamın ses tonu bile elektrik gibiydi.

Panel sonrası birlikte yürüdüler.
Yağmur yeni başlamıştı.
Arda şemsiyesini açtı, Hatıra’yı şemsiyesinin altına aldı.
Kaldırımda yan yana yürürken Hatıra’nın dudaklarından istemsizce döküldü:
“Hayatımda ilk kez… biri beni dinliyormuş gibi hissediyorum.”
Arda sessizce baktı. “Belki de herkes seni anlamaya çalıştı ama sen anlatmadın.”
Bu söz, bir anahtar gibi kalbine oturdu.
Aniden durdu.
“Beni anlamanı istiyorum,” dedi fısıltıyla.
Arda cevap vermedi, sadece elini uzattı.
Hatıra bir an tereddüt etti, sonra tuttu.
Yağmur damlaları parmaklarının arasında birer kıvılcım gibi aktı.

Gece eve döndüğünde zihni susmuyordu Hatıra'nın.
Arda’nın sesi, Burgaz’ın uyarısı, Derin’in bakışları birbirine karıştı.
Ama en baskın olanı, içindeki sesiydi:

“Seni anlayan biri var artık. Sakın bırakma.”

Bilgisayarını açtı, yazmaya başladı.
Sayfalar doluyor, kelimeler taşkın bir ırmak gibi akıyordu.
Arda hakkında yazdı, kendini yazdı, gecenin içindeki yankısını yazdı.
Cümleler bitmek bilmedi.
Bir ara kalktı, aynaya baktı.
Gözleri ateş gibi yanıyordu.
Bir kahkaha attı.
“Delirdim galiba,” dedi kendi yansımasına.
Ama o yansıma ona cevap verdi:
“Hayır Hatıra. Nihayet yaşıyorsun.”

Sabah olduğunda odası darmadağınıktı.
Masada yarım kalmış kahve, duvarda kırmızı kalemle yazılmış bir cümle:

“Gerçek, hissettiğin kadardır.”

Telefonuna mesaj geldi:
Arda: “Sabah yürüyüşüne çıkar mısın benimle?”
Hatıra gülümsedi.
“Tabii,” diye yazdı.
Sonra aynaya baktı, saçlarını düzeltti.
Yüzündeki ifade tanıdık değildi artık.
Bu, maninin gülümsemesiydi; ışıltılı, kararlı ve yıkıcı.

O gün Hatıra, hem birine âşık olmanın hem de aklını kaybetmenin eşiğine geldi.
Mani, onun damarlarında coşkuyla dolaşırken, Arda’nın her sözü bir tetikleyiciye dönüştü.
Gözlerinde parlayan ışığı kimse fark etmedi.
Ama o ışık, yakında her şeyi tutuşturacaktı.

“Aklımın sınırında yürüyorum,” diye yazdı defterine o gece.
“Ve o sınırın ötesinde, Arda var.”

Ve hoş geldin Mani…