10. bölüm · İçimdeki Hatıra
Sessizliğin Dibinde
10. Bölüm – Sessizliğin Dibinde
Ev sessizdi.
O kadar sessizdi ki, Hatıra bazen kendi kalp atışını duyuyordu ama o da sanki yorgunluktan vazgeçmişti.
Perdeler günlerdir çekilmemişti. Güneş, odaya yalnızca bir çizgi hâlinde sızıyor, yere vurduğunda toz zerreleri dans eder gibi dönüyordu. Hatıra o dansı izlerken, içinden hiçbir şey hissetmiyordu.
Ne sevinç, ne korku, ne öfke ne de başka bir şey
Sadece boşluk. İçinde bilemediği bir boşluk..
Ve boşluğun bir sesi vardı.
Hatıra yerinden kalkmadı aslında kalkamadım.
Kalkacak sebebi de yoktu mecali de.
Yatağın çarşafı buruş buruş, üzeri kırıntılarla, dökülmüş ilaç kutularıyla doluydu.
Bir tabakta yarısı yenmiş bir tost, üzerinde küf başlamıştı
Bir bardağın içinde kalan günler önceki çayın rengi kahverengiden yeşile dönüşmüştü.
Ama Hatıra bunların hiçbirini görmüyordu artık. Gözleri açık olsa da, bakmıyordu.
Zihni, içinden bir perdeyle ayrılmış gibiydi.
İlk gün sadece yattı.
İkinci gün yattı.
Üçüncü gün, banyoya gitmek istedi, ama bacakları onu taşımadı.
Tuvalete bile gitmek zor geldi.
Yatağın kenarına kadar sürünüp geri döndü.
Sonra o da geçti; utanma, pislik hissi, rahatsızlık… Hepsi yok oldu.
Çünkü hiçbir şeyin önemi kalmamıştı.
Hayat bile artık gereksiz bir alışkanlık gibiydi.
Telefonu sürekli çalıyordu.
Bildirimler yanıp sönüyor ama kim arıyor bilmiyordu
Bazen ekran bir anlığına ışıldıyor: Burak arıyordu
Ama o sadece izliyordu
Bir yabancının adını görüyormuş gibi, tepkisizce.
Bir ara Burgaz geldi kapıya. Kapıyı çaldı, uzun uzun.
Sonra anahtarla içeri girdi.
Hatıra’yı yatakta buldu; saçları yapışmış, teni solgun, dudakları morarmıştı.
“Hatıra, kalk hadi. Lütfen,” dedi.
Cevap yoktu.
Gözlerini bile çevirmedi.
Sadece boş bir noktaya bakıyordu.
“Yemelisin. İlaçlarını içmelisin.”
Hatıra’nın dudakları kıpırdadı, neredeyse duyulmayacak kadar kısık bir sesle:
“Neden?”
Burgaz gözlerini kapattı. Hiçbir şey diyemedi.
Verecek bir cevabı yoktu çünkü.
Ne sevgi işe yarıyordu artık, ne mantık.
Sadece bir bataklık vardı, Hatıra onun dibine gömülüyordu ama kimse elini yetiştiremiyordu.
Ercan ertesi gün geldi.
Sessizce oturdu, kızının yatağının ucuna.
Elini tuttu.
“Hatıra,” dedi, “annen de böyleydi.”
Kadın gözlerini kapadı, hiçbir tepki vermedi.
Ercan fısıldadı:
“Onun gibi olma, ne olur.”
Ama Hatıra artık birinin “ne olur” demesini duyamayacak kadar derindeydi.
Sanki beyninin içinde bir yankı vardı:
“Sen de biteceksin.”
O yankı ne zamandır vardı, bilmiyordu.
Belki annesinin sesi, belki Arda’nın.
Belki sadece kendi bilincinin yankısıydı ya da kendi mezar kazıcısının sesi.
Rüzgar geldi bir akşam da. Hepsi tek tek kendini yokluyordu.
Yağmur yağıyordu inceden.
Kapıyı açtığında içeriden gelen koku ise çürümüş bir yalnızlıktı.
“Hatıra…” dedi.
Kadın başını çevirdi, bir anlığına Rüzgar’ın yüzüne baktı.
Gözlerinde hiçbir şey yoktu. Hiçbir hayat belirtisi yoktu.
Ne tanıma, ne şaşkınlık.
Sadece boş bir bakış
Rüzgar elini uzattı. “Korkma. Buradayım.”
Hatıra’nın dudaklarından yalnızca şu döküldü:
“Kendimi unuttum, Rüzgar. Ben artık kimim bilmiyorum.”
Rüzgar ağladı, dayanamamıştı.
Ona dokunmak istedi ama Hatıra geriye çekildi.
“Ben kirliyim,” dedi ve ekledi. “Ben pisim. İçimde her şey karıştı Rüzgar”
Rüzgar dizlerinin üzerine çöktü. “Kimse temiz değil Hatıra. Ama kir, yıkayınca geçer. Yeter ki sen izin ver.”
Hatıra başını yastığa gömdü.
“Hiçbir şey yapacak halim yok benim. Beni rahat bırakın”
O gece, Rüzgar sessizce pencereden baktı.
Hatıra’nın nefes alış verişini dinledi.
Sonra dışarı çıktı, Burak’ı aradı.
“Dayanamayacak,” dedi. “Bir şey yapmamız gerek.”
Burak’ın sesi titredi. “O istemiyor. Kimseden yardım kabul etmiyor. Yapamayız.”
Rüzgar hırladı. “O istemiyor diye bırakacak mıyız?!”
Ama Burak'ın da içi yanıyordu ama başka çare bulamıyordu.
Kardeşinin her çöküşünü izlemek, onu parça parça kaybetmek gibiydi.
Günler geçti yavaş yavaş.
Zamanın bile ritmini kaybettiği o evde, Hatıra hâlâ yatıyordu.
Tırnakları uzamış, saçları birbirine karışmıştı.
Yüzünde artık sadece bir donukluk değil, ölüme benzer bir dinginlik vardı.
Karnı guruldamıyordu bile.
Açlık duygusu da yoktu.
Yalnızca derin bir yorgunluk.
Kalbinden başlayan bir sönme.
Bir gece, rüzgâr camı tıklattığında, Hatıra içinden bir şeyin koptuğunu hissetti.
Sanki vücudu ağır bir taş olmuştu ve yatağa çakılıydı.
Gözleri açıktı ama nefes almak bile çabaydı.
Kendi iç sesi yankılandı:
“Bu kadar sessiz ölünür mü?”
Birden Arda’yı gördü.
Yatağın ucunda, bulanık bir siluet.
Gülümsüyordu.
“Gel artık,” dedi.
Hatıra’nın gözleri doldu.
“Korkuyorum.”
“Korkma. Zaten her şey bitti.”
O an gözlerinden iki damla yaş süzüldü.
İçinde bir rahatlama hissetti, bir kabul.
“Belki… belki artık dinlenirim.”
Ama o an kapı çaldı. Ama Hatıra'nın kapı açacak mecali yoktu. Sonra bir anahtar tıkırtısı duydu. Derin girmişti içeriye.
Hatıra’nın yanına koştu.
“Hatıra!” diye seslendi.
Kadın kıvrılarak yattığı yatakta gözlerini açtı, çok yavaş bir fısıltıyla,
“Beni bırak Derin. Ben bittim.”
Derin ağlamaya başladı. “Sen bitmedin Hatıra. Sadece karanlıkta kaldın.”
O gece Derin, Hatıra'yla kaldı. Derin, Hatıra'yı banyo yaptırdı.
Genç kadın bu kez konuşmadı, direnmedi, bağırmadı.
Sadece gözlerini tavana dikti ve fısıldadı:
“Belki yeniden doğmak için önce tamamen ölmek gerekir.”
O gece sadece sessizlik konuştu.
Ve o sessizlik, Hatıra’nın hayatında duyduğu en derin sesti.
