7. bölüm · İçimdeki çocuk
Kayıp Gün
Ertesi sabah uyandığımda ilk düşündüğüm şey rüyam değildi.
Babamdı.
Daha doğrusu, annemin dün gece söylediği o cümleydi.
“Babanın ölümü o gece başlamadı.”
Gözlerimi tavana dikmiş, dakikalardır kıpırdamadan yatıyordum.
O cümle kafamın içinde dönüp duruyordu.
Bir gün önce.
Babamın ölümünden bir gün önce ne olmuştu?
Neden annem bunu yıllarca benden saklamıştı?
Ve neden Aras bütün bunların tam ortasındaydı?
Yorganı üzerimden atıp yatağın kenarına oturdum.
Odam sabahın solgun ışığıyla doluydu. Perdenin arasından sızan güneş, duvardaki birkaç eski çizimin üzerine düşüyordu. Bir zamanlar renkli olan odamın duvarlarında artık fazla eşya yoktu.
Babamdan kalan birkaç kitap.
Eski bir fotoğraf.
Çocukluğumdan kalma, köşesi kırılmış bir müzik kutusu.
Ve komodinin üzerinde duran mavi bileklik.
Elimi uzatıp bilekliği aldım.
Mavi boncuklar avucumda hafifçe parlıyordu.
Bilekliğin üzerindeki küçük metal plakaya baktım.
PARLA.
Parmağımı yazının üzerinde gezdirdim.
Bu bileklik gerçekten benim miydi?
Gerçekten çocukken Aras'ın bana verdiği bir şey miydi?
Bunu düşünmek bile tuhaftı.
Çünkü ben Aras'ı hayatımda ilk kez birkaç hafta önce görmüş gibi hissediyordum.
Oysa o, benim çocukluğumun içindeydi.
Ben hatırlamasam bile.
Belki de insanın unutmak istediği şeyler, zihninin en karanlık köşelerinde kaybolmuyordu.
Sadece doğru zamanı bekliyordu.
Bilekliği bileğime taktım.
Tam o sırada kapımın önünden annemin geçtiğini gördüm.
"Anne."
Adımları durdu.
Birkaç saniye sonra kapının aralığından yüzünü gösterdi.
"Uyandın mı?"
"Evet."
İçeri girmedi.
Birbirimize birkaç saniye baktık.
Dün gece söylediği şeylerden sonra anneme bakmak bile farklı geliyordu.
Yıllardır aynı evde yaşadığım kadın bir anda yabancılaşmıştı.
Ya da belki...
Ben onu ilk defa gerçekten görmeye başlamıştım.
"Konuşabilir miyiz?"
Annem gözlerini kaçırdı.
"Şimdi değil Parla."
İçimde bir şey gerildi.
"Ne zaman?"
"Akşam."
"Akşam gerçekten konuşacak mıyız?"
Annem cevap vermeden önce derin bir nefes aldı.
"Evet."
"Her şeyi mi?"
Bu kez yüzüme baktı.
"Elimden geldiğince."
"Bu ne demek?"
"Her şeyi anlatacağım demek."
Yıllardır beklediğim cümle buydu.
Ama garip bir şekilde rahatlamadım.
Çünkü bazen gerçeği öğrenmek, onu bilmemekten daha korkutucuydu.
Annem kapıyı kapatmak üzereyken seslendim.
"Anne?"
"Efendim?"
"Babamın ölümünden bir gün önce..."
Annemin eli kapının kolunda dondu.
"Ne olmuştu?"
Yüzü bir anda değişti.
"Akşam konuşacağız."
"Yine mi?"
"Parla..."
"Tamam."
Sesim kırılmıştı.
"Akşam."
Annem başını salladı.
Sonra kapıyı kapattı.
Ben bir süre kapıya baktım.
Ardından içimden tek bir cümle geçti.
Bu kez kaçmasına izin vermeyecektim.
Okula giderken hava kapalıydı.
Yağmur yağmıyordu ama gökyüzü sanki birazdan başlayacakmış gibi ağırdı.
Otobüs durağında beklerken bileğime baktım.
Mavi bileklik, gri havanın içinde tuhaf biçimde canlı görünüyordu.
Bir ara onu çıkarmayı düşündüm.
Sonra vazgeçtim.
Nedenini bilmiyordum.
Sanki çıkarırsam, dün öğrendiğim her şeyi de kaybedecekmişim gibi hissediyordum.
Otobüs geldiğinde en arka koltuğa oturdum.
Camdan dışarı baktım.
Şehir yavaş yavaş hareketleniyordu.
İnsanlar işe yetişmeye çalışıyor, öğrenciler ellerinde çantalarıyla sokakları dolduruyordu.
Herkesin bir yere yetiştiği bu şehirde ben ilk kez nereye gittiğimi bilmiyordum.
Çünkü hayatımın yönü değişmişti.
Babamın bıraktığı mektup...
Aras...
Çocukluğum...
Annemin sakladığı sır...
Hepsi birbirine bağlanıyordu.
Ama henüz aralarındaki düğümü çözebilecek ipi bulamamıştım.
Sınıfa girdiğimde Gece çoktan gelmişti.
Beni görür görmez elini kaldırdı.
"Buradayım."
İstemeden gülümsedim.
"Fark ettim."
"Gel."
Çantamı sıraya bıraktım.
Gece yüzüme baktı.
Sonra bileğime.
Sonra tekrar yüzüme.
"Takmışsın."
Elimi bilekliğin üzerine götürdüm.
"Evet."
"Demek önemli."
"Çok."
Gece birkaç saniye sustu.
Sonra sesini alçalttı.
"Bugün anlatacak mısın?"
"Belki."
"Parla."
"Ne?"
"Ben senin en yakın arkadaşınım."
"Biliyorum."
"Senin hakkında bir şeylerin yolunda gitmediğini de anlayabiliyorum."
Başımı eğdim.
"Her şey çok karışık."
"Anlatırsan belki biraz azalır."
Ona baktım.
Bir süre konuşmadım.
Sonunda çantamdan defterimi çıkardım.
"Babamın mektubunu buldum."
Gece'nin yüzü ciddileşti.
"Aras'ın adının yazdığı?"
Başımı salladım.
"Sonra annemle konuştum."
"Ne dedi?"
"Aras'ı tanıyormuş."
Gece kaşlarını kaldırdı.
"Tamam..."
"Babam da tanıyormuş."
"Bunu zaten biliyorduk."
"Hayır."
Başımı kaldırdım.
"Çocukluğumdan beri tanıyormuş."
Gece'nin yüzündeki şaşkınlık arttı.
"Ne?"
"Ben Aras'ı çocukken görmüşüm."
"Hatırladın mı?"
"Evet."
"Bütününü mü?"
"Hayır."
Gözlerimi kapattım.
"Parçalar halinde."
Gece sessizce dinledi.
"Bir bahçe."
"Sonra?"
"Salıncak."
"Sonra?"
"Babam."
"Aras?"
"Aras da oradaydı."
Gece bir süre hiçbir şey söylemedi.
Sonra dikkatlice sordu:
"Sen Aras'ı çocukken seviyor muydun?"
Sorunun karşısında şaşırdım.
"Ne?"
"Yani..."
Omuz silkti.
"Çocukluk arkadaşı gibi."
"Hatırlamıyorum."
"Tamam."
"Gece."
"Efendim?"
"Her şeyi hemen romantik bir yere bağlama."
Güldü.
"Ben bir şey demedim."
"Bakışından belli."
"Tamam, sustum."
İkimiz de kısa bir süre güldük.
Sonra gülüşüm yavaşça kayboldu.
"Gece..."
"Evet?"
"Annem dün gece bana bir şey söyledi."
"Ne?"
"Babama dair bildiğim her şeyin yanlış olabileceğini."
Gece'nin yüzü ciddileşti.
"Nasıl yani?"
"Babamın ölümü..."
Bir an durdum.
"...o gece başlamamış."
Gece'nin gözleri büyüdü.
"Ne demek bu?"
"Bilmiyorum."
"Annen mi söyledi?"
"Evet."
"Ve sana ne zaman anlatacağını söyledi?"
"Akşam."
Gece başını salladı.
"Bu iyi."
"İyi mi?"
"En azından artık konuşacak."
Başımı salladım.
"Umarım."
İlk iki ders boyunca öğretmenin söylediklerinin hiçbirini dinlemedim.
Defterimin kenarına farkında olmadan aynı şeyi çiziyordum.
Bir kapı.
Kapının arkasında karanlık.
Ve kapının önünde duran küçük bir kız.
Kızın elinde mavi bir bileklik vardı.
Çizime uzun süre baktım.
Sonra kalemimi bıraktım.
Neden sürekli kapı çiziyordum?
Belki de bütün hayatım boyunca bir kapının önünde beklemiştim.
Babamın gittiği kapı.
Annemin kapattığı kapı.
Aras'ın açmaya çalıştığı kapı.
Ve şimdi...
Ben o kapının anahtarını bulmaya çalışıyordum.
Teneffüs zili çaldığında Gece koluma girdi.
"Hadi."
"Nereye?"
"Kütüphaneye."
"Niye?"
"Çünkü burada oturursak beş dakika sonra tekrar düşüncelere dalacaksın."
"Zaten düşünüyorum."
"İşte bu yüzden."
Kütüphaneye gittik.
Gece kitapların arasında yürürken bana bir kitap uzattı.
"Al."
"Bu ne?"
"Rastgele."
Kitaba baktım.
"Gizem romanı mı?"
"Evet."
"Benim hayatım zaten gizem romanı."
Gece kahkaha attı.
"Doğru."
Sonra bir sandalyeye oturdu.
"Bak, bir süre normal insanlar gibi davranacağız."
"Nasıl?"
"Kitap okuyacağız."
"Sonra?"
"Sonra kantine gidip tost yiyeceğiz."
"Sonra?"
"Sonra da sen bana Aras'ı anlatacaksın."
Gözlerimi devirdim.
"Sen vazgeçmeyeceksin."
"Asla."
Tam o sırada kütüphanenin kapısı açıldı.
İkimiz de dönüp baktık.
İçeri birkaç öğrenci girdi.
Aralarından biri Gece'ye el salladı.
Gece de karşılık verdi.
Sonra bana döndü.
"Tanıdın mı?"
"Hayır."
"Eski sınıftan."
Başımı salladım.
İnsanları tanımakta hiçbir zaman iyi olmamıştım.
Gece bunu bildiği için daha fazla açıklamadı.
Bir süre kitap okuduk.
Ama benim aklım yine başka yerdeydi.
Aras.
Dün onun kafesinden çıktığımda bana yarın bir şey göstereceğini söylemişti.
Babalarının sakladığı bir şey.
Ne olduğunu bilmiyordum.
Ama içimde kötü bir his vardı.
Sanki o şey, öğrendiğim her şeyi daha da karmaşıklaştıracaktı.
Okul çıkışında Gece benimle birlikte kapıya kadar geldi.
"Bugün kafeye gidecek misin?"
"Sanırım."
"Aras'la mı konuşacaksın?"
"Evet."
Gece birkaç saniye düşündü.
"Parla."
"Efendim?"
"Onun yanında kendini nasıl hissediyorsun?"
Soruyu beklemiyordum.
"Nasıl yani?"
"Rahat mısın?"
Başımı eğdim.
"Dün... garipti."
"Garip?"
"Onunla konuşurken sanki bir yabancıyla konuşmuyorum."
Gece dikkatle dinliyordu.
"Bir şey tanıdık geliyor."
"Çünkü çocukluğunda vardı."
"Belki."
"Ya da..."
"Ne?"
"Bilmiyorum."
Gece omuz silkti.
"Ben sadece dikkatli olmanı istiyorum."
"Aras'tan mı?"
"Hayır."
Bir an sustu.
"Gerçeklerden."
Bu kez gülümsedim.
"Sen bazen benden daha akıllı konuşuyorsun."
"Ben her zaman senden daha akıllıyım."
"Görüşürüz Gece."
"Yarın anlatmazsan küserim."
"Tamam."
"Gerçekten."
"Tamam dedim."
Gece uzaklaşırken el salladı.
Ben de okul kapısının önünde birkaç saniye durdum.
Sonra Aras'ın kafesine doğru yürümeye başladım.
Kafeye vardığımda kapının camından içeri baktım.
Aras tezgâhın arkasındaydı.
Yanında daha önce gördüğüm çocuk vardı.
Burak.
Bir şey anlatıyor, Aras da dinliyordu.
Kapıyı açtığımda ikisi de bana baktı.
Burak'ın yüzünde hemen bir gülümseme oluştu.
"Sonunda geldin."
Aras ona baktı.
"Burak."
"Ne?"
"Sus."
Burak ellerini kaldırdı.
"Tamam."
Ben istemeden güldüm.
Aras bunu fark etti.
"Hoş geldin."
"Merhaba."
"Ne içersin?"
"Hiçbir şey."
Burak araya girdi.
"Bu kadar ciddi gelmişsin, kesin kahve içmen lazım."
Aras ona baktı.
"Sen bugün çok konuşuyorsun."
"Ben her gün böyleyim."
"Farkındayım."
Burak bana döndü.
"Ben Burak."
"Parla."
"Tanıştık."
"Evet."
Burak birkaç saniye beni inceledi.
Sonra Aras'a dönüp:
"Ben arkaya geçiyorum."
Aras başını salladı.
Burak giderken bana doğru eğildi.
"Bir şeye ihtiyacın olursa bağır."
"Niye?"
"Çünkü Aras ciddi konuşmaya başladığında ortam bazen cenaze evine dönüyor."
Aras'ın sesi geldi.
"Burak."
"Tamam tamam."
Gülerek arka tarafa geçti.
Ben Aras'a baktım.
"Senin arkadaşın biraz..."
"Fazla."
"Komik."
Aras hafifçe gülümsedi.
"Evet."
Sonra yüzü ciddileşti.
"Konuşmak için geldin."
"Evet."
"Annenle konuştun mu?"
"Akşam konuşacağız."
Aras başını salladı.
"İyi."
"Sen bana bir şey gösterecektin."
"Hatırlıyorum."
Aras birkaç saniye sessiz kaldı.
"Fakat bugün değil."
Kaşlarımı çattım.
"Ne?"
"Biraz daha beklememiz gerekiyor."
"Aras."
"Parla..."
"Yeter."
Sesim yükseldi.
"Annem de aynı şeyi söylüyor. Sen de aynı şeyi söylüyorsun. Herkes bana 'bekle' diyor."
Aras sustu.
"Ben yıllardır bekliyorum."
Sesim titremeye başladı.
"Babamın dönmesini bekledim."
Gözlerim doldu.
"Annemin yeniden bana bakmasını bekledim."
Aras'ın yüzü değişti.
"Gerçeği bekledim."
Bir adım yaklaştım.
"Artık beklemek istemiyorum."
Aras birkaç saniye boyunca bana baktı.
Sonra derin bir nefes aldı.
"Haklısın."
Bu cevap beni şaşırttı.
"Ne?"
"Haklısın."
Aras tezgâhın altından küçük bir anahtar çıkardı.
Anahtarı avucunda çevirdi.
"Bugün sana her şeyi gösteremem."
"Neden?"
"Çünkü önce bazı şeyleri kontrol etmem gerekiyor."
"Ne gibi?"
"Dosyalar."
"Babamla ilgili olanlar?"
"Evet."
"Sen onları gördün mü?"
"Bir kısmını."
"Ne yazıyor?"
Aras cevap vermedi.
"Aras."
"Parla..."
"Yine mi?"
"Hayır."
Bu kez sesi daha yumuşaktı.
"Sana yalan söylemeyeceğim."
Gözlerimi ona diktim.
"Babamın ölümüyle ilgili bazı şeyler var."
"Neler?"
"Onun son günlerinde biriyle görüştüğünü biliyorum."
"Kim?"
"Henüz bilmiyorum."
"Sen de mi bilmiyorsun?"
"İsmini bilmiyorum."
"Fotoğrafı var mı?"
Aras başını salladı.
"Belki."
"Belki?"
"Babamın eski eşyalarının arasında bazı şeyler buldum."
"Ve?"
"Bir fotoğraf."
Kalbim hızlandı.
"Babam var mı?"
"Evet."
"Yanında kim var?"
Aras birkaç saniye sustu.
"Onu gördüğünde anlayacaksın."
"Ne zaman?"
"Yarın."
"Yarın gerçekten mi?"
"Evet."
"Bu kez söz mü?"
Aras başını salladı.
"Söz."
Bir an sustum.
Sonra bilekliğime baktım.
"Aras..."
"Evet?"
"Bu bileklik..."
Elimi kaldırdım.
"Gerçekten benim miydi?"
Aras'ın bakışları bilekliğe indi.
"Evet."
"Kim verdi?"
"Ben."
"Niye?"
Aras hafifçe gülümsedi.
"Çünkü ağlıyordun."
Kaşlarımı çattım.
"Ben mi?"
"Evet."
"Neden ağlıyordum?"
"Hatırlamıyor musun?"
"Hayır."
Aras birkaç saniye düşündü.
"Salıncaktan düşmüştün."
Gözlerimi kapattım.
Bir görüntü.
Kırmızı bir araba.
Yeşil çimenler.
Ahşap bir salıncak.
Bir çocuk.
"Sen..."
Gözlerimi açtım.
"Sen bana kırmızı bir oyuncak araba vermiştin."
Aras'ın yüzünde şaşkınlık belirdi.
"Hatırladın."
"Sonra..."
Bir başka görüntü geldi.
Ben ağlıyordum.
Aras önümde çömelmişti.
Elinde küçük bir şey vardı.
"Sen..."
Nefesim kesildi.
"...bana 'Sakın ağlama Parla. Ben buradayım' demiştin."
Aras hiçbir şey söylemedi.
Gözlerinde garip bir ifade vardı.
Sanki yıllardır beklediği bir cümleyi sonunda duymuştu.
"Hatırlıyorsun."
"Tam olarak değil."
"Yeter."
"Ne?"
"En azından artık biliyorsun."
"Neyi?"
"Ben seni unutmadım."
Bu cümle içimde bir yere dokundu.
Ben cevap veremedim.
Tam o sırada arka taraftan Burak'ın sesi geldi.
"Aras."
Aras başını çevirdi.
Burak elinde eski bir kutuyla çıkageldi.
"Şunu nereye koyayım?"
Aras'ın yüzü bir anda değişti.
Kutuyu görünce ciddi bir ifadeye büründü.
"Oraya bırak."
Burak kutuyu tezgâhın üzerine koydu.
Sonra bana baktı.
"Bu önemli bir şey mi?"
Aras cevap vermedi.
Burak da daha fazla soru sormadı.
Ama kutunun üzerinde eski bir tarih gördüm.
12 HAZİRAN.
Kalbim hızlandı.
"Bu tarih..."
Aras hemen kutunun kapağını kapattı.
"Yarın."
"Aras."
"Yarın."
Sesi bu kez kesinlikle tartışmaya açık değildi.
Kafeden çıktığımda hava kararmaya başlamıştı.
Eve yürürken sürekli aynı tarihi düşünüyordum.
12 Haziran.
Babamın ölümünden bir gün önce.
Neden her şey o güne bağlanıyordu?
Eve girdiğimde annem salondaydı.
Bu kez pencerenin önünde değildi.
Masada oturuyordu.
Beni görünce ayağa kalktı.
"Parla."
"Buradayım."
Annem gözlerime baktı.
Sonra bilekliğimi gördü.
Bir anlığına yüzünde korku belirdi.
"Onu hâlâ takıyor musun?"
"Evet."
"Çıkar."
"Neden?"
"Parla, lütfen."
"Hayır."
Annem sustu.
"Artık nedenini bilmek istiyorum."
"Bu bileklik..."
"Benim."
"Hayır."
"Aras bana verdi."
Annem gözlerini kapattı.
"Annem..."
"Bu gece konuşacaktık."
"Evet."
"Öyleyse otur."
Karşılıklı oturduk.
Annem ellerini birbirine kenetledi.
Uzun süre konuşmadı.
Sonunda:
"Babandan bir gün önce..."
dedi.
Kalbim hızlandı.
"Bir adam geldi."
"Kim?"
"Adını bilmiyordum."
"Ne istiyordu?"
"Babanla konuşmak."
"Babam evde miydi?"
"Evet."
"Ben neredeydim?"
Annem bana baktı.
"Bahçede."
Bir anda zihnimde görüntü belirdi.
Salıncak.
Güneş.
Kırmızı araba.
Aras.
Annem konuşmaya devam etti.
"Aras da oradaydı."
"Kaç yaşındaydı?"
"On dört."
Gözlerimi kapattım.
Çocukluğumun görüntüleri birbiri ardına gelmeye başladı.
Aras'ın yüzü.
Kahverengi saçları.
Elindeki kırmızı oyuncak araba.
Benim ağlayan halim.
Ve babam.
Ama sonra...
Başka bir görüntü.
Babam bir adama bağırıyordu.
Adamın yüzünü göremiyordum.
Sadece elini.
Parmağındaki yüzüğü.
Gözlerimi açtım.
"Anne."
"Efendim?"
"Babam o adamla kavga etti mi?"
Annem şaşırdı.
"Hatırlıyor musun?"
"Hayır."
Ama aslında bir şey hatırlamıştım.
Adamın elini.
Ve yüzüğü.
"Ne oldu?"
Annem başını eğdi.
"Baban o adamla tartıştı."
"Ne hakkında?"
"Senin hakkında."
Kalbim hızlandı.
"Benim hakkımda?"
"Evet."
"Ne dedi?"
Annem gözlerini sildi.
"Parla'yı götür."
"Kim söyledi bunu?"
"Adam."
"Babam ne dedi?"
"Hayır dedi."
"Sonra?"
"Aras'ın babası geldi."
Bir anda başımı kaldırdım.
"Aras'ın babası mı?"
"Evet."
"Sonra?"
"İki adam konuştu."
"Ne konuştular?"
"Bilmiyorum."
"Anne."
"Gerçekten bilmiyorum."
"Sonra ne oldu?"
Annemin gözleri doldu.
"Senin baban o gece kararını değiştirdi."
"Neden?"
"Çünkü Aras'ın babası ona bir şey gösterdi."
"Ne?"
Annem başını salladı.
"Bir fotoğraf."
İçimde bir şey buz kesti.
"Fotoğraf mı?"
"Evet."
"Ne fotoğrafı?"
"Senin."
"Benim?"
Annem başını salladı.
"Senin çocukken çekilmiş bir fotoğrafın."
"Neden?"
"Bilmiyorum."
"Anne!"
"Parla, gerçekten bilmiyorum."
Bir süre sessizlik oldu.
Sonra annem yavaşça ayağa kalktı.
"Fakat bir şeyi biliyorum."
"Neyi?"
"Baban o gece çok korkmuştu."
"Babam korkar mıydı?"
Annem başını salladı.
"Hayır."
Gözleri uzaklara daldı.
"Hayatımda onu ilk kez o gece korkmuş gördüm."
"Ne yaptı?"
"Bana seni alıp gitmemi söyledi."
"Nereye?"
"Herhangi bir yere."
"Niye?"
"Çünkü ertesi gün her şeyin değişeceğini söyledi."
Kalbim sıkıştı.
"Ve sonra?"
Annem bana baktı.
"Sabah olduğunda..."
Sesi titredi.
"...baban yoktu."
Odadaki sessizlik ağırlaştı.
Ben konuşamadım.
Annem de konuşmadı.
Bir süre sonra ayağa kalktım.
"Bir şey daha var."
Annem yüzüme baktı.
"Ne?"
"Aras'ın babası."
"Ne olmuş?"
"Onun başına da bir şey geldi mi?"
Annemin gözleri kaçtı.
"Parla..."
"Anne."
"Bir süre sonra ortadan kayboldu."
"Ne zaman?"
"Senin babandan sonra."
Bu cevap içime oturdu.
İki adam.
İki aile.
Aynı zaman.
Aynı sır.
Ve ortada ben vardım.
O gece odama çıktığımda uyumadım.
Yatağımın kenarında oturdum.
Mavi bilekliğe baktım.
Sonra çekmecemi açtım.
Babamın mektubunu çıkardım.
Kağıdı tekrar tekrar okudum.
“Eğer bir gün Parla gerçeği öğrenmek isterse, onu Aras'a götür.”
Neden Aras?
Neden ben?
Neden çocukluğumdan beri?
Mektubun arkasını çevirdim.
Daha önce dikkat etmediğim küçük bir iz gördüm.
Kağıdın köşesinde silinmiş gibi duran birkaç harf vardı.
Yaklaştırdım.
Tam okunmuyordu.
Ama bir kelime seçiliyordu.
“...gün...”
Sonra başka bir harf.
“...foto...”
Kağıdı ışığa tuttum.
Bir şeyler yazılmış ama sonradan silinmiş gibiydi.
Kalbim hızlandı.
Babam mektubu yazarken başka bir şey daha eklemişti.
Ama biri onu silmişti.
Kim?
Ertesi sabah okulda Gece beni görür görmez yanıma geldi.
"Yüzünden belli."
"Ne belli?"
"Uyumadığın."
"Uyumadım."
"Annen anlattı mı?"
"Bir kısmını."
"Ne kadar?"
"Yeterince değil."
Gece iç çekti.
"Bu ailede kimse düzgün konuşamıyor mu?"
Güldüm.
"Sanırım hayır."
Sonra ona baktım.
"Gece."
"Evet?"
"Ben çocukken Aras'la tanışmışım."
"Biliyorum."
"Hayır, gerçekten."
Elimi bilekliğime götürdüm.
"Onu hatırlamaya başladım."
Gece'nin yüzü yumuşadı.
"Nasıl?"
"Bir bahçe."
"Başka?"
"Salıncak."
"Başka?"
"Babam."
"Aras?"
"Evet."
Bir süre sustum.
"Ve bir adam."
Gece'nin kaşları çatıldı.
"Nasıl bir adam?"
"Yüzünü hatırlamıyorum."
"Ne yapıyordu?"
"Babamla tartışıyordu."
Gece sessizce dinledi.
"Parla..."
"Evet?"
"Bence bu işin peşini bırakmamalısın."
"Zaten bırakmayacağım."
"Ben de yanındayım."
Başımı salladım.
"Teşekkür ederim."
Tam o sırada koridorun diğer ucundan bir ses geldi.
"Gece!"
Gece arkasına baktı.
"Geliyorum!"
Sonra bana döndü.
"Öğle arasında konuşuruz."
"Tamam."
Gece uzaklaştı.
Ben sınıfa girdim.
Ama daha birkaç dakika geçmeden telefonum titredi.
Bilinmeyen bir numara.
Mesajı açtım.
Sadece tek bir cümle vardı.
“Babanın öldüğü günü değil, bir gün öncesini araştır.”
Kalbim duracak gibi oldu.
Mesajın altında başka hiçbir şey yoktu.
Numara kayıtlı değildi.
Hemen cevap yazdım.
“Sen kimsin?”
Mesaj gönderilmedi.
Numara beni engellemişti.
Telefonu elimde tutarken ellerim titriyordu.
Bunu kim biliyordu?
Aras mı?
Annem mi?
Yoksa...
Bizi yıllardır izleyen biri mi?
Öğle arasında Aras'ı aradım.
Telefon birkaç kez çaldı.
Açmadı.
Tekrar aradım.
Bu kez kapalıydı.
İçimde kötü bir his oluştu.
Gece yanıma geldi.
"Ne oldu?"
Telefonumu ona gösterdim.
Mesajı okudu.
Yüzü ciddileşti.
"Bu iyi değil."
"Kim gönderdi?"
"Bilmiyorum."
"Aras'a ulaşamıyorum."
Gece telefonunu çıkardı.
"Ben arayayım."
O da aradı.
Cevap yoktu.
"Belki meşguldür."
"Belki."
Ama içimdeki huzursuzluk geçmiyordu.
Okuldan sonra doğrudan kafeye gittim.
Kapı kapalıydı.
Bu garipti.
Aras kafeyi kolay kolay kapatmazdı.
Kapıya vurdum.
Cevap gelmedi.
Bir kez daha vurdum.
"Aras?"
Sessizlik.
Tam dönecekken arka taraftan bir ses duydum.
"Parla?"
Burak.
Sokağın köşesinden geliyordu.
Beni görünce hızlandı.
"Sen burada ne yapıyorsun?"
"Aras'ı arıyorum."
Burak'ın yüzü değişti.
"Sen de mi?"
"Ne demek sen de?"
"Sabahtan beri ulaşamıyorum."
"Ne oldu?"
"Bilmiyorum."
Kafeye baktı.
"Sabah bana mesaj attı."
"Ne yazdı?"
Burak telefonunu çıkardı.
Mesajı gösterdi.
“Kutuyu buldum. Kimseye söyleme.”
Altında saat vardı.
Sabah 09.17.
Ben ekrana baktım.
"Kutuyu."
Burak başını salladı.
"Ne kutusu?"
"Ben de bilmiyorum."
Ama biliyordum.
12 Haziran yazan kutu.
"Burak."
"Evet?"
"Aras dün bana bir kutu gösterdi."
"Ne kutusu?"
"Eski."
"Üzerinde tarih vardı."
"Hangi tarih?"
"12 Haziran."
Burak'ın yüzü ciddileşti.
"Parla..."
"Evet?"
"Aras o kutudan bahsetti."
"Ne dedi?"
"Bir şey bulduğunu söyledi."
"Ne?"
"Fotoğraf."
Kalbim hızlandı.
"Babamın fotoğrafı mı?"
"Sanırım."
"Sanırım mı?"
Burak başını salladı.
"Aras bana fazla bir şey anlatmadı."
"Onu bulmamız lazım."
Burak birkaç saniye düşündü.
"Ben de aynı şeyi düşünüyordum."
Kafenin arka kapısı açıktı.
İçeri girdik.
Her şey yerli yerindeydi.
Ama Aras yoktu.
Tezgâhın üzerinde telefonu duruyordu.
Burak telefonu eline aldı.
"Bu normal değil."
"Neden?"
"Aras telefonunu asla bırakmaz."
İçimdeki korku büyüdü.
"Belki bir yere gitmiştir."
"Telefonunu bırakıp mı?"
Cevap veremedim.
Arka taraftaki odaya girdik.
Masanın üzerinde birkaç eski dosya vardı.
Bir tanesinin üzerinde babamın adı yazıyordu.
Elimi uzattım.
Tam açacakken Burak kolumu tuttu.
"Dur."
"Neden?"
"Aras bunu kimseye göstermemi istemedi."
"Ben kimse değilim."
Burak bana baktı.
"Ben de bunu söyleyeceğini biliyordum."
Dosyayı açtı.
İçinden birkaç belge çıktı.
Eski fotoğraflar.
Notlar.
Tarihler.
Bir fotoğrafı elime aldım.
Babam.
Yanında Aras'ın babası.
İkisi de ciddi görünüyordu.
Fotoğrafın arkasında tarih vardı.
12 Haziran.
Bir gün önce.
Bir başka fotoğraf daha vardı.
Bu kez fotoğraf uzaktan çekilmişti.
Babam bir binadan çıkıyordu.
Yanında yüzünü göremediğim biri vardı.
Fotoğrafı çevirdim.
Arkasında tek bir kelime:
“Son görüşme.”
Burak sessizce yanıma geldi.
"Parla."
"Evet?"
"Bu adam..."
"Ne?"
"Ben onu daha önce gördüm."
Başımı kaldırdım.
"Nerede?"
Burak fotoğrafa dikkatlice baktı.
"Aras'ın babasının eski evinin önünde."
"Ne zaman?"
"Çocukken."
"Sen de mi tanıyorsun?"
"Hayır."
Bir an sustu.
"Yüzünü hatırlamıyorum."
İkimiz de fotoğrafa baktık.
Sonra kapının dışından bir ses geldi.
İkimiz de donduk.
Ayak sesleri.
Yavaş.
Yaklaşıyordu.
Burak hemen ışığı kapattı.
"Kim o?"
Bilmiyordum.
Ayak sesleri kapının önünde durdu.
Kapı kolu hareket etti.
Burak bana işaret etti.
Sessiz ol.
Kapı açıldı.
Ama içeri kimse girmedi.
Sadece yere küçük bir zarf bırakıldı.
Kapı tekrar kapandı.
Ayak sesleri uzaklaştı.
Burak birkaç saniye bekledi.
Sonra kapıya gidip dışarı baktı.
Kimse yoktu.
Zarfı aldı.
Üzerinde tek bir kelime vardı.
PARLA.
Nefesimi tuttum.
"Bu..."
Burak zarfı bana uzattı.
"Sen aç."
Titreyen ellerimle zarfı açtım.
İçinden eski bir fotoğraf çıktı.
Fotoğrafı gördüğüm anda bütün bedenim dondu.
Babam vardı.
Aras'ın babası vardı.
Ve...
Ben vardım.
Ama fotoğrafın çekildiği günü hatırlamıyordum.
Fotoğrafın arkasını çevirdim.
Tarih yazıyordu.
12 HAZİRAN.
Babamın ölümünden tam bir gün önce.
Ama fotoğrafın asıl korkutucu tarafı tarih değildi.
Fotoğrafın en sağ köşesinde, kadraja sonradan girmiş gibi duran bir el vardı.
Parmağında bir yüzük.
O yüzüğü daha önce görmüştüm.
Çocukluğumdaki bulanık görüntüde.
Babamla tartışan adamın elinde.
Yüzüğü yakından görmek için fotoğrafı kendime yaklaştırdım.
Ve o anda nefesim kesildi.
Çünkü yüzük...
babamın yıllardır kayıp sandığım yüzüğüydü.
Başımı kaldırdım.
Burak bana bakıyordu.
"Bu mümkün değil."
"Ne?"
"Aras'ın babası bana babanın o yüzüğü yıllar önce kaybettiğini söylemişti."
"Demek kaybetmemiş."
Burak başını salladı.
"Parla..."
"Evet?"
"Ya o yüzük..."
Sesi kesildi.
"Ne?"
"Ya o yüzük babanın üzerinde değilse?"
Kalbim hızlandı.
Fotoğrafa yeniden baktım.
El.
Yüzük.
Babam.
Aras'ın babası.
Ve ben.
12 Haziran.
Babamın ölümünden bir gün önce.
Telefonum yeniden titredi.
İkimiz de irkildik.
Bilinmeyen numara.
Yeni mesaj.
Ekranı açtım.
Bu kez sadece birkaç kelime vardı:
“Fotoğraftaki dördüncü kişiyi bulursan, babanın neden öldüğünü de bulursun.”
Mesajın altında bu kez bir fotoğraf daha vardı.
Açtım.
Fotoğrafa baktığım anda içim buz kesti.
Çünkü fotoğrafta...
Babamın yanında duran kişi artık görünüyordu.
Yüzünü ilk kez seçebiliyordum.
Ve o adamı...
ben tanıyordum.
Ama nereden tanıdığımı hatırlayamıyordum.
