6. bölüm · İçimdeki çocuk

Bir Gün Önce

Elif Nur Ekmiş

“Babanın ölümü... o gece başlamadı.”

Annemin sesi odanın içinde asılı kaldı.

Sanki söylediği cümle, yıllardır kapalı duran bir kapının anahtarını çevirmişti ama kapıyı henüz açmamıştı.

Bir süre hiçbir şey söylemedim.

Sadece anneme baktım.

Gözlerinin içine.

Yıllardır kaçtığım, anlamaya çalıştığım ama bir türlü ulaşamadığım o bakışların içine ilk kez bu kadar uzun süre baktım.

“Bir gün önce...” dedim sonunda.

Sesim neredeyse fısıltıydı.

“Ne oldu bir gün önce?”

Annem cevap vermedi.

Ellerini birbirine kenetlemişti. Parmaklarının titrediğini görebiliyordum.

O an anladım.

Bu, benim sandığım gibi basit bir hikâye değildi.

Babam bir gece evden çıkmış, sonra geri dönmemiş değildi sadece.

Bir şey olmuştu.

Ve annem o şeyi yıllardır içinde taşıyordu.

“Anne.”

Başını kaldırdı.

“Bana artık yalan söyleme.”

Bu kez sesim titremedi.

“Ne olur.”

Annemin gözleri doldu.

Ama ağlamadı.

Belki de yıllar boyunca o kadar çok ağlamıştı ki artık gözyaşları bile yorulmuştu.

“Baban,” dedi yavaşça, “ölmeden bir gün önce eve hiç gelmedi.”

Kaşlarım çatıldı.

“Ne?”

“Sen o gece onu beklediğimizi hatırlıyorsun.”

“Evet.”

“Yağmur yağıyordu.”

“Hatırlıyorum.”

Aslında hatırladığım şeyler tam olarak görüntüler değildi.

Kırık parçalar gibiydi.

Kapının önündeki sarı ışık.

Pencereye vuran yağmur.

Annemin mutfakta sessizce oturması.

Ve benim sürekli kapıya bakmam.

Babamın gelmesini beklemem.

Sonra...

Kapının çalması.

Ama gelen babam değildi.

Polislerdi.

Yıllardır zihnimde tek bir gece vardı.

Babamın öldüğü gece.

Ama şimdi annem bana o geceden önce başka bir gecenin olduğunu söylüyordu.

“Babam o gün neredeydi?”

Annem gözlerini kaçırdı.

“Bilmiyorum.”

“Bilmiyorsun?”

“Bana öyle söyledi.”

“Kim?”

“Baban.”

İçimde bir şey koptu.

“Ne söyledi?”

Annem dudaklarını birbirine bastırdı.

“Evden çıkarken sadece birkaç saatliğine gideceğini söyledi.”

“Nereye?”

“Bilmiyorum.”

“Anne...”

“Gerçekten bilmiyordum Parla.”

İlk kez annemin sesinde korkudan başka bir şey duydum.

Pişmanlık.

“Peki sonra?”

“Gece oldu.”

“Ve gelmedi.”

Başını salladı.

“Telefonunu aradım. Açmadı.”

“Polisi aradın mı?”

Annem bir an sustu.

Sonra başını iki yana salladı.

“Hayır.”

“Neden?”

“Çünkü...”

Cümlesini tamamlayamadı.

“Çünkü ne?”

Annem bana baktı.

“Babanın başına bir şey geldiğini o gece zaten anlamıştım.”

O an içimdeki bütün sesler sustu.

“Nasıl?”

“Çünkü eve dönmeden önce beni aradı.”

“Babam mı?”

“Evet.”

Kalbim hızlandı.

“Ne dedi?”

Annemin gözlerinden bir damla yaş süzüldü.

“‘Ne olursa olsun Parla'yı yalnız bırakma’ dedi.”

Nefesim kesildi.

“Bunu mu söyledi?”

“Evet.”

“Başka?”

Annem cevap vermedi.

“Anne, başka ne söyledi?”

Bir süre sonra çok kısık bir sesle konuştu.

“Bir de... ‘Aras’a güven’ dedi.”

O an gözlerimi kapattım.

Aras.

Yine Aras.

Babamın mektubunda Aras.

Annemin yıllarca sakladığı geçmişte Aras.

Çocukluğumun silinmiş anılarında Aras.

Ve şimdi babamın ölümünden bir gün önce yaptığı son konuşmada da Aras.

Sanki hayatımın bütün yolları aynı kişiye çıkıyordu.

“Aras o zaman kaç yaşındaydı?”

“On dört.”

Başımı kaldırdım.

“On dört yaşındaki bir çocuğa neden güveniyordu?”

Annemin yüzündeki ifade değişti.

“Çünkü Aras çocuk değildi.”

Bu cümle beni daha da şaşırttı.

“Ne demek bu?”

“Baban ona diğer çocuklara baktığı gibi bakmıyordu.”

“Nasıl bakıyordu?”

“Bir gün anlayacağını düşündüğü bir sırrı taşıyabilecek biri gibi.”

Odamın içindeki hava ağırlaşmıştı.

Pencerenin dışına baktım.

Akşam çoktan çökmüştü.

Sokak lambalarının ışıkları yağmurun ardından ıslak kaldırıma vuruyordu.

Elimde hâlâ mavi boncuklu bileklik vardı.

PARLA.

Adım.

Çocukluğumdan kalan tek gerçek eşya.

Parmaklarımı metal plakaya götürdüm.

“Ben neden hiçbirini hatırlamıyorum?”

Annem cevap vermedi.

“Aras'ı neden hatırlamıyorum?”

Sessizlik.

“Babamı neden böyle hatırlıyorum?”

Yine sessizlik.

“Ve neden herkes benden bir şey saklıyor?”

Annem gözlerini kapattı.

“Çünkü seni korumaya çalıştık.”

“Kim korumaya çalıştı?”

Annem cevap vermeden önce uzun süre düşündü.

“Baban.”

Bir an durdum.

“Aras.”

Biraz daha sustu.

“Ve ben.”

Gülümsedim.

Ama o gülümsemenin içinde hiçbir mutluluk yoktu.

“Ne güzel.”

Annem bana baktı.

“Beni korumak için çocukluğumu benden aldınız.”

Bu kez annemin yüzü çöktü.

“Parla...”

“Hayır.”

Ayağa kalktım.

“Bunu söyleme.”

“Ben sadece—”

“Biliyorum.”

Sesim yükseldi.

“Beni korumak istedin.”

Gözlerim doldu.

“Ama ben korunmak istemiyordum.”

Annem ağlamaya başladı.

“Ben sadece seni kaybetmekten korktum.”

“Zaten kaybettin.”

Sözler ağzımdan çıktığında ikimiz de sustuk.

Çünkü doğruydu.

Ben sekiz yaşında bir çocukken annemi kaybetmiştim.

Annem de o gece beni kaybetmişti.

Aynı evin içinde yaşamıştık.

Ama yıllarca birbirimize ulaşamamıştık.

Kapıya doğru yürüdüm.

Tam çıkacakken annemin sesi arkamdan geldi.

“Parla.”

Durmadım.

“Babanın öldüğü geceden önce Aras'la görüştü.”

Elim kapının kolunda kaldı.

“Ne?”

“Baban... Aras'ın babasıyla da görüşmüştü.”

Yavaşça arkamı döndüm.

“Ne konuştular?”

Annem başını iki yana salladı.

“Bilmiyorum.”

“Biliyorsun.”

“Hayır.”

“Anne.”

“Gerçekten bilmiyorum.”

Sonra ekledi:

“Ama ertesi gün baban eve döndüğünde yüzünde daha önce hiç görmediğim bir ifade vardı.”

“Nasıl bir ifade?”

“Karar vermiş bir insanın yüzü.”

“Ne kararı?”

Annem bana baktı.

“Bilmiyorum.”

Bu kez odadan çıktım.

Koridorda yürürken bilekliği avucumun içinde sıktım.

Metal parça tenime battı.

Acıyı hissetmek iyi geliyordu.

Çünkü en azından gerçekti.

O gece uyuyamadım.

Yatağımda sırtüstü uzanmış, tavana bakıyordum.

Bir gün önce.

Sadece iki kelimeydi.

Ama bütün hayatımı değiştirecek kadar ağırdı.

Bir gün önce.

Telefonumu elime aldım.

Saat 02.17'ydi.

Aras'ın numarasını açtım.

Parmağım arama tuşunun üzerinde durdu.

Aramadım.

Ne söyleyecektim?

“Merhaba, babamın ölümünden bir gün önce ne olduğunu biliyor musun?”

Belki de biliyordu.

Belki de yıllardır biliyordu.

Belki de babamın bana söyleyemediği her şeyi Aras taşıyordu.

Telefonu kapattım.

Gözlerimi yeniden kapattım.

Ve o anda çocukluğumdan bir görüntü geldi.

Bir bahçe.

Güneş.

Sarı çiçekler.

Tahta bir salıncak.

Babam gülüyordu.

Ben koşuyordum.

Arkamdan bir çocuk geliyordu.

Kahverengi saçları vardı.

Elinde kırmızı bir oyuncak araba.

Sonra bir ses.

“Parla!”

Görüntü kayboldu.

Gözlerimi açtım.

Kalbim deli gibi atıyordu.

“Aras...”

Fısıldadım.

Ertesi sabah okula giderken bütün dünya normal görünüyordu.

İnsanlar işe gidiyordu.

Servisler geçiyordu.

Kafeler açılıyordu.

Fırınlardan sıcak ekmek kokuları geliyordu.

Ama benim için hiçbir şey normal değildi.

Çünkü dün gece öğrendiğim bir cümle, geçmişteki bütün taşları yerinden oynatmıştı.

Okulun kapısından içeri girdiğimde koridor her zamanki gibi kalabalıktı.

Öğrenciler konuşuyor, gülüyor, sınavlardan şikâyet ediyor, öğretmenlerden kaçmaya çalışıyordu.

Ben ise kalabalığın içinde yürürken sanki başka bir dünyaya aitmişim gibi hissediyordum.

“Parla!”

Bir ses duydum.

Durmadım.

“Parla, beklesene!”

Bu kez koluma biri dokundu.

Döndüm.

Gece.

Elinde iki tane meyve suyu vardı.

Saçları hafif dağılmıştı ve yüzünde her zamanki ifadesi vardı.

“Sabah sabah nereye böyle?”

“Derse.”

“Biliyorum da... yüzün niye cenaze evi gibi?”

İstemeden güldüm.

Gece kaşlarını kaldırdı.

“Bak, güldürdüm.”

“Çok komiksin.”

“Biliyorum.”

Yanıma geçti.

Birlikte yürümeye başladık.

Gece yıllardır hayatımdaydı.

Ben sustuğumda sessizliğimi garip bulmayan birkaç insandan biriydi.

Bazen günlerce konuşmasam bile yanıma otururdu.

Bazen sadece saçımı düzeltir, bazen kantinden bir şey alıp önüme koyardı.

Hiçbir zaman “Neyin var?” diye zorlamazdı.

Ama bugün beni birkaç saniye izledikten sonra:

“Bir şey olmuş,” dedi.

Başımı ona çevirdim.

“Nereden anladın?”

“Senin normal sessizliğin başka.”

“Normal sessizliğim mi?”

“Evet.”

Gülümsedi.

“Senin üç çeşit sessizliğin var.”

“Üç mü?”

“Birincisi, kimseyle konuşmak istemediğin sessizlik.”

“İkincisi?”

“Bir şey düşündüğün sessizlik.”

“Üçüncüsü?”

Gece durdu.

Bana baktı.

“Canın yandığında sustuğun sessizlik.”

Gülümsemem kayboldu.

Gece'nin gözleri yüzümdeydi.

“Bugün üçüncüsü.”

Başımı eğdim.

“Gece...”

“Anlatmak istemiyorsan anlatma.”

Elimdeki bilekliğe baktı.

“Ben buradayım.”

Bu cümle içimde garip bir yere dokundu.

Ben buradayım.

Dün gece hatırladığım çocuk da aynı şeyi söylemişti.

Sakın ağlama Parla.

Ben buradayım.

Aras.

Boğazım düğümlendi.

Gece bilekliğe baktı.

“Bu yeni mi?”

Elimi hemen kapattım.

“Hayır.”

“Güzelmiş.”

“Çocukluğumdan.”

Gece'nin yüzündeki ifade değişti.

“Çocukluğundan mı?”

Başımı salladım.

“Bir şey hatırladım.”

“Ne?”

“Bir bahçe.”

Gece sessizleşti.

“Bir çocuk.”

“Kim?”

“Bilmiyorum.”

Aslında biliyordum.

Ama söylemek istemedim.

“Belki de Aras.”

Gece'nin yüzünde şaşkınlık belirdi.

“Aras mı?”

“Evet.”

“Sen Aras'ı çocukken tanıyor muydun?”

“Bilmiyorum.”

“Parla...”

“Gerçekten bilmiyorum.”

Gece birkaç saniye sustu.

Sonra koluma girdi.

“Tamam.”

“Ne tamam?”

“Bugün okuldan sonra bana her şeyi anlatıyorsun.”

“Gece—”

“Hayır.”

Gülümsedi.

“İtiraz kabul etmiyorum.”

İlk kez o sabah biraz olsun rahatladım.

Belki de bazı insanların hayatımızda bulunmasının sebebi, bizi kurtarmak değildi.

Sadece düşerken yanımızda durmaktı.

Gece öyleydi.

Dersler boyunca aklım başka yerdeydi.

Öğretmenin anlattıklarını dinlemeye çalıştım.

Olmadı.

Defterimin köşesine istemeden aynı şeyi çizip durdum.

Bir ev.

Bir pencere.

Bir kapı.

Ve kapının önünde üç kişi.

Babam.

Aras.

Bir adam.

Sonra kalem elimden düştü.

Gece hemen bana baktı.

“İyi misin?”

“Evet.”

“Yalan.”

“Sonra anlatırım.”

Başını salladı.

Dersin sonunda çantamı toplarken telefonuma bir mesaj geldi.

Bilinmeyen numara.

“Geçmişi kurcalamayı bırak.”

Donup kaldım.

Ekrana tekrar baktım.

Mesaj hâlâ oradaydı.

Gece yanıma yaklaştı.

“Ne oldu?”

Telefonu ona göstermedim.

“Hiç.”

Mesajı sildim.

Ama içimdeki korku silinmedi.

Çünkü biri beni izliyordu.

Ve daha kötüsü...

Biri benim ne öğrendiğimi biliyordu.

Aynı saatlerde şehrin diğer ucunda küçük bir kafenin kapısı açıldı.

Aras içerideydi.

Kafeyi sabahları genellikle kendisi açardı.

İçerisi çok büyük değildi.

Birkaç masa.

Pencere kenarında iki sandalye.

Kahve kokusunun sinmiş olduğu ahşap tezgâh.

Duvarlarda eski fotoğraflar.

Ve köşede yıllardır değiştirmediği küçük bir saat.

Aras kahve makinesini çalıştırdı.

Sonra cebinden mavi bir bileklik çıkardı.

Parla'nın bilekliği.

Dün ona geri vermişti.

Ama vermeden önce metal plakanın üzerine uzun süre bakmıştı.

PARLA.

Çocukken de aynıydı.

Küçük, inatçı, korktuğunda bile belli etmemeye çalışan bir kız.

Aras hafifçe gülümsedi.

Sonra gülümsemesi kayboldu.

Çünkü babasının yıllar önce söylediği söz aklına geldi.

“Bir gün Parla sana geri dönecek.”

Kapı açıldı.

“Günaydın.”

Aras başını kaldırdı.

Burak içeri girdi.

Saçları her zamanki gibi dağınıktı.

Üzerinde siyah bir sweatshirt vardı.

“Sen erken gelmişsin.”

Aras cevap vermedi.

Burak tezgâha yaslandı.

“Bu ne surat?”

“Bir şey yok.”

“Senin ‘bir şey yok’ dediğin zamanlarda genelde bir şey vardır.”

Aras kahveyi önüne koydu.

Burak bardağı aldı.

“Parla mı?”

Aras'ın eli bir an durdu.

Burak bunu fark etti.

“Anladım.”

“Ne anladın?”

“Parla.”

Aras derin bir nefes aldı.

“Dün geldi.”

“Biliyorum.”

“Nasıl biliyorsun?”

Burak omuz silkti.

“Çünkü senden başka kimse o kadar sessizken kahveyi beş dakika boyunca karıştırmaz.”

Aras istemeden güldü.

Burak karşısındaki sandalyeye oturdu.

“Ne öğrendi?”

Aras cevap vermedi.

Burak'ın yüzündeki gülümseme yavaşça kayboldu.

“Aras.”

“Babasıyla ilgili mektubu buldu.”

Burak başını eğdi.

“Sonunda.”

“Evet.”

“Ve?”

“Bana güvenmesini söyledi.”

Burak bir süre sustu.

“Sen ona her şeyi anlatacak mısın?”

“Hayır.”

“Ne kadarını?”

Aras pencereden dışarı baktı.

“Hazır olduğu kadarını.”

Burak başını salladı.

“Doğru.”

Sonra biraz daha sessiz kaldı.

“Peki ya o?”

Aras baktı.

“Ne?”

“Sen ona ne kadar hazırsın?”

Aras cevap vermedi.

Burak hafifçe gülümsedi.

“Ben seni yıllardır tanıyorum.”

“Burak...”

“Hayır, bir şey demiyorum.”

Ayağa kalktı.

“Yalnızca dikkat et.”

Aras kaşlarını çattı.

“Neye?”

“Parla'ya değil.”

Burak'ın sesi bu kez ciddiydi.

“Kendine.”

Aras bir şey söylemedi.

Çünkü Burak'ın ne demek istediğini biliyordu.

Parla geri dönmüştü.

Ve onunla birlikte geçmiş de geri dönüyordu.

Parla'nın Anlatımıyla;

Öğleden sonra okul çıkışında Gece benimle birlikte kapıya kadar geldi.

“Bugün bana geleceksin.”

“Belki.”

“Belki yok.”

Gülümsedim.

“Tamam.”

“Güzel.”

Tam ayrılacakken arkamdan bir ses geldi.

“Parla.”

Döndüm.

Gece de döndü.

Okulun karşısında Aras duruyordu.

Siyah montu vardı.

Ellerinden biri cebindeydi.

Beni görünce başını hafifçe kaldırdı.

Gece ona baktı.

Sonra bana.

Sonra tekrar Aras'a.

“Ben gidiyorum.”

“Gece—”

“Merak etme.”

Göz kırptı.

“Yarın görüşürüz.”

Aras bize doğru yürüdü.

Gece yanımızdan geçerken Aras'a kısa bir bakış attı.

Aras da ona başıyla selam verdi.

Gece uzaklaşırken bana dönüp dudaklarını oynattı.

Sonra anlatacaksın.

Gülmemek için kendimi zor tuttum.

Aras yanıma geldi.

“Annenle konuştun mu?”

Başımı salladım.

“Evet.”

“Ne söyledi?”

“Babanın ölümünden bir gün önce başladığını.”

Aras'ın yüzündeki ifade değişti.

Bunu ilk kez görüyordum.

Korku değildi.

Şaşkınlık da değildi.

Daha çok...

Bir şeyin artık saklanamayacağını anlamış bir insanın ifadesiydi.

“Aras.”

“Efendim?”

“Bana gerçeği söyle.”

“Hangisini?”

“Babamın ölümünden bir gün önce ne oldu?”

Aras gözlerimin içine baktı.

Uzun süre hiçbir şey söylemedi.

Sonra:

“Burada konuşamayız.”

“Neden?”

“Çünkü bazı şeylerin duvarları vardır.”

“Ne demek o?”

“Bazen duvarların da kulağı olur.”

Etrafıma baktım.

İnsanlar gelip geçiyordu.

“Beni kafene götür.”

Aras başını salladı.

“Tamam.”

Yan yana yürümeye başladık.

Bir süre ikimiz de konuşmadık.

Sonra ben:

“Aras?”

“Hmm?”

“Beni çocukken de koruyor muydun?”

Yürüyüşü yavaşladı.

“Evet.”

“Benden neden sakladın?”

“Ben saklamadım.”

“Kim sakladı?”

Aras bana baktı.

“Baban.”

Kalbim sıkıştı.

“Neden?”

“Çünkü bazı şeyleri hatırlamanın seni kurtarmayacağını düşünüyordu.”

“Peki ne kurtaracaktı?”

Aras gözlerini önümdeki yola çevirdi.

“Doğru zamanı beklemek.”

“Ve o zaman şimdi mi?”

Aras bir süre düşündü.

“Belki.”

Kafeye ulaştığımızda kapıyı açtı.

İçeri girdim.

Dünya bir anda sessizleşti.

Kafenin içindeki kahve kokusu, ahşap masalar ve pencereden süzülen akşam ışığı garip şekilde huzurluydu.

Aras tezgâhın arkasına geçti.

“Ne içersin?”

“Hiçbir şey.”

“Parla.”

“Ne?”

“Ellerin titriyor.”

Aşağı baktım.

Gerçekten titriyordu.

Aras önüme sıcak bir çay koydu.

“İç.”

Bardağı tuttum.

Bir süre sessizce oturduk.

Sonra kapı açıldı.

Burak içeri girdi.

Beni görünce durdu.

Aras'a baktı.

Aras başıyla küçük bir işaret yaptı.

Burak gülümsedi.

“Demek Parla sensin.”

Kaşlarımı kaldırdım.

“Benim.”

“Burak.”

Elini uzattı.

“Aras'ın baş belası.”

Aras arkadan:

“Yakın arkadaşım.”

Burak sırıttı.

“Onu da söyle.”

Elini sıktım.

“Memnun oldum.”

“Ben de.”

Burak sandalyelerden birine oturdu.

Aras ona ters bir bakış attı.

“Sen burada mı kalacaksın?”

“Evet.”

“Neden?”

“Canım istedi.”

“Git.”

“Hayır.”

İkisine bakarken istemeden güldüm.

Uzun zamandır ilk kez bir ortamın içinde kendimi yabancı hissetmedim.

Burak bunu fark etmiş olacak ki bana döndü.

“Aras sana kötü davranırsa söyle.”

Aras kaşını kaldırdı.

“Ben kötü davranmıyorum.”

“Biliyorum.”

Burak bana baktı.

“Sen gelince daha da susuyor.”

Aras:

“Burak.”

“Tamam tamam.”

Gülerek ellerini kaldırdı.

“Bir şey demedim.”

Ben çayımı içerken onları izledim.

Ve o an fark ettim.

Aras'ın hayatında benim bilmediğim insanlar vardı.

Benim hayatımda da.

Belki de yıllardır birbirimizden kopuk sandığımız hayatlarımız aslında aynı hikâyenin farklı taraflarıydı.

Burak ayağa kalktı.

“Ben dışarı çıkıyorum.”

Kapıya yöneldi.

Tam çıkarken Aras'a baktı.

“Onu yalnız bırakma.”

Aras başını salladı.

Burak çıktı.

Ben Aras'a döndüm.

“Benden önce de böyle miydi?”

“Kim?”

“Burak.”

“Evet.”

“Senin yanında mıydı?”

“Uzun zamandır.”

“Babamı biliyor mu?”

Aras cevap vermedi.

Ben gözlerimi kıstım.

“Biliyor.”

Aras iç çekti.

“Evet.”

“Ne kadarını?”

“Parla...”

“Aras.”

Bu kez sesim daha sertti.

“Artık herkesin bana ‘hazır değilsin’ demesinden yoruldum.”

Aras sustu.

“Ben karar verebilirim.”

Başını eğdi.

“Biliyorum.”

“Öyleyse anlat.”

Aras karşımdaki sandalyeye oturdu.

“Baban ölmeden bir gün önce benim babamla buluştu.”

“Nerede?”

“Eski bir depoda.”

“Ne konuştular?”

“Parla...”

“Ne konuştular?”

Aras gözlerimin içine baktı.

“Senin hakkında.”

Kalbim hızlandı.

“Benim hakkımda ne?”

“Baban sana bir şey bırakmıştı.”

“Mektup mu?”

“Hayır.”

“Neydi?”

Aras cevap vermeden önce pencereye baktı.

“Bir kayıt.”

“Ne kaydı?”

“Bir ses kaydı.”

Nefesim kesildi.

“Kimde?”

Aras bana baktı.

“Bende.”

Bir süre sadece birbirimize baktık.

“Sen...”

Sesim çıkmadı.

“Sen babamın sesini mi saklıyorsun?”

Aras başını yavaşça salladı.

“Evet.”

Gözlerim doldu.

“Bunca yıldır?”

“Evet.”

“Niye bana vermedin?”

“Çünkü baban bana zamanı gelmeden dinletmememi söyledi.”

“Ve şimdi?”

Aras cebine elini attı.

Küçük, eski bir telefon çıkardı.

Telefonu masanın üzerine bıraktı.

“Şimdi karar senin.”

Parmaklarım titreyerek telefona uzandı.

Ekrana dokundum.

Bir ses dosyası vardı.

Tarihi gördüm.

Ölümünden bir gün önce.

Nefesimi tuttum.

Aras hiçbir şey söylemedi.

O an anladım.

Yıllardır babamın sesini yalnızca hafızamda taşıyordum.

Şimdi ise gerçekten duyabilirdim.

Parmağımı oynat tuşunun üzerine koydum.

Ama basmadan önce Aras'ın telefonu elimden çektiğini gördüm.

Şaşkınlıkla ona baktım.

“Ne yapıyorsun?”

“Bir şeyi bilmen gerekiyor.”

“Ne?”

Aras'ın yüzündeki ifade ağırlaştı.

“Bu kaydı dinlediğinde artık geri dönüşün olmayacak.”

Ona baktım.

“Zaten geri dönebileceğim bir yer kalmadı.”

Aras telefonu yeniden önüme koydu.

Bu kez hiçbir şey söylemedi.

Parmağım tuşa bastı.

Önce cızırtı geldi.

Sonra...

Bir nefes.

Ve yıllardır duymadığım o ses.

Babamın sesi.

“Parla...”

Gözlerim doldu.

Dudaklarım titredi.

“Baba...”

Kayıt devam etti.

“Eğer bunu dinliyorsan, demek ki artık zamanı geldi.”

Aras gözlerini kapattı.

Ben nefes bile almıyordum.

Babam devam etti.

“Sana söyleyeceklerim kolay olmayacak. Belki bana kızacaksın. Belki anneni suçlayacaksın. Belki Aras'a güvenmeyeceksin.”

Aras başını eğdi.

Ben ona baktım.

Kayıt devam ediyordu.

“Ama bilmeni istediğim tek bir şey var.”

Cızırtı.

Kısa bir sessizlik.

Sonra babamın sesi yeniden duyuldu.

“Benim başıma gelen şey, o gece başlamadı.”

Gözlerim büyüdü.

Aras bana baktı.

Babam devam etti.

“Her şey bir gün önce oldu.”

Kalbim hızlandı.

Kayıtta bir kapı sesi duyuldu.

Sonra babamın sesi biraz daha kısıldı.

“Ve eğer başıma bir şey gelirse...”

Bir süre sessizlik oldu.

Ardından duyduğum son cümleyle bütün bedenim buz kesti.

“Aras'ın babasına güvenme.”

Kayıt kesildi.

Kafede ölüm sessizliği oluştu.

Ben ekrana bakıyordum.

Aras'a baktım.

Aras'ın yüzündeki bütün renk çekilmişti.

“Aras...”

Cevap vermedi.

“Baban.”

Yutkundu.

“Evet.”

“Babam...”

Cümleyi tamamlayamadım.

Çünkü o an ikimiz de aynı şeyi anlamıştık.

Benim yıllardır gerçek sandığım hikâye, aslında yalnızca hikâyenin görünen kısmıydı.

Ve babamın ölümünden bir gün önce yaşanan şey...

Aras'ın ailesini de bu hikâyenin tam ortasına çekiyordu.

Telefon ekranında kayıt hâlâ açıktı.

Saat ilerliyordu.

Dışarıda insanlar hayatlarına devam ediyordu.

Ama benim için zaman durmuştu.

Çünkü ilk kez babamın ölümünün ardında yalnızca bir sır olmadığını anlamıştım.

Birileri gerçeğin ortaya çıkmasından korkuyordu.

Ve artık...

Ben de o gerçeğin peşindeydim.