5. bölüm · HÜKÜMSÜZ
BÖLÜM 4: GÖRÜLMEMESİ GEREKENLER
O gece uyuyamadım. Gözlerim her kapattığında aynı görüntü zihnimin karanlığında yeniden beliriyordu. Aralanan gri kapı. Koridora yayılan sert beyaz ışık. Ve kapının hemen arkasında duran o siluet. Yüzünü görememiştim. Üzerindeki kıyafeti seçememiştim. Kadın mıydı, erkekmiydi bilmiyorum. Ama orada biri vardı. Bundan emindim. Ve daha da rahatsız edici olan şey, onun da benim orada olduğumu biliyor gibi görünmesiydi. Yatağımın içinde doğruldum.
Odanın içi karanlıktı. Pencerenin ardından Edinburgh'un gri sabahı henüz kendini göstermemişti. Saatime baktım. 05.17.
Derin bir nefes verdim. İnci'nin sesi hala kulaklarımda yankılanıyordu.
"Bunu görmemeliydin."
Peki neden? Eğer orada saklanan şey gerçekten tehlikeliyse neden kapı kilitli değil? Neden üzerinde hiçbir belirti yoktu? Ve en önemlisi...
İnci neden korkmuştu? Çünkü evet.
İlk kez onu gerçekten korkmuş gibi görmüştüm.
Yataktan kalktım. Masanın üzerine bıraktığım not defterini aldım. Dünkü sembol hala sayfanın kenarında duruyordu. Parmağımla üzerinden geçtim. Önce sembol. Sonra yaşlı adam. Ardından kapının arkasındaki siluet.
Bunların birbirinden bağımsız olduğuna inanmıyordum. Bir avukat olarak öğrendiğim ilk şeylerden biri şuydu: Tesadüfler vardır.
Ama aynı yerde çok fazla tesadüf varsa, artık tesadüf değildir.
Hazırlanıp odadan çıktığımda koridor her zamanki gibi sessizdi. Ama artık St. Jude'un sessizliğini farklı duyuyordum. Bu sessizlik huzurlu değildi. Bekliyordu. Sanki bina nefes alıyor ve bir şeylerin olmasını bekliyordu.
Asansöre doğru yürürken tanıdık bir ses duydum.
-"Uyuyabildinizmi?"
Başımı çevirdim. İnci Aksoy koridorun sonunda duruyordu. Bana bakıyordu. Yüzünde her zamanki kontrollü ifade vardı. Ama gözlerinin altında yorgunluk daha belirgindi.
-"Kötü bir geceydi." dedim. İnci birkaç saniye sustu. Sonra yanıma geldi.
-"Alışırsınız." Hafifçe güldüm.
-"Buradaki herkesin ortak cevabı bu sanırım." İnci cevap vermedi. Ben ise doğrudan sordum.
-"Dün o kapının arkasında kim vardı?"
Adımları yavaşladı. Ama durmadı.
-"Bilmiyorum."
Yüzüne baktım. Yalan söylüyordu. Belki tamamen değil. Ama eksik konuşuyordu.
-"Bana bakıp bunu söylemeniz ilginç." bu kez
durdu. Başını hafifçe çevirdi.
-"Gökçe." İlk kez ismimi bu kadar yumuşak söyledi.
-"Bazı sorular vardır." Bir an sustu. "Onların cevabını öğrenmek seni rahatlatmaz."
-"Daha mı kötü yapar?"
İnci'nin yüzünde kısa süreli bir ifade değişikliği oldu.
"Evet." Daha sonra yürümeyi sürdürdü. "Çünkü bazı yanıtları insanı bilgilendirmez." Sessizce ekledi.
"Sadece onu hikayenin içine çeker."
Ben olduğum yerde kaldım.
Çünkü o an ilk kez şunu düşündüm.
Belki de ben St. Jude'a yalnızca Yaman Sancar'ın avukatı olarak gelmemiştim.
Belki de çoktan başka bir şeyin içine girmiştim.
İnci yemekhaneye doğru yürüdüğünde onu takip ettim. Kafam allak bullaktı.
Yemekhane her zamanki gibi. Ama artık hiçbir şey “normal” gelmiyordu. Sesler alçaktı. Hareketler kontrollüydü.İnsanlar burada yaşamıyor gibiydi. Sadece var oluyordu. Tepsimi alıp oturdum. İncide yanıma oturdu. Tam kahvemi içecekken arkadan bir ses yükseldi.
-“Burada her gün aynı sahne mi oynanıyor?”
Başımı çevirdim. Orta yaşlarında bir hasta bana bakıyordu. Yüzünde dengesiz bir gülümseme vardı. Yanındaki iki kişi sessizce kıkırdıyordu.
Gözleri üzerimdeydi ama bakışları normal değildi. Sınır yoktu. Sabit, rahatsız edici bir bakış.
-“Yeni misin?” diye devam etti. “Yoksa seni de mi buraya kapattılar?”
Cevap vermedim. Gözlerimi kısa bir an masaya indirdim. Burada en büyük hata, böyle insanlara karşılık vermekti. Ama adam sustuğum için daha da cesaretlendi.
-“Burada herkesin bir nedeni var,” dedi. “Ama sen…”
Sözünü tamamlayamadı. Çünkü arkasından gelen bir ses havayı kesti.
-“Kes sesini.”
Ton sertti. Ama bağıran bir sertlik değil. Kontrol eden bir sertlikti. Başımı kaldırdım.
Yaman Sancar.
Yemekhanenin girişinde duruyordu. Yanında gardiyanlar vardı ama yine aynı şey hissediliyordu: sanki onları o yönlendiriyordu.
Yaman içeri yürüdü. Gözleri önce adamı buldu.
-“Bir daha avukatımla konuşmayacaksın.”
Ses yükselmedi. Ama herkes duydu. Hasta güldü.
-“Sen kim oluyorsun?”
Yani bende bu soruyu sorabilirdim. Yaman sancar sen kim oluyorsunda ikidir beni savunuyosun. Burda avukat benim. Kendimi gayette savunurum. Ama gerek duymuyorum.
Yaman bir adım bile atmadı.
-“Burada kim olduğum önemli değil.”
Kısa bir duraklama yaptı. “Ne yapabildiğim önemli.” O an hava değişti. Gardiyanlar bile hareket etmedi. Hasta geri çekildi. Sessizce.
Yaman bakışını çekti. Ve hiçbir şey olmamış gibi yürüdü.
Daha fazla durmak istemedim. İnciye baktım
-"kalkıcam dolaşmak için."
-"eşlik edeyim Gökçe."
Yemekten sonra koridorlara çıktık. İçimde durduramadığım bir merak vardı. Bu sadece Yaman değildi. Onun etrafındaki boşluktu. İnsanların geri çekilmesi. Konuşmaların yarıda kesilmesi. Bakışların kaçması. Bu bir hasta davranışı değildi. Bu bir etkiydi.
Cam tünelden dışarı çıktık. Bahçe aşırı düzenliydi. Doğal değil. Planlanmıştı. İnci yürürken konuşmadı. Sonra durdu.
-“Buradan 3. Blok’u görebilirsiniz.” Parmağıyla işaret etti. Uzakta, gri bir bina. Daha ağır. Daha kapalı.
-“Orası,” dedi, “en az konuşulan yer.” Gözlerimi oraya diktim. Bir an… Sanki bir hareket oldu. Ya da olmadı. Emin değildim. İnci sesiyle dikkatimi böldü.
-“Oraya çok bakmayın.”
-“Neden?”
Cevap vermedi. Bu da bir cevaptı.
⚖️⛓️
Akşam olduğunda odamdaydım. Kapı kilitliydi.
Bu artık alışkanlık değil, refleks olmuştu. Masaya oturdum. Sembolü düşünmemeye çalıştım. Ama düşünmemek de bir düşünme biçimiydi.
O sırada bir şey hissettim.
Bakış.
Beni izleyen bir şey.
Başımı kaldırdım. Pencerenin dışında hiçbir şey yoktu.
Ama yine de… Birisi oradaydı. Yaklaştım. Camın arkasına baktım.
Bahçe görünüyordu.
Işıklar.
Boş yollar.
Ve uzaklarda… Bir siluet. Hareket etmiyordu. Ama oradaydı. Bir an için başını çevirdi. Ve bana baktı.
Yaman Sancar.
Hiç tepki vermedim. Ama nefesim değişti.
O da bunu biliyordu. Bakışı birkaç saniye sürdü.
Sonra yürüdü. Sanki hiçbir şey olmamış gibi. Ama öyle değildi. Çünkü ilk kez netti. Bu bir tesadüf değildi. Ve Yaman Sancar beni görmüyordu. Beni izliyordu.
⚖️ ⛓️
Sabah, St. Jude’da farklı başlamadı. Ama ben farklı uyandım. Bu kez uykudan değil, bir sesin eksikliğinden uyandım. Sanki gece boyunca duyduğum bir şey vardı ve sabah olduğunda ortadan kaybolmuştu. Gözlerimi açtım. Tavan aynıydı. Oda aynıydı. Ama içimde bir şey yer değiştirmişti. Bir eksiklik hissi. Sanki bir şey yaklaşmış ama geri çekilmişti. Yataktan kalktım.
Camın önüne gittim. Bahçe yine aynıydı.
Aşırı düzenli. Aşırı sessiz. Ama bu sabah bir şey daha vardı. Hareket. Uzakta iki güvenlik görevlisi normalden daha hızlı yürüyordu. Bir yere gidiyorlardı. Ama nereye olduğunu bilmiyordum. Ve kimse de konuşmuyordu.
Koridora çıktığımda hava farklıydı. İlk kez St. Jude’da bir “hareketlilik” hissi vardı. Ama bu bir canlılık değildi. Bir hazırlık gibiydi.
Asansöre doğru yürürken iki hemşire yanımdan geçti. Konuşmuyorlardı. Ama yüzleri konuşuyordu. Bir şey olmuştu. Yemekhaneye girdiğimde ortam daha da sessizdi. Bugün sessizlik normal değildi. Bugün sessizlik zorlanmış gibiydi. Tepsimi aldım. Oturdum. İnci ortalıkta yoktu. Yaman da yoktu. Bu fark bile dikkat çekiciydi. Çünkü bu binada bazı insanlar yokken bile hissediliyordu. Ama bugün…
Yokluk daha belirgindi. Tam kahvemi içecekken kapılar açıldı. Herkes aynı anda değil ama aynı niyetle döndü. İnci Aksoy içeri girdi. Ama yalnız değildi. Arkasında iki güvenlik görevlisi vardı. Ve bir hasta. Ama bu “hasta” yürümüyor gibiydi.
Sürükleniyordu. Üzerindeki kıyafetler düzensizdi. Saçları dağınıktı. Yüzü… Yüzü burada olmaması gereken bir yüz gibiydi. İnci etrafa bakmadan ilerledi. Yemekhanede kimse konuşmadı. Ama herkes izliyordu.
Ben de izledim. İnci adamı götürürken bir an durmadı bile. Sadece geçti. Ve o an fark ettim:
Burada bir şeyler normal dışına çıkmıştı.
Yan masadaki bir hemşireye eğildim.
-“Ne oldu?” dedim. Bana bakmadı bile.
-“Blokta bir olay.”
-“Ne tür bir olay?” Cevap vermedi. Ama elinin titrediğini gördüm. O an ilk kez net hissettim.
Bu sıradan bir yer değildi. Tam o sırada girişte bir hareket oldu. Yaman Sancar içeri girdi. Ama bu kez farklıydı. Adımları normaldi. Ama bakışları değildi. Çevresini incelemiyordu.
Sadece ilerliyordu. Sanki bir şey biliyordu.
Ya da herkesin bilmediği bir şeyi görüyordu.
Yemekhanenin ortasına geldi. Durdu. İlk kez etrafa baktı. Ve gözleri bir saniye içinde İnci’yi buldu. İnci ona bakmadı. Ama durdu. İkisi arasında hiçbir kelime yoktu. Ama bir şey geçti.
Görünmeyen bir şey. Sonra Yaman hiçbir şey olmamış gibi oturdu. Benim içimde ise ilk kez net bir düşünce oluştu. Bir şey olmuştu. Ve herkes bunu biliyordu. Ama kimse söylemiyordu.
Öğleden sonra İnci beni çağırdı.
-“Gelmeniz gerekiyor.”
-“Nereye?”
Cevap vermedi. Bu kez yürürken koridorlar farklıydı. Daha az insan vardı. Daha çok güvenlik vardı. Kapılar daha kapalıydı. Sanki bina kendini geri çekmişti. Blok’un yakınından geçtik. Durmadık. Ama ben hissettim. Orası bugün daha farklıydı. İnci sonunda konuştu.
-“Burada bazı şeyler kontrol altında tutulur.”
“Ve bazı şeyler?” İnci durdu. “Baskı altında tutulur.”
Ne demek istemişti.
⚖️ ⛓️
Akşamüstü odamdaydım. Kapı yine kilitliydi.
Ama bu kez kilit sesi bana güven vermedi. Çünkü dışarıda bir şey vardı. Ve bu kez gizlenmiyordu. Koridordan geçen ayak sesleri vardı.Ama düzenli değildi. Acele vardı. Koşu yoktu. Ama yürüyüş de değildi. Bir şeyler taşınıyordu. Bir şeyler değişiyordu. Camın önüne gittim. Bahçe kararmaya başlamıştı. Ve o an gördüm. 3. Blok’un ışıkları yanıyordu. Hepsi. Aynı anda. Bu normal değildi. Hiçbir zaman değildi. Bir süre baktım.Sonra…
Camın yansımasında bir hareket gördüm. Arkada biri vardı. Yavaşça döndüm. Kimse yoktu. Ama his vardı. Ve o his ilk kez netti: St. Jude artık beni izlemiyordu. St. Jude hareket ediyordu.
Gece olduğunda ışıklar tamamen değişti. Koridorlar daha boştu. Ama daha sessiz değildi.
Sessizlik artık normal değildi. Kontrollüydü.
Ve ben ilk kez şunu düşündüm: Burada artık “normal günler” yoktu. Sadece “öncesi” vardı.
Ve “sonrası”.
