1. bölüm / 2
Her Kaybediş Bir Kazanış1.Bölüm
Bölümler 2Şu an: 1.Bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Kara, zeki, kurter, rüzgar,doğa, doğan,
cankız, ayperi,han, mavi, uzay, güneş, dünya, karun, Atlas
Geçmişin yaraları düşündüğünden derindi.
Her hatırlayışta içini yakıyor, bazen nefesini kesiyordu.
İyileştiğini sandığın anlarda bile, o eski acı sessizce geri gelirdi; seni bırakmaz, bir kez daha parçalardı.
...
Kanlıca yattığı yataktan hafifçe doğrulduğunda, başının içinde patlayan uğultu ona ilk cevabı verdi:
Yaşıyordu.
Tavan beyazdı. Fazla beyaz.
Bu kadar beyazlık ancak hastanelerde olurdu.
Nefes aldığında göğsünde kunt bir ağrı hissetti. Acıdan çok bir hatırlatma gibiydi bu; bedeninin ona "Buradasın ama bedelini ödedin,"deme şekliydi.
Küçük bir hastane odasındaydı.
Tek pencere vardı; İnce bir perde. Duvara asılmış saat... ilerlemiyor gibiydi. Zaman da onun gibi kararsızdı sanki.
Kapı gıcırdadı.
Kanlıca başını çevirmedi. Gelenin kim olduğunu anlamak için bakmasına gerek yoktu. O adım sesi...
tereddütsüz, sert, ama acele etmeyen. Dünyada onu böyle yürüyerek yanına gelen tek kişi vardı.
Kara.
Kapı kapandı. Odanın havası değişti.
Sessizlik ağırlaştı.
Kara bir şey söylemedi. Sandalyeyi çekti, yatağın kenarına oturdu.
Gözleri Kanlıca'nın yüzünde gezindi; bandajlarda, solgunlukta, dudak kenarındaki kurulukta...
Hepsini tek tek kaydetti. Bu bir merak bakışı değildi. Bu, hesap tutan bir bakıştı.
"Ölmemişsin."
Sesi sakindi. Fazla sakindi.
Kanlıca dudaklarını zorlayarak gülümsedi
"Hayal kırıklığına uğrattıysam özür dilerim."
"Hayal kırıklığı değil," dedi. "Sadece... hesaplarım şaştı."
Elini uzattı, Kanlıca'nın alnındaki bandajın kenarına dokundu.
Parmak uçları soğuktu, ama dokunuşu dikkatliydi. "Doktorlar üç gün dediler. Sen ikinci günde gözlerini açtın. Yine kuralları çiğniyorsun."
Kanlıca boğazını temizledi; sesi hırıltılı çıktı. "Alışkanlık." Dedi sadece
"Ne oldu?" diye sordu Kanlıca, sesi hâlâ zayıf. Hatırlıyordu aslında; karanlık bir sokak, ani bir ışık, sonra hiçbir şey.
Ama detaylar bulanık, sanki başka birinin anısıydı.
Kara gözlerini kaçırmadı. "Atlas'ın adamları. Seni yalnız yakaladılar. Ben... geç kaldım."
Sözcükler ağırdı, ama sesinde pişmanlık yoktu; sadece soğuk bir öfke. Kanlıca biliyordu bunu.
Kara asla affetmezdi, ne kendini ne başkalarını.
"Atlas," diye mırıldandı Kanlıca. "Hâlâ peşimizde mi?"
"Peşimizde değil," dedi Kara, "artık av o olacak"
Bu karar bir kez alındı mı, geri dönüşü olmazdı.
"Ne kadarını hatırlıyorsun?" diye sordu Kara.
Kanlıca gözlerini kapadı. Karanlık sokak...
yağmur sonrası ıslak asfaltın kokusu...
sonra o ışık. Far değil, daha yakın bir şey.
Silah sesi miydi? Hayır, sessizdi. Profesyoneldi. Atlas'ın adamları sessiz çalışırdı.
"Bir tanesi yaklaştı," dedi sonunda. "Yüzünü görmedim. Maske vardı. Ama kokusunu hatırlıyorum.
"Ucuz sigara ve... deniz tuzu."
Kara'nın çenesi gerildi. O koku ona bir şey söylüyordu. "Doğan," dedi dişlerinin arasından.
"Atlas'ın sağ kolu. O kokuyu yıllardır taşıyor. Boğaz'da balıkçı teknesinde büyümüş. Sigarayı bırakamadı."
Kanlıca başını salladı.
"Yani kişisel değil."
"Hayır," dedi Kara. "Kişisel. Atlas seni benim için istedi. Canlı, ama konuşamayacak kadar kırılmış."
Odadaki hava daha da ağırlaştı.
Kanlıca, Kara'nın sesindeki o ince çatlağı duydu. Öfke değil, daha derin bir şey. Korku mu? Hayır, Kara korkmazdı. Ama kaybetmekten nefret ederdi.
"Ben kırılmadım," dedi Kanlıca. "Sadece... biraz eğildim."
Kara ilk kez gülümsedi. Küçük, keskin bir gülümseme.
"Evet. Eğildin. Ama kırılmadın. Bu yüzden yaşıyorsun."
Ayağa kalktı. Pencereye yürüdü, perdeyi hafifçe araladı. Dışarıda İstanbul'un gri gökyüzü vardı. Boğaz görünmüyordu buradan, ama ikisi de hissediyordu onu. Bu şehir, ikisinin de yarasıydı.
"Taburcu olunca," dedi Kara arkasını dönmeden, "gideceğiz. Uzay hazır. Rüzgar rotayı çizdi. Doğa da... o zaten hep hazır."
Kanlıca kaşlarını çattı. "Hepsi mi?"
"Hepsi," dedi Kara. "Atlas bu sefer fazla ileri gitti. Artık yalnız değiliz."
Bir an sustu. Sonra ekledi:
"Ayperi de geliyor. Han'ı ikna etti."
"Bu bir intikam mı olacak?" diye sordu Kanlıca.
Kara döndü. Gözlerinde ilk kez bir ateş parladı. "Hayır," dedi. "Bu bir düzeltme."
Kapıya yürüdü. Elini kapı kolunda tuttu, ama açmadı hemen.
"Sen dinlen abi ekibin sana ihtiyacı var" Deyip kapıyı açtı
Kapı kapanır kapanmaz Kanlıca gözlerini yumdu. Bir an sadece nefes aldı; her solukta göğsünün sol tarafında ince bir yanma yayılıyordu, sanki biri oraya sıcak bir demir değdirmiş gibi.
Hemen geçmiyordu, birkaç saniye kalıyor, sonra yavaşça çekiliyordu. O kadar tanıdık bir histi ki artık, neredeyse normal geliyordu.
Yavaşça doğruldu. Kollarını yatağın kenarına dayayınca kaburgaları sızladı; derin bir nefes almamaya çalıştı.
Serum iğnesini kendi çektiğinde kolunda küçük bir batma oldu, kan damladı. Önemsemedi.
Ayaklarını yere değdirince dizleri hafifçe titredi, başı döndü bir an. Duvara yaslandı, bekledi.
Vücudu "dur" diyordu, ama o dinlemedi.
Dolaptaki kıyafetlerini giyerken hareketleri yavaştı. Her kol kaldırışta omzundan göğsüne doğru bir çekilme hissediyordu, sanki dikişler geriliyormuş gibi.
Aynaya bakmadı. Bakarsa morlukları, bandajları görürse durabilirdi. Durmak yoktu.
Koridora çıktığında hemşireler kahve molasındaydı. Bir tanesi başını kaldırıp "İyi misiniz?" diye sordu.
Kanlıca "Tuvalet," dedi kısık sesle, gülümsemeye çalıştı.
Hemşire başını salladı, döndü. Kimse peşinden gelmedi.
Asansörle bodruma indi. Acil çıkış kapısını ittiğinde dışarıdaki soğuk hava ciğerlerine doldu, göğsündeki yanma bir an keskinleşti. Öksürdü, eliyle göğsünü tuttu.
Ağzına hafif bir kan tadı geldi. Yine de yürüdü. Adımlarını küçük tuttu; her hızlı adımda kaburgaları hatırlatıyordu kendini.
Canı yansa da intikam duygusu herşeyden üste geliyordu
...
Dünyanın ağzından
Kapı zili susmazcasına çalıyordu
Zil üçüncü kez uzayınca kalktım. Terliklerim yere sürtünerek ses çıkardı. Kapının gözetleme deliğinden baktım.
Doğan'dı.
İki eli de poşetlerle doluydu. Market poşetleri, üst üste binmiş, içlerinden cips paketleri, çikolata kutuları, bir sürü hazır noodle, hatta birkaç şişe cola sarkıyordu.
Yüzü kızarmıştı; hem koşmaktan hem de utançtan mı, bilemedim. Gözleri kapının önünde duruyor, ama bana bakmıyordu henüz.
Kapıyı araladım. Zinciri takılı bıraktım.
"Ne bu hal?" dedim.
Doğan başını kaldırdı. O tanıdık kokusu burnuma çarptı hemen: ucuz sigara ve deniz tuzu. Boğaz'da büyümüş biri kokusunu asla bırakamazdı.
poşetlerden birini kaldırdı. " Aç kapıyı Dünya, donuyorum burada."
Bir an durdum. Doğan'ı en son Atlas'ın yanında görmüştüm.
O zamanlar maske takmıyordu ama gözleri aynıydı: soğuk, hesapçı. Şimdi ise... sanki biraz dağılmış gibiydi.
Zinciri çıkardım,
Kapıyı sonuna kadar açtım. İçeri girerken omuzları çökmüştü; poşetleri mutfak tezgahına gürültüyle bıraktı.
Elleri titriyordu, bu sadece soğuktan olamazdı.
"Atlas'ın haberi var mı burada olduğundan?" diye sordum
Doğan duraksadı. Sırtı bana dönükken
Doğan duraksadı. Sırtı bana dönükken omuzları belli belirsiz sarsıldı. Cevap vermeden önce mutfak tezgahına yaslanıp derin bir nefes aldı.
Ciğerlerinden çıkan o hırıltılı ses, mutfaktaki gergin sessizliği bıçak gibi kesti.
"Atlas'ın hiçbir şeyden haberi yok," dedi sesi kısık, neredeyse bir fısıltı gibi.
"Zaten artık kimsenin kimseden haberi olmayacak Dünya. Oyun bitti."
Yavaşça bana döndü. Gözlerindeki o her zamanki alaycı bakış sönmüş, yerini çiğ bir korkuya bırakmıştı.
Cebinden o hiç eksik etmediği paketini çıkardı ama elleri o kadar çok titriyordu ki çakmağı çakamadı.
Küfrederek masaya fırlattı.
"Kanlıca ölmedi," diye devam etti
"Ölmedi ama keşke ölseydi Dünya. Kanlıca'nın gözlerini açması, benim için mezar kapısının aralanması demek. Kara, onun dökülen her damla kanı için bu şehri ateşe verecek. Ve ilk kibriti benim üzerime çakacak."
Kapı zili çaldı. Üç kez... her çalışında kalbim göğsümde sıkıştı. Terliklerimi sürterek kapıya yürüdüm.
Gözetleme deliğinden baktım: siyah ceketi, bandajlı elleri Kanlıcaydı
Kurter Kanlıca gelmişti...
....
Bölüm sonuu
Nasıldııı
🥹
Bölüm etkileşimi
