Hayat ağacı kitap kapağı

1. bölüm / 2

Hayat ağacı

1.Bölüm

Vaveyla Yazarı: Firuzə Səfiyeva

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 2Şu an: 1.Bölüm

Başlangıç nedir sizce? Yeni bir sayfa mı, yoksa yarım kalan bir hikâyenin devamı mı? Bazı insanlar başlangıçların yeni bir sayfa olduğunu düşünüyor. Çünkü bir hikâyenin bitişi, diğer hikâyenin başlangıcıdır. Herkes başlangıcı güzel bir hayat için ister. Bu hayatın güzel olacağını düşünürler. Lakin düşünmedikleri başlangıçların her zaman güzel olmadığıydı. Hayat herkese ve her şeye adil davranmıyordu. Yeni bir sayfa her şeyin bitişidir. Ama bazı hikayeler yarım kalır ve sen o hikâyeyi kırıldığı yerde filizlendirirsin.
Belki de her başlangıç, geçmişin izlerini içinde taşıyordu.

***

Gamze Akay
Gözlerimi yavaşca açtığımda Demir'in beni sarsarak uyandırmasıyla karşılaşmayı beklemiyordum. Biricik abim beni öperek uyandırması gerekirken ayı gibi sallıyordu. Sabahın bilmem kaçında neden uyandırıyordu bu beni? Kendisininde yeni uyandığı yüzünden belliydi. Üzerinde beyaz tişört ve siyah eşofmanla başımın üzerinde zebani gibi durmuş, üstten üstten bana bakıyordu. Ona aldırış etmeden gözlerimi yeniden kapatıp uyumaya devam ettim. Ama izin verirmiydi? Asla.
“Ya kızım, uyansana.” diyerek yeniden beni sarsmaya başladı. Gözlerimi yeniden açıp dik-dik abime bakmaya başladım. “Abi? Seni dövmemem için bir sebep söyle.” Daha yeni uyandığım için sesim boğuk çıkıyordu. Üstelik uykumu tam almadığım için bütün günü sinirli şekilde dolaşacaktım. Sanki abim bunu bilmiyormuş gibi zorla uyandırmaya çalışıyor. Oflayarak Demir'in ellerini ittim ve yatakta doğrularak oturdum.
“Senden büyük olmam gayet makul bir sebep bence.” O da ayaklarımı yana iterek yatakta yanımda oturdu.
“Sabah-sabah niye burdasın?” diye sordum. `Ciddi misin` der gibi bakış attı. Hiçbir şey algılayamadığımı görünce derin bir nefes alarak konuşmaya başladı.
“Sınav sonuçları açıklanmış.”
Duyduğum cümleyle boş-boş abimin suratına baktım. Abim muhtemelen bu salağı hak edecek ne yaptım diye düşünüyordu. Ne sınavından bahsettiğini algılamaya çalıştım. Bir dakika ne? Sınav sonuçları mı açıklanmış? Bugün ayın kaçıydı ki? Hızlıca oturduğum yerden uzanıp telefonu elime aldım. Ekranı açtığım an gördüğüm tarihle aydınlanma yaşadım. 28 Temmuz. Doğru ya bugün sonuçlar açıklanmalıydı. Panikle telefonu yatağa fırlattım ve abime döndüm. “Abi! Sınav sonuçları bugün açıklanacaktı değil mi?” Terliklerimi bile giymeden, yataktan kalktığım gibi masama bir adım atmıştım ki, hızla ayağa kaltığım için başım döndü ve yerimde sendelendim. Tam düşecekken Demir kolumdan tuttu.
“Yavaş olsana! Düşüyordun az kalsın. Sakin ol, zaten yeni açıklandı. Hem biraz daha bağırırsan annemler buraya gelecek.” diyerek beni masama doğru götürdü. Oturduğum an bilgisayarı açtım. Hızlıca bilgilerimi yazıp beklemeye başladım. Çoğu kişi siteye girdiği için geç açılıyordu. Ekranda 'Sınav sonucu' yazısını gördüğüm an gözlerimi sıkıca kapattım. Bakamazdım. Başaramadıysam ne yapardım, hiç düşünmemiştim. “Abi, sen bak, ben bakamam. Ya kazanamadıysam?”
Demir'in iç çekişini duydum. Oturduğum sandalyenin döndüğünü hissettiğimde gözlerimi açtım. Abim ellerimi tutarak yavaşca yere çöktü. İçimi rahatlatan gülümsemesiyle ellerimin üzerine öpücük kondurdu.
“Gamze, sonuç ne olursa olsun hep yanında olucam bunu biliyorsun değil mi? Kazansanda, kazanmasanda her şey güzel olucak. Hiçbir şeyin, hiç kimsenin sana zarar vermesine izin vermem, izin vermeyiz. İçini ferah tut ve o sonuçlara bak. Zaten ben senin kazandığına eminim. Diğer sınavda nasıl başarılı olduysan, bunda da başarılı olacaksın. Kendine güven, abiciğim.”
Abimin bana karşı olan yumuşak tarafı her zaman olduğu gibi yine rahatlatmıştı beni. Onu bu hayatta her şeyden çok seviyorum. O olmasa hayatım nasıl olurdu hiç düşünmek bile istemiyorum. Kavga etsekte günün sonunda onunla aynı evin içinde olmak bile çok güzeldi. Doğduğum günden bugüne dek her zaman yanımdaydı. Düştüğümde yanıma koşan ilk o olurdu. Üzüldüğümde, ağladığımda, güldüğümde, mutlu olduğum zamanlarda, kısacası her zaman onu yanımda görmek bana güven vermişti. Onun yeri bende ayrıydı. Zaten ailem benim her şeyimdi. Annesinin birtanesi, babasının prensesi ve abisinin gülüydüm. Ablamı çok küçükken kaybetmiş olsam da onu da seviyorum. Onu hatırlamıyordum, çünkü iki yaşındaydım o zamanlar. Bildiklerim sadece duyduklarımdı. Annem ve babamın dediğine göre ablam hastaymış ve hastalığı ileri seviye olduğundan tedavilere yanıt vermemiş. 8 yaşındaymış. 8 yaşında bir çocuk. Keşke yaşasaydı. Yaşasaydı nasıl abla-kardeş ilişkimiz olurdu acaba? Bazı geceler onun için ağlıyordum. Bir ablam vardı, ama sadece yüzünü fotoğraflardan tanıyordum. Bir ablam vardı, evet, ama sesini bile hatırlamıyordum. Ablamdan daha büyüktüm.
“Güzelim, bakalım mı sonuçlara?” Abimin sesiyle düşüncelerden ayrıldım. Hiçbir şey söyleyemedim. Sadece başımı olumlu anlamda salladım.
Abim aldığı cevabın memnuniyetliğiyle ayağa kalktı. Başımın üzerine öpücük kondurup sandelyeyi döndürdü. Gözlerimizi ekrana kitlemiştik. Biraz aşağıya kaydırmamızla sonucu görmemiz bir oldu. Gözlerim doldu. Kazanmıştım. Tıp fakültesini kazanmışdım. Hızlıca ayağa kalkıp abime sarıldım. Kolları bana sarması hiç gecikmedi. Ağlıyordum. Yine abimin kollarında ağlıyordum, ama bu sefer mutluluktan...
“Kazanmışım, abi. Kazandım.” Sesim fısıltıdan farksızdı.
“Kazandın, abim. Ne demiştim sana, boşuna üzdün kendini. Başardın, abisinin gülü.” Abimin söyledikleriyle daha da mutlu oldum.
Yavaşca abimin kollarından ayrılıp bilgisayara baktım. Sanki sonuç değişecekmiş gibi gözümü kırpmadan ekranı izledim. Gerçekti. Başarmıştım. Hayallerime bir adım daha yaklaşmıştım. Artık tıp öğrencisi Gamze Akay`dım. Ama bir sorun vardı. Annemle babamın ne tepki vereceğini bilmiyordum. Onların bana destek olacaklarını biliyordum, ancak Türkiye`de okuyacağımı bilmiyorlardı. Burada okuyacağımı sanıyorlar. Çünkü ben öyle sanmalarını istedim. Eğer önceden burada değil de Türkiyede okuyacağımı söyleseydim izin vermezlerdi. Aslında ben çok abartıyor ola bilirim.
“Abi? Annemlere nasıl söyleyeceğim? Ya izin vermezlerse gitmeme?”
“İzin vermeyeceklerini sanmıyorum. Ama çok kızacaklar sakladığımız için. Onlardan saklamamalıydık. Zaten eninde sonunda öğreneceklerdi, saklamamız anlamsızdı.” Haklıydı, ama başka bir yolum yoktu.
“Abi, Sinan'ın benim peşimi bırakması için başka şansım yok. Mecburum gitmeye. Izimi kaybettirmem gerekiyor.” Aslında Sinan'ın benim peşimi bırakması mümkün değil.
Sinan yıllardır bana saplantılı şekilde âşık olan çocuktu. 9'uncu sınıftan beri bana takıntılıydı. Beni sevdiğine inanmıştımOnun takıntısına aşk demek aşka hakarettir. 17'nci yaşımın bana en zararlı hediyesiydi o. Keşke onu hiç tanımasaydım. Beni sevdiğini söylediğinde ona inanmamalıydım. Bir insan sevdiği insana zarar vermezdi. Hatırladıklarımla gözlerimin ardı sızladı. Bana zarar gelmesine izin vermeyeceğini söylemişti. Hiçkimsenin bana zarar vermeyeceğinin sözünü vermişti.
Halbuki bana en çok zarar veren oydu.
En büyük yaraları açan da oydu. Mutlu olmayı bana çok gören oydu. Keşke karşıma hiç çıkmasaydı, beni sevdiğini söylemeseydi. Ama çıkmıştı. Sevdiğini söylemişti. Ve ben ona inanmayı seçmiştim. Ah, nasılda aptalım değil mi? Diğer okullardan kovulmasında onun suçu olmamasına inanmıştım. İyi insan olduğuna inanmıştım. Psikopat olduğunu nasıl da görmemişim. Uyuşturucu kullandığını nasıl da anlamamıştım. Şimdilerde klinikte yatmasına rağmen yine de korkuyordum. Çıktığı an peşimi bırakmayacağını biliyordum.
Demir sanki ne düşündüğümü biliyormuş gibi teselli etmeye başladı. “Gamze, seni yanlız bırakmayacağım.” Bunun sözünü verir gibi söylemişti. “Zaten nereye gitsen bende geleceğim. Birlikte her şeyin üstesinden geliriz. Akşam yemekte babamlara söyleriz. Hem kızım senin sevinmen gerekiyor. Tıp öğrencisisin artık. Merak etme babamların karşı çıkacağını sanmıyorum. En fazla kızacaklardır. O da yapmadıkları şey değil.” Diyerek gülmeye başladı.
“Ama bu daha ciddi bir mevzu.” Hatırladıklarımla kaşlarımı çattım. “Öyle gece kaçmalarına benzemez. Hem biz niye kaçmıştık ki, zaten izin alsaydık verirlerdi. Hepsi senin başının altından çıkıyor.” deyip ters-ters bakmaya başladım.
“Gece kaçıp dondurma yemeye gitmiştik. Izin verirlerdi ama öyle eylencesi olmazdı. Hem fena mı oldu aksiyon yaşadık.”
“Bacağımı kırmıştım o gün aptal herif!” Dediğimde gülüşü kahkahaya çevrildi. “3 ay yürüyemedim. Senin aksiyonun yüzünden. Bak yine aklıma geldi, sinirlerim bozuldu.”
“Şimdi yürüye biliyorsun ya daha ne istiyorsun.”
“Neyse çık artık odamdan sabah-sabah yerleştin odama. Daha yüzümü yıkamadım be.”
“Ne çemkiriyorsun lan. Sanki keyfimizden geldik sabah-sabah. İyilikte yaramıyor küçük hanıma.” Söylenerek kapıya doğru yürümeye başladı. Kapının yanına vardığında durdu. Eli kapının kolunda durdu ve bana doğru döndü içimi sıcaklatan şeyi söyledi ve gitti.
“Tebrikler canım kardeşim. Seninle gurur duyuyorum.”

***

Demir gittikten sonra duşa girdim. Duştan sonra sınav stresi yüzünden kuruyan cildimi nemlendirmekle uğraşıyorken telefonuma bildirim geldi. Muhtemelen Sedef'di. Sedef çocukluğumdan beri tek arkadaşım olan şahıstı. Belki de bana katlanan tek şahıs da diyebilirim. Her anıma şahit olan yalnızlığıma kalabalık olan arkadaşımdı.
Sedef`le çocukluğumuz bir geçmişti. Babalarımız ortak olduğu için çok sık bir araya geliyorduk. Bu da bizim arkadaşlığımızı iyi yönde etkiliyordu. Ilk okul, orta okul, lise derken hep aynı okullarda, aynı sınıflarda okumuştuk. Şimdi üniversite için ayrılacaktık. Sedef de benim gibi üniversiteye hazırlanıyordu. İngilizce öğretmeni olmak istiyor. Topladığı puanla en iyi üniversiteyi kazanacağına eminim.
Benim burada okumayacağımı Sedef de biliyordu. Ondan hiçbir şey saklamazdım. Aynı şekilde o da benden. Birçok ortak noktalarımızın olması bizi biz yapan şeydi. Bizim arkadaşlığımız 10 yılı aşmıştı. Benden bir yaş küçüktü, ama ben bir yıl geç başlamıştım okula. O yüzden hep bir gitmiştik okula. Aslında Sedef`ler de türktü. Zaten gittiğimiz okullar özel okullardı ve bir çoğumuz türktük. Hiçbir zaman bu ülkede yabancılık çekmemiştim. Buranın dilini de tabii ki biliyordum. Azerbaycanlı arkadaşlarım da vardı. Onları daha çok gittiğim özel derslerde tanımıştım.
Hiç vakit kaybetmeden Sedef`le olan yazışmalarımıza girdim. Günün yarısından çoğunu konuştuğumuz için günaydın falan yoktu. “Benim için en güzel kiyafetlerini giymeni istiyorum. Akşama sizdeymişiz bebiş.” Anlamadım? Ben bugün annemlere üniversite kazanacağımı söyleyecektim! Başka gün mü yoktu. Çok geçmeden ikinci mesaj geldi. Hemen okudum. “Bu arada sonuçlar bugün çıkmalıydı di mi? Noldu kazanmış mısın?” Mesajları okundu bırakıp arama tuşuna bastım. Açtığı an Sedef`in sesini duydum.
“Naber bebiş?”
“İyidir senden naber?”
“İyiyim. Şimdi sende üniversiteyi kazandığını söyle daha da iyi olayım.”
“Sıkı dur söylüyorum.”
“Ay çatlatmasana insanı. Zaten kazandığını biliyorum, sadece emin olmak için soruyorum. Söyle artık be kadın.” söylediğine gülüp konuşmaya devam ettim.
“Kazanmışım Sedi. Artık tıp öğrencisiyim.” dediğim an telefonun öbür ucundan çığlık sesi duydum. Hemen telefonu kulağımdan uzaklaştırdım. “Kızım sussana! Annenler duyacak. Bizimkilere söylemeden hiç kimseye söylemeyeceğim.”
“Ama bana söyledin?”
“Sen hiç kimse misin Sedi?” Diyerek gözlerimi devirdim. Küçükken tam Sedef diyemediğim için Sedi derdim. Yıllardır Sedi olarak kaldı bende.
“Değilim değil mi? Neyse çok sevindim aşkım. Ama üzüldüm de. Şimdi çıkıp gideceksin ve beni bırakacaksın. Belki de orda yeni arkadaş bulacaksın. Kalbimde bir ağrı var, doktor hanım. Sizce neydendir?” Onun bu hallerine gülüp ciddi halimle cevap verdim.
“Hmm. Başka ne şikâyetiniz var? Sadece kalbiniz mi ağrıyor?”
“Evet sadece kalbim.”
“O zaman sizde Gamzesizlik sendromu var. Acilen size birkaç doz Gamze lazım.”
“Tamamdır doktor hanım. Ben bu akşam ilk dozumu alıcam. Teşekkürler.”
“Doğru ya. Siz bu akşam niye geleceksiniz bize?” diyerek asıl konuya geldim.
“Bizi istemediğini en azından arkamızdan söyle.” Yalandan alınganlık yaptı.
“O yüzden sormadığımı çok iyi biliyorsun.” Diye homurdandım.
“Tabii ki biliyorum. Ben de Gamzesizlik sendromu varsa, sende de Sedisizlik sendromu var. Ama bu akşam niye geleceğimizi bilmiyorum. Muhtemelen babamlar iş konuşacaktır. Sanki şirkette konuşamıyorlarmış gibi.”
“Muhtemelen. Ama bir sorunumuz var. Ben bu akşam bizimkilere üniversite meselesini konuşacaktım. Tabii sizin yanınızda da konuşa bilirim, ancak babamların tepkisini kestiremiyorum. O yüzden yalnız konuşmam lazım.”
“Anlıyorum canım. Hem bizim yanımızda konuşmak istememen çok normal. Ailecek konuşmanız daha doğru olur. Ne yapacaksın? Yarın mı söyleyeceksin?”
“Bilmiyorum Sedi. Size gelmeyin diyemem. O yüzden yarın açıklarım. Bir gün daha bu sır aramızda. Ona göre davran Sedi. Sakın ağzından kaçırayım deme!” Bazen Sedef nerde ne konuşacağını bilemez. Aklına ne gelirse o zaman onu söyler. O şeyi söyleyip söylemeyeceğini hiç düşünmez. Düşünemez.
“Ya Gamze ben ne zaman ağzımdan bir şey kaçırdım?” Dediğine güldüm, ne zaman kaçırmadın ki? Bir de masum ayaklarına yatmaz mı?
“Bir düşüneyim. En son geçen hafta Demir`in yanında benden hoşlanan çocuğu anlattın Sedi. Kaç gün onun abilik kaprisleriyle uğraştım haberin var mı?” Hakikaten abimin kıskançlığı da çekilmiyordu.
“Gamzecim, su getirir misin bana?”
“Kalkıp kendin alsana, abi.”
“Alırım, abicim. Tabii sen de haklısın. Bir Mert değiliz ki su getiresin.”
Hatırladıklarımla yüzümü buruşturdum. Sanki çocuktan ben hoşlanıyordum. Neyse ki kaprisi kısa sürmüştü.
“Ama ben bilerek yapmadım ki Gamzoş. O an Demir abinin orda olduğunu unuttum.”
“Önemli olan söylemendi. Neyse olan oldu artık. Bak, Sedi, nolur bugün uslu dur. Lütfen.”
“Artık alınıyorum bak. Söylemeyeceğim tamam.”
“Ne giyeceksin akşama? Benim için güzel hazırlanırsın diye düşünüyorum.” diyerek konuyu değiştirdim.
“Beyaz gelinliğimi hazırladım akşam için. Uygun mudur, doktor hanım?”
“Hem de ne uygun.” diyerek güldüm.
Biraz daha Sedef`le konuştuktan sonra akşam için hazırlanmaya başladım. Onların gelmesi kötü olmuştu. Annemlere bugün söylemem uygun olurdu. Neyse olan olmuştu. Yemek için abartılı hazırlanmamıştım. Sadece misafirleri pijamayla karşılamak istemediğim için özenmiştim. Zaten onlar benim her halimi görmüştü.
Yaz ayında olduğumuz için ince şeyler seçmiştim. Etek veya elbise sevdiğim için bugün beyaz etek giymiştim. Onu da kalın askıları olan lacivert bluzla kombinledim. Ayakkabı olarakta beyaz sandaletlerimi seçtim. Duştan sonra saçlarımı kurutmamıştım. Koyu kahve saçlarımı kendi halinde bıraktım. Çok aksesuar sevmezdim o yüzden aksesuar takmadım. Sadece boynumda minik hayat ağacı olan kolye vardı. Onu da zaten hiç çıkarmazdım.
Tam hazır olduktan sonra odamdan çıktım. Büyük ihtimalle yemeyi bahçede yiyecektik. Sabahtan beri odamdan dışarı çıkmamıştım. Annemin sesi mutfaktan geliyordu. Babam ise ortalıkta yoktu. Muhtemelen daha gelmemişti eve. Merdivenlerden yavaş adımlarla indim. Aşağı indiğimde yanılmadığımı anladım. Sofrayı bahçeye kurmuşlardı. Pek ses çıkarmadan mutfağa doğru ileriledim. Mutfağın girişinde durup kapı pervazına yaslandım. Annemle Zehra abla yemekleri hazırlıyordu. Evimiz büyük olmasına rağmen evde sadece bir tane yardımcımız vardı. Oda zaten evimizin bir üyesi olmuştu.
Zehra abla on yıldır bizimle çalışıyor. Bizim eve geldiğinde 25 yaşındaydı. Hayatının aşkını bile burada buldu. Hasan abiyle evliydiler. Hasan abi babamın şöförüydü. Aynı şekilde sağ kolu. Hasan abi yıllardır babamın yanındaydı. Daha buraya taşınmadan önce bile babamın yanında çalışıyordu. Hasan abiyle Zehra ablanın 8 yaşında bir oğlu vardı. İsmi Mete. Ortalıklarda gözükmüyordu. Muhtemelen müştemilattaydı. Çoğu zaman evden çıkmazdı. Bütün günü abimin aldığı oyun konsoluyla vakit geçiriyordu.
Mutfağa girip arkadan anneme sarıldım. Önce şaşırdı sonra benim geldiğimi anlayıp güldü. Ondan ayrıldıktan sonra Zehra ablaya sarıldım. Her ikisinin yanağından öptükten sonra geri çekildim.
“Sen çıkarmıydın odandan Gamze hanım?” Annemin sorguları başlamıştı.
“Çıktım ya annecim. Yoksa burada ne işim vardı. Babamlar gelmedi mi hala?” diyerek konuyu değiştirmeye çalıştım.
“Baban yolda, geliyor. Abin ise odasında. Neva teyzenler de birazdan gelir. Haberin var değil mi?”
“Tabii ki haberim var. Sedi söyledi.”
“İyi. Git şimdi abini çağır, neredeyse gelirler.”
“Tamam.” deyip mutfaktan çıktım.
Abimin odasına giderken bir yandan telefona bakıyordum. Sosyal medya hesabımı kontrol ediyordum. Hesabı çok aktif kullanan biriydim. Bugün hiçbir şey paylaşmamıştım. Daha doğrusu son birkaç aydır çok şey paylaşamıyordum. Sınav falan derken çok boşlamıştım. Hem tek sebep sınava hazırlanmam değildi. Sinan`dan sonra pek bir şey paylaşmamaya başladım. Mesaj kutum `niye bir şey paylaşmıyorsun` diyen takipçilerimle dolmuştu. Hepsine göz gezdirmeye çalıştım. Zaten girip bir-bir bakamazdım. Derken yeniden bir mesaj geldi. Buna direkt girdim. Tek bir şey yazmıştı.
“Neden hiçbir şey paylaşmıyorsun? Bir sorun mu var? Gerçekten seni merak ettim.”
Adımlarım anında durdu. Aslında bunun gibi çok mesaj vardı. Çoğu kişi yazmıştı hiçbir şey paylaşmamamla ilgili. Ama bu kişi beni merak ettiğini yazmıştı. Neden bilmiyorum, ama içimde profiline girme isteği oluştu. Hızlıca profiline girdim. Hiçbir şey paylaşmamıştı. Sadece iki tane öne çıkanları vardı. Bir tanesine bastım. Bir adam vardı. 20`lerinin başında olan biriydi. Kahve rengi saçlarını dalgalı bırakmıştı. Üzerinde deri ceket ve siyah pantolon vardı. Ceketin açık yakasından beyaz gömleği gözüküyodu. Bir motora yaslanmış sağ tarafına bakarak poz vermişti. Yakışıklı çocuktu. Başka bir fotoğrafta siyah takım elbise giymişti. Bir başka fotoğrafta siyah gömlek ve siyah pantolon giymişti. Galiba siyah rengi seviyordu. Diğer fotoğraflarda bunun gibi sağ profil verdiği pozlar vardı.
Hızlıca buradan çıkıp diğerine girdim. Burada daha az fotoğraf vardı. Ilkinde dağınık defter kitab hikayesiydi. Kitaplara dikkatlice bakığımda bunların tıp kitapları olduğunu anladım. Muhtemelen tıp öğrencisiydi. Ikincisinde başını okşadığı bir köpek vardı. Köpeğin kahverengi tüyleri çok güzel görünüyordu. Diğer fotoğrafta bir çizim vardı. Kara kalemle çizilen bir ağaçtı bu. Fotoğrafın altında sadece Hayat ağacı yazılmıştı. Bir de… bir de silik bir yazı vardı altında. Yakınlaştırarak bakmaya çalıştım ama ne olduğunu anlayamadım. Neyse, başka fotoğraf var mı ona baktım ama yoktu.
Buradan çıkıp profilini incelemeye devam ettim. Hesabın profil fotoğrafına baktığımda yine kendisi vardı, motor üzerinde. Kullanıcı adı yggdrasil.db`di. Yggdrasil, tüm evreni bir-birine bağlayan ve bir arada tutan kutsal bir hayat ağacıdır. İskandinav mitolojisinde evrenin merkezinde yer alan ağaç olduğuna inanılır. Dokuz alemi bir-birine bağlayan devasa ve kutsal bir ağaçtır. Tüm bunların tesadüf olduğuna inanamadım.
Elim istemsizce boynumdaki kolyeye gitti. Avucumun içinde sıkıca tuttum. Belki benim fotoğraflarımdan görüp yaptığı bir şeydir. Belki de gerçekten tesadüftür. Bunu anlamanın bir yolu vardı. Bu yol hesap bilgileri olan kısıma girmekti. Buradan sadece hesabı ne zaman açtığını ve kaç defa kullanıcı adını değiştirdiğini görürdüm. Vakit kaybetmeden hesap bilgilerine girdim. Katılma tarihi Mayıs 2019. Tuttuğumu fark etmediğim nefesimi sesli şekilde verdim. Kullanıcı adınıda hiç değiştirmemiş. Yani tüm bunlar tesadüftü. Sinan`dan sonra gerçekten paranoyaklaşmıştım.
Yazılan hiçbir mesaja cevap vermeden uygulamadan çıktım. Telefonu kapatıp abimin odasına doğru yürümeye başladım. Odaya vardığımda kapıyı çalıp çalmamak arasında kaldım. Tabii ki çalmayacaktım. Bodoslama odaya daldım. Abim yatağına uzanmış telefonda biriyle konuşuyordu. Beni görünce kaşları çatıldı. Kapısını çalmadan girmeme her zaman sinir olurdu. Derin nefes alıp diğer tarafa döndü.
“Kapat seni arayacağım.” deyip karşısındakinin kapatmasını beklemeyip kendisi kapattı. Sonra aniden bana döndü. “Napıyorsun kızım sen? Sana kaç defa demeliyim kapıyı çalmadan girme diye.”
Umursamazca omuz silktim. “Annem seni çağırıyor. Sedi`ler birazdan gelir.”
“Tamam çık geliyorum.” çıkmadığımı görünce ne oldu anlamında kafasını salladı.
“Abi, ben bugün söyleyecektim annemlere. Şimdi ne yapacağım?” Diye sızlandım.
“Yarın sabah kahvaltıda söylersin.” Niye bu kadar haklı bu adam?
“Öyle yaparım o zaman. Hadi gel gidelim, abicim.” diyerek kapıyı gösterdim.
“Gel bakalım cimcime.” Ayağa kalkıp yanıma geldi. Kolunu omzuma aatarak aşağıya inmeye başladık.
“Abi?”
“Efendim.”
“Sedi`nin haberi var üniversite olayından.” dediğim an abim yandan bana kınarcasına baktı.
“Sen salak mısın Gamze? Sedef`in ağzından kaçırma olasılığı yüzde yüz.”
“Haklısın ama ben ne bileyim bugün onların geleceğini. Hem ben Sedef`ten hiçbir şey saklamam. Sanki bunu bilmiyorsun.”
“Neyse artık. İnşallah bugün bir pot kırmaz.”
“İnşallah.”
Abimle birlikte bahçeye indik. Hala babam ve Sedef`ler gelmemişti. Annem ise mutfaktan çıkmamıştı daha. Bahçedeki oturma grubuna vardığımızda abim kolunu omzumdan çekti ve ikili koltuğa oturdu. Ben de tekli koltuklardan birine attım kendimi. Demir kendini yine telefonuna gömmüştü. Benim telefonum titrediğinde baktım kim yazmış diye. Yggdrasill.db size bildirim gönderdi. Yggdrasill mi? Hemen parolayı girip mesaj açtım. “Görüldü atmak mı? Niye cevap yazmıyorsunuz, doktor hanım?” Midem kasıldı. Doktor hanım mı?
Bana bu hayatta doktor hanım diyen sadece ailemdi. Bir de Sedi. Küçüklüğümden beri doktor olmak istediğim için annemle babam bana doktor hanım diye seslenirdi. Sedi ise küçükken her zaman doktorculuk oynamak istediğim için doktor hanım diyordu. Acaba ben sosyal medyada doktor olmak istediğimden bahsetmişmiydim? Hiç hatırlamıyordum. Yüzümün bembeyaz olduğunu hissediyordum. Demir`inde bunu fark ettiğini anladım.
“Gamze?” diyerek koltukta dikleşti. “Ne oldu? Yüzünün hali ne öyle?”
“Bir mesaj aldımda onun etkisidir.” uzatmamak adına telefonu kapatıp yanıma koydum. Abime döndüğümde kaşlarını çatmış bana bakıyordu? “Sinan mı yazdı?” diye sordu. “Hayır,” diyerek gözlerimi kaçırdım. “Sadece takipçilerimden biri yazmış.”
“Ne yazmış?”
“Şimdi ben kaç gündür bir şeyler paylaşmıyorum diye birçok takipçim mesaj atmış. Neden bir şey paylaşmıyorum diye. Bir tanesi böyle bir şey yazmıştı. Bende çoğuna cevap yazmıyorum diye buna da yazmadım. Şimdi yine yazmış niye görüldü atıyorsun diye. Bir de... `Doktor hanım’ yazmış. Bana da sizden başka kimse doktor hanım demiyor diye garipsedim. Ama aklıma da gelmiyor sosyal medyada doktor olmakla ilgili bir şey paylaştığım.”
“Kim ki bu? Ismi falan var mı?”
“Kullanıcı adı yggdrasill.db. Ismi falan yok.” dediğimde yüzünü buruşturdu. “Yggdrasill ne be? Küfür gibi.” dediğinde kıkırdadım. “Yggdrasill iskandinav mitolojisinde hayat ağacı demek. Yaşamın ağacı olarak adlandırılıyor.”
Gözleri önce kolyeme kaydı. Anladığını anlatan mırıltı çıkardıktan sonra telefonunu eline aldı. Birkaç şey yaptıktan sonra yüzünde anlamlandıramadığım ifade oluştu. Dudakları büküldü. Sonra bana döndü ve gözlerinde hınzır ifadeyle “Çocuk yakışıklıymış da ha,” dedi. Ne? Telefonda çocuğun resmine mi bakıyordu? Aman tanrım ne kadar da ilgili bir abim varmış. Ben burada stressten ölüceğim, abim nelerle uğraşıyor.
“Çocuğun yakışıklı olup olmaması beni ilgilendirmiyor.” diyerek gözlerimi devirdim. “Abi biraz ciddi olur musun? Ya bu adam bana takıntılıysa?” dediğimde abimin gülüşü soldu. “Herkesi Sinan sanmaktan vazgeç artık. Hem adam takıntılı olsa önceden yazmaz mıydı? Şimdi yazdığına göre ve aynı şekilde diğer takipçilerinde yazdığına göre sandığın gibi bir şey yoktur. Ama dersen ki araştır atayım bizim Kaan`a atayım hesabı araştırsın. Ne dersin?”
“Yok araştırmasın. Muhtemelen tesadüftür. Belki de herhangi bir hikâyede falan söylemişimdir. Zaten cevap yazmayacağım. Biraz abarttığımın farkındayım.”
“O zaman bir problemimiz kalmadığına göre oturup sığır gibi babamları bekleye biliriz.” dediğinde kahkaha attım. Bu adam güldürmeyi çok iyi başarıyordu. Yüzündeki tebessümüyle beni izledi. “Seni güldüre bilmek ne hoş.”
Tam cevap verecektim ki bahçe kapısı açıldı. Babamın arabasını gördüğümde sevindim. Araba durduğunda babam arabadan indiğinde hemen bizi gördü. Bize doğru yürüdüğünde yüzünde gülümseme vardı. Yanımıza vardığında hemen arkadan bana sarılıp başımın üzerine öpücük kondurdu. “Güzel evlatlarım, nasılsınız bakalım?” diyerek benden ayrılıp abimin yanına oturdu. “İyiyiz babacığım. Sen nasılsın?” dedim. “Bizim de sarılıp öpen babamız olsa bizde iyi olurduk.” abimin homurtusunu duyduğumuzda babamla güldük.
“Sen kardeşini kıskandın mı, evlat?”
“Kıskandı baba. Baksana suratına.” diyerek abimi daha da kızdırdım.
“Ben hiç kimseyi kıskanmam. Hem artık büyüdüm, ne o öyle sarılmalar falan. Öğkk. Çok çocukca.” dediğinde gülüşüm kahkahaya dönüştü. Babamda kahkahalarının arasında hemen kolunu abimin omzuna atıp sarıldı. Ve tabii ki kafasına öpücükte kondurdu. Onların bu haline gülümsedim. Ayağa kalkıp arkadan ikisine de sarıldım. Benim kafam abimle babamın kafasının arasındaydı. “Sizi çok seviyorum” dedim. Ikisi de aynı anda “Biz de seni,” dedi ve yanağımı öptüler.
“Peki ya beni?” Annemin sesiyle hepimiz ona baktık. Kollarını göğsünde birleştirmiş, kaşlarını çatmışdı. Yalandan sinirlenmiş ifadesiyle bize bakıyordu. Babam, abim ve göz-göze geldik. Aynı aynda gülürek ayağa kalkıp, anneme sarıldık.
“Bugün de herkesin alınganlığı üzerinde.” Babamın söylediğine gülüp bir-birimizden ayrıldık.
“Tamam bu kadar yeter. Şimdi Neva`lar gelecek. Kendinize çeki düzen verin.” diyerek Aysun sultan kendi otoritesini konuşturdu.
Çok geçmeden bahçe kapısı yeniden açıldı. Bu sefer Sedi`ler gelmişti. Araba durduğunda Neva teyze, Çağlar amca, Sedef ve küçük kardeşi Selin arabadan indi. Babamla annem önden, biz ise arkadan onları karşılamaya geçtik. Neva teyze ve Çağlar amca annemlerden küçüktü. Çağlar amcayla babamın ortak lojistik üzerine şirketi vardı. Neva teyze annem gibi öğretmen, ama ikisi de çalışmıyorlar. Selin ise daha 15 yaşında güzeller güzeli bir kız. Sedef`le Selin benim hiç var olmayan kardeşlerim gibiydi. Bir abim vardı evet, tanımasam da bir ablam da vardı. Ama hiçbir zaman biolojik kardeşim olmamıştı. Sedi ve Selin benimle aynı anadan, babadan olmasa da kardeşlerimdi.
“Hoş geldiniz.” diyerek annem Neva teyzeye sarıldı.
“Hoş bulduk, Aysun.” Neva teyzenin siyah, bisiklet yaka elbisesi kendisine çok yakışmıştı.
“Hoş geldiniz Çağlar.” diyerek babam Çağlar amcayla tokalaştılar. “Nasılsınız kızlar?” Sedi babama gülümseyip, “İyiyiz Harun amca. Siz nasılsınız?” dedi. “İyiyiz çok şükür.”
Büyükler kendi aralarında konuşurken Sedef`le göz-göze geldik. Hemen bir-birimize doğru koşup sarıldım. “Sedi`m ne özlemişim kızım seni.” diyerek daha da sıkı sarıldım. “Ben de aşkım. Çok özledim ya seni. Benim için hazırlanman gözümden kaçmadı.” Ayrıldığı an elimi tutup kendi etrafımda döndürdü. “Eee... Tabii senin için hazırlanacağım. Başka kimin için hazırlana bilirim ki?” dedikten sonra Seline döndüm. Yanağından makas aldım. “Naber fıstık?”
“İyiyim Gamze abla. Sen nasılsın?”
“İyiyim bende kuşum.”
“Sarılma faslınız bittiyse geçelim, oturalım. Ayakta dikilmeyin.” Abimin haklılığına herkes onaylayan mırıltı çıkardıktan sonra bahçedeki oturma grubuna geçtik. Babamla Çağlar amca tekli koltuğa, Annemler Selin`le birlikte üçlü koltukta oturdu. Ben ve Sedi ikili koltuktaydık ve abimde başımda dikilmiş, koltuğa yaslanarak ayaktaydı. Kafamı kaldırdığımda abim üstten bana bakıyordu. Ona hiç de tatlı olmayan gülüşümü sunup önüme döndüm.
Herkes kendi aralarında bir şeyler konuşuyordu. Bir tek Selin telefonuna bakıyordu. Abim de kafasını başıma yaslayıp babamları dinliyordu. Sedef almak istediği kiyafet, çanta gibi şeyleri bana göstererek alıp-almamasına karar veriyordu. “Sence bu nasıl?” diyerek beşinci beyaz tişörtü gösterdi. “Aynısını az önce gösterdin ve sepete ekledin.” Gözlerimi devirdim.
“Eee Gamze kızım. Senin sınavların nasıl geçti? Sınavdan sonra hiç görüşemedik.” Çağlar amcanın sorusuyla herkesin dikkati bana döndü. Tam cevap verecektim ki, Sedef kafasını telefondan kaldırmadan konuştu. “İyi baba iyi. Tıp fakültesini kazandı ya Gamzoş.” Kahretsin! Bu kız ne zaman çenesini tuta bilecekti?
Sedef kafasını kaldırdığında benim ve Demir`in sert bakışlarıyla karşılaştı. Ne söylediğini şimdi fark etmiş gibi gözleri büyüdü. Sedef`ten bakışlarımı çekip annemle babama baktım. Babam kaşlarını çatmış bana bakıyordu. Şimdi söyleyemezdim! Sedef söylediği şeyi düzeltmeye çalıştı. “Yani iyi geçmişti. Muhtemelen kazanacak demek istedim. Hem yıllardır hayali doktor olmak. Değil mi?” diyerek bana döndü. Gözlerinde mahcupluk vardı. “Evet iyi geçti sınavlar. Istediğim yeri kazanacağım muhtemelen.” dedim ve babama baktım. Çatılı kaşları düzelmişti. Ama gözlerindeki şüphe daha gitmemişti. Gecenin sonuna kadar Sedef ağzını açmasa iyi olurdu!
Stressten parmaklarımı kütletmeye başlamıştım. İmdadıma canım abim yetişti. Demir konuyu değiştirdi. “Ben çok acıktım. Sofraya geçelim mi?” herkesten onaylayan mırıltılar çıktığında ayağa kalkıp sofraya geçtik. Sofranın başında babam, sağında Çağlar amca, solunda annem, annemin yanında Neva teyze oturmuştu. Onun da yanına Selin, Selinin karşısına ben oturmuştum. Benimse sağımda Sedef, solumda ise abim vardı. Yemek yerken hiç kimseden ses çıkmıyordu. Herkes odağını yemeye vermişti. Arada babamlar kendi aralarında bir şeyler konuşuyordu o kadar. Ta ki babamın telefonuna gelen aramaya kadar. Keşke o telefonu açmasaydı, ama artık geçti.
Babam telefonu kulağına götürdü. “Naber Selim. Sen beni arar mıydın?” karşısındaki Selim denen adam ne söylediyse babamın kaşları çatıldı. “Nasıl anlamadım?” Diyerek bana döndü. Bu bakışı hiç hayra alamet değildi. Biraz daha dinledikten sonra “Teşekkür ederim Selim. Şimdi kapatmam lazım... Görüşürüz.” deyip telefonu kapattı. Çatılan kaşlarıyla birlikte tüm dikkatini bana verdi. İsmi Selim olan şahısın iyi bir şey demediği kesin.
“Kimdi arayan hayatım?” Annemin sorusuyla babam ona doğru döndü. “Eski sınıf arkadaşım. Kendisi İstanbul üniversitesinin Tıp Fakültesinden sorumlu.” dedi ve yeniden bana döndü. Midem kasıldı. Bu adam benim üniversiteyi kazandığımı söylemişti değil mi? Gözlerimi babamdan kaçırıp abime baktım. O da anlamıştı ki, bana bakıyordu. Dizimin üzerinde duran elimi sıkıca tuttu. Onun bu desteğinden faydalanarak babama söylemeye karar verdim. Baklşlarımı yeniden babama çevirdim. Sanki benim itiraf etmemi bekliyor gibiydi. Derin nefes alıp konuşmaya başladım.
“Baba, ben de bugün öğrendim. Söyleyecektim sana.”
“Neyi söyleyeceksin?” Annemin sorusuyla ona döndüm. Kendimi çok suçlu hissediyordum. Başımı aşağı eğip “İstanbul Tıp Fakültesini kazandığımı.” dedim. Annem şaşırdı, babam ise tepkisizdi. Görmüyordum ama bana baktığına eminim. “Gamze sen böyle bir şeyi nasıl bize söylemeden yaparsın?” Annemin sorusuna cevap veremedim. Çünkü uzun bir sessizlikten sonra babam konuştu.
“Neden?” Sadece bir soru. Neden? Başımı kaldırıp babama baktım. Gözlerinde hayal kırıklığı vardı. Gözlerimin ardı sızladı. Dokunsalar ağlayacaktım. “Baba, ben... ben burada daha fazla kalmak istemiyorum.” ağzımdan çıkan kelimelerle babamın kaşları daha da çatıldı. “Niye burada kalmak istemiyorsun?” Gözlerim doldu.
“Ben Sinan`dan sonra yaşadıklarımı atlatamıyorum. Peşimi bırakmayacak. Her zaman izlenme hissinden sıkıldım. Artık uzağa gitmek istiyorum. Peşimi bırakmasını istiyorum.”
“Tek başına?” Tam cevap verecektim ki, abim önce davrandı. “Benimle.” Babam bu sefer bakışlarını abime çevirdi. “Seninle?”
“Evet, baba. Ben de Gamze`yle gideceğim. Onu asla yalnız bırakmam.” Abimin söyledikleriyle babamın yüzünde gülümseme oluştu. Nasıl? Kızmadı mı yani? Şaşkın gözlerle abimle bir-birimize baktık. Zaten bilmiyorduk babam nasıl tepki verecek. Ama bu kadar çabuk yumuşayacağınıda sanmıyorduk. Bizim şaşkın bakışlarımızı gören babam derin nefes aldı.
“Benim kızacağımı mı düşündünüz? Neden kızayım? Kızım istediği mesleğe bir adım atmışken neden onun yoluna taş koyayım. Benim vazifem onun yoluna çıkan taşları temizlemek. Kızgın değilim. Sadece kırgınım. En başından bana söylemediğiniz için çok kırgınım. Bir de kendini zora soktuğun için kızıyorum. Neden iki sınava hazırlanarak kendini yıprattın? En başından gelip `baba ben burada okumak istemiyorum` desen sana karşı mı çıkardım? Ben sizlerin kararlarına ne zaman karşı çıktım? İkinize de kırgınım sadece.”
Babamın söyledikleriyle göz yaşlarımı tutamadım. Hızlıca ayağa kalkıp babama sarıldım. Haklıydı. O bana hep destek olurdu. Ben niye ondan saklamıştım ki? Babam bana ne kadar kırgın olsa da kollarının arasına aldı ve saçlarımın arasına öpücük kondurdu. “Tebrikler benim prensesim. Başaracağını biliyordum.” dediğinde ağlamam şiddetlendi. Babam bana köstek olmak yerine hep destek olurdu. En büyük şansım babamdı. Artık hıçkıra-hıçkıra ağlıyordum.
Sakinleştiğimde babamın kollarından geri çekildim. Herkes bize bakıyordu. Anneme baktığımda dolu gözlerle bana baktığını gördüm. Ne yapacağımı bilmediğim için sadece durdum. Annem daha fazla dayanamadan hemen ayağa kalkıp beni kollarıyla sardı. Yine ağladım. “Birtanem.” diyerek omuzlarıma art arda öpücük bıraktı. Gerçekten çok şanslıydım.
Beni seven ve bana her zaman destek olan bir ailem vardı.
Annemden ayrılıp masadakilere baktım. Herkesin bizi izlediğini fark ettim. Babamda gözleri dolu şekilde bana bakıyordu. Babamı hayatım boyunca hiç ağladığını görmemişimdir. Ağlamıyordu. Ama en çok o ağlıyordu. Biricik kızı ondan ayrılacaktı, İstanbulda yaşayacaktı.
Yemekten sonra Sedef`ler gitmişti. Biz ise hiçbir şey konuşmadan odalarımıza çekilmiştik. Babamın böyle tepki vereceğini tahmin etmemiştim. Kızacağını düşünmüştüm, ama o sadece kırgındı. Bütün gece yatağımda dönüp durmuştum. En sonunda ne zaman uyudum hiç hatırlamıyorum. Şimdi ise yatağımda oturmuş, odamı toparlamam gerektiğini hatırladıkça ağlamak istiyordum. Doğduğumdan beri yaşadığım evden ayrılmak çok zordu.
Kapımın tıklatılıp açılmasıyla içeri giren anneme baktım ve gülümsedim. “Günaydın kızım.” Diyerek yanıma geldi. “Günaydın annem.” Dedim. “Hadi kalkta kahvaltıya gel. Seninle dün doğru dürüst konuşamadık.”
“Üzerimi değiştirip geliyorum.” Dedikten sonra annem odadan çıktı.
Hemen ayağa kalkıp beyaz tişört ve siyah şort giyindim. Saçlarımı topuz yaparak ayaklarıma terliklerimi geçirdim. Banyoya giderek elimi yüzümü yıkadım. Kendime gelmem lazımdı, çünkü bugün uzun olacaktı. Odadan çıktığımda abimi merdivenlerin başında gördüm. Hızla ilerleyip inmeden sırtına atladım. Beklemediği için sendelendi, ama hızla trabzanlara tutundu. “Yuh! Kızım napıyorsun? Düşürecektin ikimizi de!” Diye bağırdı. Umursamazca omuz silktim ve yanağını öptüm. “Sana da günaydın abicim.”
“Gamze! İn aşağıya!”
“Hayır inmiyeceğim. Sen ilerle ben sana söyleyeceğim nerede ineceğimi.” deyip güldüm. Ama abim gülmedi. Halbuki çok güzel şakaydı.
“İnmiyor musun?” diye sordu. Başımı iki yana salladım. “Bunu sen istedin.”
Daha ne olduğunu anlamadan abim hızlı adımlarla inmeye başladı. Ağzımdan çığlık kaçtı. Beni tutmuyordu! Sıkıca boynuna tutundum. Merdivenin son basamağında beni sertce yere attı. Sırtım yerle kavuştuğunda acıdan bağırdım. Abim de bu kadar sert düşeceğimi tahmin etmiyordu ki, panikle yere çöktü. “Gamze iyi misin?” Bir de soruyor ya! Başımı kaldırdığımda babamla annemin bize doğru geldiğini gördüm. “Oğlum, ne yaptın sen?” Annemin sesini duyduğum an yalandan ağlamaya başladım. “Anne, senin bu oğlun beni yere attı. Babam nerede? Baba!” Dediğim an babam yanıma geldi.
“Kızım! Babam, burdayım.” Endişeli yüzünü gördükten sonra birazcık pişman oldum. Sırtımda ağrı vardı, ama o kadar ciddi bir ağrı değildi. Ama şımarmak benim de hakkım değil mi?
“Baba, iyiyim. Ama kalkamıyorum.” Yalan değildi. Kalkamayacağım bir ağrıydı.
“Oğlum, sen bu kızdan ne istiyorsun? Her yıl düşürme sözümü verdin, ne yaptın?” dediğinde babam hepimiz gülmeye başladık. Haklıydı. Çünkü abim her yıl düzenli beni yere düşürür. Bebekken beşikten, çocukken bisikletten düşürdüğü gibi. Ama hepsi de yanlışlıkla oluyor.
Abim mahcup ifadeyle bana baktı. “Ya bilerek yapmadım ki. Hem baba, bu kızın niye sırtıma atlıyor?”
“Ama ben seni sevdiğim için yapıyorum.” diyerek dudaklarımı büzdüm. Abim bu halimi görüp sinirden güldü. “Yeter bu kadar şımarıklık. Gel seni kaldıralım.” Yavaşca elini sırtımın arkasına koyarak doğrultmaya çalıştı.
“Ben yerimde rahattım.” Homurdanarak ayağa kalktım. Sırtımda hafif bir ağrı kalmıştı. “Hadi gidelim kahvaltı yapalım.” diyerek onları beklemeden mutfağa gittim. Hemen kendi yerime, yani babamın bir yanına kuruldum. Sofra düzenimiz asla değişmezdi. Babam masanın başında, annem sağında, ben solunda ve benim de yanımda abim otururdu. Ben ağzıma zeytin attığımda bizimkiler de gelmişti artık.
Sakince kahvaltımı yaparken artık zamanı gelmiş gibi babam konuşmaya başladı. “Şimdi kızım, dün konuşamadık. Orada yalnız kalmayacaksınız, birlikte yaşayacağız. Ama işlerimi yoluna koymam lazım. Bunun için bana 1-2 ay lazım. Siz Demir`le gideceksiniz. Biz annenle sonradan geleceğiz. Bizim ordakı evlerden birinde kalırsınız. Ben geldikten sonra büyük bir ev bakarız. Biletleriniz de hazır 3 gün sonra uçağınız var.” Bu kadar. Her şey hazırdı. Sadece ben hazır değildim. Her şeyi geride bırakarak gidiyorduk. Babamlarında bizimle gelmesine sevindim. Ben onlarsız yapamazdım.
“İstanbul`da büyükte olmasa bir villa var. Siz orada kalırsınız. Güzel evdir. Yıllardır boş zaten. Eşyaları falan kafama göre seçtim. Zaten çok kalmayacaksınız o evde.” Annemin dediklerini başımızı sallayarak onayladık.
“Peki ya ben orada ne yapacağım?” Abimin sorusuyla dikkatimizi ona verdik.
“Mimar değil misin, oğlum? Ofis açarız sana, olmaz mı?”
“Olur aslında, ama ben yalnız ne yapacağım? Daha yeni mezun oldum.”
“Benim bir arkadaşım var. Mimarlık şirketi var. Istiyorsan konuşayım, orada işe başla. Hem tecrübe olur sana.” Babamın çevresi de maşallah, her meslekten birini tanıyor.
“Sen öyle diyorsan, bana da uygun.” Daha da hiçbir şey konuşmadık. Bu evde birlikte son kahvaltılarımızdı. Bunu düşündükce ağlamak istiyordum.
Kahvaltıdan sonra odama çıkıp, yavaş-yavaş valizlerimi hazırlamaya başladım. Ne de olsa 3 gün sonra gidecektik. Aslında kitaplarımı ve birçok eşyamı burada bırakacaktım. Ama artık ailecek taşındığımız için burada kalmasına ihtiyaç yoktu. Zaten her şeyi bugün toplamayacaktım. Şimdilik birkaç hafta ihtiyacım olacak eşyaları toplayacaktım. Geri de kalanları ise yarın toplardım. Onları zaten toplamasam da olurdu annemler hallederdi, göndertirler İstanbul`a.
Odamdakı eşyaları toplarken aslında eşyaları toplamıyordum. Birçok anılarımı topluyordum. Her şeyi geride bıraka bilirdim, ama anıları asla. O anılar eşyalarla birlikte benimle gidiyordu. Yeni bir başlangıç için gitmem lazımdı. Belki o zaman Sinan benim peşimi bırakırdı. Belki beni görmezse, unuturdu.

***

3 gün sonra
Bugün yeni hayatımın ilk günüydü. İstanbul`a geleli 2 saat olmuştu ve biz şimdi yeni evimize gidiyorduk. Aslında geçici ev de diye biliriz. Çok kalmayacaktık bu evde. Uçaktan indikten sonra babamın ayarladığı adamlar bizi havalimanından aldı. İsimlerinin Ömer ve Mustafa olduğunu öğrendiğim bu iki kişi bizim korumalarımızmış. İkisi de 20`lerinin sonlarındaydı. Ömer abi siyah saçları ve takım elbisesi ile baya ciddi duruyordu. Mustafa abi ise daha rahatdı. Sanki Ömer abinin zıttıydı. Dağınık kahve saçları, mavi gözleri ile çok yakışıklı görünüyordu. Takım elbise giymemişti, mavi tişört ve jean pantolonu ile baya rahat duruyordu.
Eve vardığımızda araba bahçede durdu. Arabadan indiğim an evi incelemeye başladım. Çok güzel bir evdi ama gerçekten küçüktü. Eğer sadece abimle ben kalsaydık bizim için yeterliydi. Dışarıda çok durmayıp eve doğru ilerlemeye başladım. Abim de arkamdan geliyordu. Kapının yanında durduğumda dönüp abime baktım. Çünkü biz de anahtar yoktu, babam bize anahtar vermemişti. Tam Ömer abilere soracaktım ki, kapı açıldı. Bizi 40`larında bir kadın karşıladı. Doğru ya annem demişti, `sizinle yardımcı kadın kalacak` diye.
“Merhaba. Hoş geldiniz. Ben Nehir, yeni yardımcınız.” diyerek gülümsedi. İsminin Nehir olduğunu öğrendiğim bu kadın baya samimi birine benziyordu. Az-az beyazların olduğu siyah saçları vardı. Gülümseyişine karşılık vererek, “Merhaba Nehir abla. Ben Gamze, bu da abim Demir.” dedim.
“Memnun oldum çocuklar.”
“Biz de.”
Kapıdan içeriye adım attığım an evi incelemeye başladım. Iki katlı, sade ve tatlı bir evdi. Alt katta bir oda, geniş bir salon, mutfak ve banyo vardı. Salona girdiğimde beyaz ve ahşap mobilyaların uyumu çok güzel görünüyordu. Yeni mobilya kokusunu iliklerime kadar hissediyordum. Eşyaların çoğunu annem seçmişti. Biz çoğu şeye karışmamıştık, zaten taşınacaktık, gerek yoktu abartmaya. Annemin dediğine göre babam önem göstermesini söylemiş. 1-2 ay burada yaşasak da her şeyin gönlümüzce olmasını istemiş. Annem bizim zevkimizi çok iyi bildiği için her yer abimle tarzımızı yansıtıyordu.
Salondan çıkıp üst kata doğru ilerledim. Merdivenlerden çıkarken yabancı ev hissi bedenimi sarmıştı. Bu katta 3 kapı vardı, yani 3 oda. Sanki hissetmişim gibi ilk uzandığım kapıyı açtığımda kendi odam olduğunu anladım. Içeriye adım attığımda gözlerimin ardı sızladı. Sanki sadece bu odadan mobilya kokusu gelmiyordu. Odadan çiçek kokusu geliyordu.
Duvarın birçok alanında çerçeveler vardı. Çoğunda babama benim olduğum fotoğraflardı. Bebekliğim, çocukluğum ve daha birçok anılar duvarlara asılıydı. Yavaş adımlarla masama doğru yürüdüm. Çalışma masamın üzerinde sıklıkla kullandığım kalemlerimin, en sevdiğim şey olan çizim için gerekli malzemeler, tuvaller, boyalar falan vardı. Gözlerim dolduğunu hissediyordum. Tüm bunları babamın ayarladığına emindim. Babam bizim en büyük şansımızdı. Demiştim ya, yabancı ev hissi vardı diye. Artık yoktu.
Çünkü babamın varlığını yanımda olmasa da hissetmiştim.
Her zamanki gibi varlığını hissetirmişti.
Ve babamı daha ilk günden çok özlemiştim.

1 hafta sonra
Artık bir haftadır İstanbul`daydık. Buraya alışmak sandığımdan zor olacaktı. Eve yavaş-yavaş alışıyorduk, yani en azından ben alışıyordum. Abim tabii ki her zaman olduğu gibi huysuzlanacak bir şeyler buluyordu. Ilk gün geldiğimizde fark etmemiştim ama evin bodrum katıda varmış. Bodrumda ise 2 oda vardı. Babam abim sevdiği için birini spor odası yaptırmış. Zaten eski evimizde de spor odamız vardı. Ben pek kullanmazdım ama abim seviyordu.
Uyandığımdan beri yataktan çıkmıyordum. Yani çıkmak istemiyordum. Çünkü bugün kayıt işlerini halletmek için okula gidecektik. Aslında bugün kayıtlar başlayacaktı, ama biz önceden halletmek istiyorduk. Heyecandan tüm tırnaklarımı kemirmiştim. Yataktan kalkmama sebep olan tek şey telefonuma gelen mesajlardı. Dün gece telefonu şarja taktıktan sonra bir az yatakta uzanayım demiştim ve bilin bakalım ne oldu? Tabii ki uyuya kaldım. Yavaşca daha doğrusu, sürüne-sürüne ayağa kalkıp masama doğru gittim. Telefonu elime aldığım an yeniden yatağıma döndüm.
Telefonu açtığımda bir sürü bildirim geldiğini gördüm. Çoğu annemle babamın ve Sedef`in mesajlarıydı. Bir de Yggdrasil yazmıştı. Bir dakika ne? Yggdrasil mi yazmıştı? Bu niye bana yazmıştı be? Sonuncu mesajından sonra ona cevap yazmamıştım ve o da bana yazmamıştı. Şimdi ne alakaydı ki?
Annemleri boş verip onun mesajına girdim. “Selam doktor hanım, nasılsınız? Muhtemelen iyisinizdir, ne de olsa bugün kayıtlar başlıyor değil mi?” Ne? Bu adam nereden biliyor kayıtların başladığını? Yani bu adam Türkiye`de yaşıyor, kayıt gününün ne zaman olduğunu biliyordur, ama benim burada okuyacağımı nereden biliyor? Benim sıkı bir takipçimse Azerbaycan`da yaşadığımı biliyordur. Orada kayıtlar 10 güne başlayacaktı. Yoksa bunlar da mı, tesadüf? Neden hiç inanasım gelmiyor? Hayır ya, hiçbiri tesadüf değil.
Bu sefer cevap yazacaktım. “Kimsin sen?” Gerçekten mi, Gamze? Adama `kimsin sen` mi yazılır? Ama daha mantıklı bir seçenekte yoktu. Adını bilmediğim bu erkek kişisi çok bekletmeden cevap yazdı. “Hiç kimse.” Anlamadım? Tamamdır hiç kimse bireyi. Bir şey yazmak için parmaklarım klavyeye gittiği an yeni bir mesaj geldi. “Yüz-yüze tanışana kadar hiç kimse. Ayrıca o kadar mesaj yazmışım, sen sadece `kimsin sen` mi yazıyorsun. Hiç yakışmadı doktor hanım. Ya da doktor adayı hanım mı demeliydim?” son yazdığı şeye yüzümü buruşturdum. Doktor adayı hanım ne be? Ay canım benim sen ona mı takıldın? Salak, adam yüz-yüze tanışmak diyor! Lan, doğru! Bu hiç kimse bireyi benimle yüz-yüze mi tanışmak istiyordu?
Ne cevap yazacağımı bir az düşündüm. Ona “Yüz-yüze tanışmak mı? Rüyanda görürsün. Sen kimsin de seninle yüz-yüze tanışacağım? Ayrıca sen nereden biliyorsun benim doktor olduğum veya doktor adayı? Iyi bir takipçim değilmişsin. Ben asla böyle bir şey söylememişimdir. Sapık mısın sen?” yazıp gönderdim. Bu doğruydu. Bana ilk doktor hanım yazdığında çok düşünmüştüm, ama asla aklıma gelmiyordu. Ve de ben çok bir şey paylaşmazdım, paylaştıklarımın arasında öyle bir şey söylememiştim. Bu adamın doktorluk okuduğumu bilmesi için sıkı bir araştırma yapması gerekiyordu.
Hiç bekletmeden geri yazdı. “Evet küçük hanım. Biz yüz-yüze tanışacağız. Buna inanıyorum. Diğer soruna gelirsek, yakında nereden öğrendiğimi anlarsın. Ayrıca kendin şimdi düşüncelerimi doğruladın. Ve iyi bir takipçinimdir, 2023`ten beridir seni takip ediyorum. Sapık da değilim. Sevmedim bu imayı. Seni senin izin verdiğin kadar tanıyorum.” Yazdıklarıyla ağzım açık kaldı. Beni benim izin verdiğim kadar tanıyor da ne demek? Içimden bir hiss bu adamın boş bir adam olmadığını söylüyor. Ya bana takıntılı ya da aşık. İlk ihtimal daha yüksek, ama ben bunun olmasını istemiyorum. Ikinci ihtimal ise saçma. Birinin bana âşık olması mı? Aşırı saçma bir olay. Adam fazlasıyla yakışıklıydı. Ben de güzeldim tabii ki. Ama âşık olunacak kadar değil.
Neyse, bu adamı engellese miydim acaba? Bir dakika yakında anlarsın derken ne demek istiyordu? Cevap yazmasam mı? Yazmayacaktım. Cevap verdikçe götü kalkıyordu bunun.
Telefonu kapatıp ayağa kalktım. Hızlıca banyoya girip duş aldım. Duştan çıktıktan sonra saçlarımı kurutup hafif makyaj yaptım. Abartılı makyaj hiç yapmazdım zaten. Evet, şimdi gelelim ne giyeceğimize. Bu da soru mu? Tabii ki, beyaz önlük. Tamam şakacı tarafımdan uyanmam benim sorunum değil. Bu yaz sıcağında giyebileceğim tek şey elbiseydi. Dolaptan en sevdiğim zeytin yeşili elbisemi çıkardım. İnce askılı kısa bir elbiseydi. Bu elbiseyle kısa topuklu beyaz sandaletlerimin uyacağını düşünündüm. Çanta olarakta beyaz çanta taktım. Aksesuar zaten takmıyordum, sadece kolyem vardı. Son olarakta parfüm sıkıp odadan çıktım.
Abim muhtemelen uyanmıştı. O yüzden odasına gitmeden direkt aşağıya indim. Mutfağa girdiğimde abim masada oturmuş tabletinde birşeylere bakıyor ve kahve içiyordu. Adım seslerimden geldiğimi anlayarak “Günaydın, uykucu.” dedi. “Günaydın abicim. Ne yapalım siz erkekler kadar hazırlanmamız kısa sürmüyor.” diyerek arkadan ona sarıldım. Yanağına öpücük kondurup yerime oturdum. Gerçekten acıkmıştım. “Saatin kaç olduğundan haberin var mı?” diye sorarak dikkatimi üzerine çekti. `Kaç ki` der gibi başımı salladım, bir yandan da salatalık atıyordum ağzıma.
Demir saatine bakıp, “On biri iyirmi geçiyor.” dediği an öksürük tuttu. O kadar geçmişmiydi ya? Saat 7-de uyanmıştım bir de. Hepsi o çocuk yüzünden!
Ben burada öksürük krizimle uğraşırken abimde başını tabletten kaldırmadan su uzattı. Lan oğlum, belki ölüyorum! Uzattığı suyu alıp hepsini içtim. “Kaçta uyanmıştın? Geç uyanmazsın sen?” diye sordu.
“7-de uyandım da hazırlanmam falan uzun oldu.”
“Gamze, senin en uzun hazırlanman 2 saat sürer.” Sesi şüpheci çıkmıştı, sanki ne yapa bilirmişim gibi. Göz kırpıp başını salladı. “Ne iş?”
“Of abi. Ne iş olacak? Bir az özenmiş olamaz mıyım?”
“Hayır.” Netti. Dediği şeyle kaşlarımı çattım. Neden be köpek? Demek isterdim, ama karşımdaki abimdi. Maalasef.
“Abi, sence ne yapabilirim?”
“Hiçbir şey. Ama senin niye geç indiğini biliyorum. Yine düşüncelerle boğuşuyorsun değil mi?” Bu adam niye her şeyi biliyordu?
“Bir azcık düşüncelere daldığım doğru. Ama geç inmemin sebebi sadece o değil.” sonlara doğru sesim kısılmıştı.
“Ne o zaman?”
“Geçen sana gösterdiğim çocuk var ya...” konuşmama izin vermeden, “Yakışıklı olan mı?” dedi. Gözlerimi devirdim. “Evet abi, yakışıklı olan. Sen anlamadım ki, niye taktın bu adamın yakışıklılığına. Ne yapacaksın, kendine mi ayarlayacaksın?” Son dediğimle burnuma fiske vurdu. “Ben ne yapacağım onu. Sana ayarlarız diye düşünmüştüm.”
“Oha abi, ben ne yapayım onu?”
“Bilmem. Neyse, dalga geçmeyi bırakta ne yazmış?”
“Selam falan diye gevelemiş işte." Homurdanarak konuşmam abimi şüphelendirdi. “Ver bakalım telefonunu.” diyerek elini uzattı. Hiçbir şey demeden telefonu abime verdim. Zaten şifremi falan bildiği için direkt olarak uygulamaya girdi.
Abim mesajları okurken ben de kahvaltıma devam ettim. Bugün kayıttan sonra avm-ye gitmek istiyordum. Kiyafetim falan vardı, ama yeni bir şeyler alsam fena olmazdı. Hem yakında üniversitede açılacak. Bir de Demir`e yeni işi için hediye almak istiyorum. Aslında lisedeyken boş vakitlerinde babamın yanında, yani şirkette çalışıyordu. Ama sonuç olarak bu iş onun kendi alanında ilk deneyimi olacaktı. Hediye almam onu mutlu edecek. Bu bile yeterdi bana.
Demir bütün mesajları okuduktan sonra sakince telefonu masaya bıraktı. Bana döndüğünde yüzünde anlamadığım bir ifade vardı. “Bu çocuğu araştırma mı istermisin? Ya da babama söyleyelim o araştırsın.”
“Bilmiyorum. Yakında tanışacağız dediğine göre bence bizim üniversitede okuyor. Hem görmedin mi, tıp öğrencisi belli ki.”
“Nden bu çocuğu engellemiyorsun?” diye sordu. Gerçekten ben neden bunu engellemiyrdum? Bilmiyorum. Içimden bir hiss bu çocuğun zararsız olduğunu söylüyor. Ne kadar Sinan konusunda yanılmış olsamda, buna güvenmek istiyorum. Hem engellesem ne değişecek ki? Yeni bir hesap açamayacak mı?
“Neden engelliyim ki? Zaten iki-üç güne hesabı kapatacağım.”
“Sen nasıl istersen abicim, ama sonra ağlama. Eğer bir daha seni rahatsız ederse, araştıracağım. Tamam mı?” Başımı salladım. “Şimdi kahvaltını yap çıkalım.”
“Abi, avm`ye de gider miyiz?”
“Ne alacaksın?”
“Kiyafet falan. Şimdi okullarda açılıyor, yeni ciciler almam lazım.” diyerek şımarıkça gülümsedim. Abim bu halime gülümseyip başını salladı.
Kahvaltıdan sonra abimin arabasıyla okula gittik. Abim bir haftadır arabasına hasretti, neyse ki bugün gelmişti. Ben 18 olmama rağmen arabam yoktu. Babama sorsam daha küçüksün diyerek erteliyordu. Aslında ehliyetim var, ama arabam yoktu. Abim de değerli arabasını hiç kimseye vermezdi. Bir iki sefer istemek gibi bir hata yapmıştım. Istememle de kalmıştım.
Okul evimize yakındı. Yarım saate kampüsün önündeydik. Asıl yaşayacağımız ev de umarım yakın olur. Demir arabayı park edince ikimizde indik. Bina çok güzeldi, bahçesi de genişti. Ilk defa geliyordum, ama sosyal medyada falan araştırmıştım. Hayallerimin peşinden gitmek hiç bu kadar güzel olmamıştı. Sanki her şey rüyaymış gibi geliyor. Uykumdan uyanacağım ve her şey eskiye dönecek gibi... Ama hayır artık her şey gerçekti ve ben başarmıştım.
Okula doğru yürümeye başladık. Kapıdan içeriye adımımı attığım an evrakları arabada unuttuğumu fark ettim. Panikle abime döndüm. “Demir! Evrakları unuttum!” diye bağırdım. Tabii ki bağırmamla bir çok kişi dönüp bize baktı, ancak onları umursayacak durumda değildim. Demir sesli bir şekilde nefesini verip bana döndü. “Neden bağırıyorsun Gamze?”
“Ay ne bileyim, panikledim işte. Gidip alayım mı ben?”
“Sen geç kantine iki kahve al ben alıp geliyorum yanına. Hadi!” diyerek beni tek başıma bıraktı. Kantin acaba neredeydi?
Sora-sora kantini sonunda bulmuştum. Iki filtre kahve alarak masaya doğru giderken birine çarpttım. Olamaz kahveyi adamın üstüne dökmüştüm! Ne kadar sakardım. “Çok özür dilerim. Ya birden şey ol-”
“Önemli değil, benim hatam.” diyerek sözümü kesti. Başımı kaldırıp yüzüne baktığımda sanki bir yerlerden tanıyor gibiydim. Ama asla çıkartamıyordum. Adamın beyaz gömleği tamamile kahve olmuştu. Mahcupluktan yerin dibine girecektim. Tam yine özür dileyecektim ki, abimin bana seslenmesiyle gözlerimi yumdum. Yine geliyor gelmekte olan. “Gamze! Neler oluyor orda?” diyerek yanımıza geldi.
Abim çarptığım adama ters-ters bakarken çarptığım adam ise Demir`e sıcak bir şekilde bakıyordu. “Abi, kahveleri masaya götürürken, yanlışlıkla bu beyefendiye çarptım. Tam özür dileyecektim ki sen geldin.” dedim. “Yanlışlıkla oldu zaten. Ben de dikkat etmedim, özür dilemenize gerek yok." Diyerek gülümsedi. Gülümseyerek karşılık vereceğim zaman abimin yalancı öksürüğü ortama giriş yaptı. “Özüre gerek yokmuş. Hadi abiciğim, gidelim halledelim işlerimizi.” diyerek kolumu çekiştirdi. Ona döndüğümde ters bakışlarımın hedefindeydi. O ise `bana ne` der gibi omuzlarını silkti. Sesli bir şekilde oflayıp çarptığım adama döndüm. Hafif tebessümle “Tekrar özür dilerim.” dedim. Karşımdakı adam ise gülümseyerek başını salladı ve “Önemli değil, bende de hata vardı.” dedi.
Abime dönerek kayıt işlemlerini halletmek için ilerlemeye başladık. Ben ise kafamdakı düşüncelerle uğraşıyordum. Nereden tanıyordum acaba ben bu adamı? Yakışıklıydı ama adam. Adamdan etkilendim galiba. Neler diyorsun Gamzeciğim? Tebessümüm genişledi. Ama adam gerçekten yakışıklıydı.
Kayıt işlerini hallettikten sonra abimle okuldan çıktık. Babama beni ‘ispiyonlayan’ Selim ile de tanıştık. Bizim fakülteden sorumluymuş ve bana Selim bey değil, Selim amca deyin diye tutturdu. Ne fark varsa.
Okula yakın bir avm’ye gitmek için arabaya bindik. Yolda hiçbirimiz konuşmuyorduk. Sessizlik beni çok rahatsız ettiği için abimi konuşturmaya çalıştım. “Eee yarın işe başlayacaksın. Nasıl hissediyorsun, yakışıklı?” Diyerek yanağındam makas aldım.
Kaşlarını çattı ve elimi ittirdi. “Ne yapıyorsun, kızım? Kaç defa dedim ‘bana el kol haraketi yapma’ diye. Neden sinirlendiriyorsun beni?”
“Ya kızma hemen. Hem soru sordum. Nasıl hissediyorsun?”
“Nasıl mı hissediyorum? İyi. Sonunda kendi mesleğimi yapa bileceğim. En çokda buna seviniyorum ya.” Sevinci yüzünden belli oluyordu. Sanki yıllardır bu anı bekliyordu. Bugün benim için işe başlamamıştı. Yarın artık başlayacaktı.
“Acaba birgün ben de böyle hissedebilecekmiyim?”
“Olucak tabii. Stajlarında, ilk iş gününde her zaman senin yanında olacağım.” Diyerek elimi tuttu. Gülümseyerek önüme döndüm.
Avm’nin otoparkında araba durduğunda abim bana döndü. “Sen in, çık biraz gezin, geliyorum ben de.” Başımı sallayarak arabadan indim.
Aslında yalnız gitmem işime gelirdi. Onun yanında ona hediye alamazdım. Mağazaları gezerek ne alsam diye düşünüyordum. Bence saat güzel hediye olurdu. Olduğum kata göz gezdirdim. Gözüme kestirdiğim ilk mağazaya girdim.
İçeriye adım attığım an görevli kadın gülümseyerek bana yaklaştı. “Hoş geldiniz.” Gülümseyerek karşılık verdim. “Hoş bulduk.”
“Nasıl bir şey arıyordunuz?”
“Aslında bilmiyorum. Hediye alacağım. Ama nasıl bir şey alacağımı düşünmedim.” Diyerek dudaklarımı büktüm. Kadın gülümseyerek başını salladı. “Anladım. İsterseniz buradakı modellere bakalım. Beğendiğiniz bir şeyler ola bilir belki.”
Birçok model gösterdikten sonra içlerinden Demir’in zevkine göre bir şey seçtim ve ödemeyi yaptım. Hediye paketi yapmalarını istedikten sonra beklemeye başladım. Başka bir şey daha alsam mı diye düşünüyordum. Bence gerek yoktu.
“Buyrun hanımefendi.” Kadının uzattığı paketi aldım, teşekkür ederek mağazadan çıktım. Mağazadan çıktığım an birine çarptım. Hay aksi! Bugün ne olmuştu bana. Üstelik adamın elindeki kahve elbiseme dökülmüştü!
Tam başımı kaldırıp adama dikkat etmesini söyleyecekken gördüğüm yüzle ağzımı açamadım. Kantinde üzerine kahve döktüğüm adamdı. Gömleği de değişmişti.
Tabii ki değişecek Gamze, adamın üzerine kahve döktün ya.
Ne söyleyeceğimi bilmeden ona bakıyordum. Gerçekten ben bu adamı bir yerden tanıyorum. Yüzünde sırıtmayla bana bakıyordu. “Kısasa kısas ha? Sevdim bu işi.” Diyerek üzerime dökülen kahveye baktı. Kaşlarımı çatarak ona baktım. “Kasten mi döktün üzerime? Beni mi takip ediyorsun?” Diyerek gözlerimi kıstım.
Ellerini yukarıya kaldırarak masumum duruşu sergiledi. “Gerçekten istemeyerek oldu. Hem seni neden takip edeyim, doktor hanım?” Doktor hanım mı?
Tabii ya! Bu adam, o adam! Yggdrasil.db bu! Anladıklarımla gözlerimi büyüttüm. “Sen…sen o’sun! Yggdrasil’sin!”
“Bu kadar çabuk anlamanı beklemiyordum doğrusu. Hem benim ismim var değil mi? Tanışalım mı?” Diyerek elini uzattı.
Bir yüzüne, bir de uzattığı eline baktım. Kaşlarımı kaldırarak, “Sen zaten beni tanıyorsun. Seni neden tanıyayım ki?” Dedim.
“Demiştim tanışacağız diye. Ben Devrim. Devrim Asaf Barlas.”
İrademi kırarak uzattığı elini sıktım. Bence tanışmamızın bir zararı olmazdı. Zaten aynı okulda okuyacağız galiba. “Gamze Akay.” Elini tuttuğum için gözleri parladı. “Memnun oldum.”
“Ben de.” Diye mırıldandım. “Üzerimi mahvetmeseydin daha memnun ola bilirdim.”
“Sen de benim gömleğimi mahvetmiştin hatırlatayım.”
“Ne kadar kindar biriymişsin arkadaş.” Dediğimde kaşlarını çattı.
“Kindar değilim. Sadece aşığım.”
Sanki bütün sesler kesildi. Sadece ikimiz vardık. Kulaklarımda sadece aşığım dediği kısım vardı. Nasıl? Bana…bana aşıkmıymış?
Kafamda ‘ne zırvalıyorsun sen be’ sesi vardı. İnsan iki gün gördüğü kıza aşık mı olurmuş? Galiba iç sesimi de duyuyor.
“Zırvalamıyorum. İnsan görmeden, sesini duymadan bile âşık olurmuş. Ben bunu seninle öğrendim. Bunu bana sen öğrettin. Bunu böyle bir anda söylemeyi düşünmüyordum ama yine de söyleyeceğim. Seni gerçekten seviyorum Gamze Akay.”

***

Istanbul`un ünlü iş adamı ve yeraltı dünyasının karanlık mafyalarından biri olan Yavuz Barlas kendi odasında boydan cam olan alanda viskisini yudumlayarak manzarayı izliyordu. Haber bekliyordu. Bu haberin ne kadar insanın canını yakacağını bilerek bekliyordu. Kapının tıklatılması ile sırıttı. Gur ve tok sesiyle “Gel.” dedi. Kapı açıldı ve sağ kolu Bilal içeriye girdi.
“Gel Bilal. Ne haber?”
“Kız 10 gün önce abisiyle birlikte İstanbul`a gelmişti, zaten bunu biliyordun. Bu sabah ise okuluna kayıt için gitmiş.” Sanki Bilal bir şeyleri söyleyemiyormuş gibi yerinde kıpırdandı. Tabii ki bu Yavuzun gözünden kaçmadı. “Ne oldu Bilal? Bir sorun mu var?” diye sordu.
“Yani sorun mu, değil mi bilemem ama bir şey oldu.” dediği an Yavuz sertçe nefesini verdi. Elindeki içkiyi başına dikti ve karşıdakı duvara, Bilal`in tam yakınına attı. Sinirli bakışları artık Bilal`in üzerindeydi. “Ne oldu? Uzatmadan söylesene!”
“Devrim Gamze ile görünmüş. Okulun kantininde gözlerini kızdan ayırmamış ve bilerek kıza çarpmış.”
Bilal`in söyledikleri ile Yavuz’un çatık kaşları düzeldi. Tüm bunlarla memnun oldu. Oğlu kedi olalı bir fare tutmuştu. “Bir de abi Devrim kızla avm’de de karşılaşmış.”
“Takip mi etmiş?”
“Bilmiyorum. Ama tesadüfte ola bilir.”
“Tamam. Sen takibi bırakma. Devrimle ben konuşacağım.” Diyerek kapıya doğru yürüdü. Arkasını dönmeden sadece bir şey söyledi.
“Sonuç olarak kuş kafesinden uçtu ve benim bölgeme girdi. Bundan sonrasını Harun Akay düşünsün.”

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

15okunma 5beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 144

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyübüyücücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgüchayatHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİsFadİş Yeri AşkıkaderKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMahalle KurgusuMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikapsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililikSaraysavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkyetimhaneZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18