6. bölüm · Hatırlanmayan Yabancı (Basım Sürecinde)

5- Kokunun Bıraktığı Etki

sudenur kayhan

"Kimi kokular vardır ki sadece burnuna değil; ruhunun en karanlık köşelerine siner. O koku, seni hatırladığını bilmediğin geçmişe sürükler."
Elzem Kahendar’ın Anlatımıyla;

Sabah güneşinin odama süzülen ışıklarıyla uyandım. Perdelerden içeri giren sıcak ışık, bana her zamanki gibi huzur verdi. Bir süre yatağımda doğrulmuş hâlde oturup derin bir nefes aldım; güne yeni başlamanın o kendine has ferahlığı içimde bir sevinç yaratıyordu.

Üzerimi toparladıktan sonra kahvaltı masasına indim. Annemin özenle hazırladığı sofrada taze ekmek kokusu, kızarmış böreklerin çıtırtısı ve demlenen çayın davetkâr buğusu vardı. Hepimiz masaya oturduğumuzda evin içini tatlı bir sohbet ve gülüşmeler sardı.

Annem her zamanki gibi benim resimlerimden bahsetti. Yeni bir tabloya başlamamı istediğini hatta bazı konular hakkında bana ilham verecek fikirler düşündüğünü söyledi. Ben de annemin bu heyecanına katıldım; beraber kahkahalar eşliğinde hayali bir resim tasarladık. O an ailemin yanındaki sıcaklığı ve bu küçük sohbetlerin bana nasıl güç verdiğini bir kez daha hissettim.

Tam sofradan kalkmış, kendime günün planlarını yaparken telefonum çaldı. Ekranda Ehlaz’ın adı belirdi. Aramayı açtığımda onun neşeli sesi kulağıma doldu: “Elzem, hadi hazırlan! Birlikte alışverişe çıkalım. Boya malzemeleri ve tuval almam gerekiyor. Sen de gel, bana eşlik et.”

Onun bu daveti beni çok mutlu etti çünkü ikimiz de sanatla ilgilenirken birbirimize destek olmayı severdik. Teklifini hiç düşünmeden kabul ettim. Hızla hazırlanmaya başladım, anneme gün içinde çıkacağımı haber verip evden ayrıldım.

Bir süre sonra buluştuk ve her zamanki gibi uğradığımız, vintage havasını andıran, rafları tuhaf ama ilginç eşyalarla dolu dükkâna girdik. Ahşap kokusu, eski plakların dizili olduğu raflar, farklı dönemlere ait çerçeveler ve pastel renkli kumaşlarla dolu köşeler…

O dükkânın atmosferi her defasında beni geçmişle şimdinin arasında bir yolculuğa çıkarırdı. Gülerek birbirimize eksiklerimizi gösterdik; ben boyaları seçtim, o tuvallerin kalınlığını kontrol etti. Poşetlerimizi alıp dükkândan çıktığımızda cadde kalabalık ve hareketliydi. İnsanların gürültüsü arasında kendi dünyamıza dalmış yürüyorduk.

Tam o sırada hiç beklemediğim bir şey oldu. Arkamdan bir adam geçti. Onu görmedim, yüzüne hiç bakmadım; ama burnuma gelen parfüm kokusu içimde tuhaf bir yankı uyandırdı. O an, zaman sanki dondu.

Kokunun etkisiyle elimdeki poşet parmaklarımın arasından kayıp yere düştü. Dizlerim titredi sonra istemsizce çömeldim. Kalbim hızla çarpmaya başladı, nefesim daraldı.

Ehlaz şaşkınlıkla bana baktı, ben ise neredeyse kendimi kaybederek ona kokuyu tarif etmeye başladım: “Ehlaz… bu koku… sanki… sanki yıllardır içimde bekleyen bir şey uyandı.” Sesim titriyordu.

Ehlaz önce anlam veremedi ama bakışlarıyla kalabalığı süzdü. O anda siyah takım elbiseli adamın sırtını gördü. Adımlarını ağır ağır atan, dimdik yürüyen bir siluetti. Arkasından bakarken Ehlaz’ın yüzünde kısa bir şaşkınlık belirdi; sonra bu şaşkınlık yerini ciddi bir ifadeye bıraktı.

Bir anlığına duraksadı ama hemen toparlanarak yanıma eğildi. Bana destek olup ayağa kaldırırken, “Tamam, Elzem, önemli değil. Burada kalma, hadi gidelim,” dedi. Sesinde telaş vardı.

Ben hâlâ kokunun yarattığı sersemliği üzerimden atamamıştım. O anın ağırlığını taşırken, Ehlaz’ın beni cadde kalabalığından uzaklaştırmasına izin verdim. Ama fark ettim ki Ehlaz o adamı tanımıştı. Bakışlarından, dudaklarının arasına sıkışan sözcüklerden belli oluyordu. Yine de bana hiçbir şey söylemedi.

Sadece sessizce, beni koruyacak şekilde koluma girdi ve yürümeye devam etti. İçimdeki sorular büyüyordu; ama o an tek yapabildiğim, kalbimin hâlâ o bilinmez kokunun gölgesinde çarpışına kulak vermekti.

Ehlaz’ın beni kolumdan tutup cadde kalabalığından uzaklaştırdığı o an, sanki bütün dünyanın uğultusu kulaklarımda yankılanıyordu. Kokunun etkisi hâlâ içimdeydi; ne burnumdan silinebiliyor ne de zihnimden uzaklaşabiliyordu.

Kalbim deli gibi çarpıyor, ayaklarımın altındaki taşlar adeta yumuşuyormuş gibi hissediyordum. “Ne oldu bana?” diye fısıldadım kendi kendime. Ehlaz ise duymazdan geldi ama yüzündeki gerginlik gözlerimden kaçmadı.

Bir kafeye girdik. Sessiz bir köşeye oturttu beni, önüme su koydu. Elleri hafif titriyordu. Ben bardağı kavrarken gözlerimi ona diktim. “Ehlaz,” dedim, “bir şey biliyorsun. O adam kimdi? O kokunun beni bu hâle getirmesi… açıklanabilir bir şey değil.” Sesim hem merakla hem de korkuyla titriyordu.

Ehlaz gözlerini kaçırdı. Dudaklarını birbirine bastırdı, söylemek isteyip söylememek arasında sıkışmış gibiydi. Sonunda derin bir nefes aldı ama yine de beni tatmin edecek bir cevap vermedi: “Elzem, önemli değil. Sadece yorgunsun. Belki de o koku sana geçmişten bir şey hatırlattı. İnsan zihni böyle oyunlar oynar.”

Ama biliyordum, bu basit bir oyun değildi. İçimde açıklayamadığım bir sızı vardı. O kokuyu duyar duymaz dizlerime çökmem, zihnimde beliren karanlık bir boşluk… bunların tesadüf olamayacağını hissediyordum.

O akşam eve döndüğümde odamda yalnız kaldım. Pencereden dışarı baktım; sokak lambalarının ışığı, gecenin sessizliğine eşlik ediyordu. Defterimi önüme açtım ve elim titreyerek o anı çizmeye başladım: Siyah takım elbiseli, yüzü görünmeyen bir adamın sırtı.

Yanına da buram buram yayılan bir gölge gibi kokuyu tasvir etmeye çalıştım. Fırçamın ucundan çıkan çizgiler karanlık, keskin ve rahatsız ediciydi. Daha önce hiç böyle hissetmemiştim.

Gecenin ilerleyen saatlerinde defterime kapanıp uykuya daldım. Ama rüyam da tıpkı o an gibi sarsıcıydı. Sisli bir sokakta yürüyordum. Yalnız değildim; gölgeler arasında biri beni izliyordu. Adımlarımı hızlandırdıkça, arkamdan gelen parfüm kokusu daha da yoğunlaşıyordu.

Döndüğümde ise yüzünü seçemediğim bir adam bana doğru yaklaşıyordu. Tam göz göze gelecekken, rüya bir çığlıkla bölündü ve uyandım.

Sabah olduğunda gözlerimin altında mor halkalar vardı. Kahvaltı masasına oturduğumda annem direkt fark etti. “İyi misin?” diye sordu. Gülümsedim, “Sadece yorgunum,” dedim. Ama içimde, dün yaşadığım şeyin tesadüf olmadığına dair büyüyen bir şüphe vardı.

Telefonuma baktım, Ehlaz’tan bir mesaj gelmişti: “Bugün seninle konuşmam gerek. O adam hakkında.”

Kalbim bir kez daha hızla çarpmaya başladı. Demek ki gerçekten biliyordu…

Ehlaz’ın cümlesi kısaydı ama içime işleyen bir ağırlığı vardı. Dün bana hiçbir şey söylemek istememişti ama belli ki artık susamayacağını hissetmişti. İçimde aynı anda hem merak hem de korku vardı.

Onunla buluştuğumda yüzündeki ciddiyet beni ürküttü. Neşeli, rahat tavırlarından eser yoktu. Yanımıza kimse oturmasın diye kafenin en arka köşesini seçti. Sanki bizi biri dinliyormuş gibi bakışlarını sürekli etrafta gezdiriyordu.

“Elzem,” dedi, sesi kısık ve titrek, “dün gördüğümüz adam sıradan biri değil.”
Ben susup gözlerimi ona diktim. Kalbim hızla atıyordu. O devam etti.

“O koku… o kadar özel ki onu bilen çok az kişi vardır. Çünkü o parfüm yıllardır üretilmiyor. Bir dönem yalnızca belli insanların kullandığı, özel siparişle hazırlanan bir karışımdı. Yani… o kokunun sana bu kadar ağır gelmesi tesadüf olamaz.”
“Peki… sen nereden biliyorsun?” diye sordum fısıltıyla.

Ehlaz derin bir nefes aldı. “Çünkü ben o adamı daha önce gördüm. Çok yıllar önce. Ama senin görmüş olman… ya da hissetmen… bu başka bir şey.”

Sözleri beynimde çınladı. İçimde açıklayamadığım bir ürperti hissettim. Dün geceki rüyamı hatırladım: sisler arasında yüzünü göremediğim adamı. Kalemimle çizdiğim o karanlık silueti. Sanki tüm parçalar birleşmek üzereydi ama eksik bir halka vardı.

“Elzem,” dedi Ehlaz, elimi tutarak, “belki sana söylememeliydim ama ben dün o adamı tanıdım. Yıllardır görmediğim hatta çoktan ortadan kaybolduğunu sandığım biriydi. Onunla yolumuzun tekrar kesişmesi tesadüf değil. Seninle bağlantısı var.”

Nefesim kesildi. “Benimle mi?”

Ehlaz başını yavaşça salladı. “Bunu şimdi açıklayamam. Ama bilmeni istediğim tek şey var: O adam seni fark etti. Dün dönüp bakmadığını sandın ama yanından geçerken seni gördü. Hatta… o kokuyu bilerek bıraktı.”

İçimde soğuk bir ürperti dolaştı. Eğer söyledikleri doğruysa demek ki o adamın dün orada olması rastlantı değildi. Ve en kötüsü, benim varlığımın farkına varmıştı.

O an Ehlaz’ın gözlerinde bir kararlılık gördüm. “Elzem, ne olursa olsun yanında olacağım. Ama bundan sonra çok dikkatli olmalıyız. Çünkü bu işin arkasında bilmediğin şeyler var. Ve bazı sırlar seni de içine çekebilir.”

Başımda uğultular dolaşıyordu. O kokunun bende yarattığı duygu, Ehlaz’ın söyledikleri, rüyam… Hepsi birbirine bağlanıyordu. Ama hâlâ en önemli sorunun cevabını bilmiyordum:

Kimdi o adam? Ve neden ben?