3. bölüm · Hatırlanmayan Yabancı (Basım Sürecinde)

2- Geceden Taşan Yüz

sudenur kayhan

"Bazen rüyadan uyanırsın ama rüya senden hiç uyanmaz."

Elzem Kahendar'ın Anlatımıyla;

Her şeyin bir rüya olduğunu fark ettiğimde, kalbimde bir boşluk açıldı. Çocukken yaşadığım kayboluş, zihnimin derinlerinde kapanmayan bir yara gibi kalmıştı.

Henüz sekiz yaşındaydım; kasabanın dar sokaklarında oyun oynarken, kendimi bir anda bilmediğim taş duvarların arasında bulmuştum.

Hangi yöne gitsem aynı görüntüyle karşılaşıyor, her köşe birbirini tekrar ediyordu. Korku, boğazımı sıkıyor, ayaklarımı ağırlaştırıyordu. O an, belleğimde iz bırakan tek şey vardı: Bir çocuk.

Adını yıllar boyunca unuttum, yüzünü ise zihnim bulanıklaştırdı. Ama bir şey hep kaldı: Bana uzattığı eli, sesindeki sakinlik ve "Birlikte bulacağız," deyişi. İşte o anı belleğimden silmek için uğraştım belki de... çünkü eve döndüğümde her şey farklıydı.

Annemin ağlayan yüzü, beni kucaklayışı ama ardından gelen sessizlik... O günden sonra rüyalarımda aynı sahneyi tekrar tekrar gördüm. Hafızam, yaşadığım korkuyu taşımak yerine onu karanlığın içine gömdü. Ve yıllar geçtikçe, ben o günü tamamen unuttum.

Ama unuttuğum şeyler geri dönmenin bir yolunu buldu. İlk kez o adamı rüyamda gördüm. Önce yalnızca gözleri belirdi: Derin, karanlık ve tanıdık. Sonra sesi yankılandı, çocukluk hafızamdan süzülen bir tını gibi. Uyandığımda titriyordum. Yıllardır susturduğum hafızamın kapısı aralanmıştı.

O günden sonra hayatım değişti. Her gece aynı adam rüyalarıma geliyordu. Önce parçalar hâlinde: bakışları, dudaklarının kıvrımı, elini uzatışı... Sonra giderek bütünüyle karşımda durmaya başladı. Ben ise sabaha kadar uyuyamıyor, fırçamı elime alıyordum.

Tuvalin karşısında saatler geçirdim. İlk çizgiler titrek ve kararsızdı; sanki hatırlamak istemediğim bir şeyi yakalamaktan korkuyordum. Ama fırçam ne kadar dirensem de kendi yolunu buldu.

Önce gözlerini çizdim; fırçam siyahın içine gömüldü, derinlikler kazandı. Sonra dudaklarının kıvrımını boyadım; acıyla huzurun arasında bir yerdeydi. Ellerini resmettiğimde parmaklarının bana doğru uzandığını hissettim.

Her dokunuşta içimde bir ağırlık büyüyordu. Sanki rüyalardan taşan bir yüzü değil, kendi geçmişimin unuttuğum bir parçasını tuvale aktarıyordum.

Boyanın kokusu, fırçanın tuvalde bıraktığı izler, geceyi yutan sessizlik... Hepsi birleşip beni başka bir dünyaya taşıyordu. Gözyaşlarım fırçanın izlerine karışıyor, ama elimi durduramıyordum.

Bir buçuk ay boyunca, her gece uyanıp aynı şeyi yaptım. Uyandığımda ter içindeydim, kalbim çarpıyordu ama tuvalin başına geçtiğimde sakinleşiyordum. Çizdikçe sanki içimdeki boşluk biraz daha doluyordu.

Resim tamamlandığında, karşıma geçip baktım. Tuvaldeki yüz hem bir yabancıya hem de içimde derinlerde saklanan bir tanıdığa aitti. Hafızamın bana ihanet ettiği belliydi. Çünkü bu yüzü hatırlamıyordum ama kalbim onu tanıyordu.

Adını ilk kez rüyada duyduğumda, dudaklarımda yankılandı. Belleğimde boş bir sayfa vardı ama kalbim onunla doluydu. Ve artık biliyordum: Bu resim, yalnızca bir yabancının portresi değil, aynı zamanda benim unuttuğum çocukluğumun, kayboluşumun ve geri dönmeyen hafızamın resmi olmuştu.

Bir yanım bitirmiş olmanın rahatlığını duyarken diğer yanım sanki çok tehlikeli bir kapıyı açtığımı hissediyordu. Tuvaldeki bakış, bana her gün yeniden dönüp bakıyordu. Nereye gitsem, hangi işe odaklansam... Gözlerim hep o resme kayıyordu.

Bazen kendime fısıldıyordum: "Bu yalnızca bir rüya. Hepsi uykunun bana oynadığı bir oyun. Gerçek değil." Ama içimde başka bir ses vardı: "Hayır... gerçek, hatırlamak istemediğin kadar gerçek."

Gecelerim birbirini tekrar etmeye başladı. Her gece aynı: Önce derin bir uyku, ardından aynı rüya. Bu kez o bana daha da yakınlaşıyordu. Sesini daha net duyuyordum:

"Beni unutsan da ben seni hiç unutmadım."

Uyandığımda kalbim deliler gibi çarpıyor, ellerim titriyordu. O an tuvalin başına geçtiğimde, fırçam benden bağımsız hareket ediyordu. Sanki ben değil, hafızamın derinliklerinde gizlenen o sekiz yaşındaki çocuk resmi yapıyordu.

Bir gece resme daha fazla dayanamadım. Tuvalin önüne oturdum ve gözlerimi kapattım. Karşımda onun yüzü vardı; gözlerim kapalıyken bile bana bakıyordu. Yavaşça fısıldadım:

"Sen kimsin?"

Ama cevap gelmedi. Yalnızca o bakışlar vardı.

Ertesi sabah, resmin yanına gittiğimde fark ettim ki fırçam gece boyu çalışmış gibi tuvalde yeni izler vardı. Benim yapmadığım gölgeler, benim atmaktan korktuğum çizgiler... Sanki rüyadan çıkıp kendi portresini tamamlamıştı.

O andan sonra resimle aramda görünmez bir bağ kuruldu. Yalnızca ben değil, resim de bana bakıyordu. Evimde dolaşırken bile sırtımda onun gözlerini hissediyordum.

Bir akşam, aynanın karşısında saçımı tararken arkamdaki duvarda asılı olan resmin yansımasına takıldım. Ama yansımada yüz, tuvaldeki gibi değildi. Dudakları kıpırdıyordu. Gözleri, aynadan bana doğru eğiliyordu.

Kalbim sıkıştı. Fırçamı elime alıp resme doğru döndüm. İçimde açıklanamaz bir dürtüyle yeni çizgiler eklemeye başladım. Dudaklarına gölgeler kattım, gözlerine daha derin bir siyah verdim. Çizdikçe rüyalardaki Azem'e daha çok benziyordu.

Ve fark ettim ki... rüyalarımda gördüğüm her detay, tuvale yansıdıkça bir sonraki rüyam değişiyordu. Onu ne kadar çizersem, rüyada bana o kadar yaklaşmaya başlıyordu.

Sonunda o an geldi: Bir rüyada o, elini bana uzattı.

"Bu kez elimi tutacak mısın?" dedi.

Uyandığımda fırçam elimdeydi, tuvalin önünde dizlerimin üzerine çökmüştüm. Tuvaldeki elleri artık bana uzanıyordu. Parmaklarının çizgileri o kadar canlıydı ki dokunsam sanki tenini hissedecektim.

Resim bitmeye yaklaştıkça, gecelerim daha da ağırlaştı. Uyandığımda ter içinde, nefes nefese buluyordum kendimi. Ama her seferinde fırçam elimdeydi; sanki uyurken bile resim yapmaya devam ediyordum. Tuval artık bana ait değildi. O gözler, o dudaklar, o eller... Resim kendi hayatını sürüyordu.

Son darbeyi vurmam gereken geceyi asla unutmayacağım. Fırçam, tuvalin en boş köşesine ilerledi. Orada eksik olan bir şey vardı: Gölge. Azem'in siluetini tamamlayan karanlık.

Fırçayı kaldırdığım anda evin içinde uğultular yükseldi. Dışarıda rüzgâr yoktu, ama perdeler dalgalandı, lambalar titredi. Boyayı tuvale sürdüğümde, evimin duvarları sanki nefes aldı.

Ve o an oldu.

Tuvaldeki gözler bana bakmadı; gözler bana döndü.

Kalbim sıkıştı, fırçam elimden düştü. Ama gözlerimi kaçırmadım. Tuvalin içinden bana doğru uzanan bir siluet vardı. Parmakları, artık boya izlerinden değil, tenin sıcaklığından oluşuyordu.

"Artık hatırlamana gerek yok," dedi o ses. Bu kez rüyada değil, odamın karanlığında, kulaklarımda yankılandı.

Dizlerimin bağı çözüldü, yere düştüm. Nefes alamıyordum. Ama o yaklaşmaya devam etti. Yıllarca unuttuğum yüz, artık önümdeydi.

Azem.

Çocukken kaybolduğum o gün, elimi tutan çocuk büyümüş, karşıma çıkmıştı. Yıllar boyunca hafızamda karanlığa gömdüğüm, unuttuğum, belki de unutmaya mecbur bırakıldığım kişi.

Ama yüzü... aynı zamanda yabancıydı. Gözlerinde tanıdık bir sıcaklık değil, uğursuz bir kararlılık vardı. "Beni çağırdın," dedi. "Resmi tamamladığında geleceğimi biliyordun."

Başımı iki yana salladım.

"Hayır... ben sadece rüyalarımdan kurtulmak istedim."

Azem gülümsedi.

"Ben hiçbir zaman sadece bir rüya değildim."

O an, odanın havası değişti. Duvarlar üzerime doğru kapanıyor, ışık sönüyordu. Azem'in gölgesi büyüdükçe büyüyor, odanın her köşesini dolduruyordu.

Yaklaştı.

Elini uzattı. Yıllar önce kaybolduğumda bana söylediği aynı sözlerle:

"Birlikte bulacağız."

Ama bu kez kaybolduğum sokaklara değil... bilmediğim, çok daha derin ve karanlık bir yere götürüyordu beni. O anda anladım: Ben bu resmi tamamladığımda, rüyayla gerçek arasındaki çizgi tamamen silinecekti.

Sabah olduğunda gözlerimi açmak, geceden kurtulmak değil, gecenin devamına uyanmak gibiydi. Yatağın kenarında oturur, ayaklarımı yere değdirmeden uzun süre tavana bakardım.

Çatlakların arasında beliren gölgeler, bir anlığına bana gözlerini hatırlatırdı. Gözlerimi kırptığımda kaybolurdu ama kalbimin ritmi bir süre toparlanamazdı.

Pencereyi araladığımda sokak boştu. Yine de her sabah, kalabalık bir pazar yerinde ya da eski taş duvarların ardında onun siluetini seçer gibi olurdum.

Birkaç saniye boyunca nefesim kesilir, sonra mantığım devreye girerdi: "Hayır, sadece gözlerin sana oyun oynuyor." Ama içimde bir ses başka şeyler fısıldardı: "O hâlâ seni izliyor."

Mutfakta kahve hazırlarken cezvenin kaynayan sesi bana hep bir kalp atışını anımsatırdı. Buhar yükselip mutfağı doldurduğunda, dumanın arasında bir yüz şekillenirdi. Dudakları kıpırdar gibi olurdu ama sözleri duyamazdım. Yaklaşırdım, gözlerimi kısmış bakardım. Sonra buhar dağılır, yüz kaybolurdu.

Kahveyi masaya koyduğumda, elim titrerdi. Kupanın yanına bıraktığım defteri açar, rüyamın taze izlerini yazmaya başlardım. Çiziktirdiğim satırların kenarında, elim farkında olmadan hep aynı şeyleri karalardı: Uzanan bir el, köşeleri belli belirsiz bir yüz, siyaha boyanmış gözler.

Bazen yazarken kulağımda bir ses duyulurdu. Çok hafif, ama net:

"Elzem..."

Başımı hızla çevirirdim. Ev boştu. Ama defterin kenarına baktığımda, kalemim olmadan beliren çizgiler olurdu. İnce, karanlık gölgeler.

Defteri kapattığımda kaçacak başka yerim kalmazdı: Odama geçmek zorundaydım. Fırçamı elime aldığım an, rüyadan geriye kalan her şey renk olup tuvale dökülürdü. Siyah, gri, kırmızı... Boyalar parmaklarımdan fışkırır gibi akardı. Her sabah tuvalde aynı yüz yeniden belirirdi.

Ama bu kez farklıydı.

O sabah, fırçayı kaldırdığımda aynadan yansıyan bir şey gördüm. Tuvaldeki yüz bana bakmıyordu. Aynanın içindeki yansımasında, dudakları hafifçe kıpırdıyordu.

Ve bir fısıltı yayıldı odanın içinden, kahve kokusuna karışarak:

"Bugün... beni daha net göreceksin."

Kalbim, kahve cezvesinin kaynarken çıkardığı o uğultuyla aynı ritimde çarpmaya başladı.