36. bölüm · Hançerin Gözyaşları
13.3 Hangi Yüzle
Yola çıktık. Orman sessizdi. Fazla sessiz. Fırtına öncesi sessizlikti bu ve biz de sabırla gelmekte olan o kaosu bekliyorduk sanki. Orman bizi içine alırken adımlarımızı yavaşlatıyorduk. Yaprakların hışırtısı bile fazla geliyordu kulağıma. Sanki doğa nefesini tutmuştu da bir sonraki hamleyi bizden bekliyordu. Haç, göğsümün altında sakladığım yerde duruyordu. Ağırlığı yürüdükçe artmıyor, aksine içime daha da işliyordu ve bana aitmiş gibi hissettiriyordu. Bu daha tedirgin olmama sebep oluyordu.
Zyran önde yürüyordu, her zamanki gibi. Ama bu sefer adımlarında acele vardı. Hepimiz bir yere yetişmeye çalışıyorduk ama Zyran’daki gerginlik tüm ormanı etkisi altına almış gibiydi. Inara ise sürekli etrafı kolaçan ediyor, sanki ağaçların arasından çıkacak bir gölgeyi önceden yakalamaya çalışıyordu. Ben… ben düşünmemeye çalışıyordum. Düşünürsem duracaktım. Durursam çökecektim.
Ensemde hissettiğim bir nefesle arkamı döndüm, “Bu kadar kolay mı sandın?” Ses bizi takip eden ağaçların arasından gelmişti. Tanıdıktı. Fazla tanıdık.
Zyran anında durdu. Inara eliyle geri çekilmemizi işaret etti ama çok geçti. Nathaira gölgelerin arasından çıktı. Üzerindeki zarif, narin hâlinden eser yoktu. Omuzları daha dikti, yürüyüşü daha rahattı. Omuzlarından dökülen saçları artık güven yerine ihanetin ateşini saçıyordu sanki. Yüzünde taşıdığı o kırılgan ifade yerini alaycı bir sakinliğe bırakmıştı.
“Ne istiyorsun?” dedi Zyran. Sesi soğuktu ama içindeki gerilim saklanmıyordu.
Nathaira cevap vermeden bana baktı. Tek gördüğü, duyduğu şey benmişim gibi yavaşça yürümeye başladı. Bakışı doğrudan göğsüme, haçın olduğu yere kaydı. Dudakları hafifçe kıvrıldı.
“Bunun,” dedi. “Bunun sana ait olmadığını biliyorsun değil mi, canım?”
Canım kelimesindeki o iğneleyici ton öyle rahatsız ediciydi ki mideme giren kramp sert bir yumrukla beni kendime getirmeyi başarmıştı. Bir adım attı. Ben de attım ama geriye doğru. Aramızdaki mesafe tehlikeli bir şekilde kısaldı. Teslim olmak istemiyordum, artık olmazdı. Ama Nathaira’ya karşı savunmasızlığım her halimden belli oluyordu.
“Bunca zaman…” dedim, sesim sandığımdan daha sakin çıkmıştı. “Hepsi rol müydü?”
Güldü. Gerçek bir kahkahaydı bu. Hafif, keskin ve hiç çekinmeden. Saçlarımı ellerinin arasına alıp cebinden çıkardığı ip parçasıyla bağlarken, “Rol mü?” dedi. “İnsanlar inanmak istediklerine inanır, görmek istediklerini görür Sıla. Gerçekler hep oradadır ama insanlar genelde bakmaya cesaret edemeyecek kadar korkaktır. Ben sadece işlerini kolaylaştırdım.”
Yürüdüğümüz yolun ön tarafından bir çıtırtı daha geldi. Sonra bir tane daha. Ve bir tane daha.
Kieranlar.
Ağaçların arasından çıkarken yüzlerindeki ifadeyi gördüm. Aceleleri yoktu, gözlerindeki açlık uzun bir bekleyişin ve planlanmış bir kaderin parıltısıydı.
Zyran küfretti ve kılıcını çekti. Inara geri çekilip okunu hazırladı. Çelik ve bağırış sesleri bir anda ormanı doldurdu. Ama benim için dünya Nathaira’dan ibaretti artık. Sanki tüm ormandan soyutlanmıştık ve arkadan gelen diğer tüm sesler bulanık bir uğultudan ibaret olmuştu.
“Haçı neden istiyorsun?” diye sordum. ‘’Hangi… Hangi yüzle hala karşımda durabiliyorsun?’’
Gözleri parladı.
“Çünkü o haç onu gerçekten kullanabilecek birine ait olmalı,” dedi. “Ve sen kesinlikle o kişi değilsin.”
Bir an durdu, sesi alçaldı.
“Çünkü… Çünkü sen onu kullanamayacak kadar safsın.”
Haçı avuçlarımın arasına almıştım ve onu korumak ister gibi sıktım.
“Yanılıyorsun,” dedim. Bu sefer sesim saklanmıyordu. Hiç olmadığı kadar sertti. Kendime bile yabancı gelen bir sertlikti bu.
Nathaira başını yana eğdi. Gülümsemesi yavaşça silindi. Yanağının kenarındaki gamze yerini, uzun süredir bastırdığı bir öfkeye bıraktı.
“Demek hâlâ direniyorsun,” dedi. “Ne kadar sevimli.”
Bir anda üzerime geldi.
Geri çekildim ama ayağım arkamdaki acımasız ağacın köküne takıldı. Dengemi son anda sağlamıştım ki Nathaira’nın eli koluma çarptı. Gücü sandığımdan fazlaydı. Beni iterek sendeletti. Omzum o ağaca çarptı, ciğerlerimdeki hava acı tadıyla bir anda boşaldı.
“Hâlâ anlamıyorsun,” dedi dişlerinin arasından. “Bu senin savaşın değil.”
“Elimi çek!” diye bağırdım.
Kendimi kurtarmaya çalıştım ama bileğimi kavramıştı. Avuç içi buz gibiydi. Tenimden yayılan soğuk ne kadar canını yaksa da nefreti, hırsı o kadar büyüktü ki yüzündeki ekşime dışında bir tepki vermemişti. Tırnakları derime geçti. Acı canımı yaktı ama asıl yakan şey, gözlerindeki o kesinlikti.
Serbest kalan elimle hançeri çektim.
Nathaira bir an duraksadı. Hançeri gördüğünde gözlerinde çok kısa bir anlık şaşkınlık belirdi. Ama hemen toparlandı.
“Onu bana doğrultma,” dedi sakin bir sesle. “Bunu yapamazsın.”
Sessizliğimi koruduğumu görünce hayal kırıklığı büyüyerek devam etti,
‘’İşte bu yüzden senin gibi insanlar tehlikelidir. Kendini savunduğunu sanırsın ama aslında sadece korkunu saklarsın.”
“Yaklaşma.”
Güldü. Bu sefer sesi çatallıydı.
“Neyi kimden koruyorsun Sıla? Neden burada olduğunu bile tam olarak bilemezken bu inat niye?’’
‘’Olması gerekeni yapıyorum.’’ dedim ve hançeri iyice kavradım.
“Bunu yapamazsın,” dedi emin bir sesle. “Sen katil değilsin, Sıla.”
Bir adım attı.
Ben de geri çekildim.
Ayağım boşluğa geldi. Bu sefer önceki kadar şanslı değildim ve yere düştüm.
Sırtım sertçe toprağa çarptı. Nefesim kesildi. Bir elim hançerdeyken diğer elim boynumda asılı duran haçı tutuyordu. Nathaira düştüğümü gördüğünde gözleri parladı. İşte o an… o an beni bitirebileceğini düşündü.
Üzerime atıldı. Her şey bir anda olmuştu.
Nathaira’nın ağırlığı bana doğru gelirken kollarımı içgüdüyle kapattım. Kendimi korumaya çalışıyordum. Sadece itmek istiyordum. Sadece aramıza mesafe koymak.
Ama hançer oradaydı. Göğsümün üzerinde, dimdik duruyordu. Artık aramızdaki tek mesafe hançerdi. Göğsüne saplandığı an, Nathaira’nın yüzündeki ifade dondu. Gözleri büyüdü. Aldığı nefes boğazında takılı kaldı. Bir anlığına ikimiz de ne olduğunu anlayamadık.
Sonra ağırlığı üzerime çöktü. Nefesini vermedi, içinde kalmıştı.
Toprakla birlikte onun sıcaklığı da bedenime yayıldı. Kan. Çok yakındı. Çok gerçekti. Üzerime doğru akan sıcaklık tenimdeki soğukla buluşurken ürpermeme sebep oldu. Hançerin sapı hâlâ avucumdaydı ama parmaklarım hissizleşmişti.
“Nathaira…” diye fısıldadım.
Gözleri bana bakıyordu. Artık alay yoktu. Öfke yoktu. Sadece şaşkınlık… ve geç kalmış bir fark ediş. Dudakları kıpırdadı ama ses çıkmadı. Son bir nefes verdi ve bedeni gevşedi. Gözlerinde, derinlerde onu gördüğüm son an, ilk gün gördüğüm o en yakın arkadaşımdı. Sonrasında ise üzerimde sadece cansız kaldı.
Ellerimle omuzlarından ittim. Bedeni yan tarafa yuvarlandı. Dizlerimin üstüne doğruldum. Midemdeki kramp yerini bulantıya bırakmıştı. Tüm üstüm kana bulanmıştı. Nathaira’nın kanına… Olduğum yerde dizlerim titriyordu.
Arkamda çatışma sesleri yavaşça kulağıma gelmeye başlamıştı. O boğuk sesler artık daha netti. Kieranlar geri çekiliyordu ama umurumda değildi. Dünya küçülmüş, sadece Nathaira’nın hareketsiz bedeni kalmıştı.
Birden içimde tarifsiz bir öfke kabardı. Kendime, ona, bu yola… her şeye.
Hançeri yerden aldım. Kieranlar gitmişti. Hepsi ortadan kaybolmuştu.
Bütün gücümle ve hırslımla Nathaira’nın kanıyla renklenmiş hançeri ileri doğru fırlattım.
“Yeter!” diye bağırdım. Artık dayanma sınırımı aştığım o noktada uçurumdan düşmekten korkmuyordum. Tek istediğim her şeyin son bulmasıydı.
Hançer havada dönerken sertçe bir ağaca çarptı ve yere düştü. Ben de o uçurumdan atlamıştım ve zemine çakılmayı bekliyordum ama hançerken gelen klik benzeri metalik bir ses dikkatimi dağıttı.
Inara olduğu yerden yerde yatan Nathaira’ya ve bana bakıyordu. Zyran ise yanıma gelmişti. Elini omzuma doğru getirirken tereddütlü gözlerle bana baktı. Dokunmaya korkuyordu. Ama sebebi kendi canını yakmak istememesi mi yoksa benim içimdeki kırıkları daha da derine batırmamak için miydi bilmiyorum. Hepimiz susmuştuk. İlk defa üçümüz de ormandan daha sessizdik. Acının ortak sessizliğiydi bu. Sonun sessizliğiydi. Ölümün sessizliği.
