1. bölüm · HAKSAR

HAKSAR

vesaire .

onu gördüm bir mezarda,
zihnimin içindeki küçük mezarda
eleri toz, toprak için de ve nasılsa kalbi temiz
geçmişin tozları ellerinde, kalbinin temizliği yüzünde
gömdüğü insanların kiri ellerinde, sevginşn ışığı yüzünde

iyileşmek için sevgiye mi ihtiyacımız var?

bencilim ben biraz, isterim ve alırım sevgini içinden
sen de herkes misin?
ölülerin kirleri her yerde
kaçıyorum, şeytan koşuyor arkamdan
seviyor o ölüleri
sen de şeytan mısın?

//

Her hangi birine arkanızı döndüğünüz zaman çok beklemeden geri dönüp bakın o kişiye. Çünkü insanların maskesi siz arkanızı dönünceye kadar kalır yüzlerinde.

Dönün ve bakın insanlara, ya maskesi vardır ya da maskedir onlar. Yalan söyleyin ve düşmanınıza sadece yakın olun. Kural basit; Sevdiğine yakın, sevmediğine daha da yakın olacaksın bu dünyada.

Öyle ki aslında düşman bile olmayacaksın karşındaki ile. Dön bak. Sadece bir kere değil, bin kere bak.

Dön bak, dön bak, dön bak.

Saadece bakma, görde aslında.

Bir hikaye kurulur, karakterler seçilir ve hayat rehberi oluşturulmaya çalışılırdı. Gerçek bir hikaye, bir prenses barındırırdı içerisinde. Benim gerçeklerim vardı, başında soytarı olduğum.

Annesinin büyütüğü soytarı, babasının sadece lafta kalan prensesi. Nihayetinde her iyi, kötülüğü de barındırır içerisinde. İyi yanın kaybolup gidebilir. Ya da bir kuş gibi göçer beklemediğin anda. Belkide sadece beklediğin, kabul etmediğin bir anda.

Kötülük ebedidir. Sen kazıyıp yok etmek istedikçe, daha da derine işler. Kalbine, zihnine. Sakız gibidir.

Kazıyıp yok etmek istediğim kötülük, derimin en içine işlemişti. Şeytan etrafımda tur atmış, beni yanına çekmek istemişti. Yaralı bir soytarı olmuştum zamanla. Gelip geçmişti herkes, her olay. Kalmıştım beni bıraktıkları durakta öylece. Toz, toprak için de.

//

2047 (geçmiş, günümüzden 30 yıl öncesi)

Şeytan kuyuya bir taş attı.
Sonra onunla birlikte on iki kişi o kuyuyu doldurdu. Ülkeyi aldılar, kuyunun en dibine gömdüler. Yine de suç, sadece şeytana atıldı.

Adalet hiçbir zaman var olmamıştı. Ne dün vardı, ne bugün var, ne de yarın olacak gibi. Belki de bu dünyada değişmeyecek tek gerçek, adaletin yokluğu idi.

Şeytan taşı o kuyuya atarken belki sadece eğlenmek istemişti. Tıpkı bizim sahildeyken denize taş atmamız gibi. Göl, deniz, kuyu… fark etmeksizin. Ya da belki hiçbir şey düşünmeden, öylesine atmıştı. İşte onu gerçekten suçlu yapan da buydu, neden yaptığını kimse bilmiyordu. Bir insanın niyetini sorgulamak, onu suçlamak bile bu kadar kolayken, Şeytan, en kolay suçlu oluyordu.

Belki de adaletin eksikliği, insanların yüzleşmekten kaçmasındandı. On iki kişi, adaleti yeniden kurmak için bir araya gelmişti. Sistemi sıfırlayıp, kartları yeniden dağıtmak için.

On bir kişi toplanmıştı bir resim atölyesinde. Odayı aydınlatan sadece loş bir ışıkken, duvarlarda yarım kalmış tablolar asılıydı. Sessizlik içinde son bir kişiyi bekliyorlardı. Ortamda tedirgin bir hava vardı, bekleyişin ağırlığı duvarlara sinmişti adeta. İçlerinden biri, genç bir adam, sessizliği bozdu. "Gerçekten emin miyiz?" diye sordu, gözleri etraftakilerin yüzlerinde dolaşırken. Amaçları için yola çıkalı belki bir yıl olmuştu, belki de biraz daha fazla. Zaman belirsizdi, çünkü yaşadıkları süre değil, yaşattıkları ağırlıktaydı. Bir savaş başlatmak için bu kadar zaman yeterli miydi, kimse bilmiyordu. Diğerlerinden biri başını kaldırarak sordu. "Neyden emin miyiz?"

“Sezen’in bu yolda bizimle olacağından mı?” dedi biri.

İnsan hissederdi çünkü... Kötü bir şey olacağını, havadaki o sinsi gerilimi. “Belki de asıl sana güvenmememiz gerekiyordur?”

Alayla söylenen bu sözün bir gün tüm hükümeti yerinden oynatacağını kim bilebilirdi?

Tam o anda, sessizliği bozan küçük bir ses yankılandı. Kapı açılmış, çan nazikçe çarpmıştı. Bazı yüzlerde, fark edilir bir gülümseme belirmişti, zaferin geleceğine duyulan o sessiz güvenin ifadesi.

Birden, masaya sertçe vurulan bir el, tüm dikkatleri üzerine çekti.

“Başlayalım mı?” dedi tok bir sesle.

Sezen de yerine oturunca, kıyametin ilk adımı atılmış oldu. Masanın etrafındaki on iki kişi, önlerine yayılmış kartlara uzattı ellerini. “Rastgele alın,” dedi Kurucu.

Sezen gülümsedi. “Yani biraz da kadere bırakalım diyorsun.” Gözleri, seçtiği karta kaydı. Dünya Kartı. Serinin son kartı ve iyiliği temsil eden tek kart.

Dünya kartı destedeki tek iyiyi temsil eden karttır. Tersi Joker ve Kader Çarkından daha kötü sonuçlar getirse de karşısındakine, sonsuz yaşam ve mükemmeliyeti tanımlar. Meydan okunması yasaklanan tek karttir. Bu sadece sahibi değişinceye kadar verilen bir karar olsa da, anlamı gibi mükemmel bir şekilde gizlenen bu kart sonsuzluk kadar, herkes içinde bir sondur.

“Çektiğin kart,” dedi Kurucu, “kadere olan güvenimi sana gösteriyor Sezen.” Ardından ekledi. “Kaderi yönlendirebilirsin. Ama asla tek başına ilerleyemezsin. Onunla ortak olursun, çünkü bazı kararları sadece kader vermelidir. Ve şundan emin olabilirsin: Bu odada Dünya Kartı’nı temsil edebilecek tek kişi sensin.” Sezen, yüzündeki tebessümle arkasına yaslandı. Güç kartının sahibi, yanında oturan Kader Çarkı kartının sahibine gülümsedi. Kader, her zaman iyi olaylar getirmezdi.

Kader Çarkı kartı beklenmeyen olayları ve güvensizliği temsil eder. Kartın anlamı kadar, sahibine de güven olmayacağını herkes bilir. Beklenmedik bir olay, bir düşüş olacağını ifade eder. Evren herkesin yanındadır. Fakat her şey her an değişebilir. Meydan okuma özelliği vardır.

Güç kartı cesareti simgeler. Ölümsüz, inatçı ve kararlı bir duruşu gösterir. Kararlı eylemlerin harekete geçtiğini söyler. İç güce önem verilmesi gerektiğini söyler. Kader Çarkına zamanında meydan okuyup kazanmış olan tek karttır. Sonra Kader Çarkı kartı el değiştirmiştir. Normal de varislere tek verilen bu kartlar, Kader Çarkı ile bir ilk olup direkt aile değiştirmeye de başlamıştır. Meydan okuma özeliği vardır.

“Kader, kimin ne olduğunu biliyor olmalı,” dedi. Masanın ucunda oturan Kurucu. Elindeki Mecnun kartını diğerlerine gösterdi, gülümsemesi hâlâ yüzündeydi.

Mecnun yani şimdilerde Joker dediğimiz kart; Serinin ilk kartıdır ve sinsi bir tilkiyi simgeler. Mecnun kartı, bu uğurda gerçek bir tilki olmayı göze alabilen kişilere sahiptir. Çıktığı her yolda çantasında ihtiyacı olan her şey vardır. Kartın üzerindeki tilki simgesi, onu her daim tetikte tutar ve uyarır. Her fırsatı değerlendiren bir karttır. Ana kartlardan oluşan bu on ikilik deste de, kimse kimsenin (Sağ kolu, veziri, yardımcısı) değildir. Fakat Kurucu kendine bir sağ kol seçmiş ve bu kişi İmparator olmuştur. Meydan okuma özelliği vardır.

Şeytan kartının sahibi buna güldü. “Bana şeytan demek istiyorsunuz yani?” Sesini hafifçe incelterek üzgünmüş gibi yapmaya çalıştı.

Şeytan kartı tamamen hırs, hastalıklı bir bağımlılık özelliklerini taşır. Beklenmedik felaketleri öngörür. Kısıtlanmış değil, tutkulu ve hırslı olunmayı simgeler. Meydan okuma özelliği vardır.

“Sana şeytandan da beter demek istiyoruz, canım,” diye karşılık verdi İmparatoriçe kartının sahibi.

İmparatoriçe kartı yaratıcılığı simgeler. Sahibi dik başlı olup, gerçekleşmesini istediğiniz dilekler için sabırlı olunması gerektiğini vurgular. Savaş meydanında karşısına çıkan her olay da korku salar ve gücü temsil eder. Meydan okuma özelliği vardır.

Büyücü kartının sahibi, Şeytan kartının sahibine hak vermişti.
"Yani bana da büyücü diyorsunuz?" dedi alayla.

Büyücü kartı irade ve arzuyu karşındakine karşı kullanarak, o tilkiyi avına çeken erkek gücünü temsil eder. İddialı bir kart olup, meydan okuma özelliği vardır.

Ölüm kartının sahibi, parmak uçlarını birbirine yaklaştırarak havaya kaldırdı.
"Belki birazcık ima ediyor olabiliriz," dedi, Kurucu'ya yandan bir bakış atarak. "Sonuçta kader karar verdi."

Kurucu başını salladı.
"Aynen öyle."

Ölüm kartı büyük ve beklenmeyen bir dönüşümü simgeler. Değişimler, dönüşümler, kayıplar, kötü olan her haberin öncüsüdür. Kaderi ve acıyı kucaklamayı söyler. Gözü kara bir sahibi vardır. Ölüm kartı sahibi tarafından sizlere imzalı bir şekilde sahtesi gönderilirse, bu mutlak bir meydan okumadır. Meydan okuma özelliği vardır.

Her ne kadar on iki kişi ortak kararlarla bu savaşı başlatacak olsa da, aslında her biri savaş başladıktan sonra ne yapacağını düşünüyordu. Her biri diğerini bir kapı gibi kullanıyor, kartların taşıdığı ciddiyeti tam anlamıyla kavrayamıyordu. Kurucu'yu da hafife alıyorlardı.

Azize kartının sahibi, ortadan kaybolmaya başlayan ciddiyeti yeniden toparlamak istercesine sordu. "Şimdi ne yapacağız?" Kurucu’nun, İmparator kartının sahibine yönelttiği soğukkanlı bakış, sessiz bir komut gibiydi. İmparator yavaşça ayağa kalktı ve odanın sol üst köşesinde duran kitaplığın yanına gitti. Masaya doğru yürürken, elindeki siyah ciltli kanun kitabı her adımda daha da ağırlaşıyor gibiydi. Kitap, masanın merkezine bırakıldığında çıkan tok ses, salondaki sessizliği bir çan gibi böldü.

Azize kartı bilgelik, öğretmenlik genel anlamda yüksek gücü temsil eder. Düşünür ve kararları hep çıkarlarla dolu, mantıklı kararlar olur. Meydan okuma özelliği vardır.

İmparator kartı Güven, başarı ve liderlik vasfı olan gücü temsil eder. Cesur ve komuta sahibi olmayı gösterir. Aynı zamanda saldırganlık içerir. Liderliği gösterir. Mecnun (Joker) kartının sağ koludur. Meydan okuma özelliği vardır.

Savaş başlamıştı.

Kartlar çoktan dağıtılmıştı. Artık geri dönüş yoktu.

Bir yılı aşkın süredir örülen gölgeli plan, nihayet son aşamasına gelmişti. On iki kişi -ülkenin en karanlık döneminden doğmuş, sistemin kurbanı olmuş, fakat onun çarklarını öğrenmiş on iki akıl- şimdi bu çarkı tersine çevirmeye hazırlanıyordu.

İktidarın damarları tek tek kesilmişti. Ulusal yayınlar susturulmuş, internet akışı felce uğratılmış, bilgiye erişim birer birer engellenmişti. Toplum, derin bir uykuya yatırılmış, tepki yetisi bastırılmıştı.

Köklü semboller birer birer ortadan kaldırılmıştı. Halkın gözünde "dokunulmaz" olan figürler, sessizce tarihin çöplüğüne itilmişti. Yeni düzen, doğmak üzereydi. Kanunlar yeniden yazılacak, adalet artık başka bir dile konuşacaktı.

Henüz güneş doğmamıştı. Bu karanlık saat, yeni bir sistemin ilk adımı için biçilmiş zamandı.

Kartlar masadaydı.
Oyun başlamıştı.
Ve bu kez, kurallar onlara aitti.

İmparator, yeni yasa kitabını masaya bıraktığında atölyede ki sessizlik daha da derinleşti. Herkesin gözü, ağır deri ciltli kitabın üzerindeydi. Altın yansımalı kapağın ortasında, sadece bir sembol vardı. Yanan bir taht.

Kurucu parmak uçlarıyla kapağa dokundu. Ardından, yavaşça konuştu. “Bu yasa, artık kim olduğumuzu değil, ne olduğumuzu belirleyecek. Krallık mı istiyorsunuz? Cumhuriyet mi? Demokrasi mi? Hepsi artık bu masanın altına gömüldü. Kartlar konuşacak. Sistem onları dinleyecek.” İmparatoriçe gözlerini kısarak Kurucu’ya baktı. “Ama halk? Uyanırsa ne olacak? Bu uykunun sonsuz süreceğini kim garanti edebilir?”

Kurucu her zaman olduğu gibi net ve sarsılmazdı. “Uyanırlarsa, yeniden uyutulur.”

Şeytan kartının sahibi, sandalyesini hafifçe geriye itti. “O zaman oyun başlasın. Kartlar yerlerini alsın. Ve her biri kendi kaderini, başkasının sonunu yazsın.” Güç kartının sahibi başını salladı. “İlk yasa: Haber yok. Bilgi yok. Görüş yok. Halk sadece hissedecek. Ama asla bilemeyecek.”

Adalet kartı parmağını şıklattı. Sessizlik yeniden çökmeden önce, Savaş Arabası kartının sahibi sessizce mırıldandı. “Ve aşk? Aşk bu tabloda ne yapacak?”

Kurucu ona baktı. “Aşk, ancak kontrol edildiğinde bir araçtır. Aksi hâlde ihanettir.”

Masada kimse itiraz etmedi.

Adalet kartı soğuk ve nesnel dengeyi anlatmaktadır. Karma gerçeğini yüzler önüne vurur. Kartlar arasında, ismi gibi en adalet sahibi kart olarak geçer. Doğruluk, denge ve eşitliği simgeler. Duygusal, fiziksel ve sosyal yaşantıyı dengelemek için her fırsatı gösterir. Meydan okuma özelliği vardır.

Savaş Arabası kartı zor kazanılan başarıları gösterir. Acele verilen kararlar, intikam alma hissini ifade eder. Çevresine ciddi korku salmış, önemli bir karttır. Meydan okuma özelliği vardır.

Kartlar genel olarak ilham, hırs, rekabet ve iktidar olma arzusunun temsil eder.

Şeytan kuyuya bir taş attı.
Ardından on iki kişi bir olup, o kuyuyu taşla doldurdu.
Ülkeyi aldılar, o taşların altına gömdüler.
Ama suç yine şeytana kaldı.
Günahkâr hep aynıydı.

Yıllar geçti.
Beklenen adalet hiç gelmedi.
Uğruna savaşlar başlattılar -
Ama adalet bile, en sonunda,
onları sırtından bıçakladı.

//

2054 (geçmiş, günümüzden 23 yıl öncesi)

Kaos vardı.
Boşluk, karanlık, şekilsiz bir varoluş.

Bu kaostan Gaia (Toprak ana), Nyx (Gece), Erebos (Karanlık) doğdu. Gaia kendi kendine Uranos'u (Gökyüzü) doğurdu. Bir vakit sonra da Gaia ve Uranos birleşip birçok varlık yarattılar.

Titanlar, (İlk tanrılar kuşağı)
Hekatonkheirler, (Yüz kollu, elli başlı develer)
Kikloplar, (Tek gözlü develer)

Uranos çocuklarından korktuğu için onları Gaia'nın bağrına hapsetti. Bu Gaia'yı cop öfkelendirdi. En küçük oğlu Kronos annesinin yardımıyla babası Uranos'u devirdi.

Bunun üzerine Kronos, titanların kralı oldu.

Uranos devrilirken, karşısında olan sevgili eşine lanet etti. "Senin çocukların seni de devirecek."

Kronos kardeşi Rhea ile evlendi. Çocukları doğdukça babası Uranos'un lanetini hatırlayıp korkuya kapıldı. Ve doğduğu her çocuğunu yuttu. Hestia, Demeter, Hera, Hades, Poseidon...

Ama Rhea buna dayanamadı.

En küçük çocuğu Zeus'u gizlice Girit'te bir mağaraya sakladı.

Kronos'a bebek yerine kundakta taş verdi. Kronos onu yuttuğunu sandı.

Gaia'nın öfkesi nesillerin bozulmasına ve savaşların birbiri ardınca devam etmesine sebep olmuştu. Tıpkı Kader Çarkı kartı ile Güç kartının birbirleri ile girdiği taht savaşı gibi. İnsan bir yola girdimi, bir şey başardımı doymuyor ve daha fazlasını istiyordu. Yenilmez olmak, tek olan tahta sahip olmak istiyordu. Fakat Kader ile Güç'ün göremediği, belki de görmek istemedikleri bir şey vardı. Bir durum, vahim bir durum. Tahtın zaten bir sahibi vardı; Kurucu, Mecnun kartının sahibi.

Savaşı tam anlamıyla başlattıkları andan itibaren yedi yıl geçmişti ve halk kendi içerisinde çatışır diye düşünürken, kendilerinin bozgunluk çıkarması hepsi için beklenmedik olmuştu. Aslında herkes içindekini biliyordu, fakat bildikleri sadece kendi içlerindeki savaştı. Her kart sahibi doyumsuz davranıyor ve yasaları bozmaktan çekinmiyorlardı. Fakat girdikleri bu yolda beklenmedik olan bir diğer şey ise, Güç ve Kader'in bitemeyen savaşı olmuştu. İkisi de sınırları geçmeden duramıyordu.

Bu sadece bir taht savaşı mıydı peki?
Hayır. Çünkü aşk, kontrol edilebildiğinde bir araçtı. Aksi halde ihanetti ve ihanet gelmişti. Azize, ihanetin ilk tohumunu atmış ve Kader, Güç'e olan hırsından kendi sonunu yazmıştı. Kaderin oyununu, kader affetmezdi ve affettmemişti.

"Kader'i ezmekten çekinmeyeceğim biliyorsun değil mi?" Güç belki de ilk defa kendisine yapılan ihanet karşısında sakindi. Tabi her ne kadar bu soğuk bir öfke olsada. Sakinlik en büyük silahtı ve güçtü. İhanetin aralarına sızmak için attığı ilk adımın yerindeydiler. Terk edilmiş olan resim atölyesinde. Asla terk edilmediğini her geldiklerinde, duvarda olan yarım ancak farklı resimlerden anlaşılıyodu. Her seferinde boya kokularlı taze oluyordu. Bir ruh vardı burada, resimle can bulan. "Kader ne kadar umrumda sence?" Kendisi için sadece geçici bir heves olması, onu umursayacağı anlamına gelmiyordu.

Güç'ün yüzünde mimik oynamazken, geldiğinden beri oturduğu sandalye de kıpırdamıyordu bile. Tek bir nefes, belki de tek bir tebessüm içindeki soğuk öfkeyi, sıcak bir bombaya dönüştürebilirdi. "Unutmuşum," diye mırıldandı Güç, başını onaylamaz bir eda ile sallarken. "Senin kimseyi umursamadığını."

Azize'nin yüzünde bir gülümseme oluşmuştu. Onu temsil eden en büyük şeylerden biri de yüzündeki kendini bilmiş gülümsemeydi. "Şaşırdım doğrusu, benim hakkımda her hangi bir şeyi unutmuş olmana. Fakat hatırlamana da sevindim. Kader, oyundan çıkmış olabilir ama ben varım ve var olmaya devam edeceğim biliyorsun." Biliyor muydu sahiden? Halbuki bir süredir kendisini hiç hissetmediği kadar aptal hissediyordu. Azize'nin çantasından çıkartıp masaya koyduğu sigarasına baktı. Yakmak istiyordu, fakat onun dokunduğu pakete dahi dokunmak istemiyordu. Azize bunu fark ettiği için kendisine bir sigara yakmış, ancak paketi Güç'e uzatmamıştı. Kendisi alsın istiyordu ya da belki de, içindeki savaşa karşı yenilişini görmek istiyordu.

"Belki de bilmiyorumdur. Kader oyununu, kader affetmez. Fakat sen de biliyorsun ki bu sadece Kader'in oyunu değildi, senin de bu işte bir parmağın vardı." Kadının kendisine karşı gelmek için konuşacağını anlayınca hemen elini kaldırdı havaya. Sus, dedi. Belki de ilk defa dinlenilmeye ihtiyacı vardı. "Kader'in oyununu, kader affetmedi, evet. Fakat seni unuttuğunu sanma sakın, çünkü o unutsa dahi ben unutmam."

Azize elindeki sigarasını keyifle içerken, bu söylenenler umrunda falan değildi. "Sen beni hiçbir zaman unutamazsın Güç. Güçlü olmadığın tek konu bu senin."

Güç, sandalyesini geriye itti ve ayağa kalktı. Daha fazla ona tahammülü yoktu. Doğru söylüyor oluşu yakıyordu canını. Fakat Güçlü olmadığı tek konu değildi, güçlü olamadığı tek konuydu ve asıl buydu canını yakan. "Yarın saat sekizde seni de törene bekliyor olacağım." dedi ve çıktı yıkık dökük atölyeden. Aşk, kontrol edilebildiğinde bir güçtü aslında. Fakat Güç, zaten güçlüydü ve bu ona sadece zarar vermişti. Aşkı bir silah olmuş ve onu vurmuştu anlının çatısından.

Hayat acımasızdı, her hatanın bir bedeli vardı. Aklınızı kullanabilirseniz eğer yapmanız gereken tek şey suçu başkasına atmanızdır.

Sertçe kapanan kapının sesi atölyede yankı yaptığında, Azize sadece yüzündeki gülümsemenin büyümesine izin vermiş ve keyifle arkasına yaslanmıştı. O seviyordu başkalarının üzerinde bıraktığı etkisini. Güç tüm bu savaş meydanının ortasında kendi içinde de bir savaşa girmişti ve bunu Azize sağlamıştı. Güç olan oydu belki ama üzerinde güç uygulanan yine oydu. Azize ise seviyordu, başka bedenlerdeki zihinleri yönetmeyi. "Tören ha," fısıltısı boş atölyede yankı tapmıştı. "Kader için son kez perdeler açılıyor demek." Dışarıda etrafı sis kaplamış, şehir karanlığa bürünmüştü. Aslında şehir o gece ayna olmaya karar vermiş, karanlık yüzleri kendilerine karanlık gökyüzü ile göstermişti.

Anlayan anlamıştı.
Anlamayan ise intikam almıştı.

Tören başlamıştı.

Koca davet salonu misafirlerin zarifliğine şahit oluyordu. On iki kişi olarak çıktıkları bu yolu koca bir ordu ile devam ettiriyorlardı. Tüm bu yedi yılda ülkeyi alaşağı etmiş ve tekrar inşa etmişlerdi. Kanunlar, yasalar, cezalar, o kadar değişmişti ki sanki artık ülke nefes alacak noktaya gelmişti. Ki zaten onlar bu yola hükumeti düzeltmek için girmişlerdi. Gelecek nesile şeytanın kalbinden bile kirli bir dünya bırakmamak için.

Aralarına taht savaşları girene kadar bu böyle devam etti tabi.

Başkanlar, milletvekilleri, kendi tarafına çektikleri savcılar ve hakimler hepsi törene teşrif etmiş, bir haftadır bu tören için hazırlanan salon ışıl ışıl parlıyordu. Kurucu her ne kadar bu fikre çok sıcak bakmış olmasa da karşı çıkmamıştı. Sonuç olarak ortada bir hata vardı ve cezası bu ise, bu yaşanacaktı. Katilleri, tecavüzcüleri, vatan hainlerini nasıl ki meydanda ibreti alem için asmışsa, şimdi bu hatada cezası ile uygulanacaktı. Bir soy isim karalanacak mıydı? O soy ismi hakkıyla taşısalardı o zaman.

Bir haftadır hazırlanan salon, gerçekten de fazla muazzam olmuştu. Yer yer duvarlara yarım kalan tablolar asılmış, yer yer ise duvar kenarlarında heykeller konulmuştu. Konuşmanın yapılacağı duvar ise boş bırakılmıştı. Fakat yüksek platformun sağ ve sol tarafına themis heykeli konulmuştu. Tarafsızlığı ve adaleti temsil eden bu heykel, adalet için savaşanların sembolüydü. Etraf yuvarlak ve üzerinde zakkum çiçeği olan masalarla doluydu. Salon da gürültü hakimdi ancak bu, hoş bir gürültüydü. Herkesin sesi aynı tonda çıkıyor ve arkadan yükselen keman ile piyanonun sesi ile ritim tutturuyordu. Kim bilebilirdi ki bu nezih ortamın, iğrenç karakterlerden oluştuğunu.

Her masa sekiz kişilik iken sadece bir masa on iki kişilikti. Ve bu masa ise kuruculardan oluşuyordu. Azize zarif parmaklarının arasında tuttuğu kadehi masaya bıraktı. "Ölüm gelmeyecek mi?" Yaptığı ihanet bu on ikili masada biliniyor olsa da bu onun umrunda değildi. Zaten umrunda olsa yapmazdı değil mi? "Son dakika moskovaya gitmek durumunda kaldı." dedi Savaş. Ortada gülümseyecek bir durum olmamasına rağmen yüzünde gülümseme vardı. Aslında bu masada oturan herkeste olması gerekiyordu küçükte olsa bir tebessüm. Her şey yolundaydı ve halkın bunu bilmesi gerekirdi değil mi?

"Neden?"

"Sizde bir laf vardı yanlış hatırlamıyorsam. Hm, neydi?" Kurucu kısa bir an düşünüyormuş gibi parmağını dudağına yasladı. Sonra yüzünde hiçte samimi olmayan bir gülümseme ile parmağını şıklattı. "Hah buldum. Sen sorasın diye."

Masa da kendileri dışında olan yedi kişi de başlarını çevirmiş ve Kurucunun bu tepkisi karşısında gülmemek için dudaklarını birbirine bastırmışlardı.

Azize kısa bir kahkaha attı. "Bu ne kin Yakov? Güç bana bu kadar kinlenmedi." Kurucu elinde tuttuğu kadehi sallamaya devam eti. "İhanetin büyüğü küçüğü olmaz Gece." Biliyordu ki karşısındaki bu kadın, yaptığı ihaneti küçük görüyordu. "Yaptığım şey seni zerre ilgilendirmez Yakov. Aksine sen sevinmişsindir. Çünkü bu Güç'ün bir daha hata yapmayacağı anlamına gelir." Tek kaşını kaldırdı Yakov sorgular bir ifade ile. "Yaptığının hata olduğunu biliyorsun yani?" Bu onu şaşırtmıştı. Çünkü Azize'yi tanıyordu. "Hayır Yakov." dedi kadın ve adamın arkasında olan kapıyı işaret etti. "Ama o, böyle düşünüyor." Dışarıdan bakan biri Azize'nin üzüldüğünü düşünebilirdi, fakat bu on bir kişi asla.

Güç, bütün asilliği ile salona giriş yaptığında, davetçi kendisi olduğu için bir çok göz ona dönmüştü. Ancak o, sadece salonda ki en büyük masa da oturan güzel hanımefendinin bakışları ile ilgileniyordu. Güzel hanımefendi tarafından ihanete uğramış olsada. Aklından geçenlerle yine öfkesi yükseldi. Aşk, ne aptalcaydı ama.

Kendine ayrılan sandalyeye oturmadan önce görevini yerine getirmek için sahneye ilerledi. Kırmızı perdeler asmayı ve o perdeleri Kader için son kez çekmeyi isterdi. Fakat dekorasyon buna izin vermemiş, o ise nefret etmesine rağmen kırmızı halı serdirtmişti. Kırmızı ihanetin rengiydi. Bunu düşünmeye son aylarda karar vermişti. Azize'ye kırmızının yakıştığını söylediğinde, bu rengin ihanet rengine döneceğini bilemezdi.

Güç'ün sahneye adım atması ile konuşmalar kesildi ve herkesin dikkati sahneye çevrildi. Yedi yıldır tüm davetleri ve konuşmaları Kurucu yapardı. Bundan sebep ilk defa bir başkasının, Güç'ün daveti ve konuşmayı yapması dikkat çekmişti. Davette Kader'in de olmaması akıllarda tek bir soruyu oluşturmuştu. Tahtın yeni sahibi Güç mü olacak?

"Değerli misafirlerim, davetime katıldığınız için hepinize içten teşekkürlerimi sunuyorum. Yedi yılın sonunda hak eden herkese bir ödül vermemiz gerektiğini düşündüm. Emeklerimiz çok ne de olsa değil mi? Şu an rahat nefes alabiliyorsak eğer, bu hepimizin sayesinde gerçekleşti." Kısa bir an durup yükselen alkışlara izin verdi ve salonun tam ortasında olan masaya bakmamak için direndi. Fakat bakmasa da biliyordu, tek alkışlamayanın o olduğunu. "Çok heyecanlı gözüküyorsunuz. Ancak ben geceye dansla başlamak istiyorum. Bu yüzden lütfen," dedi dans için boş bırakılan, masaların gerisindeki yeri göstererek. Sonra indi sahneden ve tüm iradesiyle gitti masaya, onun yanına. "Gerçekten dansa gerek var mıydı kardeşim?" İmparatorun hafif alaylı, fakat içten içe sıkıldığını ima eden ifadesi, Güç'ün umrunda bile değildi.

Azize'ye elini uzattı.Son kez diye düşünüyordu. Her şeye rağmen son kez. Azize önüne uzatılan elin anlamını bilerek tuttu ve kalktı masadan. Çoktan dansa kalkmış insanların arasına karıştılar ve son kez dans etmeye başladılar. "Kader'i nereye sakladın?" dedi alayla Azize, kolarını Güç'ün boynuna sararken. "Gerçekten aklın hala onda mı?" Omuz silkti. "Neden olmasın ki?"

Benle dans ediyorsun ya aptal, demek istedi. Nışanlınla dans ediyorsun ve ona, onu aldattığın adamın nerede olduğunu soruyorsun. Sen Gece, sevilmedin ve sevilmek seni böyle bir kadına dönüştürdü. Keşke kalbimde hiç yer olmasaydı sana. Çünkü hak etmiyorsun güzel nişanlım. Eski, eski nişanlım. Kalbimi hak etmiyorsun.

"Sarhoş birini ciddiye almayacağım." Her ne kadar davet başlayalı yarım saat olmuş olsa da, Azize çoktan sarhoş olmuştu. "Hayır değilim sarhoş falan." dedi kafası Güç'ün göğüsüne yaslanırken. "Sarhoş olmuş olmasaydın bana bu kadar yaklaşmazdın." Aniden kafasını geriye atarak gözlerini kıstı. "Öyle mi?" Şu an kafasının yerinde olmadığını ve hiçbir şey hatırlamayacağını bilsede hiçbir tepki vermemeyi seçti. "Bana olan nefretini unutacak kadar mı sarhoş oldun?"

"Senden hiçbir zaman nefret etmedim Boris." Tüm sarhoşluğuna rağmen gözlerinde ki kararlı bakış, Güç'e etki etmemişti. O gözler yeteri kadar yalan söylemişti ve o da o gözlere yeteri kadar kanmıştı. Yüzünü, kadının yüzüne yaklaştırdı ve dudaklarında beliren tebessümü saklama gereği duymadı. "İnsan sevdiği nişanlısını aldatmaktan gurur duymaz Gece." Azize kısa bir kahkaha atarak, inanmaz gözlerle kendisine baktı. "Seni aldatmaktan gurur duymuyorum!"

"Pişkin pişkin yüzüme bunu söylemenin nasıl bir sebebi olabilir peki?" Kadın şok olmuş bir ifade ile çekti kolarını adamın üzerinden. "Pişkin pişkin mi? Ne isterdin peki? Senden bunu gizlememi mi?!" Güç sakince derin bir nefes aldı ve içinden yükselen öfkeyi görmezden geldi. Şu an bir de kendisine duyduğu bu büyük öfke ile uğraşamazdı. "Sarhoşsun ve ne dediğini bilmiyorsun."

"Sen delirmişsin, delirmiş! Senden gizleseydim eğer, bunu öğrendiğinde daha fazla sinirlenecek ve bir hiç uğruna bana katlandığını düşünecektin. Ben, sana iyilik yaptım." Boris kısa bir an gözlerini kapattı ve duyduğu her şeyi duymamazlıktan geldi. "Sana katlanmak." Fısıltısı kendi kulağına bile ulaşamazken dans edenlerin arasından çıkarak tekrardan masaya döndü. "Onu uzaklaştır buradan." Savaş komutu aldığı gibi Azize'nin yanına gitmiş ve daha fazla rezillik çıkmaması için çıkarmıştı onu salondan.

Her ne kadar kabul etmiyor olsa da içten içe gecenin devamının kadına iyi gelmeyeceğini biliyordu Güç ve bundan dolayı uzaklaştırmak istemişti onu. Yoksa dedikleri umrunda bile değildi. Kırılan kalbi, içinde kendisine olan öfkesi umrunda bile değildi.

"Siz neden dans etmek istemediniz?" Kendi önünede bir kadeh çekmiş ve kafasını dağıtmak için ortaya bir soru atmıştı. "Bir kavalyemiz yok maalesef." İmparatoriçe önündeki kaçıncı olduğunu bilmediği tatlıyı yerken gülmüştü bu tepkisine. Sırf davette çıkacak tatlılar için ikram işini kendisi halletmişti. "Şu masada tek evli olan olmak zor değil mi ya?" Kurucu kafasını geriye atarak gözlerini kapattı. Şu an burada Ölüm olsaydı, bu soruya kahkahalarla gülerdi ve kimin ne tepki vereceği umrunda bile olmazdı. Fakat o şu an karısı ve çocuklarının yanında, küçük kızının doğum gününü kutluyordu. Bu öğrenen her hangi biri Ölüm'ün delirdiğini düşünebilir ve bunu Kurucuya söylemekle tehdit edebilir ya da daha da kötüsü söyleyebilirdi. Fakat bir bilinmeyen daha da vardı ki, o doğum günü partisinde Kurucunun da karısı ve çocuğu vardı.

Omzunu silkti Sezen. Şu an o da sarhoş olma yolunda ilerliyordu. "Neden zor olsun ki? Şahane bir şey."

Öyledir tabi. Şahanedir sevmek ve sevilmek.

Sonuç olarak aşk, kontrol edildiğinde güzel bir araçtır. Aksi, aksi kimsenin umrunda değildi.
Güç'ün bile.

Müzik yavaş yavaş bitip misafirler yerilerine döndüğünde Güç, daha fazla beklemek ve bekletmek istemediği için sahneye ilerledi. Artık rahatça ortadaki büyük masaya bakabiliyordu.

"Umuyorum ki şu ana kadar her şeyden memnun kalmışsınızdır ve şu andan itibaren de geceniz güzel geçer. Daha fazla bekletmek ve sizleri meraklandırmak istemiyorum." Sahnenin sol tarafına, melek heykelinin olduğu kısma bir masa kurulmuş ve üzerine ödüller dizilmişti. En öndekini aldı eline. "İlk ödülümüz tabii ki de hepimizin arkasını toplayan Mecnun'a." Ödülü havaya kaldırarak Mecnun'a baktı. Adam sadece başını sallamıştı. "Tabii ki de ondan bir konuşma beklemiyoruz." Bu salonda ki herkesin gülmesine sebep olduğunda, Güç ikinci ödüle geçti.

"İkinci ödülü takdim edecek olursam. Her savaş bir cephede kazanılmaz. Bazen bir kelime veya imzadır. Sadece yumrukların değil, kalemin de bir silah olduğunu hatırlatan, her kararda bizimle yürüyen sayın milletvekilimiz Martini'ye takdir ödülünü vermek istiyorum." Martini yüzündeki gururlu tebessümle sahneye çıktı. "Bu ödül sadece sadakatin için değil Martini," dedi Güç ve ödülü Martini'ye verdikten sonra devam etti. "Gerektiğin de susmayı da bildiğin için." Bir gerçek daha vardı ki, daha yolun başında iken Martini'yi yanlarına çekmiş ve onun güvenini kazanmış olmasalardı, şu an suçluları astıkları darağacına kendileri asılacaktı.

"Her zaman adaletin yanında oldum. Bu ödülü hak eden ilk kişiysem bu, adaleti seçtiğim için gerçekleşti. Teşekür ederim." dedi ve indi sahneden. Güç ise ödülleri takdim etmeye devam etti. Ta ki son ödüle sıra gelene kadar. Onuncu ödül belki de gerçekten hak edilen tek ödüldü, bilinmez. Güç, ödülü parmaklarının arasına alarak geri yerine döndü. Yüzünde diğer ödülleri verirken olan tebessümün daha büyüğü oluşmuştu. "Evet, geldik son ödüle. Hepimiz hayatımızın bir noktasın da hata yapmış ve bunun cezasını çekmişizdir. Tıpkı hepimizin bir nokta da aşkı tattığı gibi. Birine tatlı iken, diğerine acı gelir aşk. Tuhaftır. Davet başladığından beri hepinizin aklında tek bir soru vardı. Kader neden davete değil? Bu sorunun cevabını şimdi veriyorum sizlere. Bugün, bu perde son kez Kader için açılacak ve kapanacak. Bir daha ise adı anılmayacak. Bu ihanet ödülü sana gelsin Kader."

Ufak bir el hareketiyle Kader'in ihanetini kabul ettiği video oynatılmaya başladığında, aynı zamanda da salona adımını atmıştı Kader. Üzerinde yırtık bir takım elbise, ağzı yüzü kan içerisinde. Yedi yıldır herkesle arasında bir meydan okuma geçmiş ve hepsini Kader kazanmıştı. Onun Kurucudan bile güçlü olduğunu düşünenler varken, şimdi, şu hali herkesin şaşırmasına sebep olmuştu. Doyumsuz her insanın geldiği nokta bu oluyordu işte.

Kibri öyle büyüktü ki, bir zamanlar kendisinin düzenlemeyi istediği o davet karşısında duruyordu. Fakat hayalinde ki gibi değildi. Bu onun cenazesiydi.

Güç sahneden inerek, Kader'in karşısına dikildi. Tüm asilliği ve ihtişamıyla. O her zaman saygılı bir beyefendi olmuştu. Kader gibi çevresine değil, kendisine saygısı yoktu onun ve bunu gizlemek çocuk oyuncağıydı. Tıpkı Güç'ün de bir şeytan olduğunu sadece Kader'in bilmesi gibi.

Elinde ki ödülü Kader'e uzattı. "Kader oyununu, kader affetmez."

Kader için açılan son perde, Kader için kapandı.
Bir daha açılmamak üzere.

Yüzyıllar geçti.

Zeus büyüdü, akıllı ve güçlü bir tanrı oldu. Titan Metis'in yardımıyla babası Kronos'a kusturucu içirdi. Kronos'un yuttuğu tanrılar birer birer dışarı çıktı. Böylece Olimpos tanrıları (Zeus ve kardeşleri) özgürleşti.

Zeus ve kardeşleri Titanlara karşı büyük bir savaşa girdiler.

Titanların lideri Kronos'tu.

Bu savaş on yıl sürdü.

Başta denge vardı ama Zeus zekasıyla fark yarattı. Hekatonkheirler ve Kiklopları serbest bıraktı.

Kikloplar Zeus'a şimşek armağan etti.
Poseidon'a üç dişli mızrak (Trident), Hades'e görünmezlik miğferi verdi.

Bu silahlarla denge bozuldu.

Zeus ve kardeşleri Titanları yendi.

Kronos ve destekçileri, yeraltındaki karanlık zindan Tartaros'a hapsedildi.

Zaferden sonra üç kardeş düzeni başladı, evreni paylaştılar.

Zeus; Gökyüzü ve tanrıların kralı

Poseidon; Denizler

Hades; Yeraltı dünyası

Gaia ve Uranos'un kehaneti gerçekleşmiş oldu. Kronos, kendi çocuğu tarafından devrildi.

Titanların yenilgisiyle bitmedi iş.
Gaia çocuklarının yenilmesine kızdı, bu kez devler (Gigantlar) ile tanrıları savaştırdı. Ayrıca en korkunç çocuğu Typhon'u saldı.

Zeus uzun bir savaş sonunda Typhon'u da yenip evrenin düzenini kesinleştirdi.

♟️♟️