2. bölüm · HAKSAR
1. HAK! HUKUK! ADALET!
HAKSAR üç kitaplık bir seri olup ilk kitabı VENİ (Geldim) ile başlamaktadır. Her kitap aynı dosyada yayımlanacaktır.
♟️♟️
Adaleti çiğneyen devlet adamlarını cezalandırmayan milletler çökmek zorundadır. - Hz. Muhammed
//
2076 (günümüzden bir yıl önce)
Yaşamak anlam kazanır ölünce.
Bunu eskiden bir söz sanırdım. Şimdi bir gerçek gibi duruyor içimde. İnsan nefes alırken hayatın farkına varmaz, nabzı atarken yaşamın kıymetini düşünmez. Ama ölüm… ölüm geldiğinde yaşam geriye dönüp kendini açıklar. Sanki hayatın bütün cümleleri son noktası konunca anlam kazanır. Annemin ölümüyle öğrendim bunu. Yaşamak, onun yokluğunda ilk kez ağırlaştı içimde.
Cenazelerde zaman farklı akar. Saatler ilerlemez, genişler, yayılır, ağırlaşır. İnsan yürüdüğünü sanır ama aslında sürüklenir. Adımlar toprağa değil, kayba basar. Sesler duyulur ama anlamları gelmez. Sanki dünya yas tutanlar için bilerek yavaşlatılmıştır.
Annemin tabutunun başında dururken bunu düşündüm. Yağmur yağıyordu. Kimse şikâyet etmiyordu. Sanki gökyüzü bile bu kaybın farkındaydı da yasımıza ortak olmak için ağlıyordu. Siyah şemsiyeler yan yana dizilmişti, yukarıdan bakılsa karanlık bir çiçek tarlası gibi görünürdü. Altlarında duran yüzler ise aynı renkteydi. Donuk. Katı. Mesafeli. Ve evet… biraz korkak.
Korkunun kokusu vardır. Bunu herkes bilmez. Islak toprağa karışınca daha net hissedilir. İnsanların korkusu yağmurla birlikte havaya yükselir. Ciğerlerine dolar. Boğazına yapışır.
Annem…
Sezen Raven.
Adını düşünmek bile canımı yakıyordu. Sanki kelimeler ağzımda kırılıyor, keskin parçalar hâlinde boğazıma saplanıyordu. İnsan annesini kaybettiğinde bir kelimeyi değil, bir dili yitiriyor. Dünyayı anlamlandırdığı dili. İlk öğrendiği sesi. İlk güvenini. İlk yönünü.
Bir bebek doğardı dünyaya, ilk annesinin sesini duymak isterdi. İlk annesini hissetmek, ilk annesini bilmek, görmek. Dokuz ay seni koruyan kahramanını tanımak isterdi zihnin. Dokunmak isterdi kalbin. Sonra zaman akardı. O bebek büyür, annesiyle oturur annesiyle kalkardı. Bir çocuğu büyüten ailesiydi, evet. Fakat ağır basan taraf hep olurdu. Anne idi. O, ağır basan taraf.
İkinci benliğin olan.
Annemi son kez görmeyi seçmedim. Bunu ben istedim. Onu son gördüğüm hâliyle hatırlamak istemedim. Morg ışıkları altında solmuş bir tenle değil. Resmî tutanakların kelimeleri arasında sıkışmış bir kimlikle hiç değil. Annem bir dosya değildi. Bir rapor satırı değildi. Bir başlık değildi. Bir “hedefli suikast” ifadesine sığabilecek biri hiç değildi.
Ama sığdırdılar.
Onu kelimelere bastırdılar. Kâğıda kapattılar. Dosyaladılar. Mühürlediler. Benim annemi bir dosyaya sığdırıp elime verdiler. Kabul et ve git dediler. Yas ise yas, uzakta yaşa dediler. Kalbimi sıkan eller tüm kanımı akıtmamış gibi devam ediyordu. İçimde kan, gözümde yaş kalmamıştı. Sızlayan burnumu söküp atmak istiyor, gözüme batan iğneleri onlara batırmak istiyordum. Bedenim bile bu yasımı inkar ediyordu.
İçimde bir şey vardı. İnsan olmayan bir şey. Bağırmak isteyen. Parçalamak isteyen. Toprağın altına annemi koyan herkese o toprağı yedirmek isteyen bir şey. Eğer acı bir varlığa dönüşebilseydi, o bendim.
Kim bilir ne kadar acı çekmişti. Ne kadar direnmişti. Ne kadar yalnız kalmıştı.
Etrafıma baktım. Tanıdık yüzler vardı. Tanımadık olanlar daha fazlaydı. Kimisi gerçekten üzgündü; bunu anlayabiliyordum. Kimisi ise sadece burada görünmesi gerektiği için buradaydı. Annem hayattayken de böyleydi zaten. İnsanlar onunla değil, onun temsil ettiği şeyle ilgilenirdi. İnsanlar insanlara değil, güçlere bakardı. Kanlarından kahpelik akıyordu.
Dünya Kartı.
Bu kelimeyi ilk kez çocukken duymuştum. Annem mutfakta bir şeyler yazarken sormuştum. Bana bakmış, gülümsemişti. O bakışı hâlâ zihnimde. Bilgili. Sabırlı. “Büyüyünce anlatırım,” demişti.
Büyüdüm.
Ama anlatan olmadı.
Rüzgâr sert esti. Siyah elbisemin yakasını biraz daha kapattım. Üşümüyor olmam gerekirdi. İnsan içten donunca dışarının sıcaklığı işe yaramıyordu. Benim kalbimi ısıtan sevgiyi çaldılar. İçimdeki boşluk bütün mevsimleri yutmuştu. Kalbimi ısıtan sevgiyi çaldılar. Sevgi çalınır mı? Çalınır. Hem de toprak tarafından. Hayır, sil. İnsanlar tarafından.
Bir adam konuşuyordu. Kim olduğunu bilmiyorum. Dini bir şeyler söylüyordu. Dua okuyor olmalı. Sözleri kulağıma çarpıp yere düşüyordu. Hiçbiri içeri girmiyordu. Çünkü içimde zaten çok fazla ses vardı.
Yalan, Adar.
En büyük yalan, doğruyu korumak için söylenen yalandır.
Annemin sesi.
Parmaklarımı avuçlarımın içine gömdüm. Tırnaklarım derime battı ama umursamadım. Acı şu an kontrol edebildiğim tek şeydi. Keşke diyordum, onun yerine ben ölseydim. Annem yaşamayı hak ediyordu. Bu dünya onu hak etmiyordu ama o yaşamayı hak ediyordu.
Kalabalığın biraz ilerisinde bir hareketlenme oldu. Siyah takım elbiseli birkaç adam… Devlet kokuyorlardı. Resmî. Soğuk. Gözleri sürekli etrafı tarayan insanlar. Annemin ölümünden sonra evimize gelenlerle aynı bakışa sahiptiler.
Beni izliyorlardı. Kandırmak için söyledikleri tek şey korumaydı. Ama insanı en çok izleyenler mi korurdu, yoksa en çok zarar verenler mi?
Bu cenaze sadece bir veda değildi. Bize vedayı bile çok görüyorlardı. Kontrol noktasıydı. Başımı kaldırdım. Gözlerim istemsizce onları buldu. Bakışlarımız çarpıştı. Ne nefret vardı yüzümde, ne korku. Sadece not edilmekten yorulmuş bir insanın bıkkınlığı.
“Bitirebilir miyiz?” dedim sessizce, kime söylediğimi bilmeden. Belki toprağa, belki zamana, belki de Tanrı’ya. Toprak tabutun üzerine düşmeye başladığında sesler nihayet sustu. Ya da ben susturdum, bilmiyorum. Titreyen bacaklarımdan güç kesildiğinde çöktüm mezarın başına. Annem güç ol demezdi hiçbir zaman, gerçek ol derdi. Gerçek olmak bazen yere çökmektir. Çünkü gerçek acı insanı ayakta tutmaz.
İnsanlardan, topraktan, her şeyden daha gerçek bir şey vardı ki annem ölmüştü. Her anlamda. Hıçkırıklarım yağmura karıştı. İnsan annesini toprağa verirken dünya durmalıydı. Dönmemeliydi. Kuşlar uçmamalıydı. Rüzgar esmemeliydi. Çünkü bazı kayıplar yalnızca bir insanın değil, bütün varoluşun susmasını gerektirir.
Annem bizi yalnız bırakmaz Adar. Kendi cenazesinde bile.
Okşa toprağını, hisset. Çünkü onun eli hâlâ omuzlarımızda.
-
Evin kapısını kapattığımda ses yankılanmadı. Bunu fark ettim. Annemin evi hep yankı yapardı; yüksek tavanlar, geniş odalar, boşlukla dolu duvarlar… Sesler burada kaybolmazdı, dolaşırdı. Ama şimdi hiçbir şey geri dönmedi. Kapının sesi yutuldu. Sanki ev de konuşmak istemiyordu. Duvarlar yas tutar mıydı? Tutuyordu.
Bunu hissedebiliyordum. Ev küçülmüş gibiydi. Tavan alçalmış, koridor daralmış, odalar içine kapanmıştı. Sanki yapı değil de bir beden çökmüştü. İçeriye kapanmışlardı. Tıpkı ben gibi.
Çantamı yere bıraktım. Anahtarlarımı masaya koymadım. Annem masaya anahtar koymayı sevmezdi. “kaçmaya hazır hissettiriyor” derdi. Ben de koymadım. Kaçacak bir yerim de yoktu üstelik.
Salona doğru yürüdüm. Ayak seslerim bana ait değil gibiydi. Halının üzerinde çıplak ayakla yürürken annemin sesini duyar gibi oldum. Üşüteceksin. Gülümsedim. Bir insan gözleri yaşlı gülümser miydi? Ben gülümsedim. Çok kısa sürdü.
Öğrenmeyi severdim ben, bilmeyi. Hoşuma giderdi. Gerçekleri anlamak, nedenleri çözmek, sonuçları görmek. Bugün keşke diyorum, keşke ölümü öğrenmeseydim.
Yemek masasına yaklaştım. Zarf hâlâ oradaydı. Dokunmadan önce uzun süre baktım. İnsan bazen bildiği bir şeyi öğrenmekten korkar. Çünkü öğrenmek ihtimali öldürür. O zarf açıldığı anda annem gerçekten ölmüş olacaktı. Şu ana kadar hâlâ küçük bir ihtimal vardı. Belki yanlış anlaşılmıştı. Belki bir hata olmuştu. Belki biri kapıyı çalacaktı. Belki ben başkasının cenazesine gitmiştim.
Sil, sil, sil. Yanlış olmadı, hata olmadı, kapıyı çalacak kimse yok ve sen, Adar, anneni uğurladın. Son kez.
Zarfı elime aldım. Kâğıt inceydi ama ağırdı. Annemin yazısını tanırdım, kelimeleri bile kontrollüydü. Kimseye fazla yaklaşmaz, kimseyi fazla itmezdi. Her şeyi dengede tutmaya çalışırdı. Dünya Kartı olmanın bedeliydi belki de bu.
Zarfı yavaşça açtım. Parmaklarımda güç yoktu.
İçinden birkaç sayfa çıktı. Üzerlerinde tarih yoktu. Annem tarih atmayı sevmezdi, “zaman bizi zaten takip ediyor” derdi. Evet anne, zaman bizi takip ediyor ve istediği zaman da çekip alıyor. Acımasız çünkü, akarken sormadığı gibi alırken de sormuyor.
“Eğer bunu okuyorsan, ben kendimi koruyamadım demektir.”
Boğazım yandı. Elim istemsizce ağzıma kapandığında çıkmasını beklediğim çığlık bir nefese dönüştü. Gözlerim kelimeleri görüyordu ama içim kabul etmiyordu.
O an bir ışık doğdu içime. Yalnız olmadığımı hissettim. Başımı zarftan kaldırdım. Gözlerim hislerimi takip etti. Kapının eşiğinde biri duruyordu.
Polat.
Ne zaman girdiğini duymamıştım. Ayak sesi yoktu. Kapı sesi yoktu. Sanki hep oradaymış gibi duruyordu. Bana bakıyordu.
Ben de ona baktım.
Ses çıkarmayı tercih etmedik. Ama konuşma çoktan başlamıştı. Gözlerimdeki yaşları silmedim. Saklamadım. Saklayamazdım zaten. Çünkü onun yanında güçlü olmak zorunda değildim. Bakışında bir şey vardı. Acı değildi sadece. Acının tanığı olmak gibi bir şeydi. Ben kaybın içindeydim. O ise kaybın karşısında duruyordu.
Zaman birkaç saniyeliğine durdu. Ev nefes almayı bıraktı. Duvarlar dinledi. Sessizlik bile ses çıkarmaya korktu. Sonra hiçbir şey olmadı. “Devam et,” dedi gözleri. Anladım ve kabul ettim.
Devam ettim.
“Bu ev güvenli değil. Ama burası seni koruyan son yer olabilir. Kartları bulacaksın. Onları saklama; onları anla.”
Kartlar.
“Annem.” Sessiz feryadım duvarlara bile değmedi. Öyle sessiz ağladım ki ben bile anlamadım.
Masaya değdi gözlerim. Bulanık olsa da seçebildim. Zarfın altındaki desteyi elime aldım. Annemin kartları… Ama bildiğim tarotlardan değildi. Daha ağır, daha eski. Üzerlerindeki semboller tanıdıktı ama açıklanamazdı. Sanki baktıkça bakışlarıma karşılık veriyorlardı.
İlk kartı çevirdim.
DÜNYA.
Annem.
Parmaklarım kartın kenarını sıktı. Bu kart sadece bir unvan değildi. Bir sorumluluktu. Annem ülkenin dengesiydi, sistemin vicdanı. O yüzden susturulmuştu.
Bir kart daha.
MECNUN.
Yakov Yaroslav.
Kalbim tekledi. Kesilen nefesim canımı yaktı. Çok yaktı. Ama annem gelmedi. Annem onun adını evde çok az anardı. Ama her andığında sesinde bir kırılma olurdu. Dostluk mu, suç ortaklığı mı, yoksa kader mi… bilmiyordum.
Mektuba geri döndüm. İçim parçalandı ama istediğini yaptım. O hayattayken yapmadıklarımın cezasıydı belki de. Ben hayatımda hiç bu kadar acı bir ceza çekmedim.
“Yakov’u hapse attılar çünkü susturmak yetmedi. Ölüm gücü paylaşmak istemiyor. Narsisizmi onu ele verecek ama sen acele etme.” İlk kez bu kadar net yazmıştı annem.
Ölüm.
Hector Morozov.
Bu kelimeyi okumak bile midemi düğümledi. Annem ondan bahsederken sesini alçaltırdı. Duvarların kulakları varmış gibi. Meğer gerçekten varmış.
“Eğer biri sana yaklaşırsa, sana çok doğru sorular sorarsa ama hiç cevap vermezse… O Yaroslav’dır.”
Duraksadım.
Yaroslav.
Ruslan.
Onu henüz tanımıyordum. Sadece adını duymuştum. Babası Yakov, on ikili masanın kurucularındandı. Kendisi… gölgede kalmayı seçenlerden. Annem yazmaya devam etmişti.
“Ona güven demiyorum. Ama aynı tarafta olduğunuzu anlayacaksın. Aynı şeyi kaybettiniz.”
Yoksa o da mı ailesini?
Gözlerim doldu ama ağlamadım. Hâlbuki yanaklarım yaşlardan dolayı sıcakmış. Annem ağlamayı sevmezdi. “Gözyaşı netliği bozar,” derdi.
Kartlara tekrar baktım. Deste tam değildi. Eksikler vardı. Bazı kartlar yoktu. Bazıları… belki hiç olmamıştı. Masaya çöktüm ihtiyaçla. Sandalye gıcırdadı. Evdeki tek ses oydu. “Anne, sana ihtiyacım var…”
Derin bir nefes almaya çalıştım. Annemin evi, annemin sessizliği ve bana bıraktığı bir savaş vardı artık. Tanrım, nefes almak hiç bu kadar zor olmamıştı.
Bu bir miras değildi.
Bu bir yüktü.
Ama ilk kez şunu hissettim:
Yalnız değildim.
Polat’ın bedenini arkamda, desteğini omzumda hissettim.
Bir yerlerde henüz yüzünü görmediğim biri de aynı kartlara bakıyordu. Aynı oyunun içinde, farklı bir hamle bekliyordu.
Ve bu oyunda geri çekilmek yoktu.
O an yalnız olup olmamak umurumda değildi. Ben sadece annemi istiyordum.
Sevdiği çizgi filmin başlamasını bekleyen bir çocuk gibi. Hayatının emeğinin sonucunu bekleyen biri gibi. Yaşam için bir şansı daha olduğunu öğrenmek isteyen masum gibi.
Sadece istiyordum. Çaresizlikle, heyecanla, hayal ederek ve acı çekerek.
Tanrım! Annemi geri ver. Bunun için istediğini yaparım. Cansa can, inançsa inanç.
//
2076 (günümüzden bir yıl önce. Yakov Yaroslav’ın hapiste geçirdiği ilk bir ay)
Hapishane sessizdi.
Ama bu gerçek bir sessizlik değildi. Dışarıdaki dünyanın gürültüsü buraya ulaşamazdı, yalnızca titreşimi sızardı. Duvarlar bu titreşimi tanırdı. İnsanlardan daha iyi tanırdı. Çünkü bağırışlar, isyanlar, korkular en çok taşın içinde kalırdı.
Yakov Yaroslav demir parmaklıkların ardında, küçük metal masanın yanında ayakta duruyordu. Oturmuyordu. Bu yer oturmayı hak etmiyordu. Bir aydır buradaydı. Hapishane onu değiştirmemişti. Ama dışarıdaki dünya değişiyordu. Büyük bir kırılmanın eşiğindeydi. Ve Yakov’un burada olmasının tek nedeni, o kırılma başlamadan önce oğlunu hazırlamaktı.
Ruslan içeri alındığında Yakov başını çevirip bakmadı. “Dışarısı karışık,” dedi direkt. Ruslan cevabı hemen vermedi. Bunu bekliyordu elbet ama babasının karşısında acele etmek istemezdi. Yavaş yavaş, tüm saniyeleri sindire sindire.
“Karışıklık her zaman vardır,” dedi, keyifli bir sesle. “Sadece bazen görünür olur.” Yakov gülümsedi. Bu gülümseme hem gururlu hem yorgundu. “Henüz görünür değilsin,” dedi, parmaklarını masaya ritmik bir şekilde vurarak. “Ama olacaksın.”
Ruslan bakışlarını babasına sabitledi. Özlemişti babasını. Kaşında, gözünde gezdirdi bakışlarını. Anlında ve göz çevresindeki kırışıklıklarda, yaşını belli eden ağırlığında. Beyazlar karışmış saçına baktı. Her şeye rağmen yüzünden solmayan gülümsemesine. “Bu yüzden mi buradayım?” diye sormadı Ruslan. Soru sormazdı babasına karşı. Sadece dinlerdi.
“Herkes gücü ister,” diye devam etti Yakov. “Ama çoğu, gücün bedelini anlamaz.” Bir an durdu. Aldığı nefesler daha iyiydi sanki artık. Bir ayın sonunda oğlunu görmek kalbindeki kasılmayı geçirdi. “Ben anladım. Sen de anlayacaksın.”
Ruslan’ın yüzünde bir kas bile oynamadı.
“Beni çağırttın,” dedi, sonunda özlemini almış bir şekilde babasının karşısına dururken. Bir yanlarında demir parmaklıklar varken, diğer yanlarında masa vardı. İkisi de oturmayı tercih etmiyordu. “Bir sebebi vardır.”
Yakov başını salladı. “Var.” Gözleri kendisinin kopyası oğlundaydı. Her şeyiyle kendisine benzeyen, ancak en can alıcı özelliğini annesinden alan oğluna. Gözleri, gözleri annesiydi. Yakov’un Elena’sı.
Sesi alçaldı. “Hayatında henüz yer almayan şeyler var.”
Ruslan kaşlarını hafifçe çattı. Bu, onun için büyük bir tepki sayılırdı. “Beni zayıflatacak şeylerden bahsetmiyorsun umarım.”
Yakov bu cümleyi bekliyordu. “Hayır,” dedi net bir şekilde. Bahsettiği aşktı. “Seni görünür kılacak şeylerden bahsediyorum.”
Aralarında kısa bir sessizlik oldu. Yakov oğlunu tanıyordu ve tanıdığı için onu her şeye hazırlamak istiyordu. Aşka bile. Yakov’un bakışları sertleşti. “Bir gün,” dedi, gerçekliği en derinde hissederek, “yanında biri duracak.” Bunun aklındaki kişi olmasını istiyordu. Oğlu için en doğru olan.
İsim yoktu. Tanım yoktu. Ama Ruslan’ın içi o an huzursuzlandı. Bunun nedenini bilmiyordu. Aşk kontrol edildiğinde bir araçtı. “Henüz tanımıyorsun,” diye ekledi Yakov. “Belki hiç konuşmadın. Belki sadece varlığını biliyorsun.” Oğlu tanıyor ve biliyordu o doğru kişinin varlığını.
Ruslan sesini alçaltmadı. “Bu bir tehdit mi?” Amacı babasının kendisini tehdit ettiğini ima etmek veya ithamda bulunmak değildi. Sadece ciddiyetini ölçüyordu. Gerçekliğini. Özlemişti babasını, evet. Bir tarafı özlem gidermek için gelmiş olsa da bilgi alacağını da biliyordu. Ancak bilgi bu değildi, olmamalıydı.
Yakov başını iki yana salladı. Anladı oğlunu. O zaten hep anlardı oğlunu. “Hayır. Bu bir gerçek.” İstediği bu muydu oğlunun yoksa değil miydi bilmiyordu. Hoş, Ruslan’ın da pek bildiği söylenemezdi.
Parmaklarını masadan çekti, kollarını birbirine bağladı ve tebessümle baktı oğluna. Kısa bir an eşini de görmüş gibi oldu. Elena’nın gözlerini. Elena’nın bakışlarını. “Onunla yan yana durduğun an,” dedi, “saklanma lüksün biter.”
Ruslan da babası gibi kollarını göğsünde bağlamıştı. Derin bir iç çekti. Anlamıyordu.
“Ben saklanmıyorum.” Yakov’un gözleri karardı. Yaşanacakları bilmek istemezdi. Hiç istemezdi. “Henüz,” dedi. “Ve umarım zamanı sen belirlersin.”
Çünkü kader zaman seçmezdi. Sadece hamle yapardı. Bunu da Yakov’dan daha iyi kimse bilemezdi.
Gardiyanın ayak sesleri koridorda yankılandı. Ziyaret süresi bitiyordu.
Yakov son kez konuştu, son kez uyardı. “Ben buradayım çünkü erken göründüm.” Oldukça erken üstelik. “Sen hayatta kalacaksan, geç görün.”
Ruslan başını salladı ve babasına doğru bir adım attı. Babasının da ona adım atması üzerine sarıldılar birbirlerine. Yakov Yaroslav o gün bir dilek tuttu. Dileklere inanmayı eşini kaybedince bırakmıştı. Elena olduğu için dilekleri kabul oluyordu çünkü.
Kader, dedi. Oğlumun yanında ol. Onu seç, onu sev, onu koru. Her anlamda.
Bu dileği kabul olacaktı. Her anlamda.
Bu bir vedalaşma değildi.
Bir mirastı.
Ve Ruslan o an şunu anladı.
Henüz sahneye çıkmamıştı.
Ama perde çoktan aralanmıştı.
//
2077 (günümüz, Valora)
Adalet, insanların icat ettiği en kutsal yalandı.
Buna inanmak istemezdim. Ama gerçekler insanın inancını değil, inadını kırardı. Ve adalet dediğimiz şey en çok kırılan şeydi. Söylenirken temiz, uygulanırken kirlenen, dillerde parlayan ama ellerde kararan bir kelimeydi. İnsanlar onu savunduklarını söylerdi. Oysa çoğu zaman yaptıkları tek şey ona bakıp susmaktı.
Adalet mahkeme salonlarında doğmazdı.
Adalet sustuğumuz an ölürdü.
Şahit olup sustuğumuz her şeydi adalet. Söylemek isteyip yuttuğumuz kelimelerdi. Görüp göz kapattığımız gerçeklerdi. Vardı bir yerde, dışarıda değil, içimizde. Zihnimizin en karanlık kıvrımında, kalbimizin en kırılgan odasında, kanımızın en sessiz akışında.
Hak diyecektik.
Hukuk diyecektik.
Adalet diyecektik.
Ve alacaktık.
Valora’nın en büyük şehri Vernasya’dan en küçük şehri Sora’ya kadar ülke tek bir kalp gibi atıyordu artık. Sokaklar doluydu. Meydanlar doluydu. İnsanların içi doluydu. Biriken şey öfke değildi yalnızca,biriken şey bekleyişti. Uzun süredir bastırılan, bastırıldıkça büyüyen bir bekleyiş.
Çünkü Kurucu Yakov hapse atılmıştı.
Otuz yıl önce bu ülkeyi kurtaran on iki kişiden biriydi. Otuz yıldır da ülkeyi yöneten aklın, düzenin, dengenin parçasıydı. Ve şimdi bir anda, Kurucu'yu ortadan kaldırmışlardı.
Valora’da suçlular cezasını çekerdi.
Ama kim cezanın suç olup olmadığına karar verirdi?
Onu hapse atan kişi yabancı değildi.
Onu hapse atan kişi düşman değildi.
Onu hapse atan kişi…
Masadandı.
En yakınıydı.
Ölüm.
Sadece Yakov’u hapsetmekle kalmamış, ülkenin başına geçtiğini ilan etmişti. Halka sormadan. Beklemeden. Açıklamadan. Çünkü cevapları biliyordu. Halk istemezdi. O yüzden halktan izin almaya gerek duymamışlardı.
Otuz yıl önce kurtardıkları ülkeyi şimdi kurtarılmamış hâline geri çeviriyorlardı. Ve bunu hak sayıyorlardı. Çünkü bir zamanlar kurtarmış olmak sonsuza dek yönetme hakkı veriyordu onlara göre.
Minnet istiyorlardı.
Sadakat istiyorlardı.
İtaat istiyorlardı.
Halk değil, köle istiyorlardı.
Tarih tekerrür etmiyordu aslında.
Tarih fırsat bulduğu anda kendini tekrar yazıyordu.
"İnfaz değil, adalet!"
"Hak! Hukuk! Adalet!"
"İsimler değil, vicdanlar yargılansın!"
"Hak! Hukuk! Adalet!"
"Önce adalet, sonra taht!"
"Hak! Hukuk! Adalet!"
Sloganlar göğe yükseliyor, binalara çarpıp geri dönüyor, tekrar insanların boğazına doluyordu. Cam cepheli kuleler bu sesleri yansıtıyor ama asla sahiplenmiyordu. Işıltılıydılar. Parlak. Kusursuz. Soğuk.
Kalabalığın ortasında yürürken insan kendini daha gerçek hissediyordu. Yalnızken var olduğunu düşünürsün. Kalabalıktayken var olduğunu bilirsin.
Çevremiz polislerle çevriliydi. Kalkanlar dizilmişti. Siyah üniformalar duvar gibi duruyordu. Önümüzdeki binada ise on ikili masanın üyeleri vardı.
Dört eksik.
Elim deri ceketimin cebine gitti. Parmaklarım kartın sert köşesine değdi. Soğuktu. Ama içimde bir sıcaklık dolaştı. Bu kart sadece bir nesne değildi. Bir anahtar. Bir kanıt. Bir kıvılcım.
Korku yoktu içimde. Sadece bekleyiş. Uzun zamandır süren, kemiğe işlemiş bir bekleyiş.
Bize dayatılan her şeyin ortasında “varım” diyebilmekti bu yürüyüş. Korktuğunuz benim demekti. Ve ben buradayım demekti.
O anda kalabalığın arasından tanıdık bir siluet süzüldü gözüme. Anlına düşen kahverengi saçları bir ressamın özenle bıraktığı son dokunuştu. Ela gözlerindeki öfke çevremizdeki savaş kadar gerçek. Yüz hatları keskin. Sakallarının bıraktığı gölge onun karanlık tarafı gibi: Ruslan Yaroslav.
Adımlarını sıklaştırarak yanıma geldi, bakışları sert ve keskin. Gerçek bir korkusuzluk. Tok sesi kalabalığın uğultusunu delip geçer gibi çarptı. “Benden haber bekle demedim mi?”
Bir an içimde bir kıvılcım çaktı. Sinirlenmişti, haklıydı belki de. Ama aynı anda o keskin bakışların altında bir titreme hissettim. Yalnız değildim, yürüyüşün gürültüsü, halkın coşkusu, kalabalığın karmaşası… hiçbir şey bunu değiştiremezdi.
Kısa bir an için birbirimize bakakaldık. Ruslan’ın öfkesi benim korkularımla çarpıştı, ama tek bir şey açıktı. Bu yürüyüş bizim adalet arayışımızın sadece başlangıcıydı.
O an destenin yedinci kartı açıldı sanki önümüzde. Kader Çarkı geldi ve gerçekleri açtı bize. Zaman istediğimiz gibi şekillendi. Kader, onu çalmamıza rağmen bizi seçti. Zaman akar, sana sormaz.
Zaman aktı.
Bu sefer bize sordu.
♟️♟️
