6. bölüm · Hafızanın Kül Rengi
6. BÖLÜM: Yorgun Bulut
6. BÖLÜM: Yorgun Bulut
Esin Alaz Yıldızlı’nın Gözünden...
“Kerem, yapma! Lütfen... Bak, ben normalim, gerçekten iyiyim. Ben sana ne yaptım ki? İlaçlarımı alıyorum zaten. Sen de söylemiştin, zamanla panik ataklarımın azalacağını. Hatta beni terapiye bizzat sen götüreceğini söylemiştin. Neden şimdi böyle yapıyorsun? Beni istemiyorsan söyleyebilirsin. Böyle korkakça davranmana gerek yok!”
Kerem derin bir nefes almıştı.
Kollarıyla beni kendisine doğru çekmiş, adeta bırakmayacakmış gibi sarılmıştı. Nefes alışlarımız birbirine karışıyordu. Göğsüm hızla inip kalkıyor, gözlerimden yaşlar kontrolsüzce süzülüyordu.
“Kerem, bana bir cevap ver artık!”
Onu göğsünden sertçe ittim ama kımıldamadı bile. Kollarından kurtulmaya çalıştım. Ne kadar çırpınırsam çırpınayım beni bırakmıyordu.
“Kerem!”
Adını defalarca söyledim.
Sonra sesim yükseldi.
Nefesim gitgide düzensizleşirken etrafımdaki her şey bulanıklaşmaya başladı. Ağlamam, boğazımda düğümlenen çaresiz bir sese dönüştü.
Ve bir anda uyandım.
Elim doğrudan göğsüme gitti.
Yüzümün ter ve gözyaşlarıyla ıslandığını fark ettim. Göğsüm, rüyadaki korkuyu hâlâ taşıyormuş gibi hızlı ve sığ nefeslerle inip kalkıyordu. Bir elimle hıçkırıklarımı bastırmaya çalışırken diğer elimle yorganı sımsıkı kavradım.
Neredeydim?
Odamdaydım.
Yatağımda, nefes nefese ve ağlayarak oturuyordum.
Bir süre öylece kaldım. Hakan Bey’in zamanında bana defalarca anlattığı nefes egzersizlerini hatırlayıp uygulamaya çalıştım. İlk başta hiçbir işe yaramıyor gibi geldi. Ancak birkaç dakika sonra nefesim yavaş yavaş düzene girdi.
Ne kadar süre aynı pozisyonda kaldığımı bilmiyordum. Boynumda ve sırtımda oluşan ağrıyla birlikte ağzımdan güçsüz bir inleme çıktı.
Ayağa kalkmayı denedim.
Bacaklarım beni taşımak istemiyordu sanki.
Bir süre yatağın kenarında bekledikten sonra güçlükle doğruldum. Duvara tutunarak banyoya geçtim. Yüzümü defalarca soğuk suyla yıkadım. Aynadaki yansıma bana yabancı görünüyordu.
Biraz daha sakinleştiğimi hissettiğimde üzerimi giyindim.
Her hareketim ağırlaşmıştı.
Saçlarımı fazla düşünmeden yukarıdan bir at kuyruğu yaptım, kol çantamı alıp evden çıktım.
Pastaneye gitmem gerekiyordu.
Yolda kulaklığımı taktım ve sesi biraz fazla açarak bir şarkı başlattım.
Şarkı benden daha mutsuzdu.
Birkaç dakika dinledikten sonra değiştirdim.
Sonra bir başkasını.
Onu da.
Hepsi yavaş, hepsi hüzünlüydü.
Tam yeni bir şarkıya geçecekken elim durdu.
Bir an öylece kaldım.
Ben bu şarkıları ne zaman yüklemiştim?
Telefonumun müzik uygulamasını açıp listeye baktım.
Şarkıları tanıyordum. Hatta yıllar önce dinlediğimi de hatırlıyordum. Ama o zamanlar on altı, on yedi yaşlarındaydım. Sonrasında bu şarkıları dinlemeyi bırakmıştım.
Telefonuma da benim yüklemediğimden emindim.
Üstelik listenin en üstündeydiler.
Yakın zamanda eklenmişlerdi.
Ama ne zaman?
Kaşlarımı çattım.
Son birkaç gündür pastaneye gitmemiştim. Dolayısıyla kulaklık da kullanmamıştım. Evdeyken müzik dinlemek istersem televizyonu açıyordum. Kulaklığı yalnızca yolculuklarda ya da uzun yürüyüşlerde kullanmayı seviyordum.
Peki bu şarkıları kim eklemişti?
Telefon ekranına bakarken zihnimde son birkaç günün görüntülerini tek tek toplamaya çalıştım.
Kerem Bey’i reddetmiştim.
Hakan Bey’le seansa girmiştim.
Birkaç kez yine zaman kayması yaşamıştım.
Onun dışında çoğunlukla evdeydim. Evden tatlılar hazırlayıp internet üzerinden gelen siparişleri göndermiştim.
Başka ne yapmıştım?
Hatırlayamıyordum.
Parmağımı ekranda aşağı doğru kaydırmaya başladım. Kendi şarkılarımı bulabilmek için onlarca parçanın arasından geçmem gerekti. Yeni eklenen şarkılar o kadar yukarıdaydı ki, kendi listeme ulaşmak uzun sürdü.
Sonunda daha hareketli bir şarkı buldum.
Açtım.
Ritmine ayak uydurmaya, hatta hafifçe mırıldanmaya başladım.
Belki de fazla düşünüyordum.
Belki de bu şarkıları gerçekten ben yüklemiştim.
Sadece hatırlamıyordum.
Ama bu düşünce bile içimdeki huzursuzluğu tamamen susturmaya yetmedi.
Yaklaşık yarım saatlik yürüyüşün ardından pastaneye ulaştım.
Aslıhan benden önce gelmişti. Fırından yeni çıkardığı simitleri tezgâha yerleştiriyordu.
Aslıhan benim en iyi dostumdu.
Aslında tek dostumdu.
Beni gördüğü anda yüzünde o tanıdık, samimi tebessüm belirdi. Yanıma gelip sıkıca sarıldı.
“Günaydın, balım! Bak, ben başladım çalışmaya sonunda. Sen yokken burası çok sıkıcı, biliyor musun? Sen olmayınca ben kiminle uğraşacağım, kime sarılacağım?”
İstemeden gülümsedim.
Aslıhan aslında mimarlık öğrencisiydi. Bu yıl, benim yaşadığım sıkıntılar yüzünden okulunu dondurmak zorunda kalmıştı. Ne kadar istemesem de bunun kendi kararı olduğunu, pişman olmadığını ve yanımda olmanın onun için hiçbir şeyden daha önemsiz olmadığını söylemişti.
Aslıhan benim için anne yüreği gibiydi.
Onun sarılmasına karşılık verdikten sonra önlüğümü belime bağlayıp tezgâhın arkasına geçtim. Onun gibi simitleri düzenlemeye başladım.
Aslıhan yemek konusunda benim kadar iyiydi. Hatta bazı konularda beni geride bıraktığı bile olurdu. Gastronomi okuduğum dönemde aynı evde kalmış, mutfağı defalarca birlikte savaş alanına çevirmiştik.
Özellikle tatlı krizlerimiz...
Sanırım Aslıhan’ın mutfaktaki yeteneğini ilk kez o zaman keşfetmiştik.
Pastaneyi açmamın en büyük destekçisi de yine oydu.
“Balım, iyi misin? Daldın yine.”
Aslıhan’ın sesiyle düşüncelerimden sıyrıldım.
“İyiyim canım, sadece dalmışım.” Simitlere bakıp gülümsedim. “Bu arada simitler harika olmuş. Bu gidişle bir pastane daha açmak zorunda kalacağız. İstanbul bu yetenekten mahrum kalmamalı.”
Aslıhan gülerek yanağımdan hafifçe makas aldı.
“Sen de konuşmayı biliyorsun.”
Birlikte simitleri bitirip kurabiyeleri dizmeye başladık. Ben de gelirken hazırladığım çörekleri tezgâha yerleştiriyordum. Bir yandan da birbirimizle konuşuyorduk.
Tam son ürünü de yerine koyduğumuz sırada kapının üzerindeki zil çaldı.
Başımı kaldırdım.
Ve olduğum yerde kaldım.
Dr. Kerem Kayalı karşımdaydı.
Üzerinde rahat bir tişört ve siyah bir pantolon vardı. Saçlarını her zamanki gibi dağınık bırakmıştı. Gözleri doğrudan gözlerime odaklanmış, bulunduğu yerden bana bakıyordu.
Şaşkınlığımı üzerimden atmaya çalıştım.
Belki sadece poğaça almaya gelmişti.
Pastanem hastaneye yakındı. Sabahları hastanede çalışanların bir kısmını burada görmeye alışkındım. Çoğunu isimleriyle tanımasam da yüz aşinalığım vardı.
“Kolay gelsin.”
Kerem’in sesiyle irkildim.
Bakışlarım yeniden gözlerine çıktı.
O da bir an etrafa bakıyor, sonra tekrar bana dönüyordu.
“Ke-Kerem Bey, hoş geldiniz.”
Sesim neden titremişti?
İşte bundan nefret ediyordum.
Adam yalnızca buraya gelmişti.
Dün onu reddetmiş olabilirdim ama bu, buraya bir daha gelemeyeceği anlamına gelmiyordu.
“Ne alırsınız, Kerem Bey?”
Yüzündeki hafif tebessümü bozmadan tezgâha baktı.
“Ben bir şey almayacağım, Esin. Seninle konuşmak için geldim.”
Bir an sustu.
“Dün kafede konuşamadık. Sonrasında aramalarıma da dönmedin. İyi olup olmadığını merak ettim.”
Bakışlarını bana çevirdi.
“Müsaitsen iki dakika benimle dışarı gelir misin?”
Hâlâ şaşkınlıkla ona bakıyordum.
Sanırım bu hâlim onu güldürmüştü.
Elini belime hafifçe koyarak beni kapıya doğru yönlendirdi.
Aslıhan ise arkamızdan şaşkınlıkla Kerem’i süzüyordu.
Dışarı çıktığımızda ona dönüp konuşmaya başladım.
“Kerem Bey, biliyorum, sizi reddettim ama size neden gelemediğimi söylemiştim. Semra Teyze’yi hastaneye götürmem gerekiyordu.”
Kerem’in yüzündeki tebessüm bir anda silindi.
Bakışlarında kırgınlık vardı.
Neden bu kadar kırılmıştı?
Aramızda bir yakınlık yoktu ki.
Beni doğru düzgün tanımıyordu.
Ben de onu.
Bana Hakan Bey’in kliniğine yeni atanan bir doktor olduğunu söylemişti. Gerçeği ne kadar doğruydu, bunu sorgulamak belki de benim işim değildi.
Ama dün ona yalan söylemiştim.
Eve gittikten sonra duş alıp uyumaya çalışmıştım.
Uyku denirse...
Gece boyunca defalarca uyanmış, her seferinde başka bir kâbusun içinden çıkmıştım.
Şimdi ise ne hissettiğimi bile bilmiyordum.
Heyecan mı?
Korku mu?
Hayır.
Belki yalnızca biraz suçluluk.
Kerem Bey’in buraya kadar gelmesinde benim payım varmış gibi hissediyordum.
Sanki onu reddetmemeliydim.
Ama olan olmuştu.
O da herhangi biriydi.
Klinikte karşılaştığımızda bana yardımcı olmuştu.
Hepsi buydu.
En azından ben böyle olduğuna inanıyordum.
“Kerem Bey...” dedim sonunda. “Bakın, beni reddetmem yüzünden neden bu kadar kırıldığınızı anlayamıyorum.”
Cümlemi toparlamak için kısa bir nefes aldım.
“Klinikte karşılaştık. Siz bana yardımcı oldunuz. Ve... bu kadar. Bakın, ben bunları normalde bu kadar rahat söyleyemem. Sizi kırmak da istemiyorum ama aramızdaki bu samimiyeti anlayamıyorum. Sizin benimle bu kadar konuşmak istemeniz bana anlamsız geliyor.”
Kerem’in gözleri bir an doldu.
Belki de bana öyle gelmişti.
Ama benim de gözlerim dolmuştu.
İçimden kendime lanet ettim.
Kerem, bir bana bir de farkında olmadan kolumu sıkan ellerime baktı. Yüzünden buruk bir gülümseme geçti.
“Esin, iyi misin?”
Başını hafifçe eğdi.
“Gözlerin doldu. Bir sıkıntı mı var?”
Ben de onunki kadar buruk bir gülümsemeyle bakışlarımı yerden kaldırdım ve doğrudan koyu gözlerine baktım.
Titrek bir nefes verdim.
Sesim, gözlerim dolduğunda her zamanki gibi incelip kısılmıştı.
“Hayır, iyiyim. Sizin de gözleriniz doldu. Ben biraz böyleyim galiba. Karşımda biri üzülünce, gözleri dolunca... Benim de gözlerim doluyor.”
Bir an duraksadım.
“Sanki onun duygusunu kendi içime alıyorum.”
Kerem yeniden gülümsedi.
Bu kez gülümsemesi daha samimiydi.
“Bu senin kalbinin güzelliğinden, Esin. Ama bazen de yorgunluktan olur.”
Sesi yumuşaktı.
“Bu yüzden beni her zaman dinleyebileceğini bil, olur mu?”
Rahatsızca kıpırdandım.
“Benimle ne konuşmak istiyordunuz, Kerem Bey? Çok vaktim yok. Aslıhan’ın yanına dönmem gerekiyor, işlerim var.”
Kerem de huzursuzca kıpırdandı. Boğazını temizleyip konuşmaya başladı.
“Esin... Sen beni daha önce gördün mü?”
Kaşlarım çatıldı.
“Yani seni koridorda bulmadan önce. Beni hatırladığın bir an oldu mu? Ya da...” Kısa bir süre düşündü. “Sanki beni daha önceden görmüşsün gibi bir his?”
Şaşkınlık.
O an hissettiğim tek şey buydu.
Bu soruyu neden sorduğunu anlamlandırmaya çalıştım.
Düşündüm.
Gerçekten daha önce görmüş müydüm?
Hayır.
Hatırlamıyordum.
Belki içten içe onu daha önce görmüşüm gibi bir his yaşamıştım. Ama sonra bunun mümkün olmadığını düşünmüştüm.
“Kerem Bey, neden bunu soruyorsunuz? Ben anlamadım.”
Kerem cevap vermek yerine ellerimi yavaşça ellerinin arasına aldı.
Başparmağı elimin üzerinde hafifçe gezindi.
Bir an donup kaldım.
Ne yapacağımı, ne söyleyeceğimi bilemedim.
Sonra ellerimi hızla geri çektim.
Kerem buna engel olmadı.
Ama yüzündeki ifade bir anda değişti.
Ben de bir adım geriye çekildim.
Aramızdaki mesafeyi açıp hiçbir şey söylemeden pastanenin içine girdim.
Kapıyı arkamdan biraz sert kapattım.
Ellerim titriyordu.
Az önce onun ellerinin arasında tuttuğu ellerim, kontrol edemediğim bir şekilde titremeye devam ediyordu.
Gözlerimden yaşlar süzülmeye başladığında Aslıhan hemen yanıma koştu.
Beni sandalyeye oturttu, ellerimi tutmaya çalıştı.
Ama ben onun ellerini de hızla geri çektim.
Ağlamam şiddetlendi.
Aslıhan yüzüme endişeyle bakıyor, bir şeyler söyleyerek beni sakinleştirmeye çalışıyordu.
Dudaklarının hareket ettiğini görüyordum.
Ama söylediklerini duyamıyordum.
Kelimeler bana ulaşmıyordu sanki.
Saniyeler dakikalara dönüştü.
Ben hâlâ tek kelime edemiyordum.
Aslıhan önümde diz çöktü, başımı ellerinin arasına aldı.
Sesler yavaş yavaş geri dönmeye başladı.
Önce belirsiz bir uğultu...
Sonra birkaç kelime...
Aslıhan’ın sesini az da olsa duymaya başladım.
Ama yaşadığım bu kopukluk beni içten içe korkutuyordu.
Tam ağzımı açıp konuşmaya hazırlanırken başımda ani bir zonklama hissettim.
Keskin bir ağrıydı.
Başımı öne eğip elimle şakağıma bastırdım. Dudaklarımdan istemsiz bir inleme döküldü.
Aslıhan’ın sesi yeniden yükseldi.
Bu kez panik vardı.
Bir yerlere gidip geliyor, bana su getirmeye çalışıyordu. Ben ise yalnızca nefesimi düzene sokmaya ve birazdan geçeceğini umduğum ağrının dinmesini beklemeye çalışıyordum.
Sonra bakışlarım kaydı.
Sesler uzaklaştı.
Ve kendimi yeniden karanlığın içinde buldum.
Hatırladığım son şey, Aslıhan’ın çaresiz sesi ve bana ulaşmaya çalışan yalvarışlarıydı.
Ben bir buluttum aslında.
Güneşli günlerde gökyüzünün bir parçası...
Bazen güneşin güzelliğini örten, varlığıyla suçluluk hissettiren bir bulut.
Bazen de sonunda yorulup yağmurunu bırakan.
Kendimi yorgun bir bulut olarak görüyordum.
Yorgun muydum?
Hem de çok yorgundum.
