1. bölüm · Hafızanın Kül Rengi
1. BÖLÜM: İçimdeki Yabancı
1. BÖLÜM: İçimdeki Yabancı
Öncelikle bir soruyla başlamak istiyorum; sizde de oluyor mu, diye çok merak ediyorum. Bazen, hatta hayır, aslında çoğu zaman hiç beklemediğiniz bir anda bir ses ya da bir cümle duyuyorsunuz. Belki o cümleyi söyleyen sizsiniz ama sanki sizin zihninizden, sizin ağzınızdan çıkmamış gibi geliyor. Duyuyorsunuz ama içinde duygu yok, his yok, anlam yok. Olaylar, çevreniz, ciğerlerinize dolan hava... Hiçbirini tam olarak algılayamıyorsunuz. Cümleler ve etraftaki sesler suyun altından geliyormuşçasına boğuk, uzak ve anlaşılmaz.
Bazen kim olduğunuzu bile anlamlandıramıyorsunuz. Gerçekten burada mısınız, yoksa bir hayalin içinde misiniz? Şu an yaşıyor musunuz mesela? Gerçekten hayatta mısınız? Kolunuzu çimdikleseniz acır mı? Ciğerlerinize dolan o hava gerçekten bir yaşam belirtisi mi? Bileğinizi tuttuğunuzda parmak uçlarınıza vuran şey gerçekten sizin nabzınız mı?
Ben her anımı bu şüphelerle geçiriyorum işte.
Aynaya bakıyorum; karşımdaki yabancının kim olduğunu bilmiyorum. Konuşuyorum, çıkan cümlenin bana ait olup olmadığından emin olamıyorum. Bir ses duyuyorum; bana mı söylendi, yoksa yalnızca zihnimin içinde mi yankılandı, anlayamıyorum.
Ya da bir renk...
O rengi zihnimde algılayamıyorum.
Renklerin benim hayatımda bir karşılığı yok. Hepsi birbirine karışmış durumda. Gri mi, siyah mı, beyaz mı? Gördüğüm şeyin ismini bile bilmiyorum. Her şey aynı görüntüde, aynı ekranda. Ama o ekran siyah-beyaz mı, yoksa tek bir renkten mi ibaret, bunu bile ayırt etmeye gücüm yetmiyor.
Daha nasıl anlatırım kendimi, bilmiyorum. Nasıl tanıtırım?
Benim ismim Esin Alaz Yıldızlı. Yirmi altı yaşındayım. Tatlı ustasıyım ve kendime ait küçük bir pastanem var. Annemi ve babamı hiç tanımadım; yetiştirme yurdunda büyümek zorunda kalan o kızlardan biriyim. İleri derecede bir göz rahatsızlığım olduğu için gözlük kullanıyorum.
Geçenlerde ani bir kararla saçlarımı maviye boyattım.
Yani çalışana mavi istediğimi söyledim. Doğduğumdan beri renkleri ayırt edemediğim için nasıl göründüğünü bilmiyorum ama Aslıhan, çok güzel bir renk olduğunu, denizi ve gökyüzünü anımsattığını söyledi. Ben de o güzelliği gözlerimle göremesem bile ruhumda hissetmek istedim.
Özgünlük istedim.
Kendime ait bir tarzım olsun, beni diğer insanlardan ayıracak küçük de olsa bir farklılığım olsun istedim.
Biliyorum, çok konuşuyorum. Şu an karşınızda susup kaldığımı, gözlerimi yerdeki halının desenlerine diktiğimi tahmin edebiliyorum. Ama yazarken ne yazdığımı, mantıklı olup olmadığını ya da düzgün ifade edip edemediğimi düşünmeden, içimden geçtiği gibi yazdım.
Ve dürüst olmam gerekirse, bu mektubu yazmam konusunda ısrar etmeseydiniz emin olun asla yapmazdım.
İki haftadır bomboş bir kâğıtla bakıştım. Çöp kutum yırtılmış kâğıtlarla, buruşturulmuş zarflarla doldu.
Ama yaptım işte.
Şu an karşınızdayım; sesimle olmasa da kalemimle karşınızdayım.
Karşımdaki adam, elindeki kâğıdı usulca masaya bıraktı. Bakışları, sanki satırların arasından zihnimi okuyormuşçasına derin ve dikkatliydi. Dudaklarının kenarında hafif bir gülümseme belirdi.
“Çok güzel olmuş, Esin. Seni içtenlikle tebrik ediyorum,” dedi. Sesi, odadaki gerginliği yumuşatacak kadar sakindi. “Yazdıkların kesinlikle saçma değil. Aksine, oldukça samimi. Önemli olan da bu zaten; aramızdaki iletişimin sağlıklı ve dürüst olması.”
Bakışlarımı yerdeki halıdan kaldırıp onun gözlerine çevirdim. Bakışları gerçekten sakindi. Konuşurken sesinde insanı rahatlatan bir taraf vardı. Ama elimde değildi işte; birine güvenebilmek, kendimi açabilmek benim için her zaman zordu.
Ben içimdeki karmaşayla boğuşurken karşımdaki adam birkaç kez hafifçe öksürerek dikkatimi yeniden üzerine çekti. Ona baktığımı ve dinlediğimi görünce aynı yumuşak tonla konuşmaya devam etti.
“Mektubunda anlattığın şeyleri emin ol mümkün olduğunca iyi anlamaya çalışıyorum. Bundan sonraki görüşmelerimizde söylediklerin bizim için önemli olacak. Pastanen olması, tatlı ustası olman, saçlarını boyatman... Rengini göremesen bile kendin için bir farklılık yaratmaya çalışman gerçekten önemli. Beni kırmayıp bu ödevi yaptığın için de teşekkür ederim.”
Bir an duraksadı. Gözlerini üzerimden ayırmadan devam etti.
“Peki bugün benimle konuşmak istediğin konu mektuptakiler mi, yoksa seni huzursuz eden başka bir şey mi var? Seni etkileyen, iyi veya kötü, her şeyi paylaşabilirsin. Zihnini meşgul eden özel bir konu var mı?”
Esin, gözlüklerini parmak uçlarıyla hafifçe yukarı itti. Bakışları bulanıktı; odadaki objeler yine o tanıdık, ruhsuz gri tonlarındaydı.
“Bilmiyorum,” dedi. Sesi titrek ve cılız bir fısıltı gibiydi. “Sanki bir boşluğun kıyısında yürüyorum. Her şey... her şey çok soluk, Hakan Bey. O maviyi bile, saçlarımdaki o rengi bile göremiyorum. Sadece Aslıhan'ın anlattığı bir hayal gibi.”
Hakan Bey tam bir şey söylemek için dudaklarını araladığında Esin'in omuzları aniden dikleşti.
O an odadaki havanın değiştiğini hissettim.
Sanki görünmeyen bir ağırlık odaya çökmüş, az önceki kırılganlığın üzerine başka bir şey yerleşmişti.
Esin'in gözleri bir anlığına tavana takıldı, ardından hızla yeniden Hakan Bey'e odaklandı. Ancak bu kez bakışlarında kırılganlıktan, korkudan eser yoktu. Yerini sert, keskin ve meydan okuyan bir ifade almıştı.
Gözlüklerini yavaşça, neredeyse rahatsız edici bir rahatlıkla burnunun ucuna indirdi.
“Bir dakika... Hayal mi?”
Sesi, Esin'in o cılız fısıltısından tamamen sıyrılmıştı. Çok daha tok, net ve baskındı.
Hakan Bey'in kaşları hafifçe çatıldı.
“Esin?”
Esin...
Ya da artık her kimse.
Dudaklarının kenarında alaycı, soğuk bir gülümseme belirdi. Gözleri masadaki kırmızı kaleme, arkadaki bitkiye ve kütüphanedeki kitapların canlı renklerine kaydı. Sanki yıllardır kapalı tutulduğu karanlık bir odadan dışarı adım atmış gibiydi.
“O kadar sıkıcı bir yerdesiniz ki.”
Sesiyle birlikte duruşundaki kırılgan hava da dağıldı. Üstünü düzeltti, perçemlerini kulağının arkasına itti ve kollarını göğsünün üzerinde bağladı. Duruşu sinmiş bir kurbandan çok, karşısındaki kişiyi baştan aşağı süzen bir avcıyı andırıyordu.
“Hakan Bey, siz renkleri sadece burada, kitaplarınızın üzerinde mi görüyorsunuz? Yanlış odadasınız. O gri dediğiniz şey, belki de sizin bu odadaki vizyonsuzluğunuzdan kaynaklanıyor.”
Hakan Bey oturduğu koltukta hafifçe dikleşti ve not defterini sakince kenara bıraktı.
“Az önce ne oldu?”
“Az önce mi?”
Alaz gözlüklerini tekrar taktı. Bu kez odayı, sanki dünyayı kendi gözleriyle ilk kez görüyormuş gibi süzdü.
“Az önce Esin'in o sıkıcı sisinin içinden kurtuldum.”
Bakışlarını Hakan'a çevirdi.
“Şimdi bir daha bana ‘huzursuz eden özel bir konu’ sormayın. Çünkü benim huzursuzluğum sizin sınırlarınızı aşar.”
Dr. Hakan birkaç saniye boyunca karşısındaki kadını sessizce inceledi. Beden dili, ses tonu ve jestleri saniyeler içinde tamamen değişmişti. Yüzüne psikiyatristliğin getirdiği o soğukkanlı ve güven veren ifadeyi yerleştirerek konuştu.
“Hımm... Esin'den kurtulduysan şu an karşımda başka biri oturuyor demektir.”
Kısa bir duraksamadan sonra ekledi:
“Karşımdaki bu kadınla tanışmak isterim.”
Alaz gülümsedi.
Bedenindeki titreme durmuş, yerini mağrur bir duruşa bırakmıştı. Ancak kasları hâlâ Esin'den kalan gerginlikle kaskatıydı.
“Alaz,” dedi net bir sesle. “Benim adım Alaz Yıldızlı.”
“Kaç yaşındasın, Alaz?”
“Yirmi iki yaşındayım.”
Hiç tereddüt etmeden cevap verdi.
“Evet, Esin benden büyük. Ama ruhen bakarsanız karşınızda hâlâ bir çocuk görürsünüz. Yalnız, terk edilmiş, fazlasıyla da zavallı bir çocuk...”
Bakışları bir anlığına boşluğa kaydı.
“Maalesef aynı çocuğuz. Ama aramızdaki fark, benim o çocukluğu aşıp büyüyebilmiş olmam.”
Ardından sanki biraz önceki cümle hiç söylenmemiş gibi devam etti:
“Bu arada, siz sormadan söyleyeyim. Güzel Sanatlar son sınıf öğrencisiyim. Resim öğretmeni olacağım.”
Dudaklarını büzdü.
“Yani o Esin denen kız gibi tatlıymış, şekerliymiş, pastaneymiş... Öyle saçma sapan işlerle işim yok benim. Renkler varken tatlıların pek şansı olduğunu düşünmüyorum. Yanılıyor muyum?”
Dr. Hakan'ın yüzündeki samimi gülümseme silindi. Yüzü ciddileşti. Elindeki kalemi parmakları arasında döndürürken karşısındaki iki farklı kimliğin arasındaki ani geçişi anlamlandırmaya çalışıyordu.
“Peki Esin... pardon, Alaz. Esin seni tanıyor mu? Hiç karşılaştınız mı?”
Alaz odada yankılanan güçlü bir kahkaha attı. Gülümsemesini derinleştirip öne doğru eğildi.
“Sizce?”
Kısa bir sessizlikten sonra devam etti:
“Esin kim ki beni tanıyacak? O benim karakterimi, gücümü, varlığımı kaldıramaz.”
Bakışları sertleşti.
“Ama ben onu tanıyorum. Zayıflıklarını ve zavallılığını en iyi ben biliyorum. Hatta ondan bile daha iyi biliyorum.”
Gözleri saçlarına kaydı.
“O zevksizin teki. Baksana şu saçımın hâline; mavi ne ya? İlkokul çocuğu gibi. İnsan sarı yapar, siyah yapar, kızıla bile okeyim ama mavi...”
Başını iki yana salladı.
“Tam Esin'e layık.”
Kıyafetlerine baktı.
“Bir de üstüne şu kıyafetler. Ben olsaydım, özellikle şu İspanyol paçaysa, yanından bile geçmezdim. Ama işte... Başa gelen çekilir.”
Hakan onu sessizce dinledi.
Alaz'ın Esin'e duyduğu küçümseme artık saklanamayacak kadar açıktı.
“Peki Alaz,” dedi Hakan, “senin bu hayattaki amacın ne?”
Alaz'ın yüzündeki alaycı ifade hafifçe değişti.
“Esin renklere karşı özlem çekiyor. Onları görmek istiyor. Sen ise renkleri görebiliyorsun. Üstelik resim öğretmeni olmak istiyorsun.”
Hakan bir an durdu.
“Renkler senin için ne ifade ediyor?”
Alaz'ın yüzündeki tebessüm yeniden belirginleşti.
“Her şey.”
Arkasına yaslandı, bacak bacak üstüne attı ve odada gezinen bakışlarını tek tek eşyalara çevirdi.
“Kapı kahverengi. Duvarlar gri. Masanız beyaz. Yanındaki kütüphane de masayla takım sanırım; o da beyaz.”
Parmağıyla kupayı işaret etti.
“Kupanız yeşil. Yeşil benim favorimdir.”
Bakışları odanın diğer tarafına kaydı.
“Defteriniz ve kaleminiz siyah. Yandaki tabloda kırmızı bir şemsiyeyle kahverengi ağaçların arasında yürüyen bir kadın var. Üzerindeki palto da kırmızı.”
Alaz koltuktan yavaşça kalktı.
Odada sakin adımlarla ilerleyip kütüphanenin önünde durdu. Parmaklarını raflardaki kitapların sırtında gezdirdi ve en köşedeki ince kitabı çekip aldı.
“Fareler ve İnsanlar...”
Kitabın kapağına baktı.
“Güzel bir kitap. Ben de okumuştum.”
Kapağın üzerindeki renkleri işaret etti.
“Sarı, mavi, siyah... Daha fazla saymamı ister misiniz?”
Kitabı yerine bıraktı.
“Yoksa Esin'den farklı olduğuma ikna oldunuz mu?”
Dr. Hakan eliyle koltuğu işaret ederek Alaz'ın yerine geçmesini bekledi.
Alaz oturduğunda yine o özgüvenli duruşunu takındı.
Hakan ellerini kenetledi.
“Sizin Esin'le olan farkınızı anladım, Alaz Hanım. Merak etmeyin.”
Sesi sakindi.
“Peki sizin Esin'den bağımsız olarak anlatmak istediğiniz, paylaşmak istediğiniz bir konu var mı?”
Alaz sessizce onu dinledi.
“Sizi yargılamadan dinleyeceğim. Konuştuklarımız da bu odada kalacak. Hazır olduğunuzda anlatabilirsiniz.”
Alaz'ın dudaklarında küçük, kendinden emin bir gülümseme belirdi.
“Anlatmak istediklerimi Esin gibi yazmaktansa, başka bir zamanda teker teker anlatmayı tercih ederim.”
Bakışlarını Hakan'ın gözlerine dikti.
“Zaten şu anki zamanımız yetmez.”
Kısa bir sessizlik oldu.
“Siz bana en yakın zamana randevu verirseniz yeterli, Hakan Bey.”
