4. bölüm / 5
Gri Gözlerin ArdındaGri Gözlerin Ardında {Bölüm -3-}
Bölümler 5Şu an: Gri Gözlerin Ardında {Bölüm -3-}
Selamm, maalesef bir kaç gün önce atmam gereken bölümü uygulamanın nedenini bilmediğim sorunları yüzünden atamadım. Atmadığım anlarda da telafi olarak bölümü uzattım umarım seversinizz, keyifli okumalar💕
Bazen hayatınızda asla yapmam, yapamam dediğiniz şeyler olur. Ne kadar kabul etmeseniz de, hatta kabul etmek istemeseniz de farkında olmadan o hataları yapmaya başlarsınız. Bir, iki, üç derken kendinizi onlarca hatanın ortasında; çaresiz, sıkışmış ve yapayalnız bulursunuz. Bazen hata yapanları kınarsınız. “Yok artık, daha neler? İnsan bunu nasıl yapar, bu kadar aptal olabilir mi?” dersiniz. Sonra bir bakarsınız, kendiniz de benzer bir hatanın içinde debeleniyorsunuz. Hayat böyledir işte; kimse hata yapmadan yaşayamaz. Önemli olan, o hatalardan gerçekten ders çıkarıp aynı tuzağa bir daha düşmemektir. Çünkü hayat, ayağınızı kaydırmak için her zaman pusuda bekler.
Tıpkı benim ayağımı kaydırdığı gibi.
Neredeyse on dakikadır odada, yatağımın üzerinde duran kitaplara bakarak oturuyordum. Üzgünlükle öfke birbirine karışmıştı; hangisini daha çok hissettiğimi ayırt edemiyordum bile. Sayfaları kıvrılmış, bazıları yırtılmış, bazılarının ise kapağı resmen parçalanmıştı.
Kim neden yapmıştı böyle bir şeyi? Aklım almıyordu. Evet, bu manastırda hiçbir kız beni kolay kolay sevmezdi. Zaten ben de onlara meraklı değildim. Ama yine de… niçin böyle bir şey yapma gereği duymuşlardı ki? Oturduğum yerden düşünmeye devam ettim. Son zamanlarda biriyle kavga etmiş miydim? Birini kızdıracak ne yapmış olabilirdim? Hafızamı zorladım ama hayır… kimseyle kavga etmemiştim. Ya sinirlendiricek bir şey yapmamıştım.
Düşünmekten başım zonklamaya başlamıştı ki tahta kapının aniden açılması ve ardından gelen o uzun, rahatsız edici gıcırtı sesiyle irkildim. Başımı o yöne çevirdiğimde içeriye Andy ve Clara’nın gülüşerek girdiğini gördüm. Yine birilerinin dedikodusunu yapıyorlardı belli ki.
Beni bu halde gördüklerinde Clara’nın yüzündeki gülümseme yavaşça söndü. Kaşları çatıldı.
-Evelyn?
dedi, sesinde temkinli bir merak vardı.
Andy kapıyı kapatıp onunla birlikte yanıma geldi. Yıllardır aynı odada kalıyorduk. Yapmayacaklarını biliyordum. Ama o an o kadar sinirliydim ki düşüncelerim mantığımı bastırıyordu.
-Bu kitapları siz mi bu hale getirdiniz?
dedim sert bir sesle. Clara hemen savunmaya geçer gibi ellerini kaldırdı, kaşlarını daha da çatıp başını iki yana salladı.
-Tabii ki hayır, Evelyn Burada kitaplarının olduğundan bile haberimiz yoktu.
Dedi elimdeki kitaplara bakarak. Sesi bu kadar masum çıktığında kendime geldim. Zaten onları tanıyordum. Özellikle Clara’yı. Ona güvenirdim. Ama Andy… onu hiçbir zaman tam olarak çözememiştim. Her zaman gözüme sanki içten içe bir şeyler saklayan, fırsatını bulsa zarar verecek biri gibi gelmişti. Clara’ya ısındığım kadar ona ısınamamıştım hiçbir zaman.Bakışlarımı Clara’dan ayırıp Andy’ye çevirdim. O da en az Clara kadar şaşkın ve meraklı görünüyordu. Gözlerini üzerimden çekmeden bana bakıyordu.Nefesimi yavaşça verirken, sesimdeki öfkeyi bastırmaya çalışarak sordum:
-Sen mi yaptın?
Andy başını hafifçe geri çekti, yüzünde incinmiş gibi bir ifade belirdi.
-Hayır Evelyn.
dedi sakin bir sesle.
-Ben de Clara’yla birlikte yemekteydim. Kitaplarının burada olduğundan… hatta varlığından bile haberim yoktu.
Söylediklerine inanmak istiyordum. Ama içimde bir yer hâlâ huzursuzdu.
Tam o sırada kapının ardından, koridordan yükselen sesler duyulmaya başladı. Kızlar yemekten ayrılmış, odalarına dönüyordu. Kızların gürültüsü gittikçe yaklaşıyordu. Düşüncelerimden ayrılıp gerçekliğe döndüm.
Yatağın üzerindeki kitapları aceleyle elime aldım. Onları o halde görmem bile sinirimi yeniden alevlendirmeye yetmişti. İçimde yeni bir öfke dalgası kabardı. Bir anda ayağa fırladım ve hiçbir şey söylemeden kapıya yöneldim.
-Evelyn, nereye gidiyorsun?
diye seslendi Clara arkamdan. Ama cevap verecek durumda değildim. Belki de cevap vermek istemiyordum.
Taş koridora çıktığımda manastırın her zamanki akşam karmaşasıyla karşılaştım. Herkes yatmaya hazırlanıyordu. Kimisi küçük lavaboların önünde dişlerini fırçalıyor, kimisi elindeki tahta tarakla saçlarını düzelterek oradan oraya koşturuyordu. Fısıltılar, kahkahalar, ayak sesleri… Hepsi birbirine karışmıştı. Dar koridorda yankılanan o gürültü, başımın içindeki karmaşadan farksızdı. Tam anlamıyla bir kaostu.
Birkaç saniye olduğum yerde durdum. Gürültü, fısıltılar ve ayak sesleri hâla devam ediyordu ama ben hiçbirini duymuyormuş gibiydim. Parmaklarımın arasındaki kitapları daha sıkı kavradım. İçimde kabaran öfke artık taşacak yer arıyordu. Bir anda başımı kaldırdım ve tüm koridorda yankılanacak kadar yüksek sesle bağırdım:
-Bunu kim yaptı?!
Sesim taş duvarlara çarpıp geri döndü. Birkaç kız irkilerek olduğu yerde durdu, bazılarıysa şaşkın bakışlarla bana döndü. Kitapları havaya kaldırıp sayfalarını öfkeyle salladım.
-Kim yaptıysa çıksın ortaya!
diye tekrar bağırdım.
-Bunları kim bu hale getirdi?!
Kızların arasında huzursuz bir kıpırtı başladı. Fısıldaşmalar yayıldı.
-Ben yapmadım…
-Ne olmuş ki?
-Kitap mı yırtılmış?
Sesler üst üste biniyor, kimse net bir şey söylemiyordu. Bazıları korkuyla geri çekilirken bazıları merakla bana yaklaşmaya çalışıyordu.Tam o sırada merdivenlerden gelen sert adım sesleri duyuldu. Kalabalık iki yana açıldı. Alt kattan gelen iki rahibe hızla yanımıza ulaştı. Yüzlerinde alışılmış o soğuk ve disiplinli ifade vardı.
-Burada ne oluyor?
diye sordu yaşlı olanı, sert bir sesle.
Derin bir nefes aldım, öfkemi tek bir cümleye sığdırmaya çalışarak kitapları onlara doğru uzattım.
-Birisi bunları parçalamış Bayan Sofia
Rahibenin bakışları kitaplardan kalabalığa kaydı. Gözleri birer birer herkesin üzerinde dolaştı.
-Kim yaptıysa hemen ortaya çıksın,
dedi tehditkâr bir sakinlikle.
-Aksi halde sonucu çok ağır olur.
Koridorda ölüm sessizliği çöktü. Kimse kıpırdamadı. Kimse konuşmadı. Sanki herkes nefesini tutmuştu.
Saniyeler geçti… ama öne çıkan olmadı.
Rahibelerden diğeri sabrını yitirmiş gibi sertçe bağırdı:
-Herkes odalarına!
Kızlar bir anda dağılmaya başladı. Az önceki kaos yerini panik dolu bir sessizliğe bırakmıştı. Başlarını eğerek hızla odalarına yöneldiler. Birkaç saniye içinde koridor neredeyse boşalmıştı. Ben ise hâlâ olduğum yerde duruyordum. Kitapları göğsüme bastırmış, içimde büyüyen o tuhaf hissi bastırmaya çalışarak.
Çünkü bunu yapan kişi hâlâ aramızdaydı. Ve ben bu kişiyi hâlâ bulamamış, cezasını verememiştim.
Diğer kızlar odalarına dağılırken arkamı yavaşça döndüm ve hepsini tek tek süzmeye başladım. En azından bir şüpheli olmalıydı. Böyle durumlarda en karmaşık olayları bile çözebilen biriydim ben. İnsanların bakışlarından, duruşlarından, ses tonlarından gerçeği çekip çıkarabilirdim. Ama şimdi… ne kadar dikkatle bakarsam bakayım kimse gözüme suçlu gibi görünmüyordu.
Tam umudumu kesmek üzereyken son odanın kapısı aralandı. Elinde tahta bir tarakla, uzun sarı saçları omuzlarına dağılmış halde Sare dışarı çıktı. Kapıyı arkasından umursamazca iterek kapattı. Dişlerini fırçalamaya gidiyor olmalıydı. Her zamanki gibi sakin ve kayıtsız görünüyordu. Bir iki adım attıktan sonra kalabalığın arasından beni fark etti.Elimdeki yırtık kitapları ve yüzümdeki öfkeyi gördüğü anda duraksadı. Gözleri bir anlığına büyüdü. Şaşırarak bana baktı Sonra yavaş adımlarla bana doğru yürümeye başladı. Koridordaki son sesler de yavaş yavaş kaybolurken ayak sesleri taş zeminde yankılanıyordu. Yaklaştıkça bakışlarını kitaplardan yüzüme, yüzümden tekrar kitaplara kaydırdı.
-Sana ne oldu?
diye sordu temkinli bir sesle. Korkudan mıydı bilemiyordum ama bunu sorarken sesi titriyordu. Yanımızdan geçen kızların sonuncusu da uzaklaşana kadar sustum. İçimde dolaşan düşünceler birbirine çarpıyordu. Ya oysa? Ya bu kitapları bu hale getiren kişi Sare’yse? Bu ihtimali düşünmek bile midemi bulandırıyordu. Hayır, olamazdı. Sare bunu yapacak biri değildi… ama kitapları bilen tek kişi oydu. Üstelik herkes odalarına yeni çıkarken o hâlâ odasındaydı. Yüzümde beliren değişimi fark etmiş olacak ki yeniden seslendi.
-Evelyn?
Yutkundum. Göğsümde sıkışan nefesi zorlanarak verdim.
-Kitaplarımı bu halde buldum.
Gözleri hemen ellerimdeki yırtılmış sayfalara kaydı.
-Birisi bilerek paramparça edip yatağımın altına sanki hiç bir şey olmamış gibi yeniden koymuş.
Sesim sertti, suçlayıcıydı. Önce anlamadı, sonra bakışlarındaki boşluk yerini şoka bıraktı. Gözleri büyüdü, dudakları aralandı.
-Kim yapar böyle birşeyi?
Dedi sanki başkasının yaptığını düşünerek. İma edici bakışlarla "ordan salak gibi mi duruyorum?" Bakışı attım ona. Anlamamış olacaktı ki aynı soruyu yeniden sordu;
-Kim yapmış?
Dedi merakla gözlerime bakarken. "Cidden bir de soruyor musun?" Der gibi baktım ona. İmalı tavrımı nihayet anladığında hemen savunmaya geçti.
-Gerçekten mi Evelyn?
dedi, sesi kırılır gibi ona ima ettiğimi anlayarak. Konuşsam içimdeki öfke taşacaktı. Gözleri dolmaya başladı.
-Gerçekten benim yaptığımı düşünmüyorsun değil mi?
Dedi titreyen sesinin arasından. Düşünmek istemiyordum ama aklıma başka kimse gelmiyordu. Sinir ve hayal kırıklığı içimde düğümlendi.
-Kitapları bilen tek kişi sendin Sare..
Dedim çaresizce. Sözlerim koridorda yankılandı. Sanki o an aramızdaki her şey parçalandı. Bana öyle bir baktı ki, gözlerinde ki o kırık hissi benim gözlerimden, hafızamdan hiç silinmedi.
-Evelyn ben…
dedi ama devamı gelmedi.
-Kimseye sormadığımı mı sanıyorsun?”
diye kestim sözünü.
-Az önce herkese sordum. Hiçbiri bilmiyor. Üstelik herkes daha yeni odalarına çıkıyordu.
Sesim yükselmişti, titriyordu.
-Yemekten sonra odaya geldiğimde kimse yoktu. Kitapları sakladığım yerden çıkardım ve… bu haldeydiler.
Bir an bakışlarım elimdeki parçalanmış sayfalara düştü.
-Peki ya Andy? Clara?
dedi son bir umutla.
-Odada kimse yoktu.
dedim yorgun bir sesle.
-Hem onların kitaplarımdan haberleri bile yok.
Aramızda ağır bir sessizlik oluştu. Sonra tereddütle fısıldadı:
-Ya onlar yalan söylüyorsa Evelyn?
Dedi kendisinin masum olduğunu kanıtlamaya çalışırcasına. Başımı iki yana salladım.
-Hayır. Onlar yalan söylese anlardım.
Bu sözler onu bıçak gibi kesti. Bir anda yüzü sertleşti, gözleri dolu dolu oldu.
-Demek ki beni anlayacak kadar tanıyamamışsın, Evelyn.
dedi kırılmış bir sesle
O an duraksadım. Söylediği söz başımdan aşağı kaynar sular dökülmüş gibi hissettirdi. Daha tek kelime edemeden, kırılmış bir halde son kez bana baktı. Gözleri doluydu, içinde hayal kırıklığı, kırgınlık ve söyleyemediği onlarca söz vardı. Fakat diliyle anlatmasa bile bakışlarıyla konuşması benim için yetiyordu.Sonra arkasını döndü ve gitti. Ardından sadece ayak seslerinin taş koridorda yankılanan sesi ve onun ağlamak üzere olduğunu belli eden hıçkırıkları kaldı.
Boğazımda sert bir düğüm oluştu. Sanki konuşmama izin verse bile kelimeler boğazımda parçalanacak, nefesimi kesip beni susturacaktı. Sessizliğe terk edilmiş taş koridorda öylece kaldım. Titreyen mum ışıkları olduğum yeri aydınlatırken düşünceli bir şekilde baktım onlara. bakışlarımı onlardan alamıyordum. Afallamıştım. Sare değilse… kimdi? Bu düşünce zihnimin içinde dönüp durdukça çıldıracak gibi oluyordum.
Odaya girdiğimde kızlar çoktan uyumuştu. Şaşırdım. Bugünü dedikodusuz kapatmaları, Yüzüne güldükleri kızların arkalarından çekiştirmeden uyumaları alışılmadık bir şeydi. Tahta kapıyı yavaşça kapattım. Çıplak ayaklarım soğuk taş zemine değdiğinde ürperdim ama aldırmadım. Sessiz adımlarla yatağıma ilerleyip dizlerimi kendime çekerek oturdum. Yatağın üzerine bıraktığım kitaplara baktım. İçlerini açmaya cesaret edemiyordum. Onları o halde görmek, yaralanmış bir kedi yavrusunu görmek gibi içimi acıtıyordu. En azından birşeyler okumaya çalışmalıydım. O gece ki rüyamı getirdim yine aklıma. Sıcak hissettiriyordu. Sanki cehenneme bir kere gitmiş ve tüm küllerini de kendimle beraber yanıma getirmiştim. Belki de bunların hepsi sadece aptal bir rüyadır diye düşünmek istedim. Fakat bileğimin sızlamasıyla bu düşüncemi de silip atmak durumunda kaldım. Elbisemin kollarını açarak bileklerime baktım. İçler acısı
görünüyorlardı. İlk gün ki gibi olmasa bile kabuk tutmaya başlamış hatta içinden sıvılar akmaya başlamıştı bile. Muhtemelen enfeksiyon kapacaktı. Umursamadan bileklerimi kapattım. Yarın sabah sağlık odasına gidip bir kaç tane ilaç araklar hallederdim. Fakat bileklerini ve o geceyi hatırlamamla içime yine bir ürperti geldi. Yatağımın üstünde düşünceli bir şekilde oturuyorken koridorda rahibelerin sesleri geldi. Bazı geceler ses olduğunda gelir ve bizi kontrol ederlerdi. Uyumayanları ise azarlar dururlardı işte. Umutsuzca başımı kaldırıp açık pencereye baktım. Rüzgâr sert esiyor, perdeleri savuruyordu. Kapatmak için kalkmalıydım ama yorgunluk kemiklerime işlemişti. Gözlerim ağırlaştı. Direnemedim. Uyku yavaşça üzerime çöktü..
Bazı anlar vardır ki hiç bir zaman silemezsiniz hafızanızdan. Sanki o anı hatırlayınca o an ile beraber hissettiklerinizde peşinizden gelir. Çaresizce kurtulmak istersiniz. Bir yolu olmadığını bile bile kurtulmaya çabalarsınız. Tıpkı benim gibi. İşte o anlardan birisi de o gece yaşanmıştı.
Karanlık beni bıraktığında gözlerimi açtım. Yine aynı yerde, aynı zincirlerle bileklerimden yukarıya bağlı bir şekilde uyanmıştım. Fakat bu sefer eskisinden daha halsiz ve bitkindim. Gözlerimi kırpacak gücüm dahi yoktu. Bileklerimde ki zincirlerden kurtulmak istedim ama başaramadım. Adeta kafesten kaçmaya çalışan kuş gibi hissediyor fakat onun gibi hareket edemiyordum..
Korku içimde büyüyordu ama bu kez farklıydı. Halsizlik sanki korkumu törpülemiş, yerini tuhaf bir cesarete bırakmıştı. Başımı güçlükle kaldırdım. Gözlerimi kısarak baktığımda birisinin bana doğru yaklaştığını görür gibi oldum. Adım sesleri taş zeminde giderek yankı yapıyordu.
Yanıma yaklaşan kişi gölgelerin içinde yarı saydam, sis gibi belirsiz gözüküyordu. Ama gözleri… gözleri karanlığın içinde ay gibi parlıyordu. Sırtından yükselen kanatlar geniş ve ürkütücüydü; her hareketlerinde havayı titretiyor, etrafındaki karanlığı dalgalandırıyordu.
O anki şaşkınlıkla dudaklarımı araladım. Konuşmak istedim ama söyleyebileceğim tek bir cümle bile bulamadım. Başta o kanatlı figürü bir kadın sandım, fakat gölgeler arasından tamamen çıkıp bana yaklaştığında bunun imkânsız olduğunu anladım. Fazlasıyla yapılı bir vücudu olan erkek gibi duruyordu sanki. Hayır… erkek demek bile eksik kalırdı. Varlığı tuhaftı. Soğuktu. Bulunduğu yeri bile kendine ait karanlıkla dolduruyordu. Bakışları beni olduğum yere çivilemişti; nefes almak bile zorlaşmıştı.
Tamamen yaklaştığında artık gölgenin ardında saklanmıyordu. Onu net bir şekilde görebiliyordum. Gri, parlak saçları ensesine kadar uzanıyor, dağınık perçemleri gözlerinin üzerine düşmesine rağmen o kör edici gri bakışları gizleyemiyordu. O gözler… insanın içine işleyen, sıcaklık barındırmayan, soğuk bir ışık gibi parlıyordu. Daha aşağı baktığımda siyah ve gri işlemelerle kaplı parlak kıyafetinin vücuduna kusursuzca oturduğunu gördüm. Kumaş, kaslarının sert hatlarını gizleyemiyor; her nefes alışında göğsü ağır ağır inip kalkıyordu. Sanki o kıyafet her an parçalanacakmış gibi gergin duruyordu ama o bundan hiç rahatsız değilmiş gibi sakin ve kendinden emindi.Gözlerimi kırpıştırıp onu daha dikkatli incelemek isterken mahzenin ağır sessizliğini kalın ama çekici bir ses böldü.
-Daha fazla aşağıya bakarsan..
dedi eğlenircesine,
-senin sapık ve arsız bir manastır kızı olduğunu düşünmeye başlayacağım.
Sesindeki kurnaz alayı fark ettiğim anda gözlerimi hızla yukarı kaldırdım. Korkuyla ona baktım. Artık gözleri eskisi kadar parlak değildi; sanki içlerindeki ışık grileşmiş, karanlıkla örtülmüştü. O da bana bakıyordu. Bir an o gözlerin içine çekilecekmiş gibi hissettim ama kendimi zorla toparladım. Derin bir nefes alarak sordum
-Kimsin sen?
dedim, sinirle karışık bir şaşkınlıkla .Alaycı bir gülüş dudaklarında belirdi.
-İnan bana, Evelyn,
dedi alçak bir sesle,
-kim olduğumu bilmek bile istemezsin.
Az önceki alaycı ton gitmiş, yerini şeytani bir fısıltıya bırakmıştı. Sesindeki karanlık ürpermeme yetmişti.
Yutkundum.
Gri kanatları yavaşça daha da açıldı. Tüylerin arasından soğuk bir rüzgâr gibi bir şey yayıldı. O konuşmaya devam ederken korku dolu gözlerle baktım ona.
-Hem..
diye devam etti, avını izleyen bir yırtıcının sabrıyla,
-sürprizin bozulmasını istemeyiz, değil mi?
Bakışları üzerimde dolaşıyordu. Bir avcının ,kaçamayacağından emin olan avı gibi.
Dediklerinden ya da hareketlerinden hiçbir şey anlayamıyordum. Ne yapmak istiyordu? Kimdi bu? Neden buradaydım ve burası neresiydi? Rüyaların aksine burası hayali görünmüyordu. Gerçekti. Acı çekiyordum. Duygularım keskin, yoğun ve kaçınılmazdı. Önümde duran kanatlı varlığın bana dokunmasıyla bunun bir rüya olmadığını tamamen anladım. Acı çektiğimi yüzümden okurcasına sordu;
-Canın acıyor mu, tatlı Evelyn?
dedi alaycı bir tavırla. Soğuk parmaklarını kelepçelerle sabitlenmiş bileklerime dokundurdu. İşte o an… gerçekliğin acımasızlığı içime işledi. Elleri o kadar soğuktu ki bileğim donuyordu ama aynı zamanda nedenini bilmediğim bir şekilde yanmaya da başlamıştı. Sanki bileklerim buzulların içine bastırılmış gibiydi. Acı içinden kontrolsüz bir inleme kaçtı dudaklarımdan. Başımı kaldırıp ona baktım. Yüzündeki ifade… acıdan zevk alıyormuş gibiydi. Cevap vermediğimi fark edince bileklerimde ki parmaklarını daha da sıktı.
-Cevap ver.
dedi bu kez. Sesi sakindi ama içindeki tehdit keskin bir bıçak gibiydi. Ne yazık ki ben öyle biriyimdir ki; öleceğimi bilsem bile biri bana buyurgan bir sesle çıkıştığında içimde karşı koyma isteği uyanır. O griye bürünmüş yaratığın bir anda yükselmesiyle sinirle nefesimi verdim. Acıdan bayılacak gibi hissediyordum ama yine de dişlerimi sıkarak,
-Hayır.
Dedim. Bir an için gözlerindeki sertlik dondu. Sanki beklemediği bir cevap almış gibiydi. Ya da ben öyle sandım.
Sonra bir hışımla kanatlarını açtı. Bileğimdeki elini boğazıma kaydırdı önce parmaklarıyla boynumu yavaşça okşamaya başladı. Ürperdim.Ne yapmaya çalıştığını anlamıyordum. Ardından beni aniden, hiç ummadığım bir anda sertçe taş zemine vurdu. O anki acıyı tarif etmek imkânsızdı. Sanki on tane at arabası aynı anda üzerimden geçmiş gibiydi. Nefesim kesildi, çığlık atmaya bile fırsat bulamadım.
-Yüzün hiç öyle demiyor sanki tatlı Evelyn,
dedi keskin bir sesle. Taşla bütünleşmiş gibi hisseden başımı kaldırmaya çalıştım. Saçlarımın arasından sıcak bir sıvının aktığını hissediyor ama engel olamıyordum. Başımın içi zonkluyordu. Zar zor gözlerimi açıp ona baktım. Kanatları daha da büyümüş, daha ışıltılı görünüyordu. Gözleri karanlığın içinde daha da parlıyordu parlıyordu. Solgun tenine sanki aniden bir renk gelmişti. Bu varlık… her neyse… benim acı çekmemden gerçekten zevk alıyordu.
Gözlerim kapanmadan önce gördüğüm son şey, yüzündeki sakin ama zevk dolu ifadeydi.
Buraya nasıl geldiysem, aynı şekilde karanlık yeniden üzerime çöktü. Belki de bu kez beni esir almamış, aksine kurtarmıştı.. Peki hangisi daha güvenliydi? O karanlıktan çıkmak mı? Yoksa orada kalmak mı?
𓅇𓅇𓅇𓅇𓅇𓅇𓅇𓅇𓅇𓅇𓅇𓅇𓅇𓅇𓅇𓅇𓅇
Gözlerimi açtığımda yine karanlık bir odadaydım. Ama bu kez burası yabancı değildi. Burası benim kaldığım odaydı. Duvarlara asılı mumlar titrek ışıklarıyla odayı zar zor aydınlatıyordu. Gölgeler taş duvarların üzerinde ağır ağır hareket ediyordu.
Derin bir nefes alarak doğrulmaya çalıştım. Vücudum itiraz eder gibi sızladı. Başım dönüyor, bileklerim yanıyor, kafamın içi zonkluyordu. Gözlerimin önünden bulanık görüntüler geçmeye başladı. Önce anlam veremedim… sonra parçalar yavaş yavaş yerine oturdu.
Hatırlamaya başladıkça acı da büyüyordu.
Yüzümü istemsizce buruşturdum. Gözlerimi sıkıca kapatarak akmak üzere olan gözyaşlarımı tutmaya çalıştım. Ama ne kadar dirensem de o sahne yeniden zihnime doldu.
O gözler…
Sonra kanatlar.
Sonra o soğuk yüz.
Bir an sanki karşımdaymış gibi hissettim. Kalbim hızla çarpmaya başladı. Gözlerimi bir anda açtım. İlk damla yanağımdan aşağı süzülürken bunu umursamadım bile. Kendimi düşünmeye zorladım.
O gözler… bana bir yerden tanıdık geliyordu. Hatırlamaya çalıştıkça başımdaki ağrı dayanılmaz bir hâl aldı. Sanki biri kafamın içini sıkıyormuş gibiydi. Acıyla inledim.
“Kahretsin…”
Nefes almaya çalışırken gözlerim açık pencereye kaydı. Rüzgâr perdeleri savuruyordu. O an bir şey zihnime çarptı.
Hatırladım.
Gerçek, yüzüme adeta sert bir tokat gibi vurmuştu. Bir anda ayağa fırladım. Halsizliğimi unutmuş gibiydim. Koşarak pencereye gittim ve demirlerden aşağı baktım. Bahçe zifiri karanlıktı. Kimse yoktu. Ağaçlar rüzgârda hafifçe sallanıyor, gölgeleri yere düşüyordu.
O gözler…
Birkaç gün önce o ağacın altında gördüğüm varlığa o kadar benziyordu ki… Kaşlarımı çatıp boşluğa baktım. İçimdeki huzursuzluk büyüyordu. Ne biçim bir şeyin içine düşmüştüm ben böyle? Sinirlerim gerildikçe çaresizliğim daha da belirginleşiyordu. Bunları gerçekten görüyor muydum? Yaşıyor muydum? Yoksa bu mahzen gibi yerde aklımı yavaş yavaş kaybetmeye mi başlamıştım?
Bu düşünce içimi dondurdu. Gücüm bir anda çekilmiş gibiydi . Pencerenin önünden geri çekilip soğuk taş zemine çöktüm. Bacaklarım titriyordu. Neredeyse bütün vücudum beni taşımayı reddediyordu.
Ve sonunda tutmaya çalıştığım gözyaşları serbest bıraktım. Sessizce ağlamaya başladım. Ne yapacağını bilmeyen, kaçacak yeri olmayan bir kurban gibiydim. Kaçmak istiyordum… ama kaçamıyordum. Özgürlük belki birkaç adım uzağımdaydı ama bana ulaşmıyordu. Sanki görünmez zincirlerle buraya bağlanmıştım.
En son ne zaman ağladığımı hatırlamıyordum bile. Belki aylar… belki yıllar. İçimde biriken öfke, kırgınlık ve yalnızlık o gece dışarı çıkmak için yol bulmuş gibiydi. Hepsi aynı anda üzerime çöküyordu.
Ben hep böyleydim. Üzüldüğümde bile ağlama hakkım yokmuş gibi hissederdim. Sanki biri gelip beni susturacak,
gözyaşlarımı bile benden alacakmış gibi.
Rahibelerden biri içeri girip bana bir görev verecek ve ağlamamı yarıda kesecekmiş gibi hissediyordum.
Çünkü ben hiçbir zaman duygularını özgürce yaşayabilen bir kız olmamıştım...
Ağladım.. Çok fazla ağladım. Belki bir kaç kez nefessiz bile kalmıştım. Ağlarken ölmek gibi saçma ama aynı zamanda mantıklı düşünceler belirirdi kafamda. Ölmeseydim eğer bu dayanılmaz hayatı yaşamak mecburiyetinde olmyacaktım. Peki ya ölseydim? Sonunun nereye gideceği bilinmeyen bir yere gitmek bu olduğum yerden daha kötüyse? Ya nehirde boğulurken kendimi bir anda okyanusun derinliklerinde bulursam? O zaman ne olurdu? Herkes ölmek isterdi. Herkes ölmeyi becerebilirdi. Tabii benim gibi beceriksiz değillerse. Ben ölmeyi bile beceremeyen bir kızdım..
Nihayet ağlamam durduğunda nefesim yavaş yavaş normale dönmeye başladı. Göğsüm hâlâ sızlıyordu ama zihnim eskisine göre daha berraktı. Sanki içimdeki düğüm biraz çözülmüş gibiydi. O ana kadar fark etmediğim soğukluk, altımdaki taş zeminden iliklerime işliyordu. Bir anda ürpererek yerimden sıçradım. Pencerenin demirlerine tutunarak ayağa kalktım. Gözlerim
ağlamaktan şişmiş, görüşüm hâlâ bulanıktı. Başım zonkluyordu; şiddetli ağlamanın bıraktığı o ağır ağrı kafamın içinde atıp duruyordu. Burnumu çektim. Parmaklarımla yanağımda kuruyan ve hâlâ akmaya devam eden gözyaşlarını sertçe sildim. Elbisemin kumaşı ıslandı ama umursamadım. Yanaklarımın yandığını hissedebiliyordum.
Görüşüm yavaş yavaş netleştiğinde odanın diğer tarafına baktım. Uyuyan iki kız hâlâ yerlerinden kıpırdamamıştı. İçimde istemsiz bir rahatlama oluştu. Ne kadar sessiz olmaya çalışsam da birkaç kez hıçkırdığımı hatırlıyordum. Uyanmış olabileceklerinden korkmuştum. Ama uyanmamışlardı.
Şükür.
Bir de onların sahte endişe dolu bakışlarıyla karşılaşıp “Evelyn, ne oldu?” sorularını duymak zorunda kalamazdım. Buna tahammül edecek gücüm yoktu.
Son kez pencereye dönüp gece havasını içime çektim. Soğuk, ciğerlerimi yakar gibi oldu ama aynı zamanda beni kendime getirdi. Zaten kaybettiğim uykunun geri gelmesi mümkün değildi artık.
Yatağa doğru yürürken gözlerim yerde duran kitaplara takıldı. Ağlamak yerine bir şey yapmalıydım. İnanmasam bile araştırmalıydım. Çünkü ağlamak… sadece geçici bir rahatlama sağlıyordu. Sonrası yine aynı karanlıktı. Sonrasında yine sadece kendimle çaresiz kalacaktım
Yatağın ucunda duran kitaplara uzandım. Dört taneydiler. Hepsi zarar görmüştü. Kapakları yırtılmış, sayfaları kırışmıştı. İçlerinden en az hasar alanı seçmeye çalıştım. Ve ardından oturdum.
Kitapları o halde görmek içimdeki gerginliği yeniden yükseltti. Parmaklarım istemsizce kasıldı. Ama derin bir nefes alıp kendimi sakinleştirdim. “Merak etme, Evelyn,” diye fısıldadım içimden. “Bunu yapanın kim olduğunu öğreneceksin.” oda yeteri kadar aydınlık değildi. Bakışlarım duvarda asılı olan mumlardan birisine kaydı. Hiç düşünmeden birini elime alıp yatağımın baş ucunda ki tahta sehpanın üzerine koydum. Ardından seçtiğim kitabı da alarak oturdum.
Yırtılmış kapağı önemsemeden kitabı açtım. Sayfaları çevirirken çıkan o kuru ses odada yankılandı. Başlıklara göz gezdirmeye başladım.
Az önce yerde çökmüş, güçsüzce ağlayan kız sanki yok olmuştu. Yerine tanıdık biri geçmişti.
Eski ben.
İyi ki ağlamışım, diye geçirdim içimden. Çünkü artık daha sakindim. Daha net düşünebiliyordum. Acı hâlâ oradaydı ama beni yönetmiyordu. Bu kez kontrol bendeydi.
Gece saat kaçta uyandığımı hatırlamıyordum ama kitabın başındayken şafak sökmeye başlamıştı. Harfler gözlerimin önünde bulanıklaşınca kendimi kitaptan ayırdım, sırtımı geriye yaslayıp uzun uzun esnedim. Gözlerimi defalarca kırpıştırmama rağmen yanma hissi geçmiyordu. Aynı pozisyonda saatlerdir oturduğum için boynum tutulmuş, sırtıma ince bir ağrı yerleşmişti. Kitabı neredeyse bitiricek kadar okumuş sonlara gelmiştim. Fakat ne yazık ki rüyam ile ilgili yeterli bilgi bulamadım. Hiç görmediğim şeyleri yorumluyordu. Bana gördüğüm şeyler lazımdı. Ama hemen pes etmedim. Henüz daha okumam gereken üç kitap daha vardı.
Bakışlarımı odada dolaştırdım. Kızların çoğu hâlâ uyuyordu. İnce nefes sesleri taş duvarların arasında yankılanıyor, arada biri uykusunda kıpırdanınca yataklar hafifçe gıcırdıyordu. Muhtemelen birazdan uyanırlardı diye geçirdim içimden.
Gözlerim odanın uzak köşesindeki taş aynaya takıldı. Küçücük olmasına rağmen şişmiş gözlerim o mesafeden bile belli oluyordu. Belki size garip gelecek ama ben ağlamayı kendime yakıştırıyordum. Gözlerim şiştiğinde sanki daha güzel görünüyormuşum gibi hissediyordum. Dağılmış saçlarımı elimle diğer yana itip yüzümü inceledim. Kırk yılın başında kendimi güzel bulmuşken günümü de güzel geçirmek istiyordum.
Fakat aklıma Sare gelince içimdeki o hafiflik bir anda dağıldı. Dün çok kötü durumdaydı. Ama sadece o değil, ben de öyleydim. O anı yeniden hatırlayınca düşünmeye başladım. Bunu yapan kimdi? Sare değilse kimdi? Yıllardır bana yakın olduğunu düşündüğüm, beni sevdiğine inandığım tek kız neden böyle bir şey yapmış olmalıydı? Ne kadar düşünsem de cevap bulamadım. İçimi sıkan düşünceleri dağıtmak ister gibi oflayıp puflayarak yatağımdan kalktım.
“Bugün üzülmek yok,” diye fısıldadım kendi kendime. Geceden kalan ağrılarım neredeyse geçmişti, yerini hafif bir sızıya bırakmıştı. Elbisemi değiştirirken gözlerim bileklerime kaydı. Bugün de krem sürmezsem yarına şiş ve morarmış bileklerle uyanacağıma emindim. Elbisenin kollarını bileklerime değdirmemeye çalışarak dikkatlice giydim. Enseme takılan saçlarımı parmaklarımla düzelterek geriye attım.
Aynaya bakarken gözlerim arkamdaki tahta masaya kaydı. Üzerindeki tarak ve ince kumaş parçası dikkatimi çekti. Neden olmasın ki, diye düşündüm. Masaya gidip tarağı elime aldım, saçlarımı yukarı doğru taramaya başladım. Ardından ince ipek kurdeleyi saçımın etrafına dolayarak sıkıca bağladım. Saçlarım at kuyruğu gibi omuzlarıma düştü. Aynaya baktığımda boynumda bir eksiklik varmış gibi hissettim. Küçük bir şeydi belki ama tamamlayıcı olacağını düşündüm. Yatağımın altındaki bohçayı çekip açtım. İçinden çıkardığım tahta kutuda birbirine dolaşmış takılar duruyordu.
Şimdi “Bunlar nereden geliyor?” diye sorabilirsiniz. Bize hayır kurumundan, daha doğrusu saraydan gönderiliyordu. Bizim gibi yetimleri sevindirmek için yılda bir kez çeşitli hediyeler yollarlardı. Bazen bir kolye, bazen bir yüzük, bazen işlemeli bir kumaş, bazen de kitaplar… Ne bulurlarsa işte. Ben de neredeyse on altı yıldır burada olduğum için epey şey biriktirmiştim. Buraya nasıl geldiğimi başka zaman anlatırım, şimdi değil.
Sonunda aradığımı buldum. Gümüş renkli, parlak, melek figürlü bir kolyeydi. Zincirini diğer takılardan dikkatlice ayırıp çıkardım. Bu figürün bizim için ayrı bir anlamı vardı. Halk ve saray, manastırda yetiştirildiğimiz için bizi meleklerle bir tutardı.
Kolye avucumda parıldarken alaycı bir gülümseme yayıldı yüzüme.
Ne iyi bir melektim ama.
Kolyeyi taktıktan kısa bir süre sonra kızlar yavaş yavaş uyanmaya başlamıştı. İlk uyanan Clara oldu. Uykunun ağırlığı hâlâ göz kapaklarına çökmüşken, gözlerini zar zor aralayabildi ve bulanık bakışlarının karşısında ilk gördüğü kişi ben oldum. Yüzünü huzursuzca buruşturup yarı açık gözleriyle beni seçmeye çalışarak homurdandı.
- Kim bu ya!? Sen kimsin?
Sesindeki sertlik uykusuyla karışmıştı; diklenmeye çalışırken gözlerini defalarca kırpıştırıyordu.
- Benim.
dedim sakin bir sesle. Çok açıklayıcı olmuştu gerçekten. Sesimi tanıdığı anda bakışları birden keskinleşti. Yattığı yerden doğrulup bana daha dikkatli bakmaya çalıştı, yüzünde şaşkınlığın giderek büyüdüğünü açıkça görebiliyordum.
- Evelyn?? Çok güzelsin… Sen misin bu?
Gözleri hayretle kocaman açılmıştı. Ben de aynı şekilde gözlerimi abartılı biçimde açarak alaycı bir gülümsemeyle karşılık verdim.
-Aman Tanrım Clara, ben miyim bu acaba!?
dedim hafifçe gülerek.
- Yaa dur!
diye söylendi, elleriyle beni geriye doğru ittirirken yüzüme daha yakından bakmak ister gibi.
- Neden böylesin?
Ayağa kalkmıştı bile.
- Andy, uyan! Uyan! Evelyn’e bak!!
Andy uykulu gözlerle doğrulup bana
baktığında yüzünde yumuşak bir gülümseme belirdi. Ben ise hiçbir şey söylemeden sadece hafifçe gülümsedim; üzerimde dolaşan o hayran ve sorgulayıcı bakışların tadını sessizce çıkarıyordum.
-Evelyn, cevap versene!?
diye üsteledi Clara merakla.
Derin bir nefes verip gözlerimi devirdim.
- Of Clara… Bugün kendimi iyi hissediyorum. O yüzden böyle olmak istedim. Suç mu?
Alaycı tonum odanın sabah sessizliğine ince bir çizik atar gibi yayıldı. Clara sadece gülerek omuz silkti. Ardından ikisi de yataklarını toplamaya koyuldular.
Koridordan rahibelerin sert ve disiplinli sesleri yankılanmaya başlamıştı. O sesler taş duvarlara çarpıp odaya dolarken içimde huzursuz bir kıpırtı yükseldi. Odadan çıkıp Sare’nin yanına gitmek istedim. Acaba hâlâ bana kırgın mıydı? Onu suçluyordum… evet. Çünkü aklıma başka kimse gelmiyordu. Ama ya o değilse? Bu düşünce zihnime ince bir diken gibi batıyordu Tek istediğim, dün olanlar hakkında ne hissettiğini öğrenmekti.
Adımlarımı hızlandırıp kalabalığın arasından sıyrılarak Sare’nin odasına doğru ilerledim. Kapının önüne geldiğimde duraksadım. Kapı kapalıydı. Elim havaya kalktı ama bir an tereddütle asılı kaldı.
Er ya da geç konuşacaktık zaten…
Bu düşünceyle kapıyı çaldım.
- Tak. Tak. Tak.
Ses yoktu.
Bir kez daha çaldım.
Yine sessizlik.
Defalarca çaldıktan sonra, koridordaki uğultudan içerideki sesleri duyamıyor olabileceğimi düşünerek kapıyı yavaşça araladım ve içeri girdim.
İçeri girdiğimde Sare’nin yatağını düzelttiğini gördüm; yanında birkaç kız daha vardı. Kapının açılma sesiyle kim geldi diye başını kaldırdı. Bakışları benimle buluştuğu anda yüzünde kısa süreli, yakalanmış gibi duran bir şaşkınlık belirdi. Ancak bu ifade neredeyse anında silindi. Sanki hiçbir şey olmamış gibi, duygularını özenle gizleyerek başını yeniden önüne eğdi ve işine devam etti. Sessizce kapıyı kapattım.
Odanın içindeki hava bir anda ağırlaşmış gibiydi. Diğer kızlar ise çoktan bana dönmüşlerdi. Bakışları garip bir karışım taşıyordu; merak, huzursuzluk ve fısıltıya dönüşmeye hazır sorular… Sanki üzerimde görünmeyen ama dikkat çekici bir şey varmış gibi beni baştan aşağı süzüyorlardı.
Kızların bakışlarını umursamayarak içeri girdim. Ne yapacağımı, hatta ne söyleyeceğimi bile bilmiyordum. Sare’ye yaklaşırken diğer kızlar bana tuhaf ve merak dolu bakışlar atarak yavaşça dışarı çıkmaya hazırlanıyordu. Sare’nin arkasına geldiğimde durdum. Ellerim boşlukta kalmış gibiydi, ne yapacağımı bilemeden sadece ona baktım ve sessizliği bozdum.
- Biraz konuşalım mı?
Sesim sakin çıkmıştı ama içimdeki huzursuzluk göğsümü sıkıştırıyordu. O ise beni hiç duymamış gibi yatağını düzeltmeye devam etti. Çarşafı köşelerinden çekiştiriyor, yastığı düzeltiyor, sanki ben orada yokmuşum gibi davranıyordu. Fakat ben aptal değildim. Bunun bilerek yapıldığını anlayınca sabırsızlığım kabardı.
- Sare. Beni görmezden gelmeye çalıştığının farkındayım ama buraya konuşmak için geldim, bana da hak ver. Kitapların varlığını bilen tek kişi sensin. Bahsettiğin başka biri varsa söyle bana.
Bir anda arkasını döndü. Gözleri öfkeyle parlıyordu.
-Kütüphaneye girerken anahtarları kimden aldın Evelyn!?
Bir an duraksadım. Yine neden onu suçladığımı soracak, sinirlenecek sandım. Fakat o sadece bunu sormakla yetindi. Hafızamı zorladım. Emily kitapları görmüş olabilir miydi? Hayır… Görmüş olamazdı. Onun yanına gitmeden önce kitapları Sare’ye bırakmamış mıydım zaten? Düşüncelerim birbirine dolaşırken cevap verdim.
-
Kitaplarımı sana bırakıp gittim ben onun yanına Sare.
Sesim bu kez daha kararlıydı. Oflayarak kendini yatağa bıraktı. Otururken başını kaldırıp bana baktı; bakışlarında hem yorgunluk hem de kırılmış bir umut vardı.
Ondan önce hiç görmedi mi yani?
Başımı yavaşça iki yana salladım.
- Hayır.
Sare bir anda dikleşti. Sesindeki titrek öfke odanın soğuk duvarlarına çarpar gibi yankılandı.
- Peki neden hâlâ benden şüphe ediyorsun, Evelyn? Benim senin kitaplarınla ne işim olur? Ayrıca sakladığın yeri bile bilmiyorum. Bana sadece şu aptal kitapları saçma sapan nedenlerin için aldığını anlattın, o kadar. Neden bu kadar sinirliyim biliyor musun? Çünkü en yakın arkadaşlarımdan biri, yıllardır yanımda olmasına rağmen beni zerre kadar tanıyamamış. Sözleri yüzüme çarpan görünmez tokatlar gibiydi. İçimde bir şey incindi. Bir yanım kırılmıştı, diğer yanım ise alev alev yanıyordu.
- Senin “aptal kitaplar” dediğin şeylere her gün dua ediyor, korunmak için tılsımlar hazırlıyorsunuz ama. Sen buna inanırken ben seni yargılıyor muyum? Madem aptalca nedenlerim var, bir daha seni bu aptal nedenler yüzünden rahatsız etmem.
Yüzü bir anda bembeyaz oldu. Sanki söylediklerinin ağırlığını o an fark etmişti. Son kez konuştum; sesim buz gibiydi.
- Ha bu arada… Evet, seni yıllarca yanlış tanımışım. Sen kendini diğer kızlardan sırf güzelsin diye üstün tutmak isteyen, düşünen bencil birisin. Her gün şu duvarlar arasında “inanıyorum” dediğin dini bile aptalca bulabilen biriyle nasıl akıllıca konuşabilirdim ki? Suç bende.
Sözlerim havada asılı kaldı. Yüzüne son kez baktım. Gözleri dolmuştu ama ağlamıyordu; sadece donup kalmıştı. İçimdeki öfke yerini keskin bir soğukluğa bırakmıştı. Ondan o an tamamen soğumuştum. Ben insanları her koşulda yargılamadan dinlerken onların bana böyle davranması adil değildi.
Kapıya yöneldim. Elimi kapı koluna uzattığım anda arkamdan seslendiğini duydum. Durmadım. Geri dönmedim.
Çünkü bir kez daha insanların ne kadar acımasız ve düşüncesiz olabildiğini hatırlamıştım.
Moralim ne kadar bozulmuş olsa da umursamamaya çalıştım. Hayat böyleydi işte. Alışmam gerekiyordu. Ben Sare olmadanda yalnızdım. Benim için bir şey değişmemişti, Sare olmazsa hayatımda pek bir şey eksilmezdi.
Yüzüme yeniden soğuk bir ifade yerleştirip aşağıdaki salona doğru yürümeye başladım. Koridorda neredeyse hiç kız kalmamıştı. Hepsi kahvaltı için dağılmıştı. Merdivenlerden inerken alt kattan gelen sesler giderek yükseliyordu. Sıcak ekmeğin kokusu tüm manastırı dolduruyordu. Saçlarımı, üstümü başımı düzelterek ilerlerdim.
Ne zaman kurtulabilecektim buradan? Ya da evlenmeden gidebilecek miydim?
Buradaki kızları ya varlıklı aileler sahiplenir ya da rahibeler bizi erkek manastırındaki erkeklerle evlendirirdi. Tabii belirli bir yaşa gelince… Benim ayrılmam için ise daha iki yıla yakın süre vardı. Ailenin sahiplenmesi ise çok nadir, çok daha zor olurdu. Burda aileye giden kızın birisi en son 5 yıla yakın bir süre önceydi. Yani gerçekten çok nadir bir olaydı bu.
Gerçi bana hava hoştu. Beni evlendirseler bile oradan kaçardım. Dışarıda nasıl yaşayacağımı bilmesem bile kaçardım. Zaten burada hapsolmuşken, bir de hiçbir şey hissetmediğim bir erkeğe köle olacak kadar aptal değildim.
Bugün de bir kız, hayatının aşkı sandığı bir adamla; zaten ömrünün yarısını burada hak etmeden geçirmişken, diğer yarısını da kocasının dizinin dibinde bir köle gibi yaşayacaktı. Kısacası bugün bunun kutlaması vardı. Kutlama dediğime bakmayın aslında. Birkaç şükür duası edilecek, ardından ilahiler okunacaktı. O kadar. Bu yüzden bu elbiseleri giymiş olmam bir yandan iyi olmuştu. Rahibeler böyle günlerde kendimize çeki düzen vermemizi isterdi. Muhtemelen bugün bana bulaşan olmayacaktı.
Rahatlamış bir şekilde derin bir nefes aldım.
Salona geldiğimde her yer cıvıl cıvıldı. Evlenmek üzere olan kız masanın başına geçmişti. Üzerinde bembeyaz, dantelli bir elbise vardı. Kafasındaki duvak, eldivenleri, beyaz kısa topuklu ayakkabıları ve onu sımsıkı saran dar korsesi gözden kaçmıyordu. İnci takıları ışıkta parlıyor, neredeyse göz kamaştırıyordu. Sanki makyaj da yapmış gibiydi ama o kadar doğal duruyordu ki belli olmuyordu. Yüzünden mutluluk taşıyordu adeta. Herkes ona iyi dilekler dilerken ben odanın bir köşesine çekilmiş, bu sıkıcı anın bir an önce bitmesini ve yemeğime kavuşmayı bekliyordum. Ne yapabilirdim ki? Yemek benim için her şeydi. Ne kadar yesem de bir türlü kilo alamıyor, solucan gibi kalıyordum. Yakında kemiklerim sayılacak diye korkuyordum.
Nihayet, sahte gülümsemelerle söylenen dileklerin sonu geldiğinde rahibe kahvaltı için herkesin masaya geçmesini istedi. Kızlar yerlerine otururken ben sabırsızca çatalımı elime almış, önümdeki yemeklere iştahla bakıyordum.
Yemek yemeye başlamadan önce masadaki birkaç kızın bana tuhaf bakışlar attığını fark ettim. O bakışlar öyle kısa süreli değildi; üzerimde gezinen, sanki derimin altına kadar işleyen soğuk ve ölçüp biçen bakışlardı. Zaten açlıktan midem kazınıyor, sabırsızlık sinirlerimi kurcalayıp duruyordu. Konuşacak hâlim yoktu. Başımı hafifçe kaldırıp kaşlarımı çatarak yüzümle “Ne oldu?” diye sordum. Kızlardan biri, yakalanmış gibi irkildi. Dudakları belli belirsiz aralandı, sonra hiçbir şey olmamış gibi başını iki yana sallayıp bakışlarını hızla tabağına indirdi. Ama o kaçamak tavır bile merakımı bastırmaya yetmedi. Çünkü diğerlerinin bakışları hâlâ üzerimdeydi; fısıldaşmadan susmuş bir kalabalığın ağır sessizliği gibi.
Anlamadığım şey neydi biliyor musunuz? Hepimiz kızdık. Hepimiz yıllardır aynı duvarların arasında büyümüş, aynı yemekleri yemiş, aynı duaları ezberlemiş, aynı kurallarla boğulmuştuk. Buna rağmen kimse kimseye yakın değildi. Sanki görünmez çizgilerle ayrılmıştık; herkes kendi yalnızlığının içinde, diğerine diş bileyerek yaşıyordu. Bu bana hep çok garip gelmişti. İnsan, aynı kaderi paylaştığı kişilerle düşman olmak için nasıl bu kadar istekli olabilirdi?Oysa bunun hiçbir anlamı yoktu. Ama belki de tam da bu yüzden, burada her şey anlamsızdı. Belki de sırf bu yüzden ben bu kadar soğuk kanlı bir kız olarak yetişmiştim.
Nihayet kahvaltımızı bitip odalarımıza döndüğümüzde herkes tören için hazırlanmaya başladı. Odanın içinde telaşlı bir hareketlilik vardı; kumaş hışırtıları, fısıltılar ve aceleyle açılıp kapanan çekmecelerin sesi birbirine karışıyordu. Benim hazırlanmak gibi bir derdim yoktu. Zaten üzerimdeki kıyafetler yeterince düzgündü.
Yatağımın üzerinde öylece duruyor, hiçbir şeye dokunmadan düşüncelere gömülüyordum. Andy ve Clara kendi aralarında alçak sesle konuşarak hazırlanıyordu. Ne konuştuklarını duymuyordum ama arada bir bana kaçamak bakışlar atmaları gözümden kaçmıyordu. Sıkıntıyla ayaklarımı tahta yatağın kenarına vurmaya başladım. Çıkan donuk ses odanın içinde yankılanıyor, sabrımı daha da sınıyordu. Bileklerim zonklamaya başlamıştı. Sanki derimin altında ince, yakıcı bir çizgi dolaşıyor;her hareket ettiğimde biraz daha sızlıyordu. Sağlık odasından krem almam gerekiyordu. Ama oraya girmek için rahibelerden izin almak şarttı. İzin alırdım, buna emindim. Asıl sorun, iznin karşılığında sorulacak sorulardı.
Bileklerimdeki izleri açıklamam gerekecekti.
Gözlerimi indirip kızarmış derime baktım. Morarmaya dönük, ince ama derin çizgiler… Zincir izi olduğu o kadar belliydi ki bakmaya bile dayanmak zor geliyordu. Hâlâ bunun nasıl mümkün olduğunu anlayamıyordum. Ama parmak uçlarım o yaralara değdiğinde hissettiğim keskin acı, her şeyin gerçek olduğunu inkâr edilemez biçimde kanıtlıyordu.
Düşüncelerimin içinde kaybolmuşken Andy ve Clara hazırlanıp kapıya yöneldi. Tam çıkacaklarken beni fark edip durdular.
- Evelyn, sen gelmiyor musun?
Clara’nın sesi temkinliydi.
- Birazdan gelirim. Midem ağrıyor, siz gidin.
Sesim sandığımdan daha sakindi. Onlar da fazla üstelemeden başlarını sallayıp odadan çıktılar. Kapı kapanınca oda bir anda sessizliğe gömüldü. Yalnız kalmıştım.
Gözlerimi yavaşça cama çevirdim. Dışarıdan süzülen solgun ışık yüzüme vururken ayağa kalktım.
Pencerenin soğuk demirlerine yaslanıp kalabalık bahçeye göz gezdirdim. Aşağıda bütün kızlar sıra hâlinde şükran duası için ilerliyordu. Siyah ve beyaz kıyafetlerin oluşturduğu o düzenli akış, uzaktan bakınca bir cenaze alayını andırıyordu. Sayım yapılacaktı. Yokluğumu fark edeceklerdi elbette. Ama umurumda değildi. Bir yolunu bulurdum.
Pencereden uzaklaşıp odadan çıktım.
Taş koridora adım attığım anda merdivenlerde bir rahibe belirdi. Beni görür görmez yüzüne hem rahatlamış hem de kızgın bir ifade yerleşti.
- Evelyn! Nerdesin sen? Tören başlamak üzere, oyalanma!
Yanına yaklaşmadan seslendim.
-Üzgünüm Bayan Agatha, fakat acilen tuvalete gitmem gerek!
Rahibenin yüzü bir anlığına bıkmış bir hâl aldı.
- Peki öyleyse, geç kalma.
Arkasını dönüp hızlı adımlarla uzaklaştı.
İşte fırsat.
Hiç vakit kaybetmeden sağlık odasına doğru yürümeye başladım. Koridorlar ürkütücü derecede sessizdi. Taş zeminde yankılanan adımlarım bile bana fazla yüksek geliyordu. Herkes törendeydi; bina neredeyse terk edilmiş gibiydi. Bir kat aşağı inip ezbere bildiğim yoldan hızla ilerledim. Her köşe başında durup birinin gelip gelmediğini kontrol ediyordum. Kalbim göğsüme sığmayacakmış gibi çarpıyordu.
Nihayet sağlık odasının kapısına ulaştım.
Kulağımı kapıya dayadım.
Çıt yoktu.
Hemen kapıyı aralayıp içeri süzüldüm ve ardından sessizce kapattım. Oda loştu; perdeler yarı kapalıydı. İçeride birkaç sedye, metal dolaplar ve ağır ilaç kokusu vardı. Hava soğuk ve donuktu, sanki burada zaman bile yavaş akıyordu. Bileğime neyin iyi geleceğini bilmiyordum. Ama bir şey bulmalıydım.
Sessiz adımlarla kremlerin olduğu rafa yaklaştım. Renkli kavanozların üzerindeki yazıları tek tek inceledim. Harfler gözümün önünde resmen dans ediyor ama hiçbir anlam ifade etmiyordu. Rastgele birini seçmeye cesaret edemedim. Ya daha kötü yaparsa? Diye düşündüm
Tam umudumu kaybetmeye başlamışken kapı aniden açıldı. Olduğum yerde sıçradım.
Arkamı döndüğümde yüzünde sert bir ifadeyle içeri giren sağlık görevlisi rahibeyi gördüm. Kapıyı arkasından kapattı. O an ne yapacağımı bilemiyordum. Saklanmak isteseydim bile beni çoktan görmüştü. Çok geçti.
- Ne işin var burada?
Sesi keskin ve şüpheliydi. Rengimin çekildiğini hissediyordum. Gözlerim çaresizce kremlerle kapı arasında gidip geliyordu.
- Ne işin var burada? Törende olman gerekirdi. Rahibelerin haberi var mı?
Üstüme doğru ilerliyordu. Kaçamazdım.
- Krem almak için geldim.
Rahibe raftaki kavanozları incelerken sordu:
- Burada olduğundan haberleri var mı?
- Hayır.
Bu kadar dürüst cevap vermem onu şaşırtmıştı. Bana kısa bir bakış attıktan sonra tekrar kavanozlara döndü.
- Ne istiyorsun?
-Krem…
Sesim neredeyse fısıltıydı.
- Ne için?
Bir an duraksadım. Yalan söylemek ağır gelmişti ama başka çarem yoktu.
-Dizim soyuldu.
Rahibe bana döndü.
-Aç bakayım.
Olduğum yerde donakaldım.
Açamazdım.Sorun dizlerimde değildi.
-Olmaz.
- Neden?
Sesi artık daha sertti. İçimdeki direnç bir anda çözüldü. Belki de ilk kez biri gerçekten yaralarıma bakacak diye düşündüğüm için. Belki ilk defa birisi bana bir konuda gerçekten yardımcı olabilicek diye düşünerek doğruyu söyledim.
-Sorun dizimde değil… bileklerimde.
Yavaşça kollarımı kaldırdım. Bileklerimdeki morarmış, kabarmış izler loş ışıkta daha da korkunç görünüyordu. Rahibe nefesini tutmuş gibi bakıyordu.
- Ne oldu bunlara?
- Bilmiyorum.
-Söyle.
-Bilmiyorum efendim.
Rahibe üst raftan bir kavanoz alıp kapağını açtı. Eğilip bileklerime daha yakından baktı.
Acıyabilir. Geri çekme.
Dedi ciddiyetle. Soğuk krem derime değdiği anda içimden keskin bir sızı geçti ama ses çıkarmadım. Parmakları dikkatliydi, neredeyse beklenmedik bir şefkatle izlerin üzerine kremi yaydı. Sızlama yavaş yavaş yerini uyuşuk bir yanmaya bıraktı.
Boş gözlerle yere bakarak bitmesini bekledim.
İşini tamamlayıp doğrulduğunda sesi tekrar sertleşti.
- Eğer bileklerinin nasıl bu hâle geldiğini anlatmazsan, rahibelere bildirmek zorunda kalacağım.
Bu sefer gerçekten köşeye sıkışmıştım. Kalbim o kadar hızlı atıyordu ki sesini rahibenin de duyacağından korktum. Aklıma gelen ilk yalanı söylemek zorunda kaldım.
- Ritüelde zincirleri bileklerimde unutarak uyuya kalmıştım. Sabah Uyanınca bileklerimi bu halde buldum.
Sözler ağzımdan dökülürken bile ne kadar zayıf bir bahane olduğunu hissedebiliyordum. Ama eğer ki doğruları söylersem şüphe etmeden inanırlar, ve beni baş rahibenin yanına "Bu kız büyülü!" Diyerek şikayet ederlerdi. Ve kim bilir bana neler neler yaparlardı.
Ritüeller bizim için sıradan ama bir o kadar da karmaşık şeylerdi. Sayısını bile bilmediğim kadar çoktu. Bazıları sadece belirli zamanlarda yapılır, bazıları ise gerektiğinde uygulanırdı. Zincir kullanılan ritüeller de vardı. Bu yüzden yalanım tamamen mantıksız sayılmazdı… ama yine de inanıp inanmayacağı tamamen onun keyfine kalmıştı.
Rahibe yüzümde bir süre gezinen bakışlarını sonunda çekti.
-Bir dahakine..
Diyerek durdu. Elinde ki eldivenleri takarken.
-daha dikkatli ol.
Sesi umursamazdı. Sanki söylediklerim onu hiç ilgilendirmemişti.
- Tabii.
Sesim yapmacık derecede sakindi.
Arkasını döndüğünde ben de kapıya yöneldim. Tam çıkacakken arkamdan son kez konuştu.
- Bir daha buraya izinsiz girme.
Durup başımı hafifçe salladım ama cevap vermedim. Kapıyı açıp dışarı çıktım. Ardımdan kapanan kapının sesi koridorda yankılanırken derin bir nefes verdim.
Az önce gerçekten bir mucize yaşamış gibiydim.Ceza yoktu. Azar yoktu. Sorgu yoktu.
Sadece bir uyarı.
Belki de diğerlerine göre daha insaflıydı… ya da umursamayacak kadar yorgundu.
Yavaş adımlarla yürürken krem sürülmüş bileklerime baktım. Az önce içimi yakan o keskin acı neredeyse tamamen kaybolmuştu. Yerine hafif, uyuşturucu bir serinlik yayılmıştı. Sanki kızgın bir yangının üzerine su dökülmüş gibi…
Rahatlamıştım.
Kollarımı yeniden indirip bileklerimi gizledim. Kumaşın altında kaybolmaları içimi garip bir güven duygusuyla doldurdu.
Sonra adımlarımı hızlandırdım.
Tören çoktan başlamış olmalıydı.
Törene doğru yürürken bir anda duraksadım. Ben aptal mıydım? Yoksa son zamanlarda yaşananlar beni gerçekten bu kadar sarsmış mıydı? Hazır fırsatım varken o sıkıcı törene gitmek zorunda mıydım?
Aniden arkamı dönüp koşar adımlarla üst kata, odama çıktım. Koridorlar yine ürkütücü derecede sessizdi. Odama girer girmez kapıyı dikkatlice kapattım ve pencereye yaklaştım.
Nefese nefeseydim.
Kızlar dışarıda törendeyken ben burada kalıp yarım bıraktığım kitapları inceleyebilirdim. Yatağa oturup gün ışığında daha net görünen sayfalara dikkatle baktım. Sabaha karşı okuduğum kitabın bitmek üzere olduğunu fark edince hızla okumaya başladım. Fakat sayfalar yine aynı şeylerden bahsediyordu: rüya duaları… ve hiç görmediğim rüyaların anlamları.
Nihayet kitap bittiğinde gözlerimi dinlendirmek için kapağını kapatıp yanıma bıraktım. Parmaklarımı saçlarımın arasından geçirerek derin bir nefes aldım.
Hâlâ şaşkındım. Ne aradığımı bilmiyordum ama bir çıkış yolu bulmam gerektiğini hissediyordum. Yoksa başıma daha kötü şeyler gelebilirdi.
Bir süre sonra diğer kitaba uzandım. Rastgele birini seçip kapağındaki yazıyı okudum.
Rüyandaki Esirler.
İsmi dikkatimi çekti. Bir an aklıma kendim geldim. Ben de rüyamda esir gibiydim. Belki… belki bu kitapta bir şey bulabilirdim.
Sayfaları açtığım anda gözlerim büyüdü.
Bu olamazdı.
Mümkün müydü!?
Gördüğüm şey karşısında nefesim kesildi.
Gözlerime inanamıyordum...
Veeee sonnnn ee nasıl buldunuzzz??? Ben bu bölümü baya beğendimm. Kitap yazmakta henüz yeniyim. Bu yüzden herhangi bir sorunum varsa eğer lütfen bunu saygı çerçevesinde belirtirseniz sevinirimm
Lanetle kalın.💕
Bölüm etkileşimi
