Gri Gözlerin Ardında {1}

Vaveyla Yazarı: Nyxxaria_ Nyxxaria_

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 5Şu an: Gri Gözlerin Ardında {1}

Herkese merhaba, eğer ki şu an da buraya geldiyseniz ya kitabımın bir alıntısı hoşunuza gitmiştir, ya da kapağı. Kendimi tanıtırken süslü cümleler pek beceremem bu yüzden kendimden bahsetmek gerekirse eğer; Ben nyxaria. Elbette ki gerçek adım bu değil ama ben bunu kullanmayı tercih ediyorum. Genellikle eğlenceli bir kişiliğim vardır fakat sessiz tarafımı sadece yazılarla anlatabilirim. Siz benim kendimi anlatabiliceğim tek yersiniz. İlk defa böyle bir kitap yazıyorum. Umarım her şey umduğum gibi gider ve başarırım. İyi okumalar🪷

𓅇
𓅇
𓅇
𓅇
𓅇
𓅇
𓅇

İnsanlar günahlarını gizlediklerini sanır.
Umarlar ki günahları, onlarla birlikte
toprağın altına karışır.Ama hayır.Beden ruhtan vazgeçse bile,ruh günahlarından vazgeçemez.Tıpkı benim vazgeçemediğim gibi.

Bu gece doymak için gelmedim.
Zaten günahlara fazlasıyla doymuştum.
Beni buraya getiren şey açlık değildi.
Karanlığın anlaşmalı fısıltısıydı.

Eski.

İtaat etmeyi reddetmiş bir ruha ait.
Manastırı gördüğümde durdum.
Taş duvarlar her zamanki gibi sırlarla doludur; içindekileri susturur.
Ama susturulan her şey çürür.

Ve işte...

Oradaydı.

Henüz başına geleceklerin farkında değildi.
Ama ruhu... hatırlamaya yakındı.
Onu şimdi alamazdım.Her şeyin bir zamanı vardı.Günahların da, iyiliklerin de. O sabrı sevmez.Ben severim.Geri döndüm.Çünkü bazı ruhlar hemen öldürülmez.Bazıları beklenir... zaman gecikmiş olsa bile..
𓁿

Evelyn
Gözlerim yine, her sabah olduğu gibi, karanlık tavanla bakışıyordu.Hava hâlâ karanlıktı. Taş odada göz gözü görmüyordu; yalnızca pencereden sızan ince bir ışık çizgisi duvarı ortadan ikiye bölüyordu. O çizgiye baktım. Her zamanki gibi. Işığın nereye düşeceğini artık ezbere biliyordum. Günlerdir, belki aylardır aynı yere düşüyordu. Hiç şaşmazdı.Gözlerimi iyice açıp yataktan kalktım. Ayaklarım soğuk taş zemine değdiği anda irkildim ama ses çıkarmadım. Bu duvarların arasında irkilmek de, acı çekmek de kusur sayılırdı.
Buradaki her kız, uyandığı an sabah duasını etmek zorundaydı. Kurallar böyleydi. İnançları böyleydi.Gerçi "inancımız" demek istemiyorum. Herkes buna inanıyor diye benim de inanmak zorunda olduğumu hiç düşünmemiştim. Ben diğerleri gibi değildim. Onlar ne derse onu yapanlardan değil; ben ne dersem onu yapanlardandım.

Hiçbir zaman dikkat çekmek gibi bir amacım olmadı. Dünyevi heveslere de sahip değildim. Sanki erkek olarak doğmam gerekmişti de Tanrı bir hata yapmış, beni bir anlığına kız olarak dünyaya getirmişti.Aşk, sevgi, zevk gibi duygular bana hep
yabancıydı.Onların yerine içimde hırs, cesaret ve öfke vardı. Hayata dair gerçekten hissettiğim tek şey bunlardı.

Dediğim gibi, her kız uyanır uyanmaz duasını ederdi. Ama ben etmezdim. Kimse yokken kurallar yalnızca sözden ibaret kalır, uçar giderdi. O gün de her zamanki gibi güneşin bulutların arasından ağır ağır yükselişini izledim. Ama bugün... diğer günler gibi değildi. Farklıydı. Nedenini bilmiyordum. Sadece kalbimin olması gerekenden daha hızlı attığını fark ettim. Elimi göğsüme koyup derin nefesler almaya başladım. Niçin böyle hissettiğimi
bilmiyordum ama yakında öğreneceğimi hissediyordum.

Aynaya bakmak günahtı burada.
Durun, yanlış söyledim. Onlar için günahtı. Benim için değil. Dediklerine göre aynaya uzun süre bakmak kibirin göstergesiydi. Uzun uzun baktığında bir süre sonra kendini değil, kibrini görmeye başlardın. Kibir ise günahtı. Hazırlanırken odadaki diğer kızlar

"Sen daha uzun baktın!"

"Hayır asıl sen!!"

diye tartışırken ben aynadan birkaç adım ötede sessizce kendime bakıyordum.
Solgun beyaz tenim, gece kadar siyah saçlarım ve ruhsuz bakan ölü mavi gözlerimle... felaketin vücut bulmuş hâli gibiydim. İstemeye istemeye tahta tarağı elime alıp belime kadar uzanan düz saçlarımı taradım. Saçlarımın uzun olmasından nefret ederdim. Elimde olsa hiç düşünmeden keserdim ama yasaktı.
Aynada üzerimdeki beyaz önlüklü eski elbiseye son kez bakarken odadaki tartışma bir anda kesildi. Diğer kızların bakışları üzerime çevrilmişti. Ben ise hâlâ aynaya bakıyordum. Onlara değil. O an tiz ve cırtlak bir ses duyuldu.

- Evelyn! Ne yaptığını sanıyorsun?!

Cevap vermedim.Sessiz kaldıkça sinirlendi.

- Hey! Sana diyorum! Günah işliyorsun! Rahibeye şikâyet edeceğim seni! Biz de rahat rahat bakalım aynaya o zaman!

Bir hışımla odadan çıktı. Diğer kız da bana kısa bir bakış attıktan sonra peşinden gitti.

"Aptallar."

Gerçekten inandıkları için değil, günah olduğu için bakmamaları gerektiğini asla anlamayacaklardı. İşte bu yüzden onlardan değildim. Başkalarının sözleriyle hayatımı onların fikirlerine köle yapamazdım...

Odalar yavaş yavaş boşalırken koridora çıktım. Gözlerim Sare'yi arıyordu. Kimseyle yakın değildim ama onu severdim. O da beni severdi. Ve benim aksime... o gerçekten güzeldi. Neşesi etrafına sihir gibi yayılırdı. Altın sarısı dalgalı saçları, buğday teni, iri yeşil gözleri... Güzelliği buradaki çoğu kızın toplamına bedeldi.Ne kadar baktıysam da onu göremedim. Masaya oturduğumda her şey her zamanki gibiydi. Ekmek bayat, su soğuktu. Rahibelerin bakışları sertti. Sanki bizden kurtulmak ister gibiydiler.Her şey yerli yerindeydi.Ama ben... değildim.
Sanki yanlış bir yerde uyanmış gibiydim.

Öğleye kadar dersler, işler ve dualar birbirini kovaladı. Eller çalıştı, zihinler sustu. Ama susturduğum her düşünce geri dönmenin bir yolunu mutlaka buluyordu.
Öğleden sonra herkes temizlik için dağılırken en sessiz yeri seçmiştim. Taş zemini silerken aniden durdum.İçimdeki o bilinmeyen his geri dönmüştü. Kalbim hızla çarpıyordu. Korkmuyordum. Ölmekten ya da acı çekmekten korkmazdım. Ama o an...

irkildim.

Çünkü birisinin beni izlediğini hissediyordum.Tam o anda koridorun başında Sare'yi gördüm. Beni bu hâlde görünce yüzü dehşete kapıldı ve koşarak yanıma geldi.

-Evelyn! İyi misin? Neyin var?

Kendimi toparladım.

-Gayet iyiyim, ne oldu? Bir yere gidicek gibi görünüyorsun.

İmalı bir ses tonum vardı.

-Bahçeye... Bugün buluşma günü ya...

Başımı salladım.

-Var mı senin o altın kalbine dokunan birisi pekii??

Dedim merakla.

Gülümsedi, sonra utangaçça omuz silkti.

-Belki...Gitmem gerek evelyn, işin bitince bahçeye gel!

Başımı sallayıp git dercesine onayladım. Salına salına gidiyordu. "Buluşma günü" dedikleri gün, aslında haftada iki kez bahçeye çıkılan gündü. Sözde rahibeler bizi ve kendilerini hava almak için çıkarırdı. Sözde dinlerine göre kızların başka erkeklerle bakışması dahi kusur sayılırdı. Ama gel gör ki hem rahibeler hem de kızlar, gözlerine kestirdikleri erkeklerle cilveleşir; evlilik yaşına yaklaşınca da "görücü usulü" adı altında evlenirlerdi. Rahibeler ise evlenemezdi. Öyle uzaktan uzaktan bakar, adeta gözleriyle sevişirlerdi diğer erkeklerle. Bu manastırda katı kurallar yalnızca disiplin içindi. Ama nefret, kuralların bile üstündeydi. Eğer bir rahibe aramızdan birini sevmezse (tıpkı beni sevmedikleri gibi) o kıza hemen istemediği bir talip bulur, yaşı gelince de evlendirirdi. Onların verebildiği ceza buydu. Küçücük kızlara karşı nefret besleyip hayatlarını mahvedecek kadar kötü ruhlu kadınlar rahibe olmuştu..

Bahçe merasiminde pek bir şey olmamıştı. Her zamanki gibi yerimde oturmuş, etrafa bakıyordum. Kızların çoğu kendilerine talip ararken, bazıları taliplerini çoktan bulmuş, hoşbeş ediyordu. Ben ise uzaktan, anlamsız anlamsız bakıyordum onlara. Gerçekten hiçbir şey anlayamıyordum. Bahçe
merasiminden sonra akşam duası için manastırın bahçesindeki küçük kiliseye gittik. Her yer sessizdi. Gözler kapalıydı.

Benimkiler hariç.

Önümde duran titrek mum alevine bakarken düşündüm. Hayatımda ilk kez bir şeyi bu kadar çok düşündüm ve sordum:

"Eğer Tanrı her şeyi görüyorsa...beni neden bu kadar yalnız bıraktı?"

Ben buydum işte. Dua ederken bile bencildim. Sanki bu dünyaya günah işlemek için gelmiş gibiydim. Düşüncelere dalmışken gözlerimi kapatmayı unutmuştum. Aniden yüksek bir ses ismimle seslendi. İrkildim.

Rahibe Maria.

- Evelyn! Kaç defa söyledik size!? Dua ederken gözler kapalı kalacak!

Sakince ve umursamazca başımı o yöne çevirdim. Sinir bozucu bir gülümsemeyle baktım.

- Haklısınız Rahibe Maria. Bir daha olmaz.

"Olmaz" kelimesini bastırarak söylemiştim. Sinirden çılgına dönse de bunu sadece bakışlarıyla yansıtabilmişti. Diğer kızların odağı da bendeydi. Hepsi bana, sanki canavarmışım gibi bakıyordu.Evet. Canavarım. Korkun benden. Hatta geceleri sizleri yemeye çalışıyorum siz uyuduğumu zannedin.

Dua bitince herkes olduğu yerden kalktı. Kızlar, yatış için tek sıra halinde manastıra gidiyordu. Sayımdan sonra herkes odalarına geçti. Sessiz olmaları gerekse de değillerdi; aksine gülüşerek, fısıldaşarak bir şeyler konuşuyorlardı. Rahibelerin bağırışları da eksik olmuyordu. Resmen karmaşanın içindeydim.

Gecenin ilerleyen saatlerinde yatağımda bir sağa bir sola dönüp duruyordum. Uyuyamamıştım. Tekrar uyumak için gözlerimi kapattığımda... aynı his geri gelmişti.Sanki bir şey...uzaktan, sürekli beni izliyordu.

Bu düşünceyle gözlerimi yeniden açtım. Oda karanlıktı. Mumlar çoktan sönmüştü. Ay ışığı bile pencereye uğramamıştı. Sanki gece, özellikle bugün benim kaldığım odayı unutmuştu.

Etraf o kadar sessizdi ki bu sessizlik hem huzur veriyor hem de gerginliğimi artırıyordu. Tuhaftı. Yorganın altındaki ellerimi sıktım. Parmaklarım soğuktu ama üşüdüğümü hissetmiyordum. Yeniden o his beni ele geçirmişti. Yeniden izleniyormuşum gibi hissediyordum.

"Saçma" dedim içimden.

"Bu sadece bir his, başka birşey değil."

Ama hisler...
her zaman bu kadar ısrarcı olur muydu, bilmiyordum.

Yan yataklardan gelen nefes seslerini dinlemeye çalıştım. Birilerinin dönüp bana bakmasını ya da en azından mırıldanmasını ummuştum; çünkü sanki gaipten sesler duymaya başlamıştım. Fakat hiçbir şey yoktu. Bu manastırda geceler bile farklıydı, disiplinliydi sanki. Herkes sessizdi. Fazlasıyla sessiz...

Yavaşça doğruldum. Oturur pozisyona geldiğimde kalbim yeniden hızlandı. Göğsümdeki baskı artıyordu. Bu korku değildi. Korku daha yüzeysel bir şeydi. Bu... daha derin, daha karanlık bir şeydi. İçine çekip teslim olmamı isteyen bir şey. Tanıdık ama aynı zamanda yabancı bir şey..

Başımı çevirip yeniden odanın içine baktım. Zor seçilen taş duvarlarda gezdirdim gözlerimi. Aynı çatlaklar, aynı gölgeler... Her şey yerli yerindeydi. Ama ben... ben yerimde değildim. Sanki ait olduğum yer burası değildi. Sanki içimde bir şey uyanmaya çalışıyor, ben karşı çıktıkça daha da agresifleşiyordu.

Ayağa kalktım.

Ayaklarım soğuk taş zemine değer değmez içim ürperdi. Soğuk kemiklerime kadar işledi. Yavaş adımlarla pencereye yürüdüm. Parmaklıkları kavrayıp dışarı baktım. Avlu karanlıktı. Hava donacak kadar soğuktu ama tek bir rüzgâr yoktu. Ne bir hareket ne bir ses... Oysa geceleri rüzgâr taş duvarlara çarpıp uğuldardı. Ama o gece sanki rüzgâr bile yaklaşmaya korkuyordu.

Tam arkamı dönüp yatağıma gitmek üzereyken içimde bir şey kımıldadı. Bu bir düşünce değildi. Bir his de değildi. Sanki biri adımı söylemişti. Duymamıştım... ama hissetmiştim.
Omuzlarım gerildi. Yavaşça başımı çevirdim.
Pencereden dışarı baktığımda her şey normaldi.

Sonra...

Bir anda öyle kuvvetli bir rüzgâr esti ki avludaki ağaçlar sarsıldı. Az önce ölüm sessizliğinde olan gece şimdi uğultuyla dolmuştu. Rüzgârın sesi kulaklarımda çınlıyordu. Uğultu giderek bir fısıltıya, fısıltı tek bir kelimeye dönüştü.

Benim adıma.

"Evelyn.."

Ses dışarıdan gelmiyordu. İçimdeydi. Sanki beynimin içine fısıldanıyordu.Geri
çekilmeye çalıştım. Ayaklarım titriyordu. Pencereden uzaklaştığım anda rüzgâr kesildi. Ses bir anda yok oldu. Başımı çevirip uyuyan kızlara baktım. Boğazım düğümlendi.

"Kendine gel Evelyn." diye fısıldadım.

"Sadece rüzgâr. Sadece karanlık... Hepsi bu."

Ama buna kendim bile inanmıyordum.
Yatağa döndüm. Yorganı üzerime çektim ama gözlerimi kapatamadım. Çünkü kapattığım anda o his geri geliyordu.
Dakikalar geçti. Belki saatler... Zaman kavramını yitirmiştim. Sonunda yorgunluk ağır bastı ve istemeden uykuya yenildim.

...

Uyandığımda odada kimse yoktu.
Her sabah herkesten önce kalkan ben, o gün en son uyananlardan biri olmuştum.
Rahibelerin sert seslerini duymasaydım belki hâlâ uyuyor olacaktım. Gözlerimi ovuşturarak doğruldum. Odanın boşluğu içimi daha da huzursuz etti. Başımı pencereye çevirdim. Gece olanlar hâlâ zihnimdeydi. Kulaklarımda o uğultunun yankısı vardı sanki. Kendime gelmek için hızla ayağa kalkıp yüzümü yıkamaya gittim.
Kahvaltı salonuna indiğimde herkes kalkmak üzereydi. Rahibeler hoşnutsuz bakışlarını üzerime çevirdi. İçlerinden biri beni yanına çağırdı.

Rahibe Maria. Evet yine o.

- Evelyn! Buraya gel!

Salon bir anda sessizleşti. Tüm gözler üzerimdeymiş gibi hissetsemde yanına gittim. Gözleri öfkeyle parlıyordu. Bakmak içimden gelmemişti.

- Benimle konuşurken gözlerime bak, Evelyn!

İçimden ona bağırmak istedim ama sustum.
Yerdeki bakışlarımı onun gözlerine diktim. Al işte bakıyorum der gibi bir tavır vardı yüzümde. Anlamış olacak ki ses tonu daha da sertleşti.

- Bu saate kadar uyanmış olman gerekirdi! Kurallara uyacaksın!

Sinirimi yutkundum.

-Bir dahakine dikkat edeceğim.

Bir anda gülümsedi. Bu gülümseme içimi ürpertti.

- Bir dahakine gerçekten dikkatli olman için seni cezalandırmak gerek değil mi tatlı küçük Evelyn?!

Ceza kelimesi beynimde yankılandı. Ne söyleyeceğimi bilemeden ağzımdan ilk ne çıkarsa demek istedim

-Ama ilk defa-

Sözümü tamamlayamadan yüzümde patlayan tokatla yere savruldum. Salon adeta tokatın sesiyle çıkmamıştı.

-Kes sesini evelyn! Ben sana söz hakkı verdiğimi sanmıyorum! Ama sizin diliniz belli çok uzamış.

Tokadın etkisiyle hâlâ yerde yarı yatmış bir şekilde duruyordum. İlk tokat yiyişim değildi tabii ama en sertlerinden birisiydi. Ne istiyordu benden bu kadar? Derdi neydi?

Yerde yatmış vücuduma uzanıp kolumdan beni yukarı çekti ve salondaki tüm kızlara bakarak yüksek sesle konuştu

-Herkes kendisine çeki düzen versin! Sonunuzun böyle olmasını istemiyorsanız kurallara uymak zorundasınız! Yoksa kapı dışarı ederim hepinizi!!

Zaten tutmuş olan kolumdan daha da çekiştirerek peşinden sürüklemeye başladı. En son gördüğüm manzara ise her zaman ki gibi korkak kızların bakışları ve rahibelerin sakin tavrıydı.

Bodruma, nefes alınamayacak kadar ağır kokan o karanlık yere götürdü beni. Kapıyı açar açmaz küf ve havasız olan odanın kokusu geldi burnuma. Çok karanlıktı. Fazla karanlık. Beni sırtımdan içeri itip son kez konuştu

-Belki burda biraz akıllanırsın.

Kapı kapandı. Kilit sesi yankılandı.
Ve Karanlık beni kendisine hapsetti.
Bir süre hareketsiz kaldım. Ardından tedbirli adımlarla yatağı bulmaya çalıştım. Buraya ilk gelişim değildi elbette bir çok kez ben dahil farklı kızlarda bu odaya ceza çekmek için gelirdi. Hiç bir zaman küf kokusu eksik olmazdı bu odada. Burayı en çekilmez yapan benim için karanlık olması değil havasız ve kötü kokuyor olmasıydı.

Yürürken ayağımı hiç ummadığım bir anda yatağın demirine vurdum. Vurmamla beraber küçük bir çığlık kaçtı dudaklarımdan. Sanki yeterince canım acımıyormuş gibi birden sinirle vurduğum ayağımı tekrardan demire vurdum. Tekrar, tekrar, ve sonra yine. Belki bileğim kırılmış, ya da çatlamış bile olabilirdi ama artık sinirimden hiç bir şeyi hissetmiyordum. Nasıl olduğunu hatirlamasam da en son kendimi rastgele bir yere atarak uykuya dalmıştım. Ya da bayılmış..

Uyandığımda gözlerimin ağlamaktan zor açıldığını, birbirine resmen yapıştığını fark ettim. Ufak çaplı bir sinir krizi geçirdikten sonra kendimi yatağa bile değil, doğrudan yere atıp orada sızmıştım. Demire ayağımı defalarca vurduğum için hâlâ sızlıyor, yürümekte zorlanıyordum. Yerden kalkıp saçımı başımı toparladım ve yatağa oturdum.

Bu zifiri karanlık odada yapabileceğim, kaçabileceğim tek bir delik dahi yoktu. Hatta bırakın kaçmayı nefes alabilicek ufak bir delik dışında hiç bir şey yoktu.

Ben gerçekten itaat etmeyen bir kızdım ve neredeyse tüm rahibeler beni hep böyle, en ağır şekilde cezalandırırlardı. Burada durmaya alışmıştım ama bugün
korkuyordum işte. Belki de ilk defa, bir ailem olmadığı için ağlamaya başlamıştım. Böyle olmayı ben seçmemiştim. Kendimde de bir kusur göremiyordum açıkçası. İtaat etmiyorum diye kusurlu sayılamazdım. Sayılmamalıydım.

Ağlamaya devam ederken sanki hiçbir şey umurumda değildi. Resmen tüm odayı yerle bir etmek, şu manastırı ateşe vermek istedim. Yemin ederim, imkânım olsaydı, burada sıkışıp kalmasaydım yapardım. Ve o zaman onlar, o gerçek olmayan tanrılarına bu kez içtenlikle dua ederlerdi.

Bir saat kadar geçmişti. Ağlamam durmuş, odayı yine sessizlik esir almıştı. Hava hâlâ karanlıktı. Artık gözlerim görüyor muydu, yoksa kör gibi miydim anlayamıyordum. Bu sırada açlıktan midem yanmaya başlamıştı. Belki uyurken yemek getirilmiştir diye yataktan kalktım. Yatak demirlerine tutunarak duvara doğru yavaşça yürüdüm. Ayağımın acısı yeni yeni çıkmaya başlamıştı Ellerimle duvarları yoklarken en sonunda tahta, pürüzlü kapıya ulaştım. Eğilip tepsi var mı diye kontrol ettim.

Vardı.

İki elimle tepsiyi iştahla tutup aynı şekilde yatağa geri döndüm. Nasıl yediğimi sormayın, inanın ben de bilmiyorum. Çünkü hem üstüme, hem yere, hem de tepsiye yemek yedirmiştim resmen.

Yemeğimi yerken yine o gaipten gelen sesleri duymaya başladım sanki. Bir an çiğnemeyi durdurdum ve sessizce dinlemeye çalıştım. Ben odağımı etrafıma verirken bir anda yanımdaki yataktan bir ses geldi. Sürtünme gibi bir ses değildi. Sanki birisi gelmiş ve oraya hızlıca oturmuştu.

Çiğnediğim yemeği zor da olsa yuttuktan sonra, oturduğum yerden yatağa yaklaştım. Ne kadar saçma olsa da, kafamdaki sesleri ve soru işaretlerini susturmak için yatağa elimi koydum. Kimse yoktu. Ki zaten olmasını da bekleyemezdik değil mi?!

Kimse yoktu ama yatak resmen alev alev yanıyordu. Sanki biri saatlerce orada yanarak yatmış gibiydi. Refleks gereği kendimi ve elimi hemen geriye çektim .Olanlar beni hem korkutuyor hem de şaşırtıyordu. Bir an içimden, 'Acaba bu kadar itaatsizlik yüzünden başıma bir şey mi gelecek?' diye geçirdim. Dalga geçmiyordum, yemin ederim, bir an gerçekten böyle düşündüm.

Bir süre orada bekledim. Belki yeniden bir ses gelir ve bu sefer neler olduğunu anlarım diye. Fakat nafileydi. Bence ben artık bu olanlar yüzünden delirmeye başlamıştım. Yeniden oturup yemeğime devam ettim.

Sabaha kadar hem uyuyup hem de defalarca uyanmıştım. Açlık ya da susuzluk hissetmiyordum artık. Sadece, bu yerde nefes alamıyormuş gibi hissediyordum. Bir süre sonra yeniden uykuya dalarken, tahta kapının gıcırtısıyla uyandım. Gözlerimi açıp kapıya baktığımda gün ışığının içeri dolduğunu fark ettim. Gözlerim yine kör olmuşçasına kısıldı, ışığa alışmaya çalışıyordu.

Işığı kapatmasına neden olan o lanet rahibe de oradaydı. Her şeyi mahvettiği gibi gün ışığını bile mahvediyordu.

Gözlerim alışmaya çalışırken ve beynim hâlâ uykuluyken, yine bir bağırış sesiyle irkildim.

R.M.: 'Kalk çabuk! Bitti cezan.'

Düne nazaran daha sakindi. Beni bu hâlde görmek onu mutlu etmiş gibiydi hatta. Fakat o an, ileride gerçekleştirmem gereken şeylere bir madde daha ekledim: Bu kadına, yaşattığı her şeyin daha kötüsünü yaşatmak. Nasıl yapacağımı sormayın. Çünkü ben bir şeyi yapmak istersem, gerçekten yapardım. Sonunda ölüm olsa bile.

Yataktan kalkarken kurumuş boğazımla yutkunmaya çalışıyor, karışmış saçlarımı düzeltmekle uğraşıyordum. Ayağım hâlâ acıdığı için hafifçe topallıyordum. Rahibenin bunu fark ettiğini gördüğümde yüzündeki gülümseme daha da genişledi.

Aşağılık sürtük. Rahibe yerine fahişe olsaymışsın keşke. Daha çok yakışırmış.

Bunları yüzüne söylemek istesem de, bedelini hep benim ödediğimi bildiğim için sustum. Mahzenden çıkıp derin derin nefes aldım, ışığın tadını çıkarmaya çalıştım. Ben hep böyleydim aslında. Başıma ne kadar kötü şey gelirse gelsin, iyi yönlerinden bakmaya çalışır, mutlu olmaya devam ederdim. Çünkü benim kimsem yoktu. Yanlış yaptığımda bana kızacak, beni uyaracak tek insan kendimdim. Bu yüzden hep kendime kızar, kendime üzülür, kendimle mutlu olurdum.

Bodrum kattaki merdivenlerden çıkıp giriş kata ulaştık. O cadı da yanımda, kendini beğenmiş adımlarla yürüyordu. Mutluydu tabii; sonuçta acı çekmiş o pis karanlık yerde bir gece geçirmiştim. Giriş kata geldiğimizde hiçbir şey söylemeden bahçeye çıktı ve beni bu hâlde orada bıraktı. Gözlerim nihayet ışığa alıştığında üstüme kısaca baktım. Ayaklarım, bacaklarım, bembeyaz olması gereken elbisem... hepsi griye dönmüştü. Ellerimle saçlarıma dokunduğumda kabarık, düğüm olmuş bir yumak gibi olduğunu anladım. Etrafımdaki kızlar bana öcü görmüş gibi bakıyordu. Ben de gerçekten öcüymüş gibi baktığım için, kaçacak delik bulup saklandılar. Bakın işte o zaman gerçekten canavar gibiydim.

İki kat daha çıktıktan sonra odama uğrayıp bir havlu ve elbise aldım, ardından yıkanmaya gittim. Odadaki kızların tepkilerini sormayın; onların da bakışı aynıydı.

Hamama girdiğimde önümdeki küçük aynayla göz göze geldim. Aynadaki çatlaklarda kendimi parça parça görürken, ne kadar acınası bir durumda olduğumu fark ettim. Dışarıda olsam dilenci sanıp sadaka verirlerdi bana. Gerçi şu hâlimle dilenciden bile beterdim..

Odamda pencereye oturmuş, dışarıyı izliyordum. Yıkandıktan sonra yemek yemeye gitmiş, temizlik görevlerini bitirip nihayet odama dönmüştüm. Tabi acımış olan ayağımla diğer kızlardan daha fazla iş verdiler bana. Sanki dün verdikleri ceza yetmezmiş gibi.

Penceredeki batan güneşe bakarken, resmen şükrettim. Hayat böyleydi işte; hep aynıydı. Her gece Ay gökyüzüne yükselir, her sabah Güneş yeryüzünü aydınlatırdı. Her zaman bitkiler çiçek açar, meyve verir; her gün bir canlı dünyaya gelir, bir diğeri ölürdü. Fakat ben hiç bir zaman çiçek açmazdım. Sanki diğer insanlar gül yaprakları iken ben dikendim. En azından bir konuda dahi olsa ortak olmak isterdim onlarla. Onlar nasıl inanıyor ve kendilerini masum, suçsuz, güvende hissediyorsa bende hissetmek isterdim. İsterdim ki bu inandıkları dine ben de inanayım.

Bu manastırın dini Aeterna Fides, yani "sonsuz inanç"tır. Bu dine göre evrende iki ana güç vardır: Lux ve Umbra. Lux, iyiliği, ruhu, ışığı yansıtırken, Umbra tam tersidir; karanlığı, kötülüğü ve günahları temsil eder. Bana göre bu hayatta kimse tamamen Lux olamaz; ama Umbra olabilir. Kimse beyaz kadar saf ve temiz olamaz; herkesin içinde bir günah saklıdır. Bu yüzden gri olanlar vardır. Beyazların yerinde olmak isteyene ben "griler" derim.

Bu din der ki; İnsan ruhu bu iki güç arasında sürekli bir savaş içindedir: Günah işleyen ruh zayıflar, erdem yaşayan ruh güçlenir. Ölümden sonra ruh ya Yüce Işık'a yükselir, ya da Umbra'nın gölgelerine düşer.

Buradaki dinde, çift yönlü bir haç vardır; biri Lux'u, diğeri Umbra'yı temsil eder. Aynı zamanda haç, büyülü bir iş için de kullanılır; ruhun hangi amaçla geldiği, haçın hangi kısmının ısındığına göre tespit edilir ve ona göre hareket edilirdi.

Bir inanca göre, iyiliği kendine çekmek isteyenler mum yakardı. Mumun ışığı Lux olarak kabul edilirdi ve zannederlerdi ki, o mum onlara iyilik getirip günahsız bir insan yapacaktı. Eğer ki gerçekten günahlarımızdan arındırmamızı sağlıyorsa bunu ilk buradaki rahibeler yapmalıydı bence.

Her dinde olduğu gibi, bu dinin de kutsal kitabı vardı. Fakat rahibe olmayan kimse ona dokunamaz, okuyamazdı; okuyabilmek için kriptik semboller hakkında eğitim almak gerekirdi. Sadece rahibeler okuyup anlar, insanlara yol gösterirdi. Diğer rahipleri bilemem ama bu manastırın rahipleri, bize yol göstermekten çok, önümüze engel koyarlardı.

Yine o sevilmeyen, tahammül edilemez bir ses taş duvarları inletti:

"Kızlar! Herkes aşağı! Toplanın, sıra halinde salona inin; arınma töreni yapılacak!"

Sesi duyar duymaz, düşüncelerimden koparak boynumu kapıya çevirmeye çalıştım. Saatlerdir pencereden bakarken, havanın karardığının bile farkında değildim. Odada kimse yoktu; pencereyi kapatıp salona inmeye hazırlandım. Fakat tahmin ettiğimden farklı bir şey oldu. Pencereyi kapatmak için ayağa kalktım ve demirlerden son bir kez dışarı bakmak istedim; havayı içime çekmek için. Gözlerimi karanlık bahçede gezdirirken bakışlarım aniden durdu. Ağaçların olduğu tarafta sanki ayakta dikilmiş bir silüet vardı. Gözlerimi kırparak daha net görmeye çalıştım. İnanılır gibi değildi; ağacın altında birisi vardı bundan emindim. Başta rahibelerden biri sandım ama kadın vücuduna benzeyen bir şekil yoktu. Simsiyah görünüyordu, ama vücut hatları belli oluyordu. Bir erkekti. Peki bir erkeğin bu kız manastırında ne işi vardı? Ne kadar düşünsem de işin işin içinden çıkamamıştım. Yoksa zindanda çok zorlanmıştım da halüsinasyon mu görüyordum?

Bakışlarımı pencereye geri kaydırdım; hâlâ oradaydı, parlak gözleriyle bana bakıyordu. Uzaktaydı evet, ama gözleri çok parlaktı. Beyaz kadar olmasa da... sanki grimsi bir ışık yayıyordu. Sanki o gözlere baktıkça kendimi kaybediyor gibiydim. Bir an o kadar çekici geldi ki camdan aşağı atlamam gerekse bile yanına gider gözlerine daha yakından bakardım. Emin olmak için demirlere yaklaşıp pencereden sarktım. Tam o sırada bir rahibenin sesi odada yankılandı:

"Eveleyn! Salonda olman gerekirdi!"

Olduğum yerden sıçrayarak arkamı döndüm ve şaşkınlıkla rahibenin cadımsı yüzüne baktım. "Bir salın artık beni be!" O kadar silüete odaklanmıştım ki, odadaki ayak seslerini bile duymamıştım. Kendimi sarsarak gerçek dünyaya döndüm.

-Üzgünüm Bayan Marine, hemen gidiyorum...

R.M: -Çabuk olsan iyi olur, tören neredeyse başlıyor!

Dedi ve gitti. Onunla birlikte cadımsı yüzü ve cırtlak sesi de kayboldu. Şükürler olsun.

Son kez pencereye baktım; artık kimse yoktu. Belki de hiç gelmemişti. Ama yine de o parlak gözler o kadar gerçekçiydi ki... sanki, sanki ilahiydi.

Nefesimi toparladım ve kendime çeki düzen vererek hızlı adımlarla odadan ayrılıcaktım ki, arkamdan gelen fısıltı, avını bulan bir yırtıcı kadar sakindi.

"Evelyn..."

𓅇
𓅇
𓅇
𓅇
𓅇
𓅇
𓅇
𓅇
𓅇
𓅇
Ve bittiiii! Sizce diğer bölümde neler olucak? Evelyn bahçede gördüğü silüeti daha yakından görebilicek mi? Yoksa yine o rahibelerin esareti altında mı kalıcak? Her hafta yeni bölümler geliyor olucak. Yorum yaparak eleştiride bulunursanız çok sevinirim🪷

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

59okunma 38beğeni 2yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 154

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileAile SırlarıajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanneanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkb×bbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyübüyücücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk AşkıDark RomancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramDuygusaldüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceejderhaenemies to loversFantastik#felsefefutbolGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgüchayatHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİsFadİş Yeri AşkıKaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurgukurtadamKüçük KasabaLanetliselise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMahalle KurgusuMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanplatonikpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililikSaraysavaşSeçilmiş KişiSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYarı TextingYasak AşkyetimhaneZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18