3. bölüm / 3
Gözlerin Sınırı3
Bölümler 3Şu an: 3
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Yine aynı yerde, aynı şekilde oturmuştum. Gökyüzüne uzun, karşımdaki balkona kaçak bakışlar atıyordum.
Boştu sahi orası. Polat Asaf işe gitmişti muhtemelen. Bense defterimi elime almış karakalemle bir erkek silüeti çiziyordum. Saçları kıvırcık, burnu kemerli, dudakları orantılı dolgunlukta, çenesi keskin ve gözleri badem bir silüet. Gözüm bir yerden ısırıyordu sanki ama kabul etmek istemiyordum.
Sena uzun bir aradan sonra -iki hafta gibi bir ara- bugün bize gelecekti. Çalıştığı için yoruluyordu bu yüzden gelemiyordu. Bugünde izin günüydü o yüzden gelecekti. Ömer'in işi geç bittiği için önce benim yanıma sonra onun yanına gidecekti.
Ben dalmış resmimi çizerken omzuma bir elin konmasıyla küçük bir çığlık attım.
"Korkma camdaki kız." Sena gülerek önüme geçtiğinde ben baş parmağımı damağıma koyup yıkarı doğru çektim.
"Ya öyle sessiz sessiz gelinir mi?"
"Baktım çizim yapıyorsun, bende seni rahatsız etmeyeyim dedim. Tıktıkladım kapıyı annen açtı." Elindekileri masanın üzerine bırakıp yanıma geldi. Bana sarılıp yatağıma geçip oturdu.
"Hoş geldin."
"Hoş buldum balım. Ee ne çiziyorsun?"
"Hiiç! Öyle bir şeyler karalıyordum." Deftere bakıp ona döndüm.
"Bakayım mı?" Bir resime bir ona baktım. Benim benzettiğim simaya o da benzetir miydi acaba? Bir kılıf uydururdum herhalde benzetirse.
"Bak." Tereddütle defterimi ona uzattım.
"Mira, sen nasıl yapıyorsun bunları? Her seferinde hayrette kalıyorum!" Gözleri açılmış hayranlıkla bakıyordu resme. Sonra hafiften çatıldı kaşları.
"Sanki gözüme tanıdık geliyor bu sima."
"Bilmem, bende gördüklerimden ilham alıyorum. Sende de öyle olmuştur."
"Olabilir."
"Ee ne getirdin bize, biliyorsun ben yemek yapmıyorum." Son gelişine atıfta bulunarak güldüm.
"Çok seveceğin bir şey getirdim sana."
"Ne getirdin?" Yataktan kalkıp masaya koyduğu poşeti getirdi.
"Bak bakalım." Poşeti kucağıma koyup geri yerine oturdu. Poşeti açtığımda içindeki baklava kutusuyla bakışlarım geri ona döndüm.
"En sevdiğinden." Çapkınca göz kırpmasına güldüm. Kutuyu açtığımda içinden çıkan soğuk baklavalarla ağzım sulanmıştı. Hemen bir tane alıp attım ağzıma.
"Allah'ım, çok iyi!"
"Bende istiyorum, çok iştahlı yedin." Hemen kutunun içinden bir tane alıp uzattım ona. Yaklaşıp elimdeyken ağzına attı baklavayı. Şaşırmayacaktım, Sena'nın bu hallerine alışacaktım.
"Çok güzel bir çay demledim, hemen iki bardak doldurup getiriyorum." Baklavayı onun kucağına bırakıp kapısı açık odadan çıktım. Mutfakta iki bardağa çay doldurup, iki çatal alıp odaya geri döndüm.
"Ömer ne zaman çıkıyor işten?"
"Bugün erken kapatacaklar, Ömer beni iki haftadır doğru düzgün göremediği için çıldırmış durumda. Bugün hiç açmayacaktı ama hatrı olan bir abimizin arabasını getiresi tutmuş Polat'ta, Ömer'de kaldılar yani." Ömer'in babasından kalma bir oto tamircisi vardı. Polat Asaf'la birlikte orayı işletiyorlardı.
"Neyse erken kapatacak en azından." Baklavayı ağzıma attıktan sonra çayımı da yudumlayıp ağzımda bir lezzet cümbüşü yaşatıyordum kendime.
"Akşam nereye gideceğimizi bilmiyorum ama bakalım duruma göre sizde gelirsiniz."
"Biz kim?" Sanki sorun gitmek değilmişte kiminle gittiğimizmiş gibi sorduğum soruya gülesim gelmişti.
"Polat'la sen."
"Ben gelemem."
"Niye?" Sağlam bir yalan bulmam lazımdı ki Sena üstelemesin.
"Ben bu gece sabahladım resim çizerken. Sen gittikten sonra direkt uyutacağım fazlasıyla uykum var." Buna karşı çıkamayacağını biliyordum.
"Yaa ne çizdin bende göreyim mi?"
"Şimdi göremezsin ama tamamen bittiğinde gösteririm sana."
"Tamam o zaman ben seni yormayayım, başka gün çıkarız." Onaylar gibi salladım başımı. Paketten bir tane daha baklava alıp attım ağzıma.
"Bize baklava yok mu?" Aşağıdan gelen sesle bakışlarım oraya döndü. Polat Asaf aşağıdaydı. Anlık laf atmasıyla öylece bakakalmıştım. Ne ara bu kadar samimi olduk diye düşünüyordum.
"Yok sana baklava." Sena yerinden kalkıp Polat Asaf'a laf attı.
"Yok mu?" Bana bakıp söylediğiyle Sena'ya döndüm. Kaşlarını yukarı onaylamaz bir şekilde kaldırınca Polat Asaf'a geri döndüm.
"Yokmuş."
"Lan Polat!" Arkadan Ömer'in bağırmasıyla başımızı biraz daha dışarı uzatıp onu caddenin başında gördük.
"Ne!" Polat arkasını dönüp aynı onun gibi bağırdı.
"La gitsene bakkala, ne duruyorsun orada?" Polat Asaf bir şey demeyip bizi işaret etti. Ömer başını hafif eğip bize baktıktan sonra bu tarafa doğru geldi.
"Yavrum n'aber?" Kolunu Polat Asaf'ın omzuna koyup serseri bir şekilde sevgilisine kur yapıyordu. Polat Asaf, yargılayıcı bakışlarla şöyle bir süzdü Ömer'i.
"İyi aşkım, senden n'aber?" Sena da bana yaslanınca bende aynı şekilde ona baktım. Bu aşıkların bizden istediği neydi tam olarak? Bakışlarım geri Polat'ı bulunca gülümsedik birbirimize.
"Senin bu sevgilin bize baklava vermiyor." Polat Asaf'ın tepkisiyle ikimizde güldük.
"Vermiyor mu?" Ömer dönüp Sena'ya baktığında hemen kendini toparladı Sena.
"Aşkım ben sana baklava tabi veririm ama yanındakine bilemiyorum."
"İnanamıyorum sana, bir cadı dedik diye neler yapıyorsun?" Kaşlarımı kaldırıp Polat Asaf'a baktığımda o da bana bakıyordu. Anlamıştı aklıma mesajlaşmamızın geldiğini.
"Sensin cadı, utanmadan birde hâlâ söylüyorsun." Sena gözlerini kısmış sinirle Polat'a bakıyordu.
"Yavrum sen bana baklavaları ver ben bunun gözüne baka baka yiyeyim. Daha iyi bir ceza olamaz." Ömer'in fırsatçılığına güldüm.
"Çok haklısın aşkım." Sena yerinden kalkıp kutuya yaklaştı. Hepsini vermeye gönlü el vermeyince gidip mutfaktan bir tabak getirdi. Bizim için ayrıdıktan sonra bantlarını geri takıp poşete koydu kutuyu. Sıkıca bağladıktan sonra birazcık sarkınca Ömer de camın altına geldi. Kısa mesafeden eline ulaşmıştı Ömer'in.
"Ömer ne kadar işin kaldı?"
"Az kaldı yavrum, bir bilemedin iki saate ararım seni."
"Tamam bekliyorum."
"Hadi git, ben çay doldurana kadar acele gel." Polat Asaf başını salladıktan sonra bize bakıp selam verip ilerlemeye başladı. Onlar birbirinden tersi yönlere giderken bizde arkalarından bakıyorduk ki saçmaladığımı düşünüp geri yerime oturdum. Sena da Ömer gözden kaybolunca yerine oturdu o da.
"Gözüme bir şeyler takılıyor ama biraz daha emin olmam lazım." Dedektif gibi bir yere kitlenmiş gözlerini kısmış bakıyordu.
"Ne gibi?" Onun sorgular haline baktım öylece. Neyi düşünüyordu acaba bu şekilde?
"Emin olmadan söyleyem!" Çıkışmasıyla güldüm.
"Tamamdır dedektif gadget!" İkimizde güldüğümüzde zaman yine onunla güzel ve hızlı geçiyordu.
İstemediğim şekilde hızlı geçen zamanla Sena çoktan gitmiş ve akşam olmuştu. Ben pencereme tünemiş yıldızları izlemekle meşguldüm. Hep yaptığın gibi. Bu kaç haftada hayatımda birçok değişiklik olmuştu. Arkadaşım olmuştu, hemde iki tane. İkisi de benim hayatıma girmek için adım atmıştı. Ben çabalamadan hatta birine zorluk çıkartarak onu kendimden uzaklaştırmaya çalışmıştım ama Polat Asaf tekrar denemişti. Arkadaşım olmuşlardı.
Karşımdaki balkonda hareketlilik olunca o tarafa döndüm. Arkadaşım balkona çıkmıştı. Gülümseyip ona bakıyordum ama o iyi görünmüyordu. Bir şey mi olmuştu?
Adımları sağlam değil fazlasıyla tereddütlüydü. Elleri yine o günkü gibi titriyordu elindeki telefonunu yere düşürmesinden anlamıştım bunu. Kolunu kaldırıp alnındaki teri sildi. Düşer gibi attı kendini yere. Sırtını duvara yaslayıp dizlerini kendine doğru çekip kollarını üstüne attı, elleri zangır zangır titriyordu. Derin derin nefesler alıyordu. Hali hiç iyi görünmüyordu. Bakmıyordu bana da. Telefonumu elime alıp hemen mesaj attım.
MN: İyi misin?
Mesajım gitmişti. Telefonunun ekranı yanınca bakışları oraya kaydı. Mesajı okuduktan sonra bana döndü. Başını iki yana olumsuzca salladı.
MN: Neyin var?
MN: Birine haber vermemi ister misin?
Yine olumsuzca salladı başını.
MN: İyi görünmüyorsun senin için yapabileceğim bir şey var mı?
Yine ve yine salladı başını. Gözlerine bakarken sanki bunu istemezmiş gibi çekti gözlerini benden. Titremesi daha da çoğalırken hızlıca kalktı ayağa. Yerinde sendeleyince sandalyeye tutundu.
"Allah kahretsin, kahretsin!" Sesi bana kadar geliyordu. Sinirle kendine kızıyordu. Önündeki masaya ellerini vurdu sinirle birkaç kere. Masayı devirdiğinde yerimde irkildim.
MN: Asaf sakin ol ne yapıyorsun?
MN: Ömer'le Sena'yı çağırmamı ister misin?
Artık mesaja da bakmıyordu. Elini yüzüne vuruyordu sinirle. Kendine zarar verecekti. Gündüz hiç böyle değildi, şimdi ne olmuştuda böyle olmuştu?
Elini cebine attı birden. Bir şey çıkartmıştı. Avucunu açmış ona bakıyordu. Dayanamayıp avucunu sıkıp gözlerini kapatıp birkaç saniye öylece durdu. Başını çevirip bana baktı.
Bir şey arıyordu. Bir çare veya bir kaçış.
Ne yapacağımı bilemeyip telefonumu alıp arama kısmına girdim. Mesaj atarak çare olamıyordum. Benimde arkadaşım için bir adım atmam lazımdı.
Onun kaydettiğim numarasına tıkladım. Telefonunun ışığı onu aydınlatırken yere doğru baktı. Benim aradığımı görünce gözleri yine beni buldu. Kaşlarımla telefonunu işaret ettim. Eğilip telefonu eline aldı. Bir kez daha bana baktığında başımı hafifçe salladım açsın diye. Elindeki telefon titriyordu düşmek üzereydi. Parmağını ekranda kaydırıp açtı aramamı.
"Merhaba arkadaşım." Ne diyeceğimi bilemeyip konuştuğumda o da söylediğime hazırsız yakalanmış gibiydi. Dudağının bir kenarı yukarı kıvrıldı. Sonra ürpererek kollarını kendine sardı. Çok fazla terliyordu ve estiği için üşümeye başlamıştı.
"Üşüyor musun?"
"H-ayır." Zor çıkan sesi beni daha da tedirgin etmişti.
"Sanki üşüyor gibisin."
"Yanlış görüyorsun." Çenesi birbirine vururken söyledikleri hiç gerçekçi değildi.
"Senin için ne yapabilirim?"
"Sadece konuş, düşüncelerimi değiştir."
"Tamam ama önce üzerine bir şey almanı istiyorum." Başını sallayıp içeriye doğru tutunarak gitti. Kulağıma hışırtı sesleri geliyordu sadece. Balkona geri çıktığında üzerinde kalın bir ceket vardı.
Ne söyleyipte düşüncelerini dağıtabilirdim ki?
Düşün, düşün. Ne olabilir?
Buldum!
"Bugün Sena gelmeden önce çizim yapıyordum. Bir anda içeriye girmiş ödümü kopardı. Çizimimde çok güzeldi, o da gördü çok beğendi gözüne bir yerden tanıdık geldiğini söyledi." Bir hızla konuşmaya başlamıştım. Günümü anlatacaktım ama bu kadar detaylı olmasını bende beklemiyordum.
"Kimi çizdin ki?" Hâlâ titreyen sesiyle zorlukla konuşuyordu.
"Bilmem öyle gelişigüzel çizmiştim. Sonra Sena geldi işte oturduk ben soğuk baklavayı çok seviyorum diye bana ondan getirmişti sizde nasiplendiniz tabi. Sen niye kıza cadı diyorsun, birde bana dediklerini duysa sana iyi bir veto yapardı." Ben sanki konuşmadığım yılların acısını çıkartır gibi konuşurken o yine her zamanki mermere oturmuş kulağında telefon beni dinliyordu.
"Sen söylemedin ama kaç yıllık arkadaşım söyledi." Baygın gözleri ve hâlâ titreyen vücuduyla konuşuyordu.
"Çünkü anladığım kadarıyla o bir hanımsever. Bak dikkatini çekeyim hanımsever diyorum."
"Hanımsever olması beni satmasını gerektirmiyor." Söylediğine gerginlikle güldüm.
"Sen niye çocuğun sevgilisine cadı diyorsun?"
"Cadı çünkü."
"Ne yaptı ki?"
"Ne yapacak geldi dükkanı birbirine kattı."
"Niye?"
"Neymiş ben Ömer'i onun yanına göndermiyormuşum." Sitemli hali beni yine güldürmüştü. Onunda yüzünde sarhoş bir gülüş vardı.
"Göndermiyor musun?"
"İşimiz var, onun işiyle çakışıyor diye tutturmuş Polat bırakmıyor ama bu heriften başkası işime yaramıyor." Onlardan bahsettikçe sanki kendine geliyordu.
"İstersen ben Sena'yla konuşurum."
"Yok o çatacak yer arıyor, boşver onu."
"Hmm, tamam. Onlara yaptığım resmi beğendin mi?"
"Beğendim, nasıl yapıyorsun o resimleri?"
"Bilmem seviyordum zaten bir şeyler çizmeyi, sonra yapacak bir şey olmayınca daha çok çizdim."
"Okuyormuşsun, yapacak şeylerin vardır illaki." Kendine gelmişti. Daha iyi duruyordu. Titremesi azalmıştı dikkatlice bakmadıkça belli olmuyordu.
"Çok fazla zamanım var. Sen neler yapmayı seviyorsun?"
"Motor söküp takmayı."
"Gerçekten mi?"
"Bir gün gelirsin dükkana, gösteririm."
"Hıhı!" İkimizde sessiz kaldığımızda gözlerimiz birbirimizin üzerindeydi. Düzelmişti, önceki halinden çok çok iyi duruyordu. Üzerinde yorgunluk var gibiydi ama iyiydi.
"İyi misin?" Az önceki konuşmalarımıza nazaran daha sakindim. Onu uzaklaştırmak için saçmalayan halim gitmişti.
"Sayende." Derin bir nefes verdi, yorgun bir nefes.
"İkinci kez seni böyle görüyorum."
"Beni böyle görmeni istemiyorum."
"Bende böyle bir şey yaşamanı." Sessiz kaldı. Belki de diline gelenlere ket vurdu. Sadece gözlerime baktı.
"Yorgun görünüyorsun." Söylediğime burnundan bir gülüş sundu. Çok yorgun olduğu belliydi.
"Uyumak iyi gelebilir. Ben öyle yapıyorum."
"Hangi zamanlarda?"
"Kaçmak istediğim zamanlarda."
"Sen benim aşağıdaki ateş parçasını gördün mü?" Aşağıya başımı eğdiğimde motoru gördüm. Bu motoru orada görüyordum hep ama Polat Asaf'ın olduğunu düşünmemiştim.
"Senin mi?"
"Benim kaçma yöntemim. İstersen bir gün sana da yardımcı olur."
"Ben sürmeyi bilmem."
"Ben bilirim." Üstü kapalı teklifiyle ona baktım sadece. Beni gerçekten kaçırabilir miydi? Babamı onun başına bela edemezdim ya. Eğer böyle bir şey yapacak olsam bunda tek başıma olmalıydım. Başkalarının başını belaya sokmadan yapmam lazımdı.
"Sen niye hiç dışarı çıkmıyorsun?" Gözlerim daldığı yerden korkuyla ayrıldı. Farketmişti. Gözlerimde bir cevap arar gibi bakıyordu bana.
"Nasıl yani?" Sesimin titrememesini dileyerek konuşmuştum.
"Hiç görmedim dışarı çıktığını, tam bir ev kuşusun."
Acı. Ağzından çıkanların tek hissettirdiği duygu, acı...
Ağzımı açıp da diyemedim ev kuşu olmayı ben seçmedim diye. Bir gülümseme bıraktım ortaya. Gözüm dolu, acı bir gülümseme. İçimden yalan söylemek gelmemişti. Ağzımı açıp da hayır öyle değil demek istemedim ilk defa. Sena'ya söylediğim geçiştirici cümlelerim gelmedi dilime. Anlasın istedim. Ben bir şey demeden de Asaf beni anlasın istedim.
Dilime gelen sözler ne döküldüler ne de geri gittiler. Ben bir meçhulde, sadece buradan kurtulmayı diledim.
Polat Asaf'ta konuşmadı. Belkide o da benim gibi diline gelenleri söyleyemediği için anlamıştı halimi.
Başımı duvara yaslamış öylece ona bakıyordum. O da aynı benim gibi yaptı. Kendimi yapmaktan alıkoyamadığım şeyi yapmaya başladım yine. Onu izlemek. Bu günlerde alışkanlığım bu olmuştu. Kısa kıvırcık saçları, ela gözleri ve onun altında şişmiş gözaltları, hafif kavisli burnu, orantılı dudakları kumral teninde çok yakışıklı duruyordu. Bu dağılmış haliyle bile kendinden ödün vermemişti. Bir an çok kısa bir an kendimi sapık gibi hissetmiştim ama onun dudaklarındaki küçük tebessüm beni bu düşüncemden uzaklaştırmıştı. Bende ona yarım bir tebessüm verdim.
Sokakta sadece cızırdayan sokak lambasının sesi vardı. Bu sessizliğin ve yorgunluğun bize getirdiği şeyse uyku olmuştu. Kaçmanın en güzel yolu beni kendine çekerken direnmedim. Gözlerim kapanırken son gördüğüm şey Polat Asaf'ın yüzüydü.
"Asaf emin miyiz?"
"Gel hadi sorma artık." Polat Asaf pencereme bir merdiven dayamış beni dışarıya çıkartmaya çabalıyordu. Odama dönüp son bir kez baktıktan sonra adımımı attım merdivene. Aşağıya indiğimde elimdeki terliği yere bıraktım. Ayakkabım olmadığı için bunlarla inmiştim. Polat merdiveni çekip evin yandaki duvarına yaslayıp yanıma geldi. Ateş parçası dediği motoruna binip bana elini uzattı.
"Hadi atla." Önce eline baktım sonra yüzüne. Elini biraz daha bana uzattı. Elini sıkıca tutup motoruna bindim. Ellerimi tutup beline sardı. Bana omuz üstünden bir bakış attıktan sonra motoru çalıştırdı. Son hızla evden uzaklaşmaya başladık. Ben sıkıca ona sarılırken kalbim hem korkuyla hemde heyecanla çarpıyordu. Evden çıkmıştım. 6 yıl sonra ben evden çıkmıştım. Göz yaşlarımın yanaklarıma verdiği ıslaklıkla farkettim ağladığımı.
Polat Asaf son hızla motoru sürerken heyecandan çok korku duymaya başlamıştım. Çok hızlı sürüyordu, fazla hızlı.
"Asaf biraz yavaşla!" Sesimi yükseltip söylediğimi umursamayıp sürmeye devam etti.
"Asaf yavaşla!" Sesimi biraz daha yükselttim.
"Özgürlüğün tadına var!" Polat Asaf'ın söylediğinin bana huzur vermesi gerekirken korkumu katlamıştı.
"KORKUYORYUM, YAVAŞLA!" Var gücümle bağırdım ama o bunu da umursamadı. Bakışlarımı ondan yola çevirdiğimde yolun devamı görünmüyordu. Onun yerine koca bir boşluk görünüyordu. Uçurumdu bu.
"Polat Asaf, dur."
"Dur, dur, dur, Polat Asaf dur!" Hızla gitmeye devam ettiğimizde durmamıştı. Yol bitiyordu. Korkuyla adını sayıklıyordum.
'Polat Asaf!" Yerimden sıçradığımda elim göğsüme gitmiş ne olduğunu anlamaya çalışıyordum.
"Allah'ım." Korkuyla göğsüm hızla inip kalkıyordu. Gözlerimi boş duvardan hemen Polat Asaf'a çevirdim. Oradaydı. Uyuyordu.
"Çok şükür, Allah'ım." Gözlerimi kapattım ve sakinleşmeyi bekledim. Nefeslerim biraz düzene girdiğinde tekrar açtım gözlerimi. Polat Asaf hâlâ uyuyordu orada. Başımı geri ardımda ki duvara yasladım. Ben onu izlerken içimde bir yerlerde bir burukluk vardı. Rüyam o kadar güzel başlamıştı ki böyle bir sonu hiç beklemiyordum. Sonu canımdan can almıştı sanki. Düşüşümüz gözümün önüne geldikçe kötü oluyordum. Hayrolsun diye geçirdim içimden.
Benim bakışlarım ondayken aşağıdan bir ses geldi.
"Pişt!" Başımı eğip aşağı baktığımda Sena'yı gördüm. Altında 50 cc'lik pembe motoruyla aşağıda duruyordu. Ateş parçasının yanında yavru bir kedi gibi duruyordu motoru.
"Napıyorsun kız bu saatte dışarda?" Kendimi düzeltip başımı biraz dışarı çıkardım pencereden.
"İşe gidiyorum. Asıl sen napıyorsun bu saatte?" Başını iki yana sallayıp Polat Asaf'ı işaret etti.
"Ben, ben rüya gördüm korktum uyandım. Uykum kaçınca buraya oturdum gökyüzünü seyrediyordum."
"Gök yüzünü seyrettiğine emin misin, bana daha çok karşı balkonu seyrediyor gibi geldin?" Gözlerim sonuna kadar açılmıştı söyledikleriyle.
"Saçmalama, gözüm takılmış sadece."
"Kesin öyledir. Neyse bunu sonra konuşuruz, ben geç kalmayayım."
"Konuşacak bir şey yok ki." Sonuna kadar inkar modundaydım ama onun bunu taktığı yoktu.
"Tabi tabi."
"Kolay gelsin Sena'cım."
"Sağ ol Mira'cım." O motoruyla uzaklaşırken gözden kaybolana kadar ona baktım. Köşeyi döndüğünde bakışlarım geri Polat Asaf'ı buldu. Beklemediğim bir şekilde gözleri açık bana bakıyordu. Şaşkınlığıma güldü. Ondan bakışlarımı kaçırdım utançla. Konuşmalarımızı duymuştu belki de, yanlış anlamazdı umarım.
Hemen bakmamak için biraz oyalandım. Elimi telefonumun ekranına dokundurup saate baktım 06.26'ydı. Yeterince oyalandığımı düşünüp geri başımı ona çevirdim. Bana bakıyordu. Dün gece ki yorgunluk gözlerinden gitmişti. Şimdi daha canlı bakıyorlardı. Biz yine bir şey demeden sadece birbirimize bakıyorduk. Aşağıdan gelen kapı sesiyle hızlıca ayağa kalktım. Babam işe gidiyordu. Hemen pencerenin önünden çekilip yanda ki duvara sırtımı yasladım. Beni orada hele ki Polat Asaf karşıdayken görürse hiç iyi şeyler olmazdı. Gök yüzümden ve ne kadar kabul etmek istemesem de arkadaşımdan olmak istemiyordum.
Arabanın çalışma ve sürdüğünü belirten ses gelince rahat bir nefes verdim. Ses kesilince çıktım saklandığım yerden. Polat Asaf, yerinden kalkmış balkonun demirlerine elini yaslamıştı. Çatık kaşlarıyla bana doğru bakıyordu. Gözünü kırpıp başını iki yana salladı 'ne oldu?' diyordu.
"Babam." Dedim dudağımı okuyabileceği şekilde. Kaşları gevşemişti biraz. Biliyordu babam olduğunu ama bu kadar açıklama yetmişti muhtemelen.
Elimi kaldırıp salladım.
"Nereye?" Elini de diliyle tastikleyip soruşuna güldüm. Uykum geliyordu hâlâ. Ellerini birleştirip yanağıma koydum.
"Uyuyacağım." Onaylar bir şekilde başını salladı bana doğru. Tekrar el salladığımda o da elini salladı. Zaten yanımda olan yatağa attım kendimi. Gözlerimi yüzümdeki şapşal gülüşle kapattım ama bozulması iki saniyeyi almamıştı. Gözümün önüne rüyam geliyordu. Oflayıp açtım gözümü tekrar. Sonrasında dayanamayıp bir daha kapattım gözümü ama olmuyordu. Gözümün önünden gitmiyordu rüyam. Tekrar gözümü açtığımda uyuyamayacağımı anlamıştım. Ayağa kalkıp çıktım yatağımdan. Polat Asaf balkonda değildi. Ben gidince o da gitmişti herhalde. Ne yapacağım diye düşünürken gözüm aşağıda ki ateş parçasına kaydı. Polat Asaf'ın WhatsApp profilinde onunla birlikte fotoğrafı vardı. Çok seviyordu galiba motorunu.
Motoru çizsem ne olurdu ki? Bundan bir anlam çıkartmamız da delilik olurdu galiba. Yok ya ne anlam çıkabilirdi ki, hiçbir şey çıkmazdı. Düşüncelerimi kenara bırakıp banyoya girdim yüzümü elimi yıkadıktan sonra çıkıp mutfağıma geçtim. Kendime güzel bir kahve yaptıktan sonra tuvalimin başındaydım. Profil fotoğrafını açıp cama yasladım. Bu fotoğrafı çizecektim. Hemen boyalarımı önüme dizip kollarımı sıvadım çizim için.
Resme son dokunuşları da yaptıktan sonra acıyan gözlerimi ovuşturdum.
12 saat. Tam 12 saat geçmişti. Arada kalkıp yemek molası vermemle bu kadar vakit sürmüştü.
Biten resmime hayranlıkla bakıyordum. Arkadaki gün batımı detayları, Polat Asaf ve Ateş parçası çok güzel duruyordu. Telefonumu alıp şarkıyı kapattım saat yediye geliyordu. Resmi odada kurumaya bırakıp çıktım odadan. Önce banyoya girip ellerimi güzelce yıkadım. Aşağıdan mis gibi yemek kokuları geliyordu. Karnımın guruldamasıyla hemencecik çıktım banyodan. Son dinlediğim şarkıyı mırıldanıp seke seke indim merdivenlerden. Mutfağa girdiğimde annem yemeğin başındaydı. Çorba, tavuk ve pilav kokuları geliyordu burnuma.
"Yemeklerin pişti mi anne, kurt gibi açım." Annem sesimi duyunca irkildi yerinde. Beklemiyordu galiba aşağı inmemi.
"En sevdiklerini yaptım." Burnum beni yanıltmamıştı.
"Babam ne zaman gelecek, gerçekten çok açım."
"Gelir bira-" sesini bölen kapı zilinin sesiydi. Annem kapıya doğru giderken bende ocağın yanına koyduğu tabakları alıp doldurmaya başladım. Bu yemeği yedikten sonra güzel bir uyku çekmeyi düşünüyordum. Resimden sonra bunu haketmiştim bence.
Annem babamın elindeki poşetleri alıp mutfağa dönmüştü. Bende doldurduğum tabakları masaya yerleştirdim. Babam mutfağa girdiğinde beni görünce şaşırdı ama belli etmeden yanıma yaklaşıp saçlarıma bir öpücük kondurdu.
"Hoş geldin baba."
"Hoş buldum kızım." Benden ayrılıp masadaki baş köşede yerini aldı. Son çorbayıda onun önüne koyup oturdum.
Sabah sadece bir sandiviç yapmıştım kendime. Fazlasıyla açıkmıştım. Hemen ekmeğimi alıp çorbama doğradım. Hepimiz yemek yerken sofrada çatal kaşık sesleri harici bir sessizlik hakimdi.
"Almak istediğin bir şey var mı?" Babamın sesiyle bakışlarımı yemeğimden ona çevirdim.
"Bilmem."
"Hesabına attım, istersen alırsın." Başımı salladım ve geri yemeğime odaklandım. Yemeğimiz sessizce yenip bitmişti. Anneme sofrayı toplamasında yardımcı olduktan sonra bulaşıkları yıkayıp mutfaktan çıktım. Merdivenlerin başına gelmiştim ki babamın sesini duydum.
"Kızım bir çay demle de içelim, sana en sevdiğin tatlıyı aldım." Elim merdivenin kolunda öylece duruyordum. Arkamı döndüğümse salonun kapısına yaslanmış babamı gördüm.
"Hadi." Beni harekete geçirmek için söylediğiyle gözlerinin içine baktım. O bakışlarıma daha fazla dayanamamış olacak ki geri odaya girdi. Yine para vererek vicdanını rahatlattığı için aramızın düzeldiğini düşünüyordu. Bende bir şey demeyip onun oyununa göz yummayı seçtim. Yorulmuştum onlara laf anlatmaktan o yüzden bir şey demeyecektim. Geldiğim yolu geri dönüp mutfağa girdim. Ocağa çay suyu koydum. Çayı suyu kaynarken bende tatlıyı çıkartıp tabaklara servis ettim. Çayı demleyip bardakları da hazırladım. Hazırladıklarımı salona taşıdım bir bir.
Babamla annem yan yana oturmuş, televizyonu izliyorlardı. Çaylarını doldurup önlerindeki sehpaya koydum. Yanlarındaki tekli koltuğa oturdum bende. Hiçbir şey demeden televizyondaki diziyi seyrediyorlardı. Benimse aklım hiç burada değildi. Polat Asaf'ı merak ediyordum, dönmüş müydü acaba eve? Resmi ona vermek istiyordum ama nasıl vereceğimi bilmiyordum.
"Kızım dalgın görünüyorsun." Babamın söyledikleriyle daldığım yerden kaşlarımı çatarak çektim gözlerimi. Benimle ciddi bir dalga geçiriyordu galiba. Bunun başka açıklaması olamazdı.
"Hayır dalgın değilim."
"Emin misin?"
"Evet, sadece bugün biraz uykusuz kaldım. Uyumak istiyorum."
"Neden?"
"Gece uykum bölündü sürekli, erkende uyandım. En iyisi uyuyayım ben." Hiç içmediğim çayımı elime alıp bir yudum içtim ve ayağa kalktım.
"Tatlıdan yemedin." Odadan çıkacakken babamın söylediğiyle durdum.
"Yarın yerim." Geri dönüp hızlıca yukarıya çıktım. İlk olarak resim odama girdim. Resmime baktığımda kurumuş bir şekilde beni bekliyordu. Heyecanla ellerimi çırptım. Bence çok sevecekti. Resmin güzelliğinden bir an tereddüt ettim. Vermese miydim acaba bu şaheseri?
Tuvali elime alıp odama geçtim. Yatağın üzerindeki telefonumu alıp WhatsApp'a girdim ki Polat Asaf'tan mesajlar vardı.
Sena2: Arkadaşım nerdesin?
Sena2: Sabahtan beri tuvalin başındaydın yakalayamadım mı seni?
Onu gerçekten böyle kaydetmiştim. Annem veya babam mesajını görürse diye böyle bir tedbir almıştım. Ben mesajları okurken o çevrimiçi olup yeni bir mesaj atmıştı.
Sena2: Mesajlarıma değil bana bak
Mesajıyla başımı kaldırıp ona baktım. Camın önünde olduğum için beni rahatlıkla görüyordu. Her zamanki yerine oturmuş beni bekliyordu. Gülümsedim onun bu haline. Cama yaklaştığımda onunda gülümsediğini gördüm. Telefonuma dönüp mesaj yazdım ona.
MN: Aşağıya camın önüne gelir misin sana bir şey vermek istiyorum
MN: Birde ip getirmeni istiyorum sessizde ol
Bana bakıp ne yapmaya çalıştığımı anlamaya çalışıyordu.
MN: Hadi
Mesajıma baktıktan sonra içeriye geçti. O çıkmadan bende tuvali aldığım kargo poşetine koydum. Geri camın önüne geldiğimde o da aşağıdaydı. Camdan biraz sarkıp ipi atması için işaret verdim. İpi tam ellerimin arasına attığında poşetin ucuna sıkıca bağlayıp ona doğru yavaşça sarkıttım.
"Balkona geçtiğinde aç." Sessizce fısıldadım tablo eline ulaşınca. Başını sallayıp hemen eve doğru koşar adımlarla gitti. O eve çıkarken ben telefonla onu aradım. Telefon çalarken masanın üzerinde yanan ışıkla orada bıraktığını anlamıştım. O açana kadar bende kalkıp odamın kapısını kilitledim.
"Ne bu?" Telefondan sesi gelince hemen penceremin önüne geçtim.
"Bilmem, aç ve gör." Oturmuş bütün odağımla onun yüzüne bakıyordum. Bakışlarını benden çekip poşetten dikkatle çıkardı tuvali. Kendine çevirdiğinde önce bir inceledi. Gözleri hafif açılınca tebessüm ettim bu haline.
"Şaka yapıyorsun."
"Hıhı, fotokopi o!" Bakışları bana döndüğünde güldü.
"Mira gerçekten sen mi çizdin bunu?" Hayranlıkla bakıyordu resme aynı benim gibi. Aynısını kendime de mi çizsem acaba?
"Tabiki ben çizdim Asaf." Gözlerimi devirmekten alıkoyamadım kendimi.
"Ne ara, nasıl çizdin, bugün seni camda gördüm bir şey çiziyordun bu o mu?"
"Evet, bugün senden sonra uyuyamadım. Bende bunu çizdim."
"Niye?"
"Ne niye, hediye işte!"
"Teşekkür ederim." Hediyesine bakarken hâlâ şaşkınlığı yüzünden okunuyordu.
"Rica ederim." O beni duymuyormuş gibiydi. Ona biraz süre tanıdım iyice baksın diye.
"Çok güzel olmuş, gerçekten. Eline sağlık." Bu sefer tamamıyla bana dönmüştü.
"Biliyorum, bir ara sana vermemeyi bile düşündüm biliyor musun?"
"Sen tekrar çizmek istersen söyle, ben sana modellik yaparım."
"Bir daha çizmem seni, bu sana yeter de artar." Tabi bunun yanında bir karakalem birde gözünü çizdiğim resimler vardı ama onun bunu bilmesine gerek yoktu.
"Yetsin bakalım." O gözlerini resimde gezdirirken bende ona bakıyordum.
"Sen sadece resim mi yapıyorsun, başka şeylerle ilgileniyor musun?"
"Babam bana boks öğretiyor, spor yapıyorum."
"Boks?"
"Hıhım babamda profesyonel denecek kadar boks bilgisi var. Bana da öğretiyor işte, benim isteğimle. Stres atma yöntemimdir."
"Marifetlerini görmek isterim."
"Kendi üzerinde mi?" Serseri bir gülüş sundu bana.
"Beni de hafife alma."
"Seni kim hafife alabilir ki?" Söylediğimle kaşları yukarı kalktı. Beklemiyordu böyle söylememi tabi bende beklemiyordum. Hemen toparlamaya çalıştım.
"Tartı bile hafife almaz yani." Şahsına münhasır bir vücudu vardı. Genelde bol şeyler giyiyordu ama tişört giydiğinde gayette görüyordum vücudunun şeklini. Spor geçmişi olduğu çok belliydi.
"Doğru, bende seni hafife almıyorum ama bir gün tartarız birbirimizi."
"Bakarız."
"Nerede spor yapıyorsun?"
"Nerede spor yapıyorsun?"
"İçinde spor aletlerimin olduğu bir odam var."
"Ne gibi spor aletleri?"
"Barfiks çubuğum, koşu bandım ve kum torbam var. Yeni bir şeylerde almayı düşünüyorum."
"Evi spor salonuna çevirmeyi mi düşünüyorsun?" Güldüm haline.
"Belki de. Seviyorum spor yapmayı."
"Anladım onu."
"Sende seviyorsun galiba."
"Severim, severdim."
"Artık yapmıyor musun?"
"Önceden giderdim salona ama artık gitmiyorum. Arada şınav, barfiks ve mekik falan."
"Makinelerimi seninle paylaşabilirim." Söylediğimle kahkahası sokağı inletmişti.
"Dükkanımız iyi işliyor, sadece gitmek istemiyorum."
"Spor yapmak yerine motor söküp takmayı tercih ediyorsun."
"Hiç yapmadığın için nasıl iyi geldiğini bilmiyorsun tabi."
"Öğretirsin."
"Tabi. Sende bana Sena'nın bahsettiği o tatlılarından yaparsan."
"Sena her şeyi anlatıyor değil mi?"
"Kısmen." Güldü, gülüşü bana da yansıdı.
"Seni çok seviyor." Sessizliğimizi böldüğünde bir an söylediğiyle afalladım.
"Kim?"
"Sena." Adını duyduğumda gülümsedim. Sena, benim tek ve en sevdiğim arkadaşım. En yalnız olduğum zamanda Allah'ın bana gönderdiği bir hediyeydi.
"Sena... Sena benim tek arkadaşım."
"Tek arkadaşın öyle mi?" Daldığım yerden onun sesiyle tekrar çıktım.
"Öyle değil, sende benim arkadaşımsın ama Sena her zaman benim için daha farklı olacak. O en zor zamanda bana uzatılan el gibi."
"Onunda bizden başka kimsesi yoktu sen gelene kadar. Her ne kadar bizimle iyi anlaşsa da bir kız arkadaş ona iyi gelecekti, sen geldin."
"Ben ona iyi geldim mi, bilmiyorum ama o benim dönüm noktam diyebiliriz."
"Bunları duysa çok şımarırdı benden söylemesi." Masaya uzanıp eline sigarasını alıp yaktı.
"Sen sürekli bu kıza bir şeyler söylüyorsun sonra duyuyor, küsüyor sana."
"O bana küsmez, abisiyim ben onun. İnsan abisine küsebilir mi?"
"Aranızdaki bağ çok güçlü. Seni benden daha çok seviyor." Söylediğimde dudağının bir kenarı kıvrılıp kaşları yukarı kalktı.
"Normal olarak yani." Ne saçmalıyordum acaba ben? O gülünce daha da utanıyordum. Hani ketumdu bu çocuk her şeye gülüyor?
"Öyle mi?" Gülerek söylediğiyle bende kendimi tutamadım.
Bitirdiği sigarasını küllüğe bastı.
"Çok sigara içiyorsun." Küllükteki bakışları hızlıca bana döndü.
"Yani sağlığa zararlı." Tepkisi beni azıcık tedirgin etmişti. Fazla mı ileriye gidiyordum acaba?
"Biliyorum."
"Bir dost tavsiyesi." Tavrına karşılık ortamı yumuşatmaya çalıştım.
"Sağ ol dostum." Alaycı bir tavrı yoktu. Gayet ciddiydi.
"Sende. O zaman hediyeni teslim ettiğime göre iyi akşamlar dileyeyim sana."
"Neden?" Tam konuşacaktım ki kapımın açılmaya çalışılmasıyla yerimde irkildim.
"Kızım." Annemin sesiydi bu. Hızlıca telefonu kulağımdan çekip kapattım. Hızlıca oturduğum yerden kalkıp kapının önüne geçtim. Derin bir nefes alıp endişemi geri plana attım. Kilidi çevirip açtım kapıyı.
"Anne?"
"Mira napıyorsun, kapın neden kilitli?" Odaya girip etrafta gözünü gezdirdi şüpheyle.
"Üzerimi değiştirecektim tam." Yatağımın üzerindeki şortlu pijama takımımı gösterdim.
"Bende sana meyve getirmiştim, biraz solgun gözüküyordun." Elindeki meyve tabağını masamın üzerine koydu. Geri yanıma doğru geldi.
"Neyin var?" Ellerini yanaklarıma koyup halimi tarttı.
"Bir şeyim yok anne." Yüzümü ondan çekip bir adım gerildim. Elleri havada kalmıştı ama toparladı kendini.
"Meyvelerini ye, vitamin a-" Odada gözlerini gezdirirken cama takıldı gözü. Bana geri dönüp baktı.
"Bende tam perdeyi kapatıyordum, sen geldin." Pencereye doğru yürüyüp perdesine elimi attım. Polat Asaf oradaydı hâlâ. Kaşları çatılmış bana bakıyordu. Daha fazla oyalanmadan çektim perdeyi. Annemin masaya koyduğu tabağa doğru ilerleyip ağzıma bir dilim elma attım.
"Afiyet olsun."
"Teşekkür ederim." Ağzımda elma olduğu için elimle ağzımı kapattım. O kapıya doğru giderken bende pijamamı elime aldım. O kapıyı kapattığında üzerimi de değiştirdim. Perdeye geri yaklaşıp küçücük bir yer açıp Polat Asaf orada mı diye baktım. Oradaydı sigarası elindeyken direkt camıma bakıyordu. Şimdi açarsam eğer bir şeyler soracaktı belki de. Bunun olmasını istemiyordum. Perdeyi bırakıp yatağıma geçtim. Uykum geliyordu zaten, yatağıma geçtim. Güzel bir uyku çekmek istiyordum, düşünmeden. Telefonumu yastığımın altına koyup gözlerimi kapattım.
Bir sağa döndüm, sonra sola, yüzüstü, sırtüstü derken bütün uyku pozisyonlarını tekrar etmeye başlamıştım. Ofladım ama uyuyacaktım inat etmiştim.
İçimden saymaya başladım. Uykuya dalana kadar sayacaktım. Duvara dayalı sırtımla gayet rahat uykuya dalarken şimdi yumuşak yatağımda dalamamam saçmalık olurdu.
154
166
171
193
200
Elimi hırsla vurdum yatağa. Uyuyamıyordum. Telefonumu elime aldım. Refleksle WhatsApp'a girdim. Mesaj vardı. Polat Asaf'tan.
Sena2: İyi geceler dostum
Mesajı tebessüm etmeme sebep oldu.
MN: Sanada
Mesajımı anında gördü. Benim ona yazmamı mı bekliyordu gerçekten? Mesajımı beğendi ve başka bir şey yazmadı.
Biraz bekledikten sonra çıktım sohbetten. Telefonumu kapatıp geri yerine koydum. Gözlerimi tekrar kapattım. Saymaya tekrar başladım.
10, 20 derken şartellerim kapanmıştı.
"Kızım, kalk hadi." Annemin sesini duymamla gözlerimi araladım.
"Noluyo anne?" Gözlerimi ovuşturup baktım ona.
"Saat bir oldu, hadi kalk."
"Ne biri ya, o kadar uyumuş olamam." Yerimde dikleşip oturdum.
"Kalk yarın misafirlerimiz gelecek, temizlik yapmamız lazım."
"Ne misafiri, bize misafir mi geliyordu?" İstanbuldayken bize misafir namına kimse gelmezdi doğru düzgün. Şimdi temizlik yaptıracak misafirler nereden çıkmıştı?
"Gün var yarın. Çabuk kalk hadi." Beni odada bırakıp çıktı odadan.
"Noluyor ya?" Telefonumu elime aldığımda saatin daha yeni on ikiye geldiğini görünce gözlerimi devirdim. Birkaç şeye baktıktan sonra çıktım yatağımdan. Orayı toplayıp banyoya geçtim. Orada da işlerimi hallettikten sonra pencerenin önüne geçtim. Derin bir nefes alıp açtım perdeyi. Polat Asaf orada değildi. Muhtemelen işe gitmişti.
"MİRA HADİ!" Annemin sesiyle bakışlarımı onun balkonundan çektim. Aşağı inip mutfağa geçtim.
"Kahvaltını yap, yoracağım seni bugün biraz." Masaya oturup kahvaltımı hızlıca yaptım. Üst kat hariç her yeri temizleyeceğimizi söylüyordu annem. Kollarımızı sıvayıp işlere giriştik.
Bursa bizimkilere iyi mi gelmişti ne? Bizim eve misafir gelmezken şimdi bir gün yapılacaktı evde. Hâlâ şakındım buna.
Temizliğimizi bitirdiğimizde saat beşe geliyordu. Annem dünden kalan yemekleri ısıttığında onları yedik. İşimiz daha bitmemişti. Yarın için tatlı yemek gibi şeyler yapacaktık.
"Anne sen geç içeriye, ben yemekleri hallederim."
"Yardım etseydim." Yemeğimizden kalan bulaşıkları makineye yerleştirdik el birliğiyle.
"Ben hallederim." Annemi içeriye yolladıktan sonra yapmayı en sevdiğim şeyi yapmaya başladım.
Yemekleri ve tatlıları yaparken saatler geçmiş, babam gelmişti bile.
Yemekleri yapmayı bitirdiğimde elimizde ideal gün için olması gereken her şeyi yapmıştım. Kısır, rus salatası, elmalı kurabiye, sarma, ağlayan kek ve sigara böreği. Yeterli şeyler yapmıştım bence.
Hepsinden biraz alıp bir tabak ayarladım.
'Sena'nın bahsettiği tatlılardan yaparsan.' Polat Asaf'ın söylediği gelmişti bir an aklıma. O kadar da değildi. Hem şimdi ben ona bu tatlıyı verirsem ya beni dükkanına çağırırsa o zaman işin içinden nasıl çıkacaktım? Yok yapmayacağım böyle bir şey!
...
Benim sözüme inanmayın. Şu an Polat Asaf'a iple, doldurduğum tabağı ulaştırıyordum. Gerçekten inanılmaz bir insandım.
"Dikkatli tut!" Fısıldayarak kızmamla dikkatlice tuttu poşeti. İpi çözdükten sonra bana geri attı.
"Bu sende kalsın sürekli getir götür yapmayayım!" Benim sözümü dinlemeden arkasını dönüp evine gitti. İki dakika sonra üzerindeki yağlı kıyafeti değiştirmiş temiz eşofmanlarıyla elinde tabağıyla balkondaydı.
Telefonunu alıp birkaç şeye bastı. Telefonumun elimde titremesiyle beni aradığını anlamıştım. Açıp kulağıma yasladım.
"Naber?" Sarmadan bir tane ağzına atıp serserice konuşan haline kıkırdadım.
"İyidir senden?"
"İyi, ne yiyeceğimi düşünüyordum biliyor musun, çok iyi geldi. Eline sağlık, çok güzel olmuşlar."
"Afiyet olsun."
"Yarın gün sizde mi?"
"Evet, tabaktan çok mu belli oluyor?"
"Evet, Sena yapardı hep böyle tabaklar bize."
"Bana da getiriyor, grubun annesi rolünde çok iyi." Bizim grubumuz. Arkadaş grubumuz. Bir saniye gözüm doldu. Bunları söyleyecek duruma gelmiştim şükür ki.
"İyi besler seni, yakında anlarsın zaten."
"Şimdiden anlıyorum." Telefonumun elimde titremesiyle kaşlarım çatıldı. Kim arıyordu ki?
"Bir saniye." Telefonu kulağımdan çekip baktığımda Sena arıyordu. Daha ben açamadan geri kapanmıştı.
"Kim aradı?" Polat Asaf bana bakıyordu dikkatle.
"Sena ama ben açamadan kapattı."
"Yanlışlıkla aramıştır." Geçiştirmesiyle aklıma not düştüm, Polat Asaf'la konuşmamız bittikten sonra arayacaktım. O yemeğini yerken sessiz kalmıştık.
"Ablan neden evinde değil?" Buraya geleli neredeyse bir ay olmuştu ama ablası hâlâ buralarda değildi.
"Tatile gittiler eşiyle."
"Hm öyle mi, nereye?"
"Trabzon'a, birkaç güne dönecekler ama." Karadeniz'e bayılırdım. Hep bana eşsiz bir manzara gibi gelirdi.
"Yaa bende çok isterdim Trabzon'a gitmeyi."
"İstersen götürüm seni oraya memleketim sonuçta." Kaşlarım havaya kalkmıştı.
"Sen Trabzon'lu musun?"
"Evet."
"Sen hiç Laz'lara benzemiyorsun?"
"Laz değilim çünkü Türk'üm."
"Ne çok ortak yönümüz var, bende Türk'üm." Söylediğimle ikimizde güldük.
"Ee bir çay içelim o zaman." Gülüşüm dudağımda asılı kalınca öylece baktım ona.
"Çay sevmez misin, bak o zaman seni Karadeniz'e almazlar." Söylediğini toparlamaya çalıştığı o kadar belliydi ki, eli hemen ensesini bulmuştu.
"Severim çay."
"O zaman Karadeniz'e bir bilet kazandın." Tekrar, tekrar ve tekrar güldüm. Ne çok güler olmuştum değil mi? Duvarlarla konuşan o kız gitmiş yerine arkadaşlarıyla konuşan ağzı kulaklarına varan bir kız gelmişti.
Aramızda yine sessizlik oluşunca bu sefer yine telefonum titredi. Sena arıyordu.
"Sena yine arıyor, ben ona döneyim sonra da uyurum. Yoruldum bugün baya."
"İyi uykular Mira Naz."
"Sana da Polat Asaf." Birbirimize el salladıktan sonra kapattık telefonu. Ben Sena'ya dönüş yaptım. Bu sırada perdeyi de çekip üzerime pijama takımlarımı giydim. Kendimi yatağa atıp uzandım. Bütün günün yorgunluğunu bedenimde hissediyordum.
"Balım napıyorsun?" Sena enerjik sesiyle odayı doldurmuştu.
"Uzanıyorum kuşum, sen?"
"Bende, canım sıkıldı birtanecik arkadaşımı arayayım dedim. Yarın gün varmış sizde."
"Evet bende şaşkınım. Geliyorsun sen değil mi?"
"Tabiki! Gün dedin mi, benden sorulur."
"Kaçta geleceksin?"
"Ya kadınlar öğle gibi gelir, benimde işim o saatte bitiyor, bir gibi orada olurum."
"İyi olur, bir sürü şey yaptık bugün."
"Bak geç falan kalırım, eğer bana yemeklerden ayırmazsan kavga çıkartırım."
"Balım hepsi senin olsun, o kadınlar kimmiş?"
"Yaa Mira'm! Bak gelen çiyanlara dikkat ediyorsun seni yalnız görüp sıkıştırmalarına izin verme, hele o Tülay yollusu ona ekstra dikkat ediyorsun!" Tülay dediği kız Polat Asaf'la uğraşıyor dediği kızdı.
"Sena ne yapacaklar sanki bana ya?"
"Ah benim masum yavrucağım sen bilmezsin bunları, ne fesattır onlar!" Sena gözümü korkutmayı başarmıştı.
"Yaa Sena!"
"Tamam tamam ben işten erken çıkıp seni koruyacağım bu yılanlardan."
"Koru beni annecim." İkimizde kahkahamızla odamızı inletmiştik.
"Hadi uyuyacağım ben, erken kalkacağım daha."
"İyi uykular balım."
"İyi uykular Mira'mm!" Karşılıklı öpücük atıp kapattık telefonu. Yatağımın yanındaki tuşa basıp kapattım ışığı. Tabi gözlerimi de.
Sabah yine annemin sesiyle uyanmıştım. Ortalığı şöyle bir toplayıp kısa bir kahvaltı yaptık. Hiç sorgulamadan annem ne derse yapıyordum. Sanki sorarsam her şey bozulacak gibi geliyordu. Yıllar sonra evimize tanımadığım insanlar geliyordu. Annem nasıl buna izin vermişti bilmiyorum ama hiçbir şeyde sormayacaktım.
Kapı çalmaya başlayınca elimdeki tabakları bırakıp kapıya doğru annemle birlikte gittik. Kapıyı açtığında Sena'yı görmesiyle duraksadı.
"Balım!" Ona yaklaşıp boynuna sarıldım.
"Hoşgeldin."
"Hoşbuldum kuşum." Hemen onu içeriye aldım.
"Hoşgeldin Sena."
"Hoşbuldum Asuman abla." Annemle de kısa bir sarıldılar.
"Komşum bu deli kız duramadı erkenden geldik kusura bakma." Fatoş teyze de içeri girip anneme sarıldı.
"Ne kusuru canım, hoş geldiniz." Bana da sarıldıktan sonra içeriye geçtiler.
"Neler hazırladınız?" Ellerini birbirine sürtüp heyecanla mutfağa doğru gitti. Bende peşinden gidip hemen ona öğretmenine sunum yapan öğrenci edasıyla sunum yapmaya başladım. Kapakları tek tek açıp yemekleri gösterdim.
"Ve sarmamız." Sarmadan bir tane alıp ağzına attı.
"Aferin çekirge, hepsi çok güzel."
"Size layık olmaya çalışıyoruz ustam." Başımı eğip elimle masanın üzerindekileri gösterdim.
"Çayda demleyelim." Demliğin yanına gidip ağzını açtım.
"Yıldızlı pekiyi veriyorum sana çekirge." Yanağımdan makas aldı.
"Ee ustamızdan öğrendik bir şeyler." Güldük ikimizde. Kol kola girip annelerimizin yanına geçtik.
"Anne kadro tam mı?" Sena annesine dönüp konuştu. Annelerimiz bir koltukta bizde bir koltukta oturuyorduk.
"Evet." Annesinin söylediğine yüzünü buruşturdu Sena. Tülay da gelecekti mıhtemelen o yüzden buruşturuyordu yüzünü.
"Kız ne öyle yapıyorsun yüzünü?" Fatoş teyzenin kızmasıyla düzeltti yüzünü.
"O Tülay yellozu da gelecek."
"Senin bu kızla alıp veremediğin ne?"
"Hiç, ne alıp veremediğim olacak o yellozla?"
"Kız hâlâ yelloz diyorsun." Fatoş teyze ayağındaki terliğe yönelince Sena hemen karşı savunmaya geçti.
"Tamam tamam, demeyeceğim." Fatoş teyze parmağını ona doğru salladı. Sena'yla birbirimize bakınca güldük.
Biz oturup diğer misafirlerin gelmesini beklerken onlarda çok geçmeden gelmişlerdi. Bir anda evdeki nüfus normalde olanın yedi katı olunca sığamamıştık. Herkesle öpüşüp sarılıyorduk. Odaya fazladan sandalye yerleştirdiğimizde anca sığmışlardı.
"Sena ne kadar çok kişi geldi ya." Sena'ya doğru fısıldadım.
"Kızım bu ne ki hele birkaç kişi eksik!" Hayretler içerisinde ona bakarken o benim bu halime güldü. Normalde bize sadece teyzemler geldirdi, fazla akrabamız yoktu İstanbul'da.
"Gel biz yemekleri tabaklayalım onlar konuşurken." Sena kolumdan mutfağa doğru çekti beni. Hemen çıkarttığım servis tabaklarına her şeyden biraz biraz koyduk. Tabakları masanın üzerine yerleştirip bir o kadar da çay bardağı çıkarttık.
"Hemen götürecek miyiz bunları?"
"Ben tabakları götüreyim sende çayları doldur." Başımı salladım o da ikişer ikişer taşıdı tabakları. Tabakları taşıdıktan sonra çay tepsisini alıp tek tek herkese dağıttım.
"Asuman, bu güzel kız senin kızın mı?" Çayı verdiğim teyze beni şöyle bir süzüp anneme doğru konuştu.
"Evet abla."
'Maşallah maşallah Allah hayırlı kısmet versin." Teyzenin bakışları beni rahatsız ederken Sena'nın yanındaki yerimi aldım hemen.
"Amin Sevim abla, amin." Annemin dediğiyle ona şöyle bir baktım. Ağzının ucuyka söylediğiyle hiç samimi bir amin değildi.
"Benim oğlana da hayırlı bir kısmet bulamadık daha."
"Sıdıka teyze senin oğlan hayırlı değil ya ondandır." Sena'nın söylediğiyle gülmemek için elimle ağzımı kapattım.
"Kız ne diyorsun sen?" Sıdıka teyze Sena'ya gözlerini kısmış bir şekilde bakıyordu.
"Yok Sıdıka abla, Sena'nın dili sürçtü." Fatoş teyze seninle evde görüşeceğiz bakışları atıyordu Sena'ya.
"Tabi Sıdıka teyze, zaten mahallecek biliriz Akif'in ne kadar hayırlı bir insan olduğunu."
"Sen benim oğluma laf atacağına, yanında dolaştığın o serseriye laf et."
"Pardon anlayamadım, kime kime?" Anlıyordu ama yanlış duymuş olmayı istiyordu.
"Yok mu o rahmetli Asiye'nin oğlu."
"Sıdıka teyze, büyüğümsün diye bir şey demiyorum. Benim kardeşime bir daha laf attığını duyayım bak bakayım o pek hayırlı oğlunun kirli çamaşırlarını nasıl ortaya döküyorum!" Sena sinirle yerinde dikleşip biraz öne doğru çıktı. Sesinde az önceki alayın zerresi yoktu. Ortam bir anda gerilmiş Sıdıka teyze, Sena'nın söylediklerini sindiremese de yerinde sinmişti.
Sena'nın kardeşim diye bahsedebileceği tek bir kişi vardı o da Polat Asaf'tı. Bu kadın ne diye laf atıyordu ki Asaf'a? Sena şimdi biraz sinirlendiği için sormadım ama aklımın bir köşesine yazmıştım.
"Kız bu kısır ne güzel olmuş, tarifini versen ya Asuman."
"Kızım yaptı hepsini Meral, ondan alır size atarım ben." Annemin göğsü sanki bir tık kabarmış mıydı?
"Maşallah pekte maharetli." Başka bir kadınında beni övmesiyle iyice yerimde utanıyordum. Sanki hepsinin gözü benim üzerimdeydi.
"Ne varmış canım bir kısır yapmakta?" Bir kızdan ses yükselince ona döndük. Doğru diyordu aslında ama ondan iyi bir enerji almamıştım. Rahatsız edici bir şeyler vardı.
"Tabi Tülay abla, sen en son kısır yaptığında bulgurla dişimizde kıtırdıyordu. Haklısın, ne var canım bir kısırda?" Sena abla derken öyle bir bastırmıştı ki sanki kız kırk yaşındaydı ama bu kızın isminden de anladığımız üzere Tülay'dı. Sena zaten kıza gıcıktı.
"Sena sende hiç unutmuyorsun canım, ilk kısırımdı o benim şimdi yapsam da parmaklarınızı yersiniz lezzetinden."
"Ben senin bir daha güne kısır yaptığını görmedim ama kötü bir anın var galiba." Sena kızı hafif bir rencide ediyordu. Bunu kızın renkten renge giren yüzünden de anlıyorduk. Sena'ya uyarı mahiyetinde bacağına hafifçe vurdum.
"Haftaya bendesiniz zaten yaparım size." Sena geçiştirmek için başını salladı onaylar gibi.
"Aç kalacağız." Sena ağzının içinde yuvarladığı için bir ben duymuştum. Dudaklarımı birbirine bastırdım. Sena'ya baksam güleceğimi bildiğim için yüzümü başka yöne çevirdim.
Konuyu başkaları araya girip dağıtmıştı. Onlar konuşurken ben onları izleyip inceliyordum. Bu kadar çok kişiyken nasıl birbirlerini anlıyordu çözememiştim. Herkesten bir ses çıkıyordu. Ben sesin sahibini bulamadan bir başkası konuşuyordu.
"Bak şimdi, bu Sevim teyze, bekar bir oğlu var kız görünce gözleri açılıyor. Başka da kimsesi yok, kocası 5-6 sene önce vefat etti. Kimseye zararı yoktur." Sena tek tek kişileri gösterip tanıtmaya başlamıştı.
"Iyh Sıdıka teyze. Tam bir oğlan annesi, zaten üç tane oğlu var. Biri evli, biri de Akif serserinin önde gideni. Birde küçük oğlu var o nasılsa bunlara çekmemiş, daha liseye gidiyor. Yani uzak durulması gereken bir kişilik."
"Tülay, zaten biliyorsun çıngıraklı. Bunun çıngırağı Sıdıka'nın kankası, Fahriye teyze. Annesi yani. Tabi şimdi burada değil. Burada olsaydı sen o zaman gör Tülay'ı." Sena tam ondan bahsederken konuştu.
"Ee tabi bizim mahallenin oğlanlar pek yakışıklı. Boş bulduklarını kapıyorlar." İkimizinde kaşları çatılmış bakıyorduk Tülay'a. Konu neydi de böyle bir şey söylemişti şimdi bu?
"O ne demek Tülay abla?" Sena öğrenmese dayanamazdı.
"Alt mahalleden Zehra'yla Mustafa sevgiliymiş. Bende ona diyorum."
"Sende hani bana mı diyorsun?" Şakayla karışık laf atmıştı, çok dokundurmadan.
"Ee var bizimde kalbimizde birileri." Kaşlarımız otomatikman kalkmıştı.
"Öyle mi, kimmiş kız bu şanslı kişi?" Başka bir teyzenin söylediğiyle iyice kilitlenmiştik Tülay'a.
"Yakında haberlerimizi alırsın zaten Emine abla." Kaşlarım benden bağımsız çatılmıştı. Sena bu kız için gözü Polat Asaf'ta dememiş miydi?
"Kız ne öyle gizemli gizemli, söyle işte." Tülay'ın yanındaki arkadaşının yüzünde hin bir gülümseme vardı ki insanın sinirini bozardı.
"Nazar değmesinden korkuyor abla, o yüzden söylemiyor." Kızın söylediğiyle içime bir his düşmüştü, huzursuzluk veren cinsten. Başımı çevirip Sena'ya baktım ama o bana bakmıyor pür dikkat Tülay'a bakıyordu.
"Tülay abla söyleme zaten, sonra yalan haber falan çıkar!" Bakışlar Sena'ya dönerken sahte bir pişmanlıkla yine konuştu.
"Ay aman nazar değer demek istemiştim." Bugün anlamıştım ki gerçekten de Sena'nın diliyle kimse yarışamazdı, her şeyi pat pat insanların yüzüne söylüyordu.
Tülay ve yanındaki arkadaşı Sena'ya pis pis bakıyorlardı.
"Sena sana çok pis bakıyorlar."
"Ay anca bakarlar." Sena saçını geriye savurdu umursamazlıkla. Güldüm onun haline.
"Dur biraz millete laf atma, kavga çıkmasın, ortamı merak ediyorum."
"Tamam balım yeter ki sen iste."
Sena kendini geri çektikten sonra hanımlar kendi aralarında konuştular. Mahalleden, olan olaylardan konuştular. Mahalledeki çoğu kişiyi tanımadığım için Sena bana tanıtıyordu onların bahsettiği kişileri.
"Ee Sena Sinem ne zaman dönüyor bilirsin sen?"
"Sinem abla, birkaç güne dönecek."
"Ee çok kaldılar Selim'inde işleri vardı." Selim dedikleri kişi kocasıydı galiba.
"Ee onun arkadaşının iş yeri olduğu için uzatıyordur istediği gibi tatilini."
"Kim Trabzon'u bırakıp buraya dönmek ister ki?" Boş bulunmuştum. Söylediğim gibi pişman olmuştum sözüme. Sabahtan beri konuşmayan benim burada konuşasım tutmuştu.
"Öyle valla." Teyzeler bana katılmıştı dikkat çekmemiştim ama Sena pür dikkat bana bakıyordu. Bende hiç yakalanmamak için ağzımı koca bir kaşık kısırla doldurdum. Bir şey sormaması için iyi bir koruma kalkanıydı bence. Hafifçe boğazıma kaçınca öksürdüm. Sena çayımı alıp uzattı bana.
"İç iç daha görecek günlerimiz var." İmayla söylediğiyle daha çok öksürdüm. Soğumuş çayı alıp bir yudum içtim. Sakinleştikten sonra Sena'ya yine dönmedim. Hesap soracağı o gözlerinden okunuyordu. Nasıl kaçacağımı düşünmeliydim bence.
Sohbetler devam etmiş, yemekler yenmişti. Şimdiyse misafirlerimizin gitme vakti gelmişti. İçimde hâlâ bir hayal mi görüyorum düşüncesi vardı ama sorgulamıyordum. Misafirler yavaş yavaş evine dönerken bizde kapıda yolcu ediyorduk onları.
"Mira'cım bugün çok sessiz sakindin pek konuşamadık. Bir gün bana beklerim." Tülay samimiyetten uzak bir şekilde bana sarıldığında bende sarılmak durumunda kaldım. Sena bana dövecek gibi bakıyordu ama benim suçum değildi ki.
"Hayırlısı Tülay abla." Mutlaka gelirim diyemediğim için böyle bir şey söyleyip geçiştirmiştim. Tam o çıkarken sokağın başında Polat Asaf belirmişti. Herkes çıktıktan sonra çıkmayı seçince tabi geç olmuştu. O dalgınca evine doğru giderken, yaklaştığında başını kaldırdı. Sanki pencereme doğru bakacaktı da bizi kapıda görünce afallamıştı.
"Nasılsın Polat?" Polat Asaf'a doğru bir cilveyle adımladı. Cilveyle?
"İyiyim Tülay." Polat Asaf ilgisizce ona bakıyordu. Karşı bir soru gelmeyince Tülay'da öylece kalmıştı.
"Sena?" Bana dönüp seslice konuşunca Sena da başını çıkarttı ona doğru.
"Seninki sana ulaşamıyormuş?"
"Telefonum sessizdeydi."
"Ararsın, hadi görüşürüz." Elini Sena'ya doğru salladıktan sonra bana bakıp bir baş selamı verdi. Bende aynı şekilde hafif tebessüm edip karşılık verdim. Polat Asaf arkasını dönüp eve girdiğinde Tülay bozulmuş bir şekilde ortada kalmıştı.
"Kızlar görüşürüz." Arkadaşı bize el sallayıp Tülay'ı koluna girip ortadan alıp yürüttü. Onlar giderken kapıyı kapattıkta sonra Sena güzel bir kahkaha bıraktı ortaya.
"Nasıl mort etti yellozu, canım kardeşim." Gururla göğsünü kabartmasına güldüm.
"Ay çok keyiflendim, hemen toplayalım buraları bende Ömer'imin yanına gideyim." Hasretle iç çekip söylediklerine güldüm. Annem Fatoş teyzeyle bir yere gitmişti o yüzden evde ikimiz kalmıştık.
"Sen git Ömer'in yanına, ben hallederim buraları."
"Olur mu öyle şey, yardım edeceğim!" Hızla itiraz moduna geçince bende durmadım. Eğer şimdi onu gönderirsen soracağı sorulardan da kaçabilirdim.
"Bir şey olmaz hem seni merak etmiş. Bulaşık var zaten ben hallederim."
"Bir dakika sen beni göndermeye mi çalışıyorsun?"
"Ne, hiç öyle bir şey yapmam saçmalıyorsun!" Yüzüme inanmadığını belli eden bakışlar atıyordu.
"Madem gitmiyorsun hadi toplayalım şuraları." Onu bırakıp hızlıca odaya geçtim. Sehpalarda kalan tabakları alıp mutfağa taşıdım. Sena da bu sırada kulağında telefonla konuşa konuşa yanıma geldi benim gibi tabakları taşıdı.
"Aşkım niye elli kere arıyorsun, bilmiyor musun günde olduğumu?" Konuşup işleri bittikten sonra dükkana gideceğini söyleyip kapattı telefonu.
"Hadi sen suya çek ben dizeyim." Sena makinenin başına geçip suya çektiklerimi dizmeye başladı. Bulaşıkları bitirip çay doldurup masaya oturduk. Günün kritiğini yapacaktık.
"Bir an Tülay'la yanındaki senin üzerine atlayacak sandım."
"Hele bir atlasın, nasılda bu fırsatı değerlendiriyorum gör bakalım." Hırsla söylediğine güldüm.
"Sen niye bu kadar takıksın bu kıza?"
"Ben ona takık değilim o Polat'a takık!" İkidir bunu söylüyordu ne yapmıştı ki bu kız?
"Neden?"
"Seviyormuş Polat'ı, sürekli bir peşinde dolanmalar, yanaşmalar. Çocuk istemiyor besbelli ama bu durmuyor. Saçma sapan Polat'la adını çıkartıyor, olmayan şeyleri olmuş gibi anlatıp Polat'ı sahipleniyor." Tek kaşım havaya kalktı. Bu kadarını bende beklemiyordum. Sevdiğini düşünmüştüm sadece, bugünkü tavrı da Sena'nın söylediği gibiydi.
"Takıntılı yani."
"Evet, sen bana takık diyorsun birde. Bence seninde takman gerekiyor ona." Çayım havada kalmış ona bakıyordum.
"Ben ne alaka?" Yüzünde bir sırıtış peyda olmuştu.
"Ya sen beni kandıracak mısın, sen?" Benimle bir çocukmuşum gibi konuştuktan sonra bir anda ciddileşti.
"Akşam telefonla konuştuğunuzu gördüm, az önce de bir selamlaşmalar. Neler oluyor anlat çabuk?" Her şeyi bilmesiyle gözlerim sonuna kadar açıldı.
"Ne konuşması ne telefonu?"
"Kız senin camını görmüyorum diye Polat'ın balkonunu görmüyorum mu sandın? Pişmiş kelle gibi gülüp telefonda konuşuyordu hele önündeki yemekler, bizim yediklerimize çok benziyordu nedense?"
"Öyle bir şey yok."
"Mira niye inkar ediyorsun, gözümle gördüm. Bu gözlerden sence bir şey kaçar mı?" Gözlerini büyütüp bana gösterdiğinde gerginlikle güldüm.
"Tamam konuştuğumuz doğru ama!" Sena'nın sevinçle gözleri büyüyüp yerinde dikleşti.
"Ama arkadaş olarak!" Parmağımı kaldırıp onu uyardım ama pek umursamıyordu.
"Tamam tamam arkadaş olun, siz arkadaş olun ben gerisini hallederim." Yerinde duramayıp ayağa kalktı.
"Ne diyorsun ya arkadaşım diyorum!" İsyan eder gibi konuşuyordum ama o hiç ama hiç umursamıyordu.
"Tamam bende Ömer'le arkadaştım, gerisini sen zaten biliyorsun." Elimi ağzıma kapattım şokla.
"Sena söylediğime pişman etme, böyle yapacağını bildiğim için söylemiyordum zaten. Gidip Polat'a sorsan o da aynısını söyler."
"Ne soracağım ben ona ya, cevabını biliyorum zaten."
"Arkadaş olduğumuzu."
"Hıhı arkadaş olduğunuzu, onun bana yıllar önce yaptığının aynısını yapacağım ona!" Sena kendini buna kaptırırken net bir sınır çekmem gerektiğini anlamama vesile oldu.
"Sena lütfen, arkadaşımı kaybetmek istemiyorum ve bunun senin istediğin gibi ileriye gitmesini de. Böyle bir şey olamaz, istemiyorum."
"Mira kestirip atma böyle." Ciddi halim onu afallatmıştı, naz yaptığımı düşünüyordu yüksek ihtimalle.
"Sena çok ciddiyim, yapma istemiyorum." Boşuna onu da ümitlendirmeyecektim. Dışarıya bir adım atamadığım bu hapishanede kendimi hayallere kaptıracak değildim. Kendimi Polat Asaf'a kaptırsam bile bir adım atmayacaktım. Arkadaşımdan başka bir şey demeyecektim.
"Gerçekten mi?"
"Gerçekten." Ağlayabilirdim bu yaptığıma ama tuttum kendimi. Çok normal bir şey söylemişim gibi çayımı içmeye devam ettim. Sena duraksamıştı, hiçbir şey yapmadan bana bakıyordu. O da çayını içmeye başlamıştı. Sorguladığı kesindi ama bir şey demedi. Sessizce çayımızı bitirdiğimizde ayağa kalktı.
"Ben Ömer'in yanına geçeceğim." Bende kalkıp onu geçirmek için kapıya doğru geçtim.
"Görüşürüz balım." Sarılıp beni öptüğünde içim rahatlamıştı. Ben ona sert çıkıştığım için, benden soğur diye korkmuştum.
"Görüşürüz birtanem." Sıkı sıkı sardım arkadaşımı. Ayrıldıktan sonra dışarı çıkıp birkaç adım attı gülümseyip el salladım, o da benim gibi el sallayıp Ömer'in dükkanına doğru gitti.
O gittikten sonra kapıyı kapatıp sırtımı yasladım. Tuttuğum göz yaşlarım şimdi kalbime giren korkuyla akıyorlardı.
Sena kaybetmekten korktuğum tek kişiydi. Onu kaybetmem ışığımı kaybetmem olurdu. Çatlakları olan duvarlarım üzerime yıkılırdı ve ben bu enkazdan sağ çıkamazdım.
Bölüm etkileşimi
