5. bölüm · Görünmeyenler: Roma’nın Laneti

Bölüm 5: Kan Bağı

Selim Yıldız

“Gülsüm geçmişine dair şok edici gerçeklerle yüzleşiyor. Aureliana kimdi? Ve neden onunla aynı işareti taşıyor? Bu sırada Selim, bir seçim yapmak zorunda kalacak: Sevdiği kadını kurtarmak mı… yoksa tüm Roma’yı?”

Zemin titrediğinde, sanki Roma’nın altındaki bütün geçmiş uyanmıştı. Gülsüm dizlerinin üzerinde hâlâ kendine gelmeye çalışıyordu. Gözlerinde korku değil, artık bir şeyin… uyanışı vardı.

Selim onun omzuna dokundu. “Gülsüm… Bu karanlık seni ele geçiremeyecek. Ne olursa olsun, seninle birlikteyim.”

Ama Gülsüm, ilk kez Selim’e doğrudan bakmadı. Gözleri duvardaki parlayan sembollere sabitlenmişti. Derinlerden gelen sesler artık sadece fısıltı değil, anlaşılır cümlelere dönüşüyordu. Her biri geçmişten bir çağrı gibiydi:

“Damarlarındaki kan, bizim sözümüzle yıkanmıştı. Sen doğmadan önce seçildin. Gözlerini kapatma artık.”

Duvarın ortasında mozaiklerin arasından bir geçit açılmaya başladı. Sanki taşlar canlıymış gibi dönüyor, iç içe geçiyor, ortasında bir kapı şekli oluşuyordu. İçeriden sadece karanlık değil, sıcak bir nefes gibi eski bir yaşam akıyordu.

Selim kılıcını yere sapladı. “Gülsüm! Bu bir tuzak! Beni dinle! Bizi ayırmak istiyorlar!”

Gülsüm yavaşça başını çevirdi. Göz bebekleri genişlemişti. Ama o hâlâ Gülsüm’dü. Yüzünde bir çatışma vardı—biri içeride onunla konuşuyordu.

“Selim… Sesleri duyabiliyorum. Hepsi… doğru.”

“Ne doğru?”

“Annem…” dedi Gülsüm. “Annem hiç ölmedi. Beni terk ettiğini sanıyordum ama… o hâlâ yaşıyor. Ya da en azından… buradaki varlığının bir parçası hâlinde…”

Geçidin içinden bir silüet belirdi. Kadın figürü. İnce, uzun, zarif. Yüzü belli değildi, ama gözleri Gülsüm’ünkiyle birebir aynıydı.

“Kızım…”

Bu kelime Gülsüm’ü dizlerinin üzerine çökertti. Tünelin karanlığında yankılandı bu ses. Taşlar bile sessizleşti. Aureliana—Gülsüm’ün annesiydi.

“Hayır…” diye fısıldadı Selim. “Bu mümkün değil.”

Gülsüm, Selim’e döndü. “Ben… insan değilim. En azından tamamen değilim. Yıllardır içimde hissettiğim şey, bastırdığım gölgeler… Hepsi bana aitmiş.”

“Hayır! Onlar sana ait değil. Sen onları seçmedin!” Selim ayağa kalktı, Gülsüm’ü çekmeye çalıştı. “Sen hâlâ benim sevdiğim kadınsın!”

Ama Aureliana ilerledi. Yüzü hâlâ gölgede. “Onun seçimi yoktu. Kanı bizimle bağlı. O, görünmeyenlerin kapısı. Senin aşkın, onu zincirli tutmaya çalışıyor. Ama artık geç.”

Gülsüm’ün alnındaki işaret yanmaya başladı. Tenine kazınıyor gibiydi. Acıyla yere çöktü ama çığlık atmadı. Bir karar vermeye çalışıyordu. İçindeki iki taraf kavga ediyordu: Selim’le geçirdiği yaşam dolu anılar… ve derinlerde yatan, karanlıkla bağlı geçmişi.

O sırada Selim, parşömeni açtı. Sayfalardaki yazılar ateşle yanar gibi ışıldıyordu. Son sayfada yeni bir cümle ortaya çıktı:

“Gölgeyi mühürlemenin tek yolu: Gönüllü feda.”

Selim ne anlama geldiğini hemen anladı. Biri, özgür iradesiyle, kendini kurban etmeli… ya da karanlık sonsuza kadar Roma’da hüküm sürecekti.

Gülsüm ayağa kalktı. Gözyaşları içinde, Selim’e döndü:
“Beni öldür… Şimdi. Bu beden onların geçidi olacak. Onları durdurmanın başka yolu yok.”

“Hayır!” Selim geri çekildi. “Ben sensiz bir dünya istemem!”

Aureliana’nın sesi yeniden yükseldi. Duvarlar çatladı.

“Ya onu kaybedersin… ya her şeyi.”

Selim’in elleri titredi. Kılıcını yerden aldı. Gözleri doldu. Gülsüm ise huzurluydu. Karanlıkla savaşmayı bırakmıştı. Yalnızca Selim’in kararına hazırdı.

Ve o anda… başka bir şey oldu.

Kandilin kül olmuş fitili… yeniden yandı. Işık, tünelin taşlarını aydınlattı. Parşömenin yazıları parladı. Ve Gülsüm fısıldadı:

“Bir yol daha olabilir…”