2. bölüm · Gölgeyle Mühürlenmiş

2.Bölüm:Mühür

Nisanur Şenol

---

Sanki bir rüyanın içine düşmemiştim de…
Rüya beni içine çekmişti.
Açık bir pencere gibi değildi burası, daha çok kapalı bir tünel.
Gözlerimi açtığımda ilk hissettiğim şey, toprak değil, sessizlikti.

İnsan sesi değil bu.
Sokak sessizliği de değil.
Tamamen yabancı.
Kulaklarımı bastıran değil, içime dolan bir sessizlik.

Üzerime çiy düşmüş gibiydi.
Toprak serindi, nemliydi ama çamur değildi.
Elimi bastırınca altında yaşayan bir şey varmış gibi kıpırdadı.
Geri çekildim.

Etrafım ağaçlarla çevriliydi.
Ama tanıdığım türden değil.
Gövdeleri ince ve pürüzsüzdü, yaprakları gümüş gibi titriyordu ama rüzgâr yoktu.
Yukarı baktım — gökyüzü yok.
Sadece sis.
Aydınlık ama bulutsuz.
Sanki gün doğmamıştı ama karanlık da değildi.

Ayağa kalkmak kolay olmadı.
Dizlerimde bir ağırlık vardı.
Vücudum, burada olmayı bilmiyordu sanki.

Sonra… bileğim.
Oradaydı.
O işaret.

Dairesel, ince çizgilerle örülü.
Bir mürekkep lekesi gibi değil, içimden parlayan bir şey gibi.
Nefes aldıkça soluklandı.
Canlıydı.
Bir mühür.

Tam o an, bir ses duydum.
Yumuşak ama içten.

"İyisin, değil mi?"

Arkamdan gelen sesi tanıdım.
Okulda bana yaklaşan kızdı.
Kıvırcık saçları şimdi daha dağınıktı.
Yüzünde endişe vardı ama korku yoktu.
Bana sanki uzun zamandır beni tanıyormuş gibi baktı.
Ama konuşmadı.
Sadece bekledi.

“Burası neresi?” dedim.

Yanıtlamadı hemen.
Gözlerini yere indirdi.
Sonra dudaklarını araladı ama kelimeler eksik kaldı.
“Sadece… geldiğin yer değil artık,” dedi.
Anlamadım.
Ama anlamadığımı o da bekliyordu sanki.

Ayak sesleri duyuldu.
Bu sefer daha ağır.
Daha düşünceli.
Yürürken etraf sessizleşti.
Yaprakların hışırtısı bile durdu.

Gözlüklü bir çocuk yaklaştı.
Üzerinde koyu renk bir ceket vardı.
Cebinden küçük bir şey çıkardı — taş gibi.
İçinde hafifçe yanan bir iz vardı.
O da mühürlüydü.
Ama sembolü benimkinden farklıydı.

“Çok hızlı oldu,” dedi kendi kendine.
“Bu kadar erken çağrılacağını düşünmemiştik.”

Beni ölçtü.
Sanki ne olduğumu anlamaya çalışıyordu.
Ben de onu.

“Ben buraya gelmedim. Dokundum ve…”
Duraksadım.
Kafamın içinde hâlâ taşın soğukluğu vardı.

Gözlüklü çocuk gözlüğünü düzeltti.
“Geçit seni aldı. Çağrıya cevap verdin.”

“Ben cevap vermedim.”
“Evet, verdin.”
Sesi sakindi.
Sanki itiraz etsem bile karar değişmeyecek gibiydi.

O an bir başka bakış hissettim.
Güçlü.
Bastırmayan ama geçmeyen.

Başımı çevirdiğimde onu gördüm.
Okuldaki o çocuk.
Sınıfta en arkada oturan.
Yalnız.
Sessiz.
Şimdi burada.
Ama daha gerçek gibiydi.
Boyu uzun, yapısı kalındı.
Ama asıl dikkat çeken… gözleriydi.

Koyu.
Yakıcı değil ama içine bakan.
Sanki onun baktığı yerde yalan söylenemezdi.

O da konuşmadı önce.
Sadece baktı.
Sonra ağır adımlarla yaklaştı.
Yüzünde hiçbir ifade yoktu ama duruşunda bir ağırlık vardı.
Sanki bulunduğu yere ait değilmiş de onu oraya zorla koymuşlar gibi.

“Beni neden buraya getirdiniz?”
Sormamla birlikte bileğimdeki mühür bir an parladı.
Gözlerimle görmesem, kalbimle hissederdim.
Sanki içimde biri nefes aldı.

Kız yaklaştı.
Yavaşça yanıma oturdu.
“Sadece sen değil… biz de çağrıldık.
Ama senin mühür… diğerlerinden farklı.”

“Elimden bir şey gelmez,” dedim.
Ama yalan söyledim.
Bir şey olduğunu biliyordum.
Adını bilmiyordum.
Ama içimde büyüyen, yavaş ve sıcak bir şey vardı.

Gözlüklü çocuk eğildi.
Topraktan bir avuç aldı.
Avucunu açtığında içindeki toprak kendi kendine dairesel bir hareketle dönmeye başladı.
Ona ait bir şeydi bu.

Kız ise avuçlarını birbirine sürdü.
Hafifçe parmak uçları ışıldadı.
Sanki dokunduğu havayı hissettiriyordu.

Diğer çocuk… hâlâ bana bakıyordu.
Elini cebine bile atmadı.
Ama orman onun etrafında kıpırdadı.
Gölgeler daha yoğunlaşmıştı.
Dallarda bir karanlık dans ediyordu.

“Benim ne gücüm var?” diye sordum.
Mühür bileğimde parladı.
Ama bu defa içimde bir şey…
çok hafif ama belirgin şekilde kıpırdadı.
Sanki biri gözlerini yeni açmıştı.

“Henüz bilmiyoruz,” dedi gözlüklü çocuk.
Ama bakışları boş değildi.
Bir şeyler saklıyordu.
Belki de anlamadıklarını gizliyordu.

O sırada, uzaklardan bir uğultu yükseldi.
Rüzgâr gibi ama değil.
Sanki bir tınlama.
Toprağın altından gelen bir uyarı gibi.

Kız yerinden fırladı.
“Geliyorlar.”
Sesi panikti bu kez.
Artık sakin değildi.

“Kim geliyor?”
Kalbim göğsümde hızlı ama düzenli atmaya başladı.
Sanki vücudum hazırlanıyordu.

“Geçit bekçileri,” dedi gözlüklü çocuk.
“Bu çağrıyı fark etmiş olmalılar.”

“Onlar kim—”
Sözüm yarım kaldı.

Çünkü çocuk, sessiz olan, bir adım attı ve önüme geçti.
Bir an gölgesi üzerime düştü.
Koruma gibi değil.
Karar gibi.

“Hazır değilsin,” dedi.
İlk kez konuşuyordu.
Sesi kalın, sert ama içinde bir karanlık yoktu.
Sanki doğru olanı söylüyordu.

“Ben buraya ait değilim,” dedim.
Ama bir parçam artık ait olduğunu biliyor.

Zemin hâlâ nefes alır gibi titreşiyordu.
Ama ben nefes almıyordum.
Bütün kaslarım kasılmıştı, sanki en ufak hareketim geçidi kıracak, her şeyi bozacakmış gibi.

Yüzümü yukarı çevirdiğimde gri gökyüzünü gördüm — ama gri değil de bozulmuş bir mavi gibiydi.
Sanki bu yer, gökyüzünü bile unutmuştu.

Ayak sesleri duydum.
Arkamdan değil, yanımdan geçti biri.
Saçlarının ucundan tanıdım onu. Siyah. Kalın telli. Ağır adımlar atıyordu.
Yanıma geldi ama bakmadı.
Ben de bakmadım.
Ama varlığı, taş duvar gibi hissediliyordu.
Hareket etmiyordu ama varlığı, sessizce “buradayım” diyordu.
Ne adı vardı, ne sesi.
Ama ürkütücü olan o değildi.
Ürkütücü olan...
onun beni izlemiyor oluşuydu.

---

Geçide bir daha baktım.
Kenarları siyaha dönmüş taş çizgileri arasında, yüzeyin altından akan bir şey vardı.
Görünmüyordu ama oradaydı.
Hareket ediyordu.
Nefes alıyor gibi.
Sanki mühür değil de uyuyan bir şeyin sırtına basıyorduk.

---

Kız — kıvırcık saçlı olan — tam da o sırada diz çöküp parmaklarını taş zemine bastırdı.
Parmaklarının ucunda hafif bir ışık belirdi.
Yalnızca anlık.
Sonra geçti.

Bunu normalmiş gibi yaptı.
Kimse bir şey demedi.
Yalnızca gözlük takan çocuk başını kaldırdı.
Gözleri bana değil, geçide çevriliydi.
Sonra defterini açtı.
Bir sembol çizdi.
Ve içimden bir ürperti geçti.

---

Konuşmak istemedim.
Sorularım vardı ama onlar, bana cevap vermeye hazır gibi görünmüyordu.
Ve itiraf edeyim:
Ben de cevaplara hazır değildim.

---

Sessizlik o kadar yoğundu ki kendi kalp atışımı duyar gibi oldum.
Bir an yere çömelmek istedim ama kendimi zor tuttum.
Ayakta kalmalıydım.
Bilinmeyene zayıf görünmemeliydim.

---

Tam o anda, biri geçide biraz daha yaklaştı.
Hemen fark ettim — o çocuktu.
Sessiz, lacivert gözlü.
Ne konuşuyordu, ne göz teması kuruyordu.
Ama o da geçidi ilk kez görmüyordu, bu çok belliydi.
Onunla bu anı paylaşmak istemedim.
Ama bir parçam, adını bilmediğim bu çocuğun varlığını...
garip bir güven gibi taşıdı içimde.

Neden bilmiyorum.
Ama sanki o çocuk…
“ben buradayım, korkarsan kaç, kalırsan benimle sus” diyordu.

Ve ben kaldım.

---

Zemin bir kez daha titredi.
Bu sefer daha derinden.
Ayaklarımızın altındaki taş çatladı mı, yoksa ben mi öyle hissettim bilemedim.
Gözlüğü olan çocuk defterini kapattı.
Kız ayağa kalktı.
Sessizce arkamdan geçip ormanın içine döndü.

Sonra o çocuk…
— hâlâ adını bilmediğim ama gözlerini tanıdığım —
beni geçit başında tek başıma bırakmadan önce bir kez döndü.
Hiçbir şey demedi.
Ama dönüp baktı.
Sonra gitti.

---

Oylarsanız ve yorum yaparsanız sevinirimm