2. bölüm / 4
Gölgelerin Mirası1. Bölüm: Yasaklı Kan
Bölümler 4Şu an: 1. Bölüm: Yasaklı Kan
- 1 Giriş215 kelime
- 2 1. Bölüm: Yasaklı Kan2.136 kelime · Okuduğun bölüm
- 3 2. Bölüm: Küller ve Fısıltılar2.004 kelime
- 4 3. Bölüm: Kan ve Gölge1.875 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Karanlık, her zaman huzur verici bir dost olmuştu.
Gözlerimi kapattığımda bile onu görebiliyordum—gölge gibi üzerime çöken, tenime sinen, damarlarımda dolaşan kadim bir dost… Çocukken bile geceden korkmadım. Geceler bana sırlar fısıldadı, rüzgârın taşıdığı yankılar bilinmeyen dillerde hikâyeler anlattı. Ama artık o hikâyeler kesildi. Rüzgârın sesi öfkeye dönüştü.
Dizlerimin üzerine çökmüş, önündeki taş zemine boş gözlerle bakıyordum. Ellerim titriyordu, ama üşüdüğümden değil. İçimde biriken öfke, zehir gibi damarlarımı yakıyordu. Kan… Yeminler ettiğim kan, taşların arasına sızıyordu.
Malakar…
Onu kurtaramadım.
Krallığın en büyük meydanında, yüzlerce kişinin önünde infaz edildi. Sırf bir zamanlar büyünün varlığını kabul ettiği, sırf bana bu laneti miras bıraktığı için. Onun ölüşünü izlemek zorunda kaldım. Sadece izlemek… Güçsüz, çaresiz, bir çocuk gibi…
Omuzlarım titrerken derin bir nefes aldım. Burada daha fazla kalamazdım. Bu duvarlar arasında, bu lanetli sokaklarda, bu halkın arasında… Hepsi korkudan susmuştu, hepsi kralın buyruğuna boyun eğmişti. Bir zamanlar bilgeliğiyle anılan Noctareth, artık bir mezarlıktan farksızdı.
Ama ben bir mezar taşı olmayacaktım.
Ayağa kalkarken bacaklarım güçsüzce sarsıldı. Bedenim, kara büyünün ağır yükünü taşıyordu. Her kullandığım büyü, canımdan bir parça koparıyor, ruhumu tüketiyordu. Ama ben zaten çoktan tükenmiştim, değil mi?
İntikam… Bu kelime, zihnimin derinliklerine kök saldı. Malakar’ı ellerimden alan o adam… O tahta oturan cellat… Kral Aldebrand… Ve onun emrindeki herkes…
Gölgelerin içinde kaybolurken, yalnızca tek bir şey biliyordum.
Bu hikâye burada bitmeyecekti.
Bu sadece başlangıçtı.
-------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Gökyüzü, her zaman griydi. Noctareth’in üzerinde asılı duran bulutlar, güneşi yıllardır unutmuş gibi hareketsizdi. Geceleri ay ışığı bile bu topraklara ulaşmakta zorlanırdı; sanki gökyüzü bile büyünün yasaklandığı bu topraklardan yüz çevirmişti.
Ama ben her zaman karanlığa alışkındım.
Kulenin taş duvarlarına vuran rüzgâr, eski ahşap pencereleri hafifçe titretiyordu. İçeride balmumu ve eski kitap kokusu hakimdi. Mum ışıkları titrek gölgeler bırakıyor, taş duvarlar içinde kaybolan bir mağara gibi soğuk duruyordu.
Malakar, her zamanki gibi büyük masasında oturuyordu. Önünde açılmış eski bir parşömen vardı, harfleri öyle ince ve karmaşıktı ki, gözlerim kamaştı. Siyah cübbesi omuzlarına dökülmüş, uzun saçları gölgeler içinde kaybolmuştu. O yaşlıydı ama hâlâ dimdik oturuyordu; elleri kırılgan görünse de, içinde çelik gibi bir irade vardı.
Ben de onun karşısında oturuyordum. Önümde açık duran kitap, büyünün temel ilkelerinden bahsediyordu. Fakat sayfaları kaç kez çevirdiğimi bilmiyordum—aklım tamamen başka yerlerdeydi.
“Beni dinlemiyorsun.”
Malakar’ın sesi keskin bir bıçak gibi havayı yarıp geçti. Başımı kaldırdım, onun gri gözleriyle buluştum.
“Dinliyorum,” dedim, ama gerçekten dinlemediğimi o da biliyordu.
Malakar iç çekti, sandalyesini hafifçe geriye yasladı. “Vaelthar, büyü yalnızca kelimeler ve ritüellerden ibaret değildir. O, zihninle ve ruhunla şekillendirdiğin bir sanattır. Eğer aklın burada değilse, büyü de burada değildir.”
Kaşlarımı çattım. “Peki ya benim büyüm? O hep burada.”
Elimi hafifçe masaya koydum ve içimde titreşen karanlık enerjiyi hissettim. Kara büyü, damarlarımda yankılanan bir fısıltı gibiydi. Her zaman oradaydı, her zaman beni çağırıyordu. Diğer büyücüler, büyüyü öğrenerek elde ederdi—ama benim için büyü, doğuştan gelen bir şeydi.
Malakar yüzünü buruşturdu. “Büyüyü hissetmen bir şey. Onu anlaman ise bambaşka.”
Cevap vermedim.
O an, Malakar bir şey söyleyecek gibi oldu ama duraksadı. Gözleri bir an için uzaklara daldı, sanki zihni geçmişin gölgelerinde geziniyordu. Sonra masanın üzerine eğildi ve yavaşça konuştu.
“Dışarı çıkmamız gerek. Sana göstermek istediğim bir şey var.”
Malakar’ın sandalyesinden kalkışı bile bir tören gibiydi—ağır, temkinli ve sanki havaya bir ağırlık bırakarak… Cübbesinin dokusu taş zeminde hışırdarken, yüzündeki derin çizgiler mum ışığında keskinleşti. Bakışlarını bir an üzerimde gezdirdi, ama o gözlerde alışık olduğum otorite yerine, derinlerde gizlenen bir hüzün vardı.
"Gel," dedi sonunda, sesi eski bir taş kapının gıcırtısı gibi donuktu.
İçimde tuhaf bir huzursuzluk kıpırdandı ama nedenini tam olarak adlandıramadım. Ona alışkındım; keskin sözlerine, sert bakışlarına, zihnime kazıdığı acımasız derslere… Ama şimdi sesi farklıydı. Sanki kelimeleri, ağırlığını kendisinin bile taşıyamadığı bir yükle taşınmıştı.
Tereddüt etmeden peşine takıldım. Adımlarım, taş zeminde yankılanan kesik ritimler gibiydi. İçimi kemiren o tanımlanamayan his, gölgeler gibi peşimi bırakmıyordu. Kulenin soğuk taş duvarlarını geçerken, mumların titrek alevleri önümüzden çekiliyor, gölgeler duvarlarda boğuk birer leke gibi kıpırdanıyordu.
"Bir şey mi oldu?" diye sordum nihayet, sessizliğin içime ağır bir taş gibi oturduğunu fark ederek.
Malakar durmadı. "Dışarıda konuşacağız."
Bunu sevmedim. Malakar hiçbir zaman sözlerini sakınmazdı. Beni çocukken bile boş vaatlerle oyalamaz, gerçekleri gözlerimin içine bakarak söylerdi. Eğer şimdi bir şeyleri erteliyorsa, o şeyin yıkıcı olduğu kesindi.
Merdivenleri inerken zihnim geçmişin yankılarıyla doldu. Bu kule… Bu taş duvarlar… Benim yuvam olmuştu. Malakar beni burada yetiştirdi. Diğer herkes, kara büyüyü lanetli bir hastalık gibi görürken, o bana bunun bir güç olduğunu öğretti. Sınırlarımı zorladı, bana gücün bedelini gösterdi. Ama asla pes etmedi, benden vazgeçmedi.
Ve şimdi, içimde hiç duymak istemediğim bir korku vardı.
Kulenin eski ahşap kapısı ağır bir iniltiyle açıldığında, gökyüzünün gri örtüsü üzerimize çöktü. Noctareth’in değişmeyen karanlığı, yıldızsız bir boşluk gibi tepemizdeydi. Hava, yağmur yağmadan hemen önceki gibi ağır ve baskı doluydu.
Malakar ilerledi. Onu takip ettim.
Ayaklarımız kuru toprakta yankılanırken, artık sabrım tükeniyordu. "Malakar, neler oluyor?"
O an durdu. Omuzları her zamankinden daha düşük, duruşu daha kırılgan gibiydi. Döndüğünde yüzündeki sertlik yerini ağır bir ciddiyete bırakmıştı.
"Vaelthar," dedi, adımı söyleyişinde alışılmadık bir yumuşaklık vardı. "Sana göstereceğim şey, seni değiştirecek."
İçimde bir ürperti hissettim.
"Sadece izle," diye ekledi ve sol elini kaldırdı.
Büyü, havada fısıltılar gibi yankılandı. Kara duman, parmaklarının arasında titreşerek döndü, sanki bir bilinmeyenin çağrısına yanıt veriyordu. Hava değişti, dünya ağırlaştı.
Ve sonra… toprak yarıldı.
Toprak, açılan bir yaranın etrafa kan yayması gibi titredi ve çatladı. Gözlerimin önünde, zamanın bile unutmuş olabileceği bir şey belirdi.
İlk başta neye baktığımı anlayamadım. Karanlık, açılan yarığın derinliklerinden yükseliyor, neredeyse şekilsiz bir gölge gibi havada dalgalanıyordu. Ama sonra… kanı gördüm. Çatlakların arasında parlayan, toprağı ıslatan, ama tazeliğini yüzyıllardır koruyormuş gibi duran koyu, siyahımsı bir kan.
Bedenim istemsizce gerildi. İçimde bir şey kıpırdadı—tanıdık ama bir o kadar yabancı bir his.
Malakar, gölgeler içinde bir heykel gibi hareketsiz duruyordu. Gözlerini önümde açılan derinliğe dikmişti. Sesi, bir sırrın ağırlığıyla çıkışını zor buldu.
"Bu… senin kaderin, Vaelthar."
Boğazım kurudu. "Bu ne?"
Malakar'ın bakışları sonunda bana döndü. Gözlerinde alışık olduğum soğuk bilgelik yerine bir hüzün vardı. "Bu kan, yalnızca bir kalıntı değil," dedi yavaşça. "Bu, senin mirasın."
Bir adım geriledim. Rüzgâr, açılan çatlaklardan yükselerek üzerime çöktü. Kulaklarımda uğultular yankılanıyordu, kelimeler taşıyan ama anlamlarını çözemediğim kadim fısıltılar…
"Ne demek istiyorsun?"
Malakar yavaşça elini kaldırdı. "Senin damarlarında taşıdığın güç, yalnızca bir yetenek değil. O, geçmişten gelen bir mühür. Bunu hissediyorsun, değil mi? Kara büyü seni asla terk etmedi, çünkü o, senin özünün bir parçası."
Ona inanmak istemedim.
Ama toprağın derinliklerinden yükselen yankılar… İçimde dalgalanan o tanımlanamaz his… Hepsi beni yalanlıyordu.
Malakar gözlerini tekrar çatlağa çevirdi. "Bunu sana anlatmak için uzun zamandır bekliyordum. Ama sen hazır olmadan bunu bilemezdin. Bunu şimdi görmeden anlamazdın."
Yutkundum.
Gözlerimi tekrar o kanla lekelenmiş toprağa diktim. Büyü, orada hâlâ canlıydı. Karanlık titreşiyor, gölgeler hareket ediyordu.
Ve sonra… gölgelerin içinden bir çift göz açıldı.
Ölü bir şeyin gözleri değildi bunlar. Beni çağıran, beni tanıyan, beni bekleyen gözlerdi.
Kim olduğumu, ne olduğumu hiç bu kadar sert hissetmemiştim.
Nefesim kesildi.
Göğsüm sıkıştı, ciğerlerim sanki içinde büyüyen bir karanlık tarafından sarılmış gibiydi. Tüm bedenim, bir avcının pençesinden son anda kurtulmuş bir hayvan gibi irkildi. Gözlerimi açtım, nefesimi düzene sokmaya çalışarak ellerimi yere bastırdım. Kalbim kaburgalarımı döven bir savaş davulu gibi atıyordu; her vuruş, içimde yankılanan dehşeti biraz daha besliyordu.
Buradaydım.
Kendi inimde, soğuk taş duvarların ördüğü bu karanlık kovuğun içinde… Gölgeler duvarlarda titrek yılanlar gibi kıvrılıyor, mumun soluk alevi çaresizce parıldıyordu. Rüya—hayır, kabus—sona ermişti, ama bıraktığı izler zihnimin derinliklerinde hâlâ canlıydı. Tenimde hissettiğim sıcaklık, gördüğüm o lanetli gözlerin içime işleyen bakışı… Hepsi gerçeğin bir parçası gibi duruyordu. Beni kandıran yalnızca rüyalar değil, uyanıklığın da kendisiydi.
Ve o fısıltılar… İçimde yankılanan, varlığımı saran, beni hiç terk etmeyen o sesler henüz susmamıştı.
Ellerimi yumruk yaparak titreyen kaslarımı zorladım, oturduğum yerden doğrulmaya çalıştım. Hareket ederken bile sanki gölgeler bana dokunuyordu; zihnimde şekillenen uğursuz his, bulunduğum küçük odanın bile bana ait olmadığını söylüyordu. Mum ışığının solgun parıltısı, taş duvarlarda gölgelerin dansına sebep oldu. Karanlık kıvrıldı, genişledi ve sanki bir anlığına bana gözlerini dikti. Göz kapaklarımı sıkıca kapattım, derin bir nefes aldım.
Nefes ver, Vaelthar. Sakin ol.
Ama nasıl? Nasıl sakin olabilirdim ki?
Malakar öldüğünden beri bu anlar giderek artıyordu. Kabuslar, fısıltılar, beni uykularımdan koparan soğuk korku… Gözlerimi her kapattığımda o şekilsiz karanlığı görüyordum. Gölgeler, yalnızca odanın içinde değil, zihnimin derinliklerinde de kıpırdanıyordu. Ama en kötüsü… En dayanılmaz olanı… Onun yalnızca rüyalarımda var olmadığını bilmekti.
Onu uyanıkken de hissediyordum.
Duvarların ardında, gecenin sessizliğinde, her an gölgelerin arasında… O, oradaydı. Beni izleyen, nefes alışımı dinleyen, hareketlerimi gözlemleyen bir şey vardı. Görünmez ama her yerdeydi.
Dizlerimi göğsüme çektim, titreyen ellerimi başımın arasına aldım. Yorgundum. Ama bu basit bir halsizlik değildi—ruhum, sanki bedenimin içinde sıkışmış ve çıkış yolu arayan bir mahkûm gibiydi. Malakar olmadan… yönsüz bir gölgeydim. İçimde yankılanan ses, benim ona ait olduğumu fısıldıyordu.
Ama ben saklanmak zorundaydım.
Noctareth’in sokakları artık benim gibi biri için güvenli değildi. Büyüye sahip olan herkes ya öldü ya da yok edildi. Ve ben… Kralın askerleriyle gölgeler arasında süregelen bu ölümcül oyunun bir parçasıydım. Onlar avcıydı, ben ise av.
Bu köhne, rutubet kokan taş odada, yaşamın son kıvılcımlarını muhafaza etmeye çalışan bir mum gibi yanıyordum. Ama ne kadar daha? Gölgeler ne zaman tamamen üzerime çökecek ve beni yutacaktı?
Kapı çalındığında, içimdeki huzursuzluk bir bıçak gibi keskinleşti. Önce kısa, neredeyse tereddütlü bir sesti; kapıyı çalan kişi, orada olması gerektiğinden emin değilmiş gibi, yalnızca yankılanan bir gölgenin temkinli dokunuşuyla varlığını hissettirmek istemiş gibiydi. Ama yine de bu ses, göğsümde bir ağırlık yarattı. Sanki gecenin derinliklerinde uykuya dalmış bir şey, bu tek sesle uyanmıştı. Nefesim kesildi, kaslarım farkında olmadan gerildi. Gölgelerin içindeydim, sanki varlığımı silikleştirebilirsem bu anı da yok edebilirmişim gibi. Belki yanlış duymuştum, belki de hâlâ kabusların pençesindeydim.
Ama sonra, ikinci kez çalındı.
Bu defa daha net, daha sert, daha gerçekti. Tüm vücudum, sanki aniden üstüne çöken bir tehdit karşısında içgüdüsel olarak gerildi. Bedenim, savaş ya da kaç arasında kararsız kalmış bir av gibi nabzını hızlandırırken, içimde bir şey sürüklenerek uyandı. Soğuk taş zemine bastığımda, ayaklarımın altında hissettiğim sertlik bana buranın, bu anın gerçekliğini hatırlattı. Bu bir rüya değildi. Bu, kâbusun ta kendisiydi. Ve bu defa, uyanarak kaçamayacaktım.
Kapıya doğru ilerlerken, karanlığın içime dolmasına izin verdim. Gölgeler, duvarlara yapışmış ince varlıklar gibi titriyor, mumun solgun ışığında şekil değiştiriyordu. Parmaklarım ahşabın yüzeyine dokunduğunda, bir an için duraksadım. İçimde yükselen içgüdüsel bir ses, "Açma" diye fısıldadı. Ama çok geçti. Beni buraya çeken bir şey vardı. Belki merak, belki de daha derin, daha karanlık bir his…
Kapıyı yavaşça açtım.
Eşiğin diğer tarafında, mum ışığında silueti titreyen bir figür duruyordu. Cılız ışığın alevi, onun solgun yüzünü yarı karanlıkta bırakıyordu. Yüzündeki endişe, yalnızca korkunun bıraktığı bir iz gibi değil, derinleşmiş bir yara gibiydi. Pelerini kirli ve yıpranmıştı, sanki uzun bir yolculuktan ya da tehlikeli bir geceden çıkıp gelmişti. Ama onun kim olduğunu görmek için tüm bu detaylara ihtiyacım yoktu. Onu tanıyordum.
Elowen.
Gözleri, mum ışığında hafifçe parlıyordu. Bu parıltı, titreyen bir umuttan mı yoksa bastırılmaya çalışılan bir korkudan mı doğuyordu, bilmiyordum. Ama tek bildiğim, burada olmaması gerektiğiydi.
Kaşlarımı çattım ve hiçbir şey söylemeden kapıyı kapatmak için harekete geçtim. O ise anında konuştu.
"Vaelthar."
Adımı söylerken sesi hafifçe titredi ama içinde bir tereddüt yoktu. Ne için geldiğini biliyordu. Ve her ne olursa olsun, benim onu dinlememi istiyordu.
"Beni dinlemelisin."
Onun bu yalvarışını duymazdan gelmeliydim. Bunun bir önemi olmadığını, sözlerinin beni ilgilendirmediğini ona açıkça söylemeliydim. Ama yapmadım. Bunun yerine, gözlerimi kıstım ve her şeyin anlamını çözmeye çalışır gibi ona baktım. Yüzündeki gerilim, biraz daha belirginleşti. Beni ikna etmeye mi çalışıyordu, yoksa kendi kararının doğruluğunu mu sorguluyordu, emin olamıyordum. Ama bir şey belliydi: Elowen korkuyordu.
Ve korkmasına sebep olan şeyin ben mi, yoksa beni buraya çağıran güçler mi olduğu konusunda bir fikrim yoktu.
Soğuk bir sesle, yankısı taş duvarlara çarpan sert bir keskinlikle konuştum.
"Büyü dersi vermeyi bıraktım."
Bunu söylerken, içimde hiçbir tereddüt yoktu. Gerçekten de büyü öğretmekten vazgeçmiştim. Çünkü her büyü dersi, beni biraz daha geri çağırıyordu. Beni, varlığını inkâr etmek için savaştığım o yola sürüklüyordu.
Elowen’in gözleri hafifçe büyüdü ama geri adım atmadı. Oysa ben, bu konuşmayı burada bitirmek istiyordum.
"Ve şimdi defolmazsan, ikinci yüzümle tanışmak zorunda kalırsın."
Tehdit, soğuk hava gibi aramızdaki boşluğa doldu.
Elowen’in ifadesi değişti. Yüzüne hafif bir gölge düştü ama ayakları yerinde sabit kaldı. Gözlerinde bir kıvılcım belirdi; korku ve kararlılığın çarpıştığı, ince bir sınırda titreyen bir ışık gibi. Ona bir şans verdim. Gitmesi için, bu kapının arkasına saklanması için, buraya hiç gelmemiş gibi davranması için bir yol açtım. Ama o bunu reddetti.
Arkamı dönüp kapıyı kapatmak için hareket ettiğimde, sesi yeniden yükseldi.
"Kara büyü öğretmeni istiyorum."
Damarlarımda bir ürperti gezindi.
Bu sözler, havada yankılanarak içime sızdı. Her harf, zihnimde yankılanan fısıltılarla çarpıştı. Bir an için dünya durdu.
Onun sesinde duyduğum şey sadece bir istek değildi. Bu, içten içe yanıp tutuşan, durdurulamaz bir arzuydu.
Elowen’in ne yaptığını biliyor muydu? Gerçekten ne istediğini anlıyor muydu?
Kapıyı tam kapatamamıştım. Aralıktan bana bakıyordu. Gözlerindeki parıltıyı gördüm.
Bu, basit bir korkunun veya merakın ötesindeydi. Bu, içinde büyüyen bir açlıktı.
Onu susturmalıydım. Bu kapıyı kapatıp, onu unutmalıydım. Onun burada hiç bulunmadığını varsaymalı, bu anı silmeli ve yoluma devam etmeliydim.
Ama yapamadım.
Çünkü zihnimin derinliklerinde, çok uzun zamandır bastırmaya çalıştığım o kadim fısıltılar, Elowen'in sözlerine karşılık verdi.
Ve ben, o an, ilk kez gerçekten korktum.
Bölüm etkileşimi
