8. bölüm / 2
Gölgeler Ardında 1 -Kayıp Yüzler-1.Bölüm
Bölümler 2Şu an: 1.Bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Bazı gecelerin diğerlerinden farklı olduğunu ilk bakışta anlayamazsınız.
Gökyüzü her zamanki gibi karanlıktır.
Bulutlar, ayın ışığını sessizce yutmuş; şehir, gecenin ağır örtüsünün altında nefes alıp vermeye devam ediyordur. Sokak lambalarının solgun ışıkları, yağmurla ıslanmış asfaltın üzerinde kırılıp dağılıyor; her damla, yere değdiği anda kayboluyordu.
Rüzgâr sert esmiyordu.
Sadece sokak aralarında dolaşıyor, boş kaldırımlara ilişen birkaç yaprağı yavaşça sürüklüyordu. Yağmur ise acele etmiyordu. İnce ince yağıyor, şehrin gürültüsünü bastırmadan onu sessizliğe dönüştürüyordu.
Gece gariptir.
İnsanların birbirinden uzaklaştığı ama düşüncelerine en çok yaklaştığı zamandır. Gündüzün telaşı çekildiğinde geriye yalnızca sessizlik kalır. O sessizlik bazen bir dost gibi omzuna dokunur, bazen de kaçmaya çalıştığın bütün düşünceleri önüne bırakır.
Belki de bu yüzden geceyi seven insanlar, karanlığı değil, sessizliği sever.
Sessizlik insanı değiştiren bir şeydir.
Konuşmaz...
Ama düşündürür.
İnsan en çok sessiz kaldığında fark eder bazı gerçekleri. Hayatın ne kadar kırılgan olduğunu... Bir günün diğerinden ne kadar farklı olabileceğini... Ve hiçbir şeyin göründüğü kadar kalıcı olmadığını.
Çünkü hayat, değişeceği zamanı önceden söylemez.
Bazı hikâyeler yavaş başlar.
Önce yağmur yağar.
Sonra sokaklar boşalır.
Bir pencerenin ışığı söner.
Bir saat geceyi biraz daha derinleştirir.
Ve tam her şey olması gerektiği gibi görünürken...
Bir yerde, hiç tanımadığın bir insan son nefesini vermek üzeredir.
O an dünyanın düzeni bozulmaz.
Saatler işlemeye devam eder.
Yağmur dinmez.
Şehir uyumayı sürdürür.
Ama bir hayat sessizce sona erer.
İşte gecenin en acı tarafı da budur.
Her şeyi olduğu gibi göstermesi.
Ve o gece..
Yağmur hiç dinmeyecekmiş gibi yağıyordu.
Arabadan indiğim an, soğuk hava yüzüme sertçe çarptı.
Montumun yakasını istemsizce biraz daha kaldırdım ama bunun pek bir faydası olmadı. Rüzgâr, yağmur damlalarını beraberinde sürüklüyor; tenime değen her damla, gecenin ayazını biraz daha hissettiriyordu.
Kapıyı usulca kapattım.
Ses, gecenin sessizliğinde beklediğimden daha tok yankılandı.
Bir an olduğum yerde durup etrafı izledim.
Sokak lambalarının solgun ışığı, yağmurun altında parlayan asfaltın üzerine düşüyordu. Biriken suyun içinde mavi ve kırmızı çakar lambaların yansımaları birbirine karışıyor, her birkaç saniyede bir bütün sokağın rengi değiştiriyordu. Yağmur, güvenlik şeritlerinin üzerine usulca vuruyor; rüzgâr onları hafifçe savuruyordu.
Etrafı çevreleyen eski apartmanlar, karanlığın içinde sessizce yükseliyordu. Bazı pencerelerde ışıklar yanıyordu. Perdenin arasından sokağı izleyen gölgeler seçilebiliyordu. Merak, insanların en kolay gizleyemediği duygulardan biriydi.
Islak toprağın kokusunu derin bir nefesle içime çektim.
İlginçtir...
Her olay yerinin kendine ait bir sessizliği vardır.
İnsanlar konuşur, telsizlerden sesler yükselir, fotoğraf makinelerinin flaşları art arda patlar... Ama bütün o gürültünün altında yine de açıklayamadığım bir sessizlik hissedersin.
Belki de o sessizlik, biraz önce burada sona eren bir hayattan geriye kalan tek şeydir.
Başımı hafifçe eğip yağmurun gözlerime dolmasını engelledim. Montumun kolları çoktan ıslanmış, botlarım her adımda küçük su birikintilerinin içine gömülmeye başlamıştı. Soğuk, kıyafetlerimin arasından yavaş yavaş içime işliyordu ama buna aldırmadım.
Şeritlerin olduğu tarafa doğru yürümeye başladım.
Attığım her adım, yağmurun sesiyle birlikte gecenin içinde kayboluyordu. Yaklaştıkça insanların fısıltıları biraz daha belirginleşiyor, telsizlerden gelen boğuk anonslar rüzgârın uğultusuna karışıyordu. Ara sıra patlayan flaşlar, sokağı bir anlığına gündüz gibi aydınlatıyor, ardından karanlık yeniden her şeyi içine çekiyordu.
Başımı kaldırıp sokağın sonuna baktım.
Yağmurun arasından güçlükle seçilebilen yarım kalmış bir inşaat yükseliyordu. Gri beton kolonlar karanlığın içinde silik birer gölge gibi duruyor, tamamlanmamış katlar gökyüzüne doğru sessizce uzanıyordu. Girişi çevreleyen sarı güvenlik şeritleri rüzgârın etkisiyle hafifçe dalgalanıyordu.
İnşaatın önünde küçük bir kalabalık toplanmıştı.
Yağmura rağmen kimse bulunduğu yerden ayrılmıyordu. Meraklı bakışlar şeritlerin ardına çevrilmiş, herkes içeride ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Fısıltılar yağmurun sesine karışıyor, ara sıra patlayan flaşlar kalabalığın yüzlerini bir anlığına aydınlatıp yeniden karanlığa gömüyordu.
Adımlarımı hızlandırdım.
Kalabalığın arasından geçerken insanların bana doğru çekildiğini hissettim. Kimisi sessizce yol verdi, kimisi ise gözlerini bir an olsun inşaattan ayırmadı. Islak zeminde yankılanan ayak seslerim, yağmurun tekdüze ritmine karışıyordu.
Tam güvenlik şeridine yaklaşmıştım ki tanıdık bir ses duydum.
"Hande!"
Başımı sesin geldiği yöne çevirdim.
Kenan, güvenlik şeridinin hemen yanında duruyordu. Yağmurdan sırılsıklam olmuş montunun kapüşonunu başına geçirmiş, elindeki el fenerini gelişigüzel yere doğru tutuyordu.
"Buralardasın demek." Dudaklarının kenarında yorgun bir tebessüm belirdi. "Gel."
Başımı hafifçe salladım.
Kenan, güvenlik şeridini kaldırırken ben de eğilip altından geçtim. Birlikte yarım kalmış inşaatın içine doğru yürümeye başladık.
Dışarıdaki kalabalığın uğultusu arkamızda kalırken, içeride yalnızca yağmurun sesi vardı. Çatısı tamamlanmamış katlardan süzülen damlalar beton zemine tek tek düşüyor, boş binanın içinde yankılanıyordu.
Kenan merdivenlere yöneldi.
"İkinci kattalar." dedi.
Sessizce peşinden yürümeye başladım.
Beton basamaklar yağmurdan dolayı hafifçe ıslanmıştı. Attığımız her adım merdiven boşluğunda yankılanıyor, rüzgâr açık kalan katlardan içeri doluyordu.
Birkaç basamak çıktıktan sonra Kenan sessizliği bozdu.
"Dünkü dosyayı hatırlıyor musun?"
Başımı ona çevirdim.
"Adli Tıp'a gönderilen iki cesedi mi?"
"Hı hı."
"Ne olmuş onlara?"
"Gece boyunca inceleme devam etmiş. İlk raporlar hazırlanıyormuş."
Merdivenleri çıkmayı sürdürdük.
"Bu gece bulunan cesedi de incelemeye alacaklar."
Başımı hafifçe salladım.
"Başkomiser bu dosyaya özellikle dikkat ediyor."
"Neden?"
Kenan omuz silkti.
"Henüz kimse kesin bir şey söylemiyor. Ama dünkü dosyalarla birlikte değerlendirilmesini istemiş."
Bir an sustu.
"Basına da tek kelime edilmesini istemiyor."
"Anlaşıldı."
İkinci kata yaklaşırken yukarıdan fotoğraf makinesinin flaşı bir anlığına merdiven boşluğunu aydınlattı.
Kenan son basamağa çıkmadan önce bana baktı.
"Başkomiser içeride."
Derin bir nefes aldım.
Birlikte son basamağı çıkıp ikinci kata adım attık.
İkinci kata adım attığımız anda keskin bir sessizlik karşıladı bizi.
Koridorun sonunda olay yeri inceleme ekibi çalışıyordu. Flaşlar belli aralıklarla patlıyor, her ışık beton duvarları bir anlığına aydınlatıp yeniden karanlığa bırakıyordu. Yağmurun sesi ise çatısı tamamlanmamış binanın içinden yankılanmaya devam ediyordu.
Kenan önümde birkaç adım yürüdü.
Tam o sırada Başkomiser Tayfun başını kaldırıp bizi fark etti.
"Kenan"
"Başkomiserim."
"Sen aşağı in." dedi sakin ama net bir sesle. "Girişteki ekipten son durumu öğren. Çevrede kim varsa kimliklerini not alın. Kimseyi de şeridin içine yaklaştırmayın."
"Anlaşıldı başkomiserim."
Kenan bana kısa bir bakış attı.
"Görüşürüz."
Başımı hafifçe salladım.
Onun merdivenlere yönelmesini izledim. Ayak sesleri kısa süre sonra yağmurun sesine karışarak kayboldu.
"Hande."
"Başkomiserim."
"Buraya gel."
Sessizce yanına yürüdüm.
Tayfun birkaç saniye konuşmadan olay yerini izledi. Ardından gözlerini bana çevirdi.
"Bu gece uzun geçecek."
Nasıl bir olayla karşı karşıya olduğumuzu henüz bilmiyordum.
Ama başkomiserin yüzündeki ifade, bunun sıradan bir cinayet olmadığını anlatmaya yetiyordu.
"Benimle gel." dedi.
Birlikte koridorun sonuna doğru yürümeye başladık. Olay yeri inceleme ekibi bizi görünce yavaşça kenara çekildi. Önümüzde, üzeri beyaz örtüyle kapatılmış hareketsiz bir beden duruyordu. Tayfun birkaç adım kala durdu.
"Bak." dedi yalnızca.
Gözlerim yavaşça yerde yatan cesede kaydı. Sessizlik, o an söylenebilecek bütün cümlelerden daha ağırdı.
Bir adım daha attım.
Cesede yaklaştıkça havadaki ağır koku daha belirgin hâle geldi. Beton zemine sinmiş nem kokusunun arasına karışan, gecenin soğuğuna rağmen kendini hissettiren keskin bir koku vardı.
Kısa bir an nefesimi tuttum.
Bakışlarımı yerde yatan adama çevirdim
Kırklı yaşlarında görünüyordu.
Saçları dağılmış, yüzündeki ifade donuklaşmıştı. Zaman, yüzündeki canlılığı almış; geriye sadece yaşananların izleri kalmıştı.
Dikkatimi önce başındaki yaraya verdim.
Alnının üst kısmında sert bir darbe sonucu oluşmuş belirgin bir iz vardı. Darbenin etkisi yüzünden yüzündeki çizgiler daha sert görünüyordu. Bunun sıradan bir düşme sonucu oluşmadığı açıktı.
Muhtemelen kafasına sert bir cisimle vurulmuş olmalıydı.
Bakışlarımı yavaşça bedenine indirdim.
Üzerindeki kıyafetler koyu renkti. Kumaşın üzerinde yoğun kan izleri vardı. Gömleği ve ceketi yaşadığı saldırının izlerini taşıyordu. Ancak bulunduğu yer, bu kadar sert bir olayın ardından beklenenden daha sakindi.
Ellerine baktım.
Parmakları hafifçe kapanmıştı. Ellerindeki izler, kendini korumaya çalıştığını düşündürüyordu. Son anlarında karşı koymuş olmalıydı.
Bir süre sessizce incelemeye devam ettim.
Yüzü...
Kıyafetleri...
Aldığı darbeler...
Her ayrıntı, yaşananların bir parçasını anlatıyordu.
Ama henüz hiçbir parça tek başına bütün hikâyeyi göstermiyordu.
Gözlerimi cesetten ayırmadan aklımdan geçenleri toparlamaya çalıştım.
"Başkomiserim..."
Tayfun bana baktı.
Bir an sessiz kaldım.
"Bu adam burada öldürülmemiş."
Sözlerim havada asılı kaldı.
Tayfun'un yüzünde büyük bir şaşkınlık oluşmadı. Sadece beni izlemeye devam etti.
Çünkü cevabı değil, bunu fark edip edemeyeceğimi görmek istiyordu.
Tayfun birkaç saniye hiçbir şey söylemedi.
Sadece bana baktı.
Bakışlarında bir cevap aramaktan çok, düşüncelerimi nasıl kurduğumu anlamaya çalışan bir ifade vardı.
"Devam et." dedi sonunda.
Tekrar cesede baktım.
Bu kez sadece bedenine değil, bulunduğu konuma baktım.
"Başkomiserim..."
"Evet?"
"Cesedin duruşu da dikkat çekici."
Biraz daha yakından baktım.
"Bulunduğu pozisyon, burada bir saldırı yaşandığını düşündürmüyor. Sanki biri buraya getirilip bırakılmış gibi."
Bakışlarımı başındaki yaraya çevirdim.
"Kafasındaki darbe sert bir cisimle oluşmuş olabilir."
Tayfun sessizce dinliyordu.
"Burada inşaat malzemeleri var." dedim. "Özellikle şu tuğlalar..."
Gözlerimi binanın kenarındaki malzemelere çevirdim.
"Ama bunlar sağlam değil. Eski ve kolay parçalanabilecek durumda. Eğer bu darbe onlardan biriyle yapılmış olsaydı, üzerinde ya da çevrede kırılmış parçalar bulmamız gerekirdi."
Kısa bir süre sustum.
"Ama yok."
Bakışlarımı tekrar zemine indirdim.
"Bir de kıyafetlerine bakın."
Üzerindeki izleri gösterdim.
"Yaşanan olayın şiddetiyle kıyaslandığında burada olması gereken miktarda iz yok. Bu kadar iz varken zeminde daha farklı bir tablo olması gerekirdi."
Tayfun'un yüz ifadesi değişmedi.
Sadece dinlemeye devam etti.
"Bu yüzden..." dedim yavaşça, "ölümün burada gerçekleşmiş olma ihtimali düşük."
Yağmurun sesi boş binanın içinde yankılanıyordu.
"Bu adam başka bir yerde öldürülmüş ve buraya getirilmiş olabilir."
Tayfun birkaç saniye sessiz kaldı.
Sonra başını hafifçe salladı.
"Devam et."
Bu kez gözlerimi tekrar olay yerine çevirdim.
Ama bu kez cesetten çok, etrafındaki küçük ayrıntılara baktım.
Bakışlarım adamın ayakkabılarına indi.
Sonra yerdeki zemine çevrildi.
İnşaat hâlindeki bu binanın zemini toz ve küçük kalıntılarla kaplıydı. Burada birkaç gün duran ya da yürüyen birinin ayakkabılarında mutlaka bir iz kalırdı.
Daha dikkatli baktım
"Ayakkabılarında toz yok."
Kısa bir sessizlik oldu.
"Bu ne anlama geliyor?"
"Bu adam buraya yürüyerek gelmemiş olabilir." dedim. "Ya da buraya getirildikten sonra bulunduğu yere bırakılmış olabilir."
Tekrar cesede baktım.
Yüzündeki ve bedenindeki izler, olayın yeni olmadığını düşündürüyordu.
"Birkaç saat önce öldürülmüş gibi durmuyor."
Bir an duraksadım.
"Belki üç... belki dört gün önce."
Bakışlarım boyun bölgesine ve üzerindeki izlere kaydı.
"Bir de şu var."
Tayfun dikkatle baktı.
"Buradaki izler, sadece bir saldırı olmadığını düşündürüyor."
Sözlerimi seçerek devam ettim.
"Ölümünden önce uzun süre baskı altında kalmış olabilir."
Bir süre daha cesede baktım.
Söylediklerimi bitirdiğimde Tayfun birkaç saniye sessiz kaldı. Yüzündeki ifadeden ne düşündüğünü anlamak zordu.
Sonra bakışlarını olay yerinden çekti.
"Gel."
Başımı kaldırıp ona baktım.
Tayfun, cesetten birkaç metre uzaklaşarak daha sakin bir noktaya doğru yürüdü. Ben de peşinden gittim.
Koridorun daha boş bir kısmında durdu. Arkada ekiplerin çalışmaları devam ediyor, uzaktan gelen konuşmalar beton duvarlarda yankılanıyordu.
Tayfun ellerini cebine koydu.
"Hande."
"Evet, başkomiserim?"
"Az önce söylediklerin önemliydi."
Sessizce onu dinledim.
"Çünkü çoğu kişi önce gördüğü şeye odaklanır. Yaraya, kana, cesede..."
Kısa bir duraksama yaptı.
"Ama sen olayın nasıl göründüğünden çok, nasıl gerçekleşmiş olabileceğine baktın."
Bakışlarımı ona çevirdim.
Tayfun devam etti.
"Daha önce de birkaç olayda aynı şeyi yaptığını gördüm."
"Nasıl?"
"Detayları fark ettin." dedi. "Ama asıl önemli olan, o detayların neden orada olduğunu sorgulaman."
Bir an sessiz kaldı.
"Bugün de aynısını yaptın."
Tayfun bakışlarını kısa bir süre koridora çevirdi.
"Cinayet büro bu dosyayı yakından takip edecek."
Sonra tekrar bana baktı.
"Eğer bu olayda yaklaşımını ve nasıl düşündüğünü görürlerse, seni değerlendirmelerini sağlayabilirim."
Ne demek istediğini anlamıştım.
"Cinayet ekibi için mi?"
"Evet."
Sesi sakindi.
"Ama bunu bir geçiş bileti gibi görme. Orası daha fazla sorumluluk demek."
Kısa bir sessizlik oldu.
"Şimdilik yapman gereken tek şey, gördüğün şeyi doğru okumaya devam etmek."
Başını hafifçe olay yerine doğru çevirdi.
"Çünkü bazen bir dosyayı çözen şey, büyük cevaplar değil... küçük ayrıntılardır."
Sonra bakışlarını tekrar bana çevirdi.
"Bir şey daha var."
Dikkatle onu dinlemeye başladım.
"Bu ceset adli tıp için morga gönderilecek."
Başımı hafifçe salladım.
"Oradaki incelemeyi takip etmeni istiyorum."
Bir an durdu.
"Dünkü iki cesetle birlikte."
Sözleri dikkatimi çekti.
"Üçü de aynı dosyanın parçaları olabilir. Aralarındaki bağlantıyı görmek önemli."
Tayfun'un sesi her zamanki gibi sakindi.
"Bu gece morgda nöbet tutacaksın."
Kısa bir sessizlik oldu.
"Gece boyunca incelemeleri takip edeceksin. Adli Tıp'tan gelen bütün bilgileri not alacaksın."
"Sabah kaçta?"
"Saat altıda nöbetin bitecek."
Başını hafifçe salladı.
"Sonra elindeki bütün bilgileri toparlayıp dosyaları hazırlayacaksın. Bulguları, raporları ve dikkatini çeken noktaları bir araya getirip bana sunacaksın."
Bir an düşündüm.
"Üç ceset için mi?"
"Evet."
Tayfun bana baktı.
"Çünkü bazen bir dosyayı çözmek için tek bir olaya bakmak yetmez."
Kısa bir duraksamadan sonra ekledi:
"Bazen cevap, iki ayrı yerde duran parçaların birleşmesindedir."
Sonra olay yerine doğru kısa bir bakış attı.
"Bu gece dikkatli ol, Hande."
Sesi ciddi ama sakindi.
"Bakmayı değil, görmeyi dene."
Bölüm etkileşimi
