3. bölüm · Gölge Topluluğu

Bölüm 3: Kapı “Kaybolanların peşinden gidenler, çoğu zaman kendilerini kaybeder.”

Seralina 💫

Soğuk taş zeminde yankılanan adımlarımı dinleyerek binaya doğru ilerledim. Sokağın sonunda, nemli duvarların arasına sıkışmış bu eski yapı, yılların ağırlığını taşır gibi dimdik duruyordu. Zamanın içinde kaybolmuş bir yerdi burası. Bir kapı. Belki de cevaplara açılan bir kapıydı.

Yağmurun bıraktığı izler, betonun yüzeyinde düzensiz şekiller oluşturmuştu. Bazıları bir harf gibi, bazıları sadece anlamsız lekelerdi. Ama sanki tümü, beni buraya getiren görünmez bir yolun işaretleri gibiydi. Kapının önünde durdum. Paslı metal kulp, nemden kayganlaşmıştı. İçimde, henüz bilmediğim bir şeyin korkusu yükseldi.

Ya içeri girersem ve geri dönemezsem?

Bu soruyu kendime defalarca sormama rağmen, cevap hep aynıydı: Geri dönüş yoktu.Elimi cebime attım, orada sıkıca tuttuğum fotoğrafı hissettim. Sedef’in yüzü parmaklarımın ucunda, soğuk bir kâğıt parçasına sıkışmış gibi duruyordu. Onu buraya getiren neydi? Gerçekten buraya gelmiş miydi, yoksa bu da sadece geçmişin bir hayaleti miydi?

Derin bir nefes aldım, kapının soğuk metal kulpuna dokundum ve hafifçe ittim. Kapı, ağır bir gıcırtıyla açıldı. İçeride nem kokusu ve eski tahtaların gıcırdayan sesi beni karşıladı. Zaman, buranın içinde donmuş gibiydi. Loş ışık gözlerime alışana kadar bir an durdum.

İçerisi geniş bir odaydı, fakat tavandaki zayıf lambadan süzülen ışık yalnızca birkaç adımlık bir alanı aydınlatıyordu. Duvarlarda soluk resimler asılıydı. Kimileri yırtılmış, kimileri neredeyse görünmez olmuştu. Bazıları dikkatlice sökülmüş, yerlerinde yalnızca boş çerçeveler kalmıştı. Sanki birileri geçmişi buradan silmek istemişti ama izleri tamamen yok edememişti.

Sonra fark ettim.

İçeride biri vardı.

Gölgelerin içinde bir siluet, hareketsiz duruyordu. Kıpırdamıyordu, ama varlığı odanın havasını ağırlaştırıyordu. İçgüdülerim kaçmam gerektiğini söylüyordu, ama ayaklarım yere çakılmış gibiydi. O karanlık figürün nefes alışlarını bile duyabiliyordum. Bir şey söylemesini bekledim. Belki de benim konuşmam gerekiyordu.

Sonunda, sessizliği bozan o oldu.

"Bizi nasıl buldun?"

Sesi, bir fısıltıyla sert bir emir arasında bir yerdeydi. Sorgulayıcıydı, ama içinde belli belirsiz bir merak da vardı.

Cevap vermeden önce düşünmeliydim. Buraya gelmek bir hata mıydı? Peki ya buradan çıkmak mümkün müydü? Ama artık geri adım atamazdım.

“Sedef,” dedim, sesimin titrememesine dikkat ederek. “O buradaydı, değil mi?”

Adam, hafifçe başını yana eğdi. Yüzü gölgelerin içinde kayboluyordu, ama bakışlarının beni delip geçtiğini hissedebiliyordum.

“Kaybolanların peşinden gidenler, çoğu zaman kendilerini kaybeder.”

Bu bir uyarı mıydı? Yoksa bir tehdit mi?

Bir adım attım, aramızdaki mesafeyi biraz daha kapattım.

“Ben kaybolmaya gelmedim. Sadece gerçeği öğrenmek istiyorum.”

Adam kısa bir sessizlikten sonra hafifçe gülümsedi. Ama bu, sıcak bir gülümseme değildi. Daha çok, bir bilmeceyi çözmeye çalışan birinin ifadesiydi. Sonra yavaşça döndü ve arkasındaki eski tahta kapıyı açtı.

"Öyleyse içeri gel. Ama şunu bil: Buradan geçtiğin an, artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak."

Kapının arkasındaki karanlık, içimdeki belirsizlikle yarışıyordu. O anda bir seçim yapmam gerektiğini biliyordum. Bu kapının ardında gerçeği mi bulacaktım, yoksa daha da derine mi batacaktım?

Cevapları bilemesem de, bildiğim tek bir şey vardı.

Bu yolda geri dönüş yoktu.

Ve ben adımımı attım.