2. bölüm · Gölge Topluluğu
Bölüm 2: İzler
Sabah, yağmur nihayet durmuştu ama havada hala ıslak bir soğukluk vardı. Şehir, sanki geceyi yutmuş, uyanmaya cesaret edemeyen bir yaralı gibi sessizdi. Havanın gri tonu, üzerimdeki ağır duyguyu daha da pekiştiriyordu. Her şey hala sanki dün gibi taze, canlıydı. Kardeşim… O gülüşü, o mavi gözleri, sanki her şey dün olmuş gibi aklımda yankılanıyordu. Ama bir boşluk vardı; yıllar geçtikçe, o boşluk biraz daha büyümüş, biraz daha soğumuştu. Kardeşim kaybolalı yıllar olmuştu ama, ben hala onu arıyordum.
Fotoğraf karesini dikkatle inceledim. Yıllarca kaybolmuş birinin hatırası bu kadar net kalabiliyor muydu? Onun gülüşü, sağdaki biraz çekingen ama içten ifadesi… Şimdi sadece anılarda, bu karede yaşıyordu. Kayıp olan sadece o değil, zamanla birlikte kaybolan tüm o anlar, geçmişti.
Sedef’in kayboluşu, ilk başlarda büyük bir darbe gibi hissettirilmişti. Her şeyin sonu gibi gelmişti. Ama zamanla bu his değişti. Gerçek bir kayboluştu belki de, ama ben buna inanmıyordum. Kaybolmuş olması, hep bir boşluk bırakmıştı. O boşlukla her gece, bir şeyler yaparak uğraştım. Bir yol aradım. Kendisini aradım, kaybolan zamanı aradım.
O gün, o iz… Zihnimde bir ışık yanmıştı. Belki de ilk kez, bir şeyin gerçek anlamda bir bağlantı olduğunu fark ettim. Kardeşimi bulmanın yolu, kaybolanları gömenlerin peşinden gitmekti. İntikam mı? Hayır, bu sadece bir başlangıçtı. O an her şeyin bir anlamı olduğunu fark ettim. Her şey birbirine bağlıydı, bu kadar basitti.
Bir arkadaşım, adı duyulmamış, herkesin uzağında duran bir topluluktan bahsetti. O topluluk, kimseye görünmeden varlığını sürdüren, gerçeği görebilen bir yapının parçasıydı. Ve Sedef’in kayboluşunun, bu topluluğun işiydi.
Şaşırtıcıydı. Kardeşimin kaybolmuş olması, sadece bir kayboluş değil, daha büyük bir şeyin parçasıydı. Bu kayboluşun, beni bir yolculuğa çıkaracak kadar önemli olduğu düşüncesi kafamı kurcalıyordu. O kadar uzun zaman geçti ki, artık sadece intikam duygusu değil, gerçeği öğrenme arzusuyla hareket ediyordum.
Ama bir şey vardı, bir gariplik vardı. Her şeyin bir bedeli olduğunu biliyordum. Kaybolanları bulmaya çalışmak, kaybolmuş bir dünya hakkında daha fazla bilgi edinmeye çalışmak, hayatımı tehlikeye atmak demekti. Ve ben bunu kabul ediyordum.
Gece kararmadan önce, o karanlık sokağa doğru yürümeye başladım. Her adımımda, içimdeki boşluk biraz daha derinleşiyordu. Hâlâ, o kaybolan zamanın, o kaybolan dünyaların peşinden gitmek zorundaydım. Her adımda biraz daha fazla, bir adım daha yaklaşmalıydım.
Sokağın köşesinde, eski bir binanın önünde durdum. Yağmurun bıraktığı izler, betonun yüzeyinde farklı şekillerde birikmişti. Bir an, ne yapacağımı bilemedim. Kaybolmuş birinin ardında, kaybolmuş olan bir dünyanın izleri vardı ve bu izleri takip etmek, beni kim bilir nereye götürecekti.
Ama bir şey vardı. Hiçbir şeyin kolay olmayacağı belliydi. Kardeşimi bulmak, sadece bir mesele değildi. Bu yolculuk, beni farklı bir yere götürecekti. Geri dönüş yoktu. Ama yolun sonunda, bir şey bulmalıyım. Gerçeği…
Ve ne kadar tehlikeli olursa olsun, bu yolda ilerlemek zorundaydım.
