2. bölüm / 3
GÖLGE2. Bölüm
Bölümler 3Şu an: 2. Bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Ertesi sabah saat 8:00’e kurduğum alarmla gözlerimi araladım. Uyanır uyanmaz alarmın rahatsız edici sesini kapattım. Okulun başlamasına 1 saat vardı. Zor da olsa yatağımdan kalkıp banyoya gittim. Yüzümü yıkayıp dişlerimi fırçaladıktan sonra odama geri gelip okul için hızlıca hazırlanırken dünkü kazandığımız maçı düşündüm. Verdiğimiz emeklerin karşılığını alabilmiştik. Bir kaptan olarak takımımımla gurur duyuyordum. Bundan sonraki maçlarımızın nasıl olacağını da çok merak ediyordum.
Ancak merak ettiğim tek şey bunlarla kalmıyor tabii.
Kendi hakkımda da merak ettiğim pek çok şey var.
Mesela gerçek ailem kim? Beni neden terk edip gitmişler? Hâlâ hayattalar mı? Tüm bunları da çok merak ediyordum.
Ben Duru, 17 yaşındayım. On yaşıma kadar yetiştirme yurdunda kaldım. Ta ki bir aile gelip bana anne ve babalık yapmak istediklerini söyleyene kadar. Beni istemelerinin nedeni daha önce hiç çocuklarının olmamasıymış. İlk zamanlarda benimle ilgilenirlerken kendi çocuklarının olacağını öğrendiklerinde hâliyle ilgilerini kendi çocuklarına vermeye başladılar. Aylin ve Aras adında altı yaşlarında ikiz çocukları var. Tüm odakları iş ve kendi çocukları olduğundan pek bir iletişimimiz olmuyor. Sadece bana para verdikleri zaman başka sorunumun kalmayacağını düşünüyorlar. Zaten evde de kendi halimde odamda vakit geçiriyorum. Açıkçası bu durumdan şikayetçi olduğumu söyleyemem. İnsan bir süre sonra yalnızlığa alışıyor ve yalnızlıktan mutluluk bile duyabiliyor.
Düşüncelerimden sıyrılıp saate baktığımda okula gitmek için az bir zamanım kaldığını fark ederek evden çıktım. Okul evimize yürüme mesafesinde olduğu için kulaklıklarımı takıp 5 dakika boyunca yürüdükten sonra okula varmıştım bile. Koridorlar her zamanki gibi kalabalıktı.Kalabalığın arasından geçerek sınıfıma girip en arka cam kenarında oturan Sude ve Melek’in yanlarına gittim. Sude ve Melek benim en yakın arkadaşlarım. Zaten okul takımımız dışında da pek arkadaşım olduğu sayılmaz. Sude beni görünce gülümseyerek,
“Günaydın bacım!” dedi. Ben de aynı şekilde gülümseyerek,
“Günaydın bacılarım,” dedim. Sude bize en çok bacım demeyi seviyordu. Sude’ye özel sözlük yapsak muhtemelen ilk kelime “bacım” olurdu.
Üçümüz birlikte maç hakkında konuşurken Sude’nin telefonu çaldı. Ekrana baktığında yüzünde kocaman bir gülümseme oluştu.
“Mert,” dedi.
Telefonu açıp birkaç dakika konuştuktan sonra bize döndü.
“Mert bugün okuldan sonra buraya gelecekmiş, birlikte bir şeyler yapalım diyor.”
Mert’le Sude tam bir senedir birlikteler ve gerçekten mutlu bir ilişkileri var.
Biz sohbete devam ederken zil çaldı ve hemen sonra matematik hocası geldi. Dört ders de matematik işleyip beyinlerimiz yandıktan sonra ders bittiği gibi öğle yemeği için Melek ve Sude’yle kantine indik. Rastgele boş bir masaya oturduk ve yemeklerimizin hazırlanmasını beklerken havadan sudan sohbet ettik.
Sude bıkkın bir şekilde,
“Of! Kim ayarlıyor bu ders programlarını, 4 ders matematik mi işlenir?” dedi.
Ona tamamen katılıyordum çünkü son kalan beyin hüclerimi de bu 4 derste harcamıştım.
Birkaç dakika sonra yemeklerimizi almak için kalktığımız sırada bir duvara kafamı çarpmışım gibi hissettim. Neye çarptığıma bakmak için kafamı kaldırdığımda onu gördüm.
Duvara değil, tribündeki o çocuğa çarpmıştım!
Ayrıca daha önce bizim okulda olduğunu da hiç fark etmemiştim.
Birkaç saniye anlamsızca birbirimize baktıktan sonra hiçbir şey yokmuş gibi yanımdan geçip gitti.
Ve o an bir şey fark ettim.
Bu çocuk resmen robot gibiydi. İfadesiz ve soğuk biri gibi yani. Tamam, bunu onunla hiç konuşmadan anlayamazdım belki de ama en azından insanlık yapıp bir pardon deyip öyle gidebilirdi. Aslında bana çarpan o değil ona çarpan bendim ama yine de bu hiçbir şey demeden geçip gitmesini haklı çıkarmazdı.
Sinirle gözlerimi devirip yemeklerimizi aldıktan sonra Sude’ye dönüp,
“Sen bu çocuğu tanıyor musun? Dün de tribünde Mert’in yanındaydı.” dedim. Sude kafasını sallayarak,
“Ha evet, Arın. Mert’in çok yakın arkadaşı, hatta galiba en yakın arkadaşı.”
“Arın mı? İlginçmiş.” dedim.
Sude kaşlarını hafifçe çatarak bana baktı.
“Ne demek istiyorsun?” diye sordu.
“Hiç. Sadece daha önce Arın adında birini hiç duymamıştım.”
Hakkında iki şey öğrenebilmiştim. Mert’in çok yakın arkadaşı ve ismi Arın.
Sude bana tam cevap vereceği sırada arkamızdan alaycı tonda bir ses duyuldu,
“Bende daha önce Duru adında birini hiç duymamıştım(!)”
Bu sesle arkamı döndüm.
Arın tam karşımızdaydı.
Şaşkınlıkla suratına baktım. Rezil olduğumu düşünerek utanırken bir de sinirle,
“Sen bizi mi dinliyorsun?” diye hesap sordum.
Dediklerim karşısında dudağının kenarında belli belirsiz bir gülümseme oluştu.
“Hayır. Ama hakkımda biraz daha yüksek sesle konuşursanız belki bir dahaki sefere dinleyebilirim.”
Sude’yle Melek gülmeye başladı. Ben ise bu rezilliğim karşısında ne diyeceğimi bilemeden aval aval Arın’ın yüzüne bakakaldım.
En sonunda “Ben Duru.” diyebildim. Hafifçe kafasını sallayarak,
“Biliyorum.” dedi.
“Nereden biliyorsun?”
Arın, birkaç saniye bana baktıktan sonra omuz silkti.
“Formanda adın yazıyordu,”
Bu cevabıyla onun gibi alaycı bir ses tonuyla gülmeye çalışarak,
“Demek beni izliyordun.” dedim.
“Maçı izliyordum,” dedi anında “Seni değil.”
“Aynı şey.”
“Değil,” derken ilk defa içten bir şekilde gülümsediğini fark ettim. O kadar da robot değilmiş demek ki.
Daha sonra hiçbir şey demeden yanımızdan ayrıldı. Çocuğun hakkında konuşurken ona yakalanmıştık! Belli etmemeye çalışsam da çok utanmıştım.
“Of,rezil olduk çocuğa!” dedim utançla.
Melek gülerek,
“Biz değil sen rezil oldun valla!” dedi. Melek’in söylediğine oflayarak masaya oturdum. Bu rezilliğimi unutmaya çalışacaktım. Hem sonuçta sadece ilginç bir ismi olduğunu söylemiştim, kötü bir şey değildi.
Yemeklerimizi bitirdikten sonra zilin çalmasıyla sınıfa geçtik.
Son dersler de bittiğinde Sude Mert’le birlikte sinemaya, Melek de eve gitti.
Benimse hiç eve gidesim yoktu. Okulun yanındaki parkın boş banklarından birine oturup defterimi çıkarttım. Etrafımda gördüklerimi çizmeye başladım.
Kuşları, çocukları, salıncakları, çimleri çizdim. Canım sıkıldığında, yalnız kaldığımda hep etrafımda gördüğüm şeyleri çizerim. Nedense bana iyi geliyor ve bu konuda yeteneğim yok diyemem. Sessizce resim çizmeye devam ederken telefonuma bildirim geldi. Defterimi kenara bırakıp telefonu elime aldığımda bildirimin Instagram’dan geldiğini gördüm. Bir hesap istek atmıştı. Kullanıcı adı GÖLGE’ydi. Açıklamasından Yıldız Koleji’nin itiraf sayfası olduğunu gördüğümde isteği kabul ettim. Okulun öğrencileri tarafından eğlence amaçlı açılan birçok bu tarz hesap gördüğüm için garipsememiştim. Telefonu bırakıp resim çizmeye devam ettikten bir süre sonra eve geldim. Çantamdan anahtarı çıkartıp kapıyı açtım. Evde Aylin ve Aras oyun oynuyorlardı ve bakıcıları Sena Abla da yanlarında oturuyor ve çay içiyordu. Sena Abla’ya selam verip odama çıktım. Üstümü değiştirip hızlıca bir duş aldım ve odamda biraz kitap okumaya başladım. Kardeşlerimin kahkaha sesleri odama kadar geliyordu ama ben her zamanki gibi odamda yalnız bir şekilde vakit geçiriyordum. Yalnızlığı sevdiğimi söylemiştim ancak yine de bazen insan yanında birilerini arıyordu. Bu düşüncelerden kopup 1 saate yakın kitap okuduktan sonra telefonumda biraz gezindim. Instagram’a girdiğimde Gölge adlı hesabın bir gönderi paylaştığını fark edip üstüne tıkladım. Gördüklerim karşısında gözlerim şaşkınlıkla açıldı. Çünkü gönderide kocaman harflerle “ÜVEY EVLAT DURU YILMAZ GÖRÜNDÜĞÜ KADAR MASUM DEĞİL!” yazıyordu.
Ne demekti bu?
Daha da önemlisi bu kişi kimdi ve neden benim hakkımda böyle bir şey söylüyordu?
Bölüm etkileşimi
