4. bölüm · GÖLGE

Bölüm 4

Ateş Böceği

DÖNÜŞÜ OLMAYAN GECE

Adam uzun süre konuşmadı. Gözleri yüzümde sabit kaldı. İfademi okuyordu. Yalan mı söylüyorum, blöf mü yapıyorum, yoksa gerçekten köşeye sıkışmış bir insan mıydım… bunu çözmeye çalışıyordu. Sonra hafifçe nefes verdi. Sinirli değildi.

Başını eğip kısa bir kahkaha attı. Soğuk, kısa ve duygusuz.

“Yanlış düşünüyorsun,” dedi. “Benim tehdit edilmekten korktuğumu sanıyorsun.” Arkasına yaslanıp elini arkaya attı.

“Telefonundaki video beni batırmaz,” diye devam etti.

“Ama zamanımı çalar. Gürültü yaratır. Düşmanlarımı cesaretlendirir.”

Başını çevirip bana baktı. İşte o anda bakışları değişti. Hesap yapan bir adamın bakışıydı bu. “…ve şu sıralar benim en çok ihtiyacım olan şey sessizlik.”

Yavaşça geri döndü. “Sen evlilik istiyorsun. Peki sana neden ihtiyacım olsun?”

Tam konuşacaktım ki elini kaldırdı. Susturdu beni. “Cevabı ben vereyim.”

Masaya yaslandı. “Yakında yapacağım bir anlaşma var,” dedi. “Büyük. Temiz görünmesi gereken bir anlaşma.”

Gözleri daraldı. “Ailem benden çok benim olmam gereken aile yapısına, itibara ve… istikrara önem veriyor.”

Kısa bir duraksama. “Bekâr olmam onların hoşuna gitmiyor.”

O an söylediklerinin nereye gittiğini anladım.

“Benim bir eşe ihtiyacım var,” dedi düz bir sesle. “Gerçek değil. Ama yeterince inandırıcı.”

Bakışları üzerimde gezindi. Sözleri keskin ama sakindi. “Sen ise korunmaya ihtiyacı olan birisin. Ben sana dokunulmazlık veririm.”

Başını hafif eğdi. “Sen bana ailem tarafından saygınlık görüntüsü verirsin.”

Sessizlik çöktü.

Sonra şartını söyledi. “Benim eşim gibi yaşayacaksın. Toplantılara katılacaksın. İnsanların önünde rolünü kusursuz oynayacaksın.”

Bakışları sertleşti. “Karşılığında videolar yok olur. Geçmişin yok olur.”

Durdu. Ve son darbeyi indirdi. “Ama bir hata yaparsan… seni korumak için hiçbir nedenim kalmaz. Evet kadınlara karışmıyoruz ama kadınlara karışan kadınlarımız var.”

Gözlerini gözlerime sabitledi. “Şimdi söyle… bu anlaşmayı gerçekten kaldırabilecek misin? Soyadımı taşıyabilecek misin?”

“Anlaşılan bu iş ikimiz için de işe yarar.” Dedim. Kafasını salladı. Ne yapacağımı bilmez bir haldeydim. Böyle kararsız kaldığım konuları anneme danışırdım aslında. Şimdi ise kimsesiz biriymiş gibi zorla kendimi bir adamın kollarına atıyordum.

“Bu gerçek bir evlilik olmayacak.” Dedim.

“Tabi.” Dedi. Sanki kendi hayatı değil de başkasının hayatına karar verir gibi soğuk, aniden, düşünmeden karar veriyordu.

“Formaliteden…” Dedim.

“Evet.” Dedi.

“Gücünü verecek misin bana da? Beni de ciddiye alacaklar mı artık? İntikam almak istesem mesela? Her şeyini verebilecek misin? Yani her şeyini derken… gücünü. Yeri gelince zekanı yeri gelince sahip olduğun maddi gücü?” Dedim.

“Para için gelmedim diyip böyle konuşman garip.” Dedi.

“Hayır. Sizden servetinizi istemiyorum. Sadece işimi görene kadar yanımda olun yeter.” Dedim.

“Sende benim işimi görene kadar yanımda olacaksın. Bu uzun bir süre.” Dedi.

“Farkındayım.” Dedim. “Ben kabul ediyorum.”

Hayatımı değiştirecek o kararı vermiştim. Elini uzattı bana.

“Anlaştık o halde.” Dedi.

“Anlaştık.” Dedim elini sıkarak. “Ben… Adınızı bile bilmiyorum. İnsanları inandırmamız gerek aslında.”

“Sen olayların çok başındasın Gülce.” Dedi.

“İsmimi nerden biliyorsunuz?” Dedim.

“Önce bir sizli bizli konuşmayı bırakalım. Gülce… Şu hayatta benim bilemeyeceğim şey yok. Bunu hiç bir zaman unutma. Eğer bir gün benim arkamdan iş çevirirsen bunu iki kez düşün.” Dedi. Hiç bir şey demiyordum. Öylece duruyordum.

“Zaten arkandan iş çevirmem. Tek yapacağım şey farklı yolla… farklı yolla intikam almak. Yada onların dünyasında yok olmak. Bilmiyorum kendimce intikam almak istiyorum.” Dedim.

“Sorun ne?” Dedi kaşları çatık bir şekilde.

“Zamanı gelince belki öğrenirsiniz.” Dedim, gözümdeki yaşları silerken. “Dediğim gibi sizi tanımıyorum, hakkınızda hiç bir şey bilmiyorum.”

“Ben Doğukan. Doğukan Beyoğlu. Cesareti hayran kaldım doğrusu. Hiç bir bilgin olmadığı bir adamı önce tehdit ediyorsun sonra kendine koca yapmak istiyorsun. Ya ben sana çok kötü şeyler yapacak biriysem?” Dedi. Bakışları keskin ama merak doluydu. Dirseklerini dizine koyup bakışlarını bana sabitledi.

“Değilsiniz.” Dedim.

“Nerden biliyorsun?” Dedi, kafasını soru sorar gibi hareket ettirerek.

“Çünkü kötü biri her şeye rağmen cinsiyet ayırmaksınız orda beni vururdu. Bu olayı gören biri demek sizin için tehlike arz eder.” Dedim.

“Hayır. Benim için küçücük bir nokta kadar tehlike oluşturmaz.” Dedi.

“Oluşturdu ama şimdi.” Dedim.

“Karşılıklı ihtiyaçlarımızı görcez diyelim biz ona. Eğer benim işime de yaramamış olsaydın burdan elin boş dönmek zorunda olurdun. Ve beni ayrıca tehdit ettiğin için maalesef bu kez hayatını sen tehlikeye atmış olurdun. Bizimkiler rahat durmaz.”

“Her şeyi göze alarak geldim ben buraya.” Dedim.

“Ölümü bile?”

“Ölümü bile.” Dedim, kendimden emin. Ellerim titriyordu.

Ellerimin titremesi.
Ağlamalarım hızlanması.
Yüksek sesle hıçkırıklar eşliğinde ağlamam.

Hepsi bir anda oldu. Yine yaşadıklarım, omuzlarıma binen yükler sayesinde taşıyordum. Kimisine göre aşk acısı o aşk acısının vermiş olduğu ızdırap çok zordu. Bense aşktan bi haber asla aşk önceliğim olmamış, hiç aşk yüzünden ağlamamış bile, sevmeyi bile bilmeyen biriydim. Kısacası aşk körüydüm. Ben canımı yakan hiç bir zaman aşk olmadı. Hep ailemleydi savaşım. Hep aileden yaralıydım. Hatta kimi zaman aşk acısı çekenlere imreniyordum. Dert değildi bana göre bunlar.

“Neyin var senin? İyi misin?” Dedi Doğukan.

“Özür dilerim ben…” dedim. Susmaya çalışıyordum. Ama yüzüm istemsizce kasılıyordu. Durmak bilmiyordu.

“Az önce bana kafa tutan kız sen değilmiş gibi davranıyorsun. Senden biraz daha güçlü olmanı istiyorum. Benim eşim olacaksan bu çok önemli.” Dedi Doğukan. Koyun can derdinde kasap et. İşte dünyanın gerçek hali buydu. Düşmene bile izin vermiyorlardı. Tamam benimde şuan yaptığım hiç mantıklı değildi tabi ama… Ne bileyim yine de bunu söylememesi gerekirdi.

“Normalde böyle biri değilim. Şu sıralar kötü zamanlardan geçiyorum. Bir de kaldı ki gözümün önünde biri öldü. Ben böyle şeylere alışık değilim. Ben kalksam iyi olacak.” Dedim.

Ayağa kalktığım anda gözüm karardı. Odanın renkleri, karşımda duran adam yok olmaya başlıyordu. Gözlerim açıktı, bunu biliyordum. Kulağıma keskin bir cızırtı sesleri vardı. Gözlerimi açmaya çalışıyordum. Ama hiç bir şey görmüyor ve duymuyordum. Tek hissettiğim şey kolumda bir eldi. Sonrası yok.

Gözlerimi kapadım. Tatlı bir uyku çökmüştü üzerime; sanki günlerdir uyanmamış, aç gözlerle uykuya dalmıştım. Belli belirsiz rüyalar görüyordum: annemin yüzü, bir araba, tanımadığım sesler… Gürültü, kaos… çok garipti.

Gözlerimi açtığımda, yanağıma çarpan elin acısıyla doğruldum. Karşımda o adam duruyordu.
“Neredeydim ben?” dedim, şaşkın ve korku karışımı bir sesle. “Bu adam kim? Annem nerede? Eren nerede?” Derken beynimin sistemleri yavaş yavaş yerine oturmaya başladı. Karşımda duran adamı tanıyordum artık.

“Gülce, iyi misin?” dedi. Yüzünde inanması güç bir endişe vardı.

Bir süre gözlerimi kapalı tutarak kendime gelmeye çalıştım. İçimdeki acı, çaresizlik beni günden güne mahvediyordu. Sonra kendimi toparlamaya çalıştım. Titrek bir şekilde doğruldum. Kalkmaya çalıştım.

“İstersen yat burda. Bir doktor çağırayım.” Dedi Doğukan. Değişik biriydi, karmaşık biri. Böyle söyleyen bir adam nasıl olurda hiç acımadan bir adamı öylece öldürürdü?

“Gerek yok iyiyim. Bayılmanın etkisiyle sanırım bazı şeyleri hatırlamakta zorlandım. Ama şimdi gerçekten iyiyim.” Dedim.

Başımı tutup ayağa kalktım. Derin bir nefes aldım. “Ben artık gitsem iyi olacak.”

“Numaranı yaz.” dedi Doğukan, telefonunu bana doğru uzatırken. Sesi yine sakindi ama bu kez içinde emirden çok kontrol vardı. “Sonra çocuklar seni evine götürsün.”

Telefonu elinden aldım. Parmaklarım hâlâ titriyordu. Ekran bulanık görünüyordu; gözlerim mi doluydu yoksa başımdaki ağrı mı dünyayı eğip büküyordu anlayamıyordum. Numaramı yazarken birkaç kez yanlış tuşa bastım.

“Gerek yok…” dedim güçlükle. “Ormana götürsünler yeter. Motorum orada.”

Doğukan’ın bakışları sertleşti. “Gülce,” dedi ismimi özellikle vurgulayarak, “bu halde motor kullanmayı düşünme bile.”

Bir adım yaklaştı. Sesini yükseltmedi ama itiraz edilemeyecek kadar netti. “Çocuklar seni bırakır. Ve yarın seni alırlar. Halletmemiz gereken işler var.” Kısa bir duraksadı. “Önceliğimiz… birbirimizi tanımak.”

Kalbim garip bir şekilde hızlandı. Sanki söylediği şey bir anlaşmadan çok kader cümlesiydi. Kendi numaramı kaydettikten sonra emin olmak ister gibi onun telefonundan kendimi aradım. Telefonum cebimde titreştiğinde içimde tuhaf bir gerçeklik hissi oluştu. Artık geri dönüş yoktu.

Telefonu ona uzattım. “Yarın…” dedim tereddütle. “Bilmiyorum, çıkamayabilirim.”

“Sağlık sorunun nedeniyle mi?” Dedi. Kaşları hafifçe çatıldı. Başımı hayır manasında salladım.

“Hayır. Sağlık sorunum yok… sadece bayıldım.” İçimden geçenleri söylemem mümkün değildi. “Sebebi var.” Derin bir nefes aldım.

“Yarın akşam annemlerle babam kardeşimin yemin törenine gidecek. Ben Eren’e bakmak zorundayım. Daha küçük.”

“Eren?” diye sordu.

“Kardeşim.” dedim yumuşayan sesimle. “Küçük olan.” Bir an sustum. Söyleyeceklerim boğazıma düğümlendi. Ama artık duramazdım.

“Eğer senin için sorun olmayacaksa…” dedim kelimeleri toparlamaya çalışarak. “Annemler döndükten sonra gelsem… tamamen. Yani…”

Başım zonkluyordu. Ne söylediğimi bile zor kavrıyordum. “Seninle yaşamaya başlasam… olur mu?” Diye sordum. Kendi sesim bana yabancı geldi. Bu gerçekten ben miydim?

Doğukan birkaç saniye yüzüme baktı. O bakışta hesap vardı, ölçüp biçme vardı… ama beklemediğim bir yumuşaklık da gizleniyordu.

“Tamam,” dedi sonunda. “İstediğin gibi olsun.” Elini uzattı. Elini tuttuğumda ayağa kalkmaya çalıştım. Dizlerim hâlâ güçsüzdü ama kimsenin beni böyle görmesini istemiyordum. Güçsüz değilmişim gibi davranmak zorundaydım. Ama o… zaten her hâlimi görüyordu.

“Yarın seni ziyarete geleceğim.” dedi. Şaşkınlıkla baktım.

“Beni mi?” Bir an duraksadım. “Yani… bize mi geleceksin?”

“Bir mahsuru mu var?” dedi sakinlikle. “Ailenin evde olmayacağını söyledin.”

İçimde kısa bir gerilim yükseldi. “Yoklar ama… alt katta amcamlar oturuyor.” Doğukan’ın bakışları keskinleşti.

“Korkuyor musun?” dedi. Sessizlik uzadı. Sonra hafifçe eğilip ekledi: “Amcandan?” İçimde bir şey sızladı ama belli etmedim. Başımı kaldırdım.

“Hayır,” dedim hızlıca. “Neden korkayım ki?” Bir an gözlerinin içine baktım. Derin bakıyordu gözleri. Kendini gizleyen birinin bakışları gibiydi. Sanki uçsuz bucaksız bir derinlikti. “Gel tabii.”

Aslında korktuğum şey Doğukan’ın gelmesi değildi. Hayatımın gerçekten değişmeye başlayacak olmasıydı.
Arabanın kapısı önümde açıldığında artık konuşacak gücüm kalmamıştı. Doğukan’ın adamları tek kelime etmeden beni arka koltuğa aldılar.

Yol boyunca başımı cama yasladım. Sokak lambaları gözümün önünden akıp gidiyordu. Her ışık geçişinde yaşadıklarım yeniden zihnime çarpıyordu.Bir adamı tehdit etmiştim.Onunla evlilik konuşmuştum.Bayılmıştım.Ve şimdi… hiçbir şey olmamış gibi eve dönüyordum.

Sanki hayatım ikiye ayrılmıştı. Arabaya binmeden önceki Gülce ve indikten sonraki Gülce.

Araba arkamdan sessizce uzaklaştı. Kapıya doğru yürürken dizlerimin hâlâ tam tutmadığını fark ettim. Anahtarı kilide zor soktum.

Kapıyı açar açmaz annemin sesi yankılandı. “Gülce?!”

Odama girdiğim anda annem hızla yanıma geldi. Yüzü bembeyazdı. Gözleri korkuyla büyümüştü.

“Neredeydin sen? Telefonuna ulaşamadım! Öldüm meraktan!” dedi omuzlarımdan tutarak. Bir an ne söyleyeceğimi bilemedim. Gerçeği anlatamazdım. Anlatsam kimse inanmazdı zaten.

“Arkadaşlarla dışarıdaydım anne… biraz hava almam gerekiyordu,” dedim yorgun bir sesle.Annem yüzüme dikkatlice baktı.

“Yüzün neden böyle solgun? Ağladın mı sen?” Dedi. Başımı kaçırdım.

“Yorgunum sadece.” Dedim. Derin bir nefes aldı, sonra aceleyle konuşmaya başladı.

“Biz birazdan çıkıyoruz zaten. Baban hazırlanıyor. Yemin törenine geç kalacağız. Sen Eren’e bakacaksın tamam mı? Yemek dolapta, ilacını da saatinde ver.” Dedi. Eren’in adı geçince içimde bir şey yumuşadı. Normal hayat… hâlâ buradaydı.

“Tamam,” dedim sessizce.

Annem hâlâ şüpheyle bakıyordu ama vakti yoktu. Koridorda valiz sesi, babamın aceleci konuşmaları duyuluyordu. Ev birkaç dakika içinde telaşa boğuldu. Kapının önünde ayakkabılarını giyerken annem dönüp son kez baktı bana.

“İyi misin gerçekten?” Diye sordu. Bir saniye duraksadım. Bugün ölmekle yeni bir hayata başlamak arasında yürüdüğümü söyleyemezdim.

“İyiyim anne,” dedim. “Merak etme.”

Kapı kapandı. Ev bir anda sessizliğe gömüldü. Ve ben… duvara yaslanıp yavaşça yere çöktüm. Çünkü artık biliyordum. Yarın Doğukan gelecekti. Ve hayatım geri dönülmeyecek şekilde değişecekti.