3. bölüm · Gökyüzünün laneti
Bölüm 3
,1.GÖLGENİN DOĞUŞU
ASİ'nin öfkesi, gökyüzünü yakan bir fırtınaya dönmüştü. Kanatlarından yükselen gri alevler, hem melekleri hem şeytanları yere savuruyordu. Işık ile karanlığın birleşiminden doğan bu güç, savaş meydanını parçaladı.
Göksel ordunun komutanı şaşkınlıkla haykırdı:
“Bu… saf olmayan bir güç! Melek de değil, şeytan da!”
Cehennemden gelen lordlar ise geri çekildi, crown'nun yok oluşunu bir zafer gibi görseler de asi'nin yeni gücünden ürkmüşlerdi.
Ama asi, hiçbirini duymuyordu. Gözleri hâlâ crown'nun gölgelerin içine çekilen siluetindeydi. Her darbesinde daha da güçlü hissediyor, fakat içindeki kontrol giderek kayboluyordu.
Sonunda gri alev kılıcı mühürlü taşlara çarptı. Taşlar çatladı, yeryüzü titredi. Ve o an… mühür parçalandı.
Siyah bir sütun göğe yükseldi. Fısıltılar tüm canlıların zihnine yayıldı:
“Beni uyandıran… öfken oldu, asi
Gökyüzü karardı, ışık ve alev aynı anda söndü. Her iki ordu da savaşmayı bıraktı. Tüm gözler çatlayan mühüre çevrildi.
Gölgelerden devasa bir siluet belirdi. Ne kanadı vardı ne de boynuzu; hem meleği hem şeytanı andıran, ama ikisini de aşan bir varlık. Araf’ın Efendisi yüzyıllar süren zincirlerinden sıyrılıyordu.
Asi dizlerinin üzerine çöktü, nefesi kesildi. Kendi öfkesinin, crown'ukurtarmak isterken tüm dünyayı felakete sürüklediğini fark etti.
Efendi’nin gözü gri bir parıltıyla asi.ye döndü.
“Sen… benim mirasçım olacaksın.”
O an asi'nin kalbine buz gibi bir şey saplandı. Crown'nun sesi gölgelerden duyuldu, boğuk ve uzak bir yankıyla:
“asi… sakın ona boyun eğme…”
Asi'nin gözleri doldu. Kalbi parçalanıyordu. Crown hâlâ yaşıyordu ama karanlığa zincirlenmişti. Onu kurtarmak için daha büyük bir bedel ödemesi gerektiğini anladı.
2.IŞIĞIN FEDASI
Araf’ın Efendisi gökyüzünde yükselirken, savaş meydanı sessizliğe gömüldü. Melekler ve şeytanlar bile artık kılıçlarını bırakmış, sadece o gölgenin dehşeti karşısında geri çekilmişti.
Asi'nin kanatlarından yayılan gri ateş titremeye başladı. Kalbinin derinliklerinde Crown'nun sesi hâlâ yankılanıyordu:
Asi… sakın boyun eğme…”
Gözlerinden yaşlar süzülürken kılıcını yere sapladı. Yavaşça gökyüzüne baktı, gri alevleri sönmeye yüz tutmuştu.
“crown alacaksan… benim ışığımı da al.”
Araf’ın Efendisi kısık bir kahkaha attı.
“Işığını feda etmek… seni tamamen bana bağlar. O zaman crown da sen de benim zincirim olursunuz.”
Asi başını kaldırdı, gözlerinde korku yerine kararlılık vardı.
“Öyle olsun. Onu karanlıkta yalnız bırakmam
Kanatlarını açtı. Beyazın son parıltısı, griyle karışarak gökyüzüne yayıldı. Kalbinin içinden ışık fışkırdı, bedeninden ayrılarak crown'u saran gölgelerin içine aktı.
Bir an için savaş meydanı gündüz gibi aydınlandı.Gölgeler çığlık attı, crown bedeni titredi. Zincirler çatırdadı, kırılmaya başladı. Crown'nun gözleri açıldı, siyah boşluğun içinden parlayan kırmızı yerine, eski derin kahverengisi göründü
Ama asi'nin bedeni zayıflıyordu. Kanatları dökülüyor, alevleri sönüyordu. Kendi öz ışığını, varlığını, tek hayat bağını bırakıyordu.crown sonunda gölgelerden kurtuldu, yere yığıldı. Nefes nefese asi'ye baktı.
“Hayır… neden yaptın bunu? Sen olmadan ben… hiçbir şeyim!”
Asi'nin sesi fısıltı kadar zayıftı ama içinde sonsuz bir sevgi vardı:
“Benim ışığım sende yaşayacak, crown… Beni karanlıktan sen çek…”
Son sözleri havada asılı kaldı. Varlığının ışığı crown'nun kalbine aktı. Asi'nin gözleri kapandı, bedeni gri küle dönüşmeye başladı.
Araf’ın Efendisi öfkeyle kükredi. Çünkü asi'nin ışığı, onun zincirlerini daha da çatlatmış ama aynı zamanda crown'nun kalbine mühürlenmişti.crown ayağa kalktı, gözlerinden yaşlar süzülüyordu. İçinde asi'nin ışığı yanıyordu. Ve o ışıkla birlikte yeni bir güç doğmuştu:
Ne tam karanlık ne tam ışık… intikamın alevi.
