17. bölüm · Gökyüzünün külleri
SIRTINDAKİ YÜK VE VEDANIN AYAZI
Deniz Karaca’nın çalışma odasında yankılanan o tek cümle, Karaca evindeki tüm neşeyi ve sıcaklığı bir anda dondurmuştu. Sınır hattında patlak veren çatışmalar ve insani kriz, Türkiye sınırına doğru devasa bir göç dalgasını ve çatışma riskini beraberinde getiriyordu. TSK ve AFAD, sivil lojistik ve arama kurtarma altyapısının başına acilen tecrübeli isimleri çağırıyordu.
Salondaki sessizliği ilk bozan Ayla oldu. Oturduğu koltukta elini yavaşça karnına, henüz belli bile olmayan o küçük çıkıntıya götürdü. Gözleri Umut’a kilitlenmişti. Bakışlarında büyük bir korku ama aynı zamanda Umut’un içindeki o görev bilincini tanıyan acı bir kabulleniş vardı.
Umut, Ayla’nın yanına adımladı. Dizlerinin üzerine çöktü, karısının titreyen ellerini kendi sert avuçlarının arasına aldı.
"Gitmeli miyim?" diye sordu Umut. Sesi fısıltı gibiydi. Hayatında ilk kez bir görev teklifi karşısında tereddüt ediyordu. İçinde büyüyen o aile babası, "Kal, karını ve doğacak çocuğunu koru" diye bağırırken; ruhunun derinliklerindeki o eski arama kurtarmacı, "Orada binlerce çaresiz insan ve çocuk var" diyordu.
Ayla, gözlerinden süzülen yaşları silmeden Umut’un yüzünü avuçladı. "Seni burada tutarsam... İçindeki o merhametli adamın öleceğini biliyorum Umut. Sen oradaki çocukları kaderine terk edip bu evde huzurla oturamazsın. Ama bana söz vereceksin." Ayla, Umut’un gözlerinin içine bakarak sesini sertleştirdi: "Bize geri döneceksin. Maceraya atılmak yok, kendini feda etmek yok. Koordinasyonu kuracaksın ve bana, evladımıza geri geleceksin."
"Söz veriyorum," dedi Umut. Ayla’nın alnına uzun, derin bir öpücük kondurdu. "Sana ve bebeğimize geri döneceğim."
O sırada salona giren Barış’ın elinde deri ceketi ve sırt çantası vardı. Yüzündeki o şakacı adam gitmiş, yerine sahadaki o gözü pek, haberleşme ve lojistik uzmanı gelmişti. Umut’un omzuna vurdu.
"Sert oğlan," dedi Barış, hafifçe gülümsemeye çalışarak. "Sınır hattındaki tüm iletişim ve siber güvenlik ağını kurmamız lazım. Sistem çökerse asker de siviller de kör kalır. Yalnız gitmiyorsun, beraberiz."
Umut doğruldu, dostunun gözlerine baktı. İkisi de kelimelere dökmedi ama ikisi de Volkan’ın eksikliğini ilk kez bu kadar ağır hissetti. Eskiden üç kişi gittikleri o cehenneme, bu kez iki kişi gidiyorlardı.
Gece yarısı, AFAD’ın Bilkent’teki ana merkezinden kalkan askeri nakliye uçağının pistteki motor uğultusu Ankara gecesini sarıyordu. Karlı ve soğuk bir rüzgar pisti döverken Umut, Ayla, Deniz ve Barış uçağın kargo kapısının önünde duruyorlardı.
Deniz Karaca, ikisinin de sırtını sıkıca sıvazladı. "Dualarımız sizinle. Sistemlerin altyapısını kurar kurmaz merkeze döneceksiniz, sahada sıcak temas bölgesine girmek yok. Anlaşıldı mı?"
"Anlaşıldı Deniz Ağabey," dedi Barış.
Ayla, Umut’un boynuna sarıldı. İki genç insan, rüzgarın uğultusu arasında birbirlerinin kokusunu içlerine çektiler. Ayla, Umut’un kulağına fısıldadı: "O geldiğinde yanında olacaksın Umut. Sakın bizi yarım bırakma."
Umut, karısını son kez öpüp arkasını döndü. Barış ile birlikte kargo uçağının devasa demir merdivenlerini tırmandılar. Kapı kapanırken Umut’un gördüğü son şey, Ankara’nın ayazında tek başına duran ve karnını tutan Ayla’nın silüetiydi.
Uçak havalanıp sınır bölgesindeki Hatay/Kilis hattına doğru süzülürken, kargo bölümündeki loş kırmızı ışık altında Umut ve Barış yan yana oturuyordu. Uçağın sarsıntısı arasında Barış, cebinden çıkardığı küçük bir fotoğrafı Umut’a uzattı.
Bu, yıllar önce üçünün—Umut, Volkan ve Barış’ın—ilk saha görevinde çekildikleri, kenarları kıvrılmış bir fotoğraftı.
"Sence bizi izliyor mudur?" diye sordu Barış. Sesi gürültülü motor sesine rağmen pürüzlü çıkmıştı.
Umut fotoğrafa baktı. Volkan’ın gülümseyen yüzüne parmağıyla dokundu. "İzliyordur," dedi Umut. "Ve yine o gıcık esprilerinden birini yapıyordur."
Barış hafifçe kıkırdadı ama gözleri dolmuştu. Fotoğrafı cebine koyup arkasına yaslandı. "Bu son görevimiz olacak Umut. Buradan dönünce o siber güvenlik şirketini tamamen çocuk rehabilitasyonuna devredeceğim. Ben de evleneceğim oğlum, senin gibi hanımköylü olacağım."
Umut, dostunun bu sözlerine tebessüm etti ama içini aniden sebepsiz, buz gibi bir ürperti kapladı. Pencereden dışarı baktığında, aşağıda uzanan karanlık dağlar ve sınır çizgisinden yükselen dumanlar görünüyordu.
Savaşın ve yıkımın ortasına, hayatlarının en karanlık ve en büyük fedakarlık alanına doğru alçalıyorlardı. Umut Karadağ, Ayla’ya verdiği sözü tutmak ve evladına kavuşmak için bu cehennemden sağ çıkmak zorundaydı.
