GÖKBÖRÜ kitap kapağı

1. bölüm / 1

GÖKBÖRÜ

GÖKBÖRÜ

Yazar: Soloriss Gece

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 1Şu an: GÖKBÖRÜ
  1. 1 GÖKBÖRÜ3.668 kelime · Okuduğun bölüm

Merhaba sevgili okurlarımm!

Öncelikle hoşgeldinizz

Yepyeni bir kurguyla sizlerle birlikteyiz umarım seversinizz

🪽

Lütfenn okurken bol bol yorum yapmayı ve bölümü beğenmeyi unutmayın destekleriniz benim için çok önemlii.

Hazırsanızz sizi bölüme alıyorum..

Öncelikle küçük bir duyuru geçicem asıl erkek karakter ve kadın karakter bu bölümde yok 1. Bölümde olacak bu bölümde erkek karakter için değerli bir yeri olan birisinin ağzından olan bir bölümdür!.

Şarkılar: son aşkım- yalın, acı bal, rüya gibi-dedüplüman,

🪽

Dondurucu soğuk ciğerlerime akın ediyordu. Dağın soğuk ayazı bedenimi soğuturken etrafım bir sis bulutundan farksızdı. Göz gözü görmüyordu. Gözlerimi zar zor araladım. Nefesim boğazımda tıkanıyor, ciğerlerime tek bir zerre havanın girmesine izin vermiyordu.

Gözlerimi aralayabildiğim kadarıyla baktım etrafıma. Burası bir çatışma alanı değil, tam anlamıyla bir kıyamet yeriydi. Nemli, kan kokan toprağın üstünde yatıyordum. Titreyen elim görüş açıma girdi. Etrafımdaki patlama sesleri, kurşun vızıltıları kulağıma ulaşmıyordu bile. Hiçbir şey hissedemiyordum. Az önce hemen yanı başımızda patlayan o hain pusuda yere yığılmışım.

Görüş açımda toprağa uzattığım, dermanı kalmamış elim vardı. Kulağım uğul uğul cızırdıyor, etrafımdan boğuk çığlıklar ve telaşlı ayak sesleri geliyordu. Tam o an görüş açıma bir askeri postal girdi. Başımı santim santim, ağır bir yük taşır gibi kaldırdım ve başucumda diz çöken adamın yüzüne baktım.

​"Kuzey! Aslanım Kuzey, bana bak! Kuzey!"

Komutanım yanı başımda diz çökmüştü. Ardından diğer silah arkadaşım girdi görüş açıma. O da komutanın hemen yanında, çamurun ortasına diz çöktü.

​"Kuzey! Oğlum duy lan beni! Kapatma gözlerini!" diye bağırıyordu.

Komutanımın gözünden süzülen tek bir damla yaş, barut kokan yanağıma damladı. Arkadaşım omuzlarımdan tutup beni sarsmaya çalışırken komutanım başını ellerinin arasına alıp göğe doğru "Kuzey!" diye haykırdı. Gözlerimi zar zor açıp kapattım. Komutanım bana sesleniyordu, yalvarıyordu... Oysaki biliyordu cevap veremeyeceğimi. Çünkü az önce, gövdemden ayrılan belimden aşağısı, kafasının birkaç santim üstünden uçup gitmişti.

Gözlerim kapanıp açılıyordu. Adımı haykırıyor, durmadan kanayan yerlerime müdahale etmeye çalışıyorlardı. Ama ölüm zaten yanı başımızdaydı. Aldığımız her nefeste, içtiğimiz her yudum suda, bir çay molasındaki gülüşümüzde, attığımız her adımda tek sırdaşımız, tek yarimiz ölümdü bizim.

​Hızlı hızlı, düzensiz nefesler alıyordum. Acı artık bir his olmaktan çıkmış, beynimi tamamen uyuşturmuştu. Acıyla inlemekten başka hiçbir şey yapamıyordum. Komutanım tir tir titreyen elleriyle iğneyi hazırlarken, "Kuzey dayan oğlum... Dayan aslanım, bırakma kendini!" diyerek benimle konuşmaya, beni burada tutmaya çalışıyordu.

Vücut bütünlüğüm bozulmuştu. Son nefeslerimdi, hissediyordum. Silah arkadaşlarım başıma toplanmıştı. Kimisi adımı bir ninni gibi sayıklıyor, kimisi "Bir şey yapın, durdurun kanı!" diye feryat ediyor, kimisi de çoktan kabullenmiş, sessizce gözyaşlarını çamura akıtıyordu.

​Göğsüm son bir defa körük gibi yükseldi ve o son nefesimi dışarı verdiğimde, yanı başımdan feryat figan bir çığlık koptu.

​İşte... Kavuşmuştuk.

​Gözlerim açık kalmıştı. Bedenim yavaş yavaş, dağın ayazından bile daha hızlı soğumaya başlıyordu. Ben halimden memnundum aslında. Şahadet şerbetini içmiş, vatan toprağına uzanmış bir askere hüzün yakışmazdı. Ama ya geride kalanlar?

Komutanım titreyen ve kanlı eliyle açık kalan gözlerimi yavaşça kapattı. Hayat benim için burada son bulmuştu. Kanımın son damlası, üzerine basmaya kıyamadığımız bu kutsal vatan için akmıştı. Silah arkadaşlarım bu acıyı kabullenmekte zorlanacaklardı, biliyordum. Ancak gerçek buydu. Topraktan doğmuştuk ve o toprağa geri dönmekle yükümlüydük.

Zihnimi son kez yakan o amansız düşünce göğsüme bir mermiden daha ağır oturdu... Karımın dualarla, sarılıp koklayarak uğurlamasıyla çıktığım o baba evinden. Şimdi Türk bayrağına sarılı, şahadet haberiyle düz bir tabutla dönüyordum.

​En acısı da karım sekiz aylık hamileydi. Bir kızım olacaktı. Kızımı ilk kez kucağıma alacağıma, doğumunda karımın elini tutup yanında olacağıma dair namus sözü vermiştim. Hayat ne kadar acımasız, ne kadar kalleşti... Kızımın o cennet kokusunu bir kez olsun soluyamadan, karımın gözlerine bakıp vedalaşamadan göçüp gidiyordum bu dünyadan.

Artık o ev, ay yıldızlı bayrağın gölgesinde bir şehit eviydi.
Artık karım, başı dik ama yüreği yangın yeri bir şehit karısıydı.
Kızım ise daha doğmadan yetim kalmış, bir şehit çocuğu olarak büyüyecekti.

Sessizlik çöktü dağın tepesine. Rüzgar sustu, barut dumanı dağıldı. Bir askerin hikayesi vatan toprağında bitti. Ama geride kalanların yüreğindeki o imkansız yangın, tam da bu kanlı çamurun ortasında başladı.

Gözlerim kapandı. Dağın ayazı, etimi kemiğimden ayıran o keskin soğuk, barut kokulu çamur ve komutanımın feryadı geride kaldı. Bedenim ruhumu serbest bıraktığında, ölümün o ince tülünün arkasından dünya denen fani sahneye son bir kez baktım. Zaman kavramı yitip gitmişti. Artık ben ne o dağın tepesindeki kanlı bedenime aittim, ne de damarlarımda akan o sıcak al kanın sahibiydim.

​Ben sadece bir söze aittim. Karıma verdiğim o son söze...

🪽

Gökyüzü, Ankara'nın gri ve kasvetli tepelerine kurşun gibi ağır bir bulut kümesi sermişti. Sicim gibi yağan yağmur, sokağın asfaltını ıslatıyor, kaldırımlardaki küçük su birikintilerine dökülen damlalar ritmik, kimsesiz bir melodi tutturuyordu. Sokak sessizdi. Sadece rüzgarın pencerelere vuran soğuk ıslığı ve ıslak toprağın kokusu vardı.

Ve o sokakta, tek katlı, bahçesi beyaz ahşap çitlerle çevrili, minik bir evin kapı eşiğinde üç kişi duruyordu.

​En önde o vardı. Benim dünyam, benim nefesim, hayatımın ortasına diktiğim en güzel bayrak... Ayşe.

Karnı burnundaydı. Sekiz aylık hamileliğin getirdiği o kutsal ağırlıkla bir elini beline koymuş, diğer elini de üzerindeki kiremit rengi hırkasının altından karnına bastırmıştı. Şişmiş ayaklarının üzerinde hafifçe yükselip sokağın başına bakıyor, yağmur damlalarının yüzüne süzülmesine bile aldırmadan, gözünü bir saniye olsun o köşeden ayırmıyordu.

Hemen yanında, kızı üşümesin diye omuzlarına şalını örtmeye çalışan kayınvalidem duruyordu. Yüzündeki o anneye has, müşfik ama hafif endişeli tebessümle kızına bakıyordu. Kayınpederim ise dağ gibi, heybetli gövdesiyle kızının tam arkasında, kapının pervazına yaslanmış duruyordu. Sakin görünmeye çalışıyordu ama bakışları sokağın köşesinde mekik dokuyordu.

​Beni bekliyorlardı.

Bugün geleceğime dair namus sözü vermiştim. 27 Ocak günü o kapıdan içeri girecek, çamurlu botlarımı eşikte çıkarıp karımın o cennet kokan boynuna sarılacaktım. Beraber alt sokağa gidecektik. Günlerdir internetten bakıp beğendiği, "Kuzey, bak bu beşik kızımıza çok yakışır" diye heyecanla gösterdiği o ahşap bebek odası takımını almaya gidecektik. Kızımızın ilk odasını ellerimle kuracaktım.

sene olmuştu evleneli. Koskoca iki senede iki kere helalleşip sarılabilmiş miydik, iki kere aynı sofrada oturup sıcak bir çayı sessizce yudumlayabilmiş miydik... Bilmiyordum. Asker karısı olmak, vuslatı hep bir sonraki Bahara ertelemek demekti. O bunu bilerek girmişti benimle bu yola. Hiç şikayet etmemişti. Tek bir gün bile "Niye gurbettesin, niye dağdasın?" dememişti.

​Ama bugün başkaydı. Bugün kızımızın odasını dizecektik.

​Derken, sokağın başındaki o sessizlik, tok ve ağır motor sesleriyle yırtıldı.

Yağmurun perdesini yararak sokağa ilk önce siyah, camları filmli bir resmi araç girdi. Onun hemen arkasından bir diğer siyah makam aracı... Ve en arkada, tepe lambası kırmızı-mavi yanan, sirenleri kapalı ama varlığıyla mahallenin ortasına bir yıldırım gibi düşen o beyaz araç belirdi. Bir ambulans.

Ayşe'nin sokağın köşesine kilitlenmiş olan o mavi gözleri, siyah araçları gördüğü an dona kaldı. Okyanusun en güzel, en berrak tonunu taşıyan o masmavi gözlerdeki ışık, milisaniyeler içinde çekilip gitti. Karnındaki eli kasıldı. Göğsü, sanki birisi içeriye bir avuç kor ateş atmış gibi birdenbire yükselip alçaldı.

​Araçlar bizim evin önüne gelip yavaşça durdu.

​Hiçbir siren çalmadı. Hiçbir korna basılmadı. Ama o araçların duruşundaki o dehşet veren ağırlık, evin üzerindeki çatıyı çökertecek kadar büyüktü.

Siyah aracın kapısı açıldı. Önce çamurlu askeri bir bot yere bastı. Ardından steteskopunu ve çantasını sıkıca tutan genç bir askeri psikolog üsteğmen indi. Diğer kapıdan ise üniformasının üzerindeki rütbeleri yağmurun altında parıldayan, saçlarına kır düşmüş bir Albay indi. Yüzü taş gibi sertti ama gözlerindeki acı, o koskoca askeri rütbelerin bile taşıyamayacağı kadar ağırdı.

Kayınvalidemin elindeki çay tepsisi bir anda yere düştü. Porselen bardağın kırılma sesi, yağmurun sesini bıçak gibi kesti. Kadıncağız elini ağzına kapattı. Boğazından düğümlenen, boğuk bir inilti yükseldi. Kayınpederim arkada bir adım geriledi, yaslandığı kapı pervazına daha sıkı tutundu. O dağ gibi adamın dizlerinin bağı çözülmüştü. Gözleri bir anda kan çanağına döndü.

​Ama Ayşe... Ayşe kımıldamadı.

Eli karnında, öylece durdu. Yağmur damlaları okyanus mavisi gözlerine doluyordu ama o kırpmıyordu bile. Bakışları Albay'ın omzundaki rütbelere, ardından psikoloğun elindeki çantaya, en son da arkada bekleyen ambulansın beyaz kaportasına değdi.

​Yüreğinde kopan o devasa fırtına, yüzünün acıyla kasılmasıyla dışarı sızdı.

Yanakları beyazlaşmış, dudakları titremeye başlamıştı. Artık evrenin bütün kelimeleri, bütün teselli cümleleri anlamını yitirmişti.

Albay ve psikolog, ıslak kaldırımda yavaş, saygılı ama kahredici adımlarla yürümeye başladılar. Her bir adım, Ayşe'nin göğsüne vurulan dev bir balyoz gibiydi. Albay basamakları tırmandı. Ayşe'nin tam karşısında, bir adım ötesinde durdu.

​İkisi sadece bakıştılar.

​O bakışmadaki yoğunluğu, o saf ve yalın acıyı yeryüzündeki hiçbir dil tarif edemezdi. Albay yutkundu. Boğazındaki o yumruyu aşağı indirmek için birkaç saniye beklemek zorunda kaldı. Karşısında sekiz aylık hamile, gencecik bir kadın duruyordu. Karşısında bir kahramanın emaneti duruyordu.

​Ayşe'nin dudaklarında bir an acı, kırık bir tebessüm belirdi.

Ağlamadı. Ağlayamazdı. Kendini tutuyordu. Beyni, yaşadığı bu dehşet anını reddetmek için çırpınıyordu. Zihni onu korumak için son görüşmemize götürdü...

​O gün evin kapısında vedalaşırken bana nasıl sarıldığını hatırladı. "Bana bak Kuzey," demişti boynuma sarılıp kokumu içine çekerken, "O kız bu dünyaya geldiğinde babasının kokusunu bilecek. Sakın geç kalma. Sakın beni eksik bırakma." Ben de onun yüzünü avuçlarımın arasına alıp gözlerinden öpmüştüm. "Ölmek var, o tarihte gelmemek yok güzelim," demiştim. "Söz."

Bahçeli ev hayallerimiz geldi aklına. Kızımızın bahçede koşuşunu, benim görev dönüşü yorgun argın koltuğa devrilişimi, onun bize çay getirişini... Kurduğumuz o mutlu, küçük aile tablosu zihninde bir film şeridi gibi geçti. Ve hepsi, tam şu an, bu yağmurlu günün ortasında saniyeler içinde kül olup uçup gitti.

​Ölene kadar, son nefesini verene kadar bu anı asla unutmayacak, hafızasından silemeyecekti.

​Bir anda, o okyanus mavisi gözlerinden ilk damla firar etti.

Bir anda, o okyanus mavisi gözlerinden ilk damla firar etti.

​Bir gözyaşı değil, bir yangının ilk kıvılcımıydı o. Ardından derin, gırtlağından kopup gelen acı bir hıçkırıkla sarsıldı göğsü. Bedeni bir adım geriledi.

​Albay, başındaki askeri şapkayı yavaşça çıkardı. Yağmur ıslak saçlarına vururken, sesindeki o titremeyi bastırmaya çalışarak, tarihin en ağır cümlesini kurdu.

​"Sen artık şehit karısısın Ayşe... Şehit Üsteğmen Kuzey bulut kaya'nın eşisin. Başın sağ olsun."

O cümle kapının önünde çınladığı an, Ayşe'nin dudaklarından göğü yırtan bir çığlık kopup gitti.

​"HAYIR! HAYIR! YALAN SÖYLÜYORSUNUZ! HAYIR!"

​Gözlerinden yaşlar sel gibi akmaya başladı. Ayaklarının bağı tamamen çözüldü, dizlerinin üzerine çökecekti ki Albay son bir refleksle ileri atılıp onu kollarından tuttu. Ayşe, Albay'ın askeri üniformalı göğsüne vurmaya, onu itmeye çalışıyordu ama gücü tükenmişti. Hıçkırıkları sokağı inletiyordu.

"Ölemez... Ölemez o! Söz verdi bana!" diye inledi acıyla. Boğulur gibi nefes alıyor, elini göğsüne bastırıyordu. "Söz verdi! Bugüne söz verdi! Gelecekti bugün... Kızımıza beşik alacaktık biz! Gelecekti!"

Albay onu sıkıca tutuyor, gözlerinden akan yaşları gizleyemeyerek başını öne eğiyordu. Kayınvalidem yere feryat ederek yığılmış, kayınpederim ise kızına doğru atılıp onu göğsüne bastırmıştı.

Sokaktaki komşular pencerelere çıkmış, kadınlar gencecik şehit karısının feryadıyla gözyaşlarına boğulmuştu.
​Ayşe, babasının kollarında çırpınırken gökyüzüne doğru baktı. O mavilikler şimdi tamamen acıyla, çaresizlikle kaplıydı.

​"Hayallerimiz vardı bizim!" diye bağırdı, sesi kısıla kısıla. "Yaşanacak günlerimiz, yıllarımız vardı! Gitme kocam, gitme! Yapamam sensiz... Kızımız seni bekliyor! Onu öpmeden mi gittin Kuzey? Onu koklamadan mı gittin?"

Yüreği öyle bir feryatla yanıyordu ki, karnındaki bebek bile bu fırtınayı hissetmiş gibi kasıldı. Psikolog kadın hemen öne atılıp Ayşe'nin nabzını kontrol etmeye çalıştı. Ambulanstaki sağlık görevlileri sedyeyle koşarak bahçe kapısından içeri girdiler.

​Ama artık hiçbir tıbbi müdahale, hiçbir teselli cümlesi Ayşe'nin içindeki o yangını söndüremezdi.

O sözler, o bahçeli ev hayalleri, o ahşap beşik, o mutlu aile fotoğrafları... Hepsi birer anı olarak kalmıştı geride. Hayatımız, o kanlı çamurun ortasında bitmişti. Ama Ayşe beni hiçbir zaman unutmayacaktı. Her yağmur yağdığında, her 27 Ocak geldiğinde, kızımızın her yüzüne baktığında beni hatırlayacak, beni anacaktı.

​Bir sevda daha mahşere kalmıştı.

🪽

Ölüm, ruhu bedenden söküp aldığında insan dünyadan tamamen kopmazmış. Sadece bakış açısı değişirmiş. Artık ne acıyı fiziksel olarak hissedebiliyordum ne de o dondurucu dağ ayazında üşüyordum. Ama zihnim, yüreğim ve o söze olan bağlılığım. Sevdiğim insanların, omuzlarında vatan yükünü taşıyanların yanından bir an olsun ayrılmıyordu.

​Ankara'daki o kasvetli sokakta, karım Ayşe'nin göğü yırtan feryadı, doğmamış kızımın cennet kokusu ve o kırılan düşler geride kalırken, ruhumun bir parçası da Türkiye'nin öbür ucuna, çocukluğumun, helal lokmamın ve toprağımın harmanlandığı o küçük köye sürükleniyordu.

​Manisa'nın, zeytin ağaçlarının gölgesinde saklanmış, kerpiç ve ahşap evlerin birbirine yaslandığı o gariban ama vakur köyündeydi babam.

​27 Ocak günü, orada da hava ayazdı. Toprak nemli, rüzgar ise sertti.

Babam... Alnındaki her bir çizgiye bir ömürlük helal rızık sığdırmış, nasırlı elleriyle toprağı işleyen, ömrü boyunca kimsenin hakkına girmemiş o garip çiftçi. Reşat Kaya.

​Evimizin hemen önündeki küçük, ahşap çitli bahçede oturuyordu. Üzerinde yıllardır giymekten rengi solmuş ama pırıl pırıl tuttuğu o emektar ceket vardı.

Yanında, tek geçim kaynağımız, kapımızın bereketi olan sarı inek duruyordu. Babam, sabahın erken saatinde sağdığı o sıcacık sütü çinko bir tasa doldurmuş, kapımızın önüne gelen, köyün garibanı, kimsesiz fukara Süleyman Amca ile paylaşıyordu.

​"Ye be Süleyman abi," diyordu babam, sesi tok ve huzurlu çıkarak. "Süt sıcak daha. Nasibimiz neyse bölüşeceğiz. Oğlan dağda, vatan nöbetinde... Biz burada onun duasıyla ekmeğimizi bölüşüyoruz."

Köy küçüktü. Kimse kimseye yabancı değildi. Fitne fesat girmezdi o sokaklara. Birinin ocağında tencere kaynamasa, ötekinin uykusu kaçardı. Babam işte böyle bir adamdı. Kendisi fukaraydı ama yüreği bir kabileye yetecek kadar zengindi. Kendisi okuyamamıştı belki ama milletine, vatanına öyle bir evlat yetiştirmişti ki, o evlat o gün dağda al kanını toprağa helal etmişti.

​Derler ki; Kara haber tez yayılır.

​Ama buna kara haber denmezdi ki... Bu, bir ananın ciğerini dağlayan, bir babanın belini bükten ama vatanın şerefini göğe çıkaran al bir haberdi.

​Babamın arkasındaki toprak yoldan bir gürültü yükseldi. Rüzgarın sürüklediği toz bulutunun arasından önce siyah, resmi bir araç belirdi. Hemen arkasından, tepe lambası kapalı ama heybeti köyün bütün sessizliğini yırtan beyaz bir ambulans geldi.

​Araçlar, bizim o mütevazı ahşap evin önünde yavaşlayıp durdu.

Babamın arkası dönüktü. Süleyman Amca'ya süt dolduruyordu. Araçların sesini duymuştu ama dönüp bakmamıştı ilk an. Fakat bazı şeyler kulakla duyulmaz, yürekle hissedilirdi. Göğsüne aniden çöken o amansız ağırlıkla, elindeki çinko kepçe duraksadı. Önüne eğdiği o mağrur kafasını yavaşça kaldırdı.

​Siyah aracın kapıları açıldı. İçinden saçlarına ak düşmüş bir Albay ve yanında çelik gibi duran iki genç subay indi.

​Babam, o ağır adımların sesini duyduğunda, derin bir nefes alarak başını arkaya çevirdi ve bedenini yavaşça kapıya doğru döndü.

​Siz hiç evladını dağda nöbette bilen bir babanın gözlerine baktınız mı? Bakmayın... Düşmanların zırh delen mermileri varsa, benim babamın da adamın yüreğini dağlayan, ciğerini söküp alan öyle bir bakışı vardı ki, Albay adımını atmadan evvel bir an duraksamak zorunda kaldı.

Babamın gözleri dolmuştu bile. Daha tek kelime edilmemişti, tek bir rütbe konuşturulmamıştı ama babam anlamıştı. O içindeki kor alev, o yüreğini yakan fırtına, olayın dehşetini daha ilk saniyede hissettiğinin kanıtıydı. Elinde tuttuğu süt dolu çinko tas, titremeye başladı. Sıcak süt, babamın nasırlı, çatlamış parmaklarına dökülüyordu ama hissetmiyordu bile.

​Albay, başı öne eğik, attığı her adımı bir ömür gibi ağırlaştırarak babama doğru adımladı.

​Babamın yüzündeki o duruşa iyi bakın... Bir yanda evlat acısının o amansız, insanı yok eden yıkımı. Diğer yanda ise bin yıldır bu topraklarda var olmamızı sağlayan o efsanevi gurur. O bakışları ne bir sinema filmi beyaz perdeye aktarabilirdi ne de dünyadaki hiçbir şair dizeye dökebilirdi.

​Albay, babamın tam önünde durdu. İki adım ötesindeydi.

Babamın gözünden tek bir damla yaş bile akmıyordu henüz. Dik duruyordu. Çatık kaşlarının altında sakladığı o mavi gözleri kan çanağına dönmüştü ama başı dimdikti. Yutkundu... O acı, boğazını yakıp geçen yutkunuş, bu milleti hiçbir kahpeliğin yenemeyeceğinin en somut resmiydi. Dudakları titredi. Gözleri doldu ama ağlamayı kendine ar bildi o saniyede.

​Albay, gözlerini babamın gözlerine sabitleyemedi. Şapkasını çıkardı, göğsüne bastırdı. Sesindeki o titremeyi gizlemeye çalışarak, kısılan bir tonla konuştu.

​"Başın sağ olsun Reşat Amca... Oğlun Üsteğmen Kuzey Bulut Kaya, vatan toprağında şehit düştü."

​O kelime köyün meydanında, ahşap çitlerin arasında çınladı. Şehit.

Babam bir an gözlerini kapattı. Yüzü acıyla kasıldı, göğsü körük gibi kalkıp indi. Ama pes etmedi. Başını gururla, sarsılmaz bir heybetle yukarı kaldırdı. Derin bir nefes çekti ciğerlerine. Dudakları titreyerek, o nasırlı elini kalbinin üzerine koydu ve sadece üç kelime söyleyebildi.

​"Vatan... Vatan sağ olsun."

​Albay başını acıyla öne eğdi. Bir albay, bir koca ordu komutanı, o ihtiyar çiftçinin vakuru karşısında saygıyla ezilmişti.

​İşte o an... Babamın "Vatan sağ olsun" dediği o an, tuttuğu gözyaşlarından tek bir iri damla firar etti. Sakallarının arasından süzülüp çenesine düştü. Elindeki çinko tas artık kontrolünden çıktı. Parmakları gevşedi ve tas büyük bir gürültüyle çamurlu toprağa düştü. Bembeyaz sıcak süt, çamura dökülüp etrafa saçıldı.

​Kendi kanım gibi... Vatan toprağına dökülen al kanım gibi, o helal süt de toprağa karıştı.

​İşte tam o sırada, o ahşap küçük köy evinin kapısı gıcırtıyla aralandı.

​Gelen annemdi... Hatice Kaya.

​Ben en çok anama üzülüyordum. Ah benim guzum diyen, dualarıyla dağları deviren anacığım... Ben göreve gittiğimden beri her telefon çaldığında yüreği hop eden, ekrana her baktığında "Acaba oğlum mu?" diye nefesi kesilen anacığım. Beni her aradığında, daha ben "Anam..." bile diyemeden gözyaşları yanağından süzülmeye başlardı. İki kelime laf edemezdik telefonda. Sırf sesimi duydu diye hıçkırıklara boğulurdu, "Guzum, kendine dikkat et, dualarım seninle" der dururdu.

​Annem kapının eşiğinde belirdi.

​Elinde tuttuğu sarı bezi bıraktı. Eşikten babama, ardından kapının önünde dikilen Albay'a ve subaylara baktı. Gözleri araçlara, yerdeki dökülmüş süte değdi. Dudakları titremeye başladı. O an, bir ananın dünyasının başına yıkıldığı andı.

İki eli titreyerek ahşap kapının kasasına dayandı. Ayakları bedenini taşıyamadı. Gözlerinden akın eden yaşlarla, göğsünü döverek göğe doğru haykırdı.

​"ALLAH'IM! RABBİM ALMA ONU! YAPMA RABBİM! KUZEY'İM! GUZUM!"

​Dizlerinin üzerine çöktü eşikte. Başını ahşap duvara yasladı. Hıçkırıkları köyün sokaklarında yankılanıyordu. "Guzum... Ben sana doyamadım guzum! Kuzey'im!" diye inliyordu.

​Babam başını acıyla anneme çevirdi. Dizlerinin bağı çözülmüştü ama yine de anama doğru bir adım atmak istedi. Gözlerini sıkıca kapattı.

​Ruhum, o an annemin başucundaydı. Yanağını okşamak, "Ağlama anacığım" demek istedim. Hakkını helal et anacığım... Oğlun şehit oldu. Arkamdan duanı eksik etme sakın, hoş etmezsin zaten bilirim. Ama ağlama anacığım... Bak, ben burada çok iyiyim. Bana burada peygamberler kucak açıyor, melekler bakıyor. Gözün arkada kalmasın, ben vatanın kucağındayım.

Babam da daha fazla dayanamadı. O dağ gibi adam, "Vatan sağ olsun" diyen o koca çınar, annemin feryadı karşısında dizlerinin üzerine düştü. Elini toprağa bastı, başını öne eğdi.

​O sırada köy ayağa kalkmıştı.

​Gürültüyü duyan komşular, arkadaşlarım, tarladan dönen köylüler, akrabalarım birer birer evin önüne yığılmaya başladı. Süleyman Amca başındaki kasketi çıkarıp yere vuruyor, kadınlar annemin etrafına sarılıp ağıtlar yakıyordu.

​"Şehit çıktı!" dedi biri uzaktan. "Reşat Amca'nın oğlu Kuzey şehit düşmüş!"

​O haber bir rüzgar gibi yayıldı. Saatler içinde o küçük köy, baştan aşağı al bayraklarla donatıldı. Her bir evin penceresine, ahşap çitlerine, caminin minaresine Türk bayrakları asıldı. Köyümüzden bir şehit çıkmıştı. Herkes bilsin, herkes duysun istediler.

bayrakların her biri bir hüznün değil, bir gurur nişaniydi. Bakmayın siz o ananın gözyaşlarına, babanın bükülen beline... Hepsi gururluydu. Bu vatan için evlat vermişlerdi.

​Ve az sonra... Köyün emektar, kör imamının minareden yükselen o buğulu sesi duyuldu.

​Cami hoparlöründen sela okunmaya başladı.

​"Essalatu vesselamu aleyke ya Resulallah..."

​Sela sesleri zeytin ağaçlarının arasından süzülüp gökyüzüne yükselirken, artık her şey tamamlanmıştı. Vatan onlara, onlar da Allah'a emanetti.

​Ben, Türk bayrağının gölgesinde doğmuş bir anadolu evladıydım. Yine o ay yıldızlı al bayrağın helal gölgesinde, vatan toprağına kanımı akıtıp şehit düşmüştüm.

🪽
Tören günü

Ankara'daki Kocatepe Camii...

​Gökyüzü hâlâ griydi ama yağmur durmuştu. Camii avlusu, binlerce insanın oluşturduğu devasa bir deniz gibiydi. Askerler, rütbeliler, devlet erkanı, hiç tanımadığım ama hakkını helal etmek için oraya toplanmış binlerce vatandaş... Ve en önde, musalla taşının hemen karşısında duran ailem.

​Musalla taşının üzerinde, al bayrağa sarılı, düz bir tabut duruyordu.
​İçinde ben vardım. Bedenim eksikti, gövdemden aşağısı yoktu belki ama o al bayrak öyle bir örtmüştü ki üzerimi, hiçbir eksiklik görünmüyordu.

​Tabutun başucunda iki nöbetçi asker, ellerinde silahlarıyla buz gibi çakılmış duruyorlardı.

En önde babam duruyordu. Reşat Kaya. Göğsüne benim fotoğrafım iğnelenmişti. Takım elbisesini giymiş, başı dimdik, gözleri yaşlı ama sarsılmaz duruşuyla duruyordu. Yanında annem, siyah başörtüsünün altından gözyaşlarını silmeye dermanı kalmamış vaziyette, kadın polislerin desteğiyle ayakta durmaya çalışıyordu.

​Ve Ayşe...

​Ayşe, siyah bir paltoya sarınmış, kucağındaki karnını tutarak tabutun hemen yanında duruyordu. Yüzü bembeyazdı. Gözlerindeki o okyanus mavisi, tamamen puslanmıştı.
​Protokol kenardaydı ama o an ne rütbenin bir önemi vardı ne de unvanların.

​Helallik alındıktan sonra, imamın "Nasıl bilirsiniz?" sorusuna yükselen o gür "İyi biliriz! Hakkımız helal olsun!" haykırışı gökyüzünü sarstı.

​Namaz bittikten sonra askerler tabutumu omuzlamak için hareketlendi.

​Tam o an, Ayşe öne atıldı.

"Durun!" dedi. Sesi kısık ama bir emri andıracak kadar netti. "Durun, kocamla helalleşmedim ben..."

​Askerler durdu. Albay başını öne eğdi.
​Ayşe, titreyen adımlarla musalla taşına yaklaştı. Ellerini al bayrağa sarılı tabutun üzerine koydu. O ay yıldızlı kumaşı okşadı. Yüzünü tabuta doğru eğdi, yanağını soğuk al bayrağa yasladı.

​"Kuzey..." diye fısıldadı, sadece benim duyabileceğim bir frekansta. "Geldin bak... Sözünü tuttun, geldin. Ama böyle değil... Böyle anlaşmamıştık biz."

​Ağlamıyordu artık. Gözyaşları kurumuştu. Elini karnına götürdü, sonra tekrar tabutun üzerine koydu.

​"Kızımız soracak bana," dedi. "Babama sarılabildin mi son kez diyecek... Kokusu nasıldı diyecek. Ne diyeceğim ben ona Kuzey? Bayrak kokuyordu mu diyeyim? Cennet kokuyordu mu diyeyim?"

Tabutun üzerindeki fotoğrafıma baktı. Parmağıyla fotoğraftaki dudağımı okşadı.
​"Sözüm söz olsun sana Kuzey Bulut Kaya..." dedi, gözlerinden son bir damla yaş tabutun üzerindeki al bayrağa damlarken. "Bu kızı senin şanına, senin onuruna yakışır şekilde büyüteceğim. Ona önce Allah'ı, sonra vatanı, sonra da babasını öğreteceğim. Sen orada rahat uyu. Sevdamız mahşere kaldı ama o mahşer günü ben yine senin karın olarak geleceğim yanına."

​Eğildi, tabutun üzerindeki bayrağı öptü ve alnına koydu.

​Askerler tabutumu omuzladı. Bando bando yürüyüşü başladı. Itri'nin Tekbiri sokaklarda yankılanırken, binlerce insan "Şehitler ölmez, vatan bölünmez!" sloganlarıyla yeri göğü inletti.

​Babam, önümde yürürken başını bir milim bile eğmedi.

​Annem arkamdan dualar okudu.

​Ayşe ise karnındaki yetimimle, arkamdan bakakaldı.

🪽

​Zaman aktı geçti.

​Ben o toprağın altında, ay yıldızlı mermer taşımın altında huzurla uyurken, geride bıraktığım o kanlı pusu ve şehadetim, bu milletin evlatlarının yüreğinde bir intikam, vatanın bağrında ise sarsılmaz bir yemin olarak kaldı.

​Ben şehit Üsteğmen Kuzey Bulut Kaya...

​Türk bayrağının gölgesinde doğdum.
O bayrağın şanı için dağlarda gezdim.
O bayrağın al rengine kendi kanımı kattım.Ve yine o bayrağın helal örtüsüyle toprağa girdim.

​Karım Ayşe, her 27 Ocak'ta kızımız Masal'ın elinden tutup kabrime geldi. Kızım, babasının yüzünü hiç göremedi ama kabrimdeki mermer taşı öpüp "Babacığım" demeyi öğrendi.

Babam Reşat Kaya, köydeki ahşap evinde helal lokmasını bölüşmeye devam etti; her sorana "Bir oğlum vardı, vatana verdik" diye gururla anlattı.

​Annem Hatice Kaya, her duada adımı sayıklayıp gözyaşı döktü ama bir gün bile "Keske asker olmasaydı" demedi.

​Biz bu topraklarda topraktan doğduk, toprağa döndük. Ama arkamızda ne diz çöken bir aile bıraktık ne de başı eğik bir vatan!

​Biz öldük... Ama vatan yaşadı.
Biz toprağa girdik... Ama al bayrak göklerde özgürce dalgalandı.

​Ve bir sevda daha... Mahşere kaldı.

Giriş bölümünün sonu.....

Umarım girişi beğenmişsinizdir bu bölümün benim için ve sevgili okurum kader🫠 için ayrı bir yeri var çünkü kuzey bulut kaya gerçekte yaşamış bir Türk askeriydi kendisi kaderin abisi gibi gördüğü birisiydi ve beni çok derinden etkileyen bir durumdu bu bölüm

KUZEY BULUT KAYA'NIN ANISINA...

diğer bölümlerde birlikte olacağız sizi seviyorum oy kullanıp yorum yapmayı ve beni takip etmeyi unutmayın....

🪽

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

9okunma 2beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…