Göğsümdeki yabancı kitap kapağı

2. bölüm / 2

I.❝GÜNEŞİ UNUTMUŞ KADIN❞

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 2Şu an: I.❝GÜNEŞİ UNUTMUŞ KADIN❞

Umut Ararken Umut Olanlara;

🪐

Bazı teselliler, insanların yüzünü güldürmek yerine onları acımasız gerçeklerle yüzleştirir.

Ölüm vardır her hayatın sonunda.
Ancak bazı ölümler en beklenmedik anlarda gerçekleşir. Bazı hastalıklar öyle yapışır ki insanın eteğine, bin doktor gelse yine kurtaramaz seni.
Yavaşça ölümü fısıldar kulağına, üfler ensene.

Hızla değil, yavaş yavaş tüketir; tükendiğin anda bir göz kırpımında yok eder.

Nefes almak bile zor gelirken neye kanmamalı insan? Neye inanmalı? Ne umut etmeli? Veya neden kaçmalı?
Kaçmak bir kurtuluş mu?

Birisinden değil de birine kaçarsan anlarsın gerçekleri.

Tozpembe masallarda prenses, ölüm uykusundan bir prensin öpücüğü ile uyanır.

Bu bir masal değil, bu bir savaş.
Bu, yaşam umudu taşıyanların hastalıkla savaşı.

Aşk ise sadece masallarda var.
Ve unutmayın;

Bazı hayatlar, başka bir bedende tamamlanmak için yarım kalır...

─── ・ 。゚☪︎: . 🕸️ . :☪︎゚. ───

Bölüm şarkısı;

𝄞 Sertab Erener - Olsun 𝄞

"En kötüsü de ne biliyor musun? Kendine yalan söylemek. Her şeyin düzeleceğine inanmak, oysa her şeyin daha da kötüye gittiğini görmek."
-Franz Kafka

⚘

Gökyüzü karanlıktı.

Belki benim gözlerime perde inmiş ya da belki etrafı sis bürümüştü. Hiç bilmiyorum.

Gökyüzünün siyahlığına inat, isyan edercesine birkaç parlak yıldız sepelenmiş, bu iç karartan havaya güzellik katmıştı.

Bazen insan yıldız olmak ister.
Kimsenin ulaşamadığı bir yerde parlamak, kimsenin kıramayacağı kadar uzakta olmak.

Yıldızların düşmanları var mıydı? Veya hastalıkları?

İnsanların amansız hastalıkları vardı.

Derler ki insanlar öldükleri zaman bedenleri toprağa gömülmeye mahkum olurken, ruhları birer yıldız olarak gökyüzüne karışır, sevdiklerinin gözleri önünde parlamaya devam eder.

Her ruh mu yıldız olurdu? Yoksa hak etmek mi gerekiyordu?

Ben hak eder miydim bir yıldız olmayı?

Yaşayamadığım hayatın bir tesellisi olur muydu bu yükseliş?

Çünkü ölüm sandığımdan daha yakın.

Yağmur damlaları, inci taneleri gibi gökyüzünden yağıp toprakla kavuşuyordu. Daha doğrusu, kimisine göre bir kavuşmaydı bu ancak bana göre bulutlar ağlıyordu.

Gözyaşları toprakla buluşsa da belki de bulut, kavuşmak istediğine kavuşamamıştı.

Aşk yüzünden ağlanır mıydı? Ölüm mü daha acıydı yoksa sevdiğin kişi ile kavuşamamak mı?

Bakışlarım etrafta gezinirken kimisinin hızlıca evine girdiğini, kimisinin araçlara bindiğini, kimisinin ise adımlarını hızlandırdığını gördüm. Ancak bazıları yağan yağmuru, ıslanmayı umursamadan dans ediyor; kahkaha atarak eğleniyordu.

Nasıl demişler?
Hayat, fırtınanın geçmesini beklemek değil; yağmurda dans etmeyi öğrenmekti.

Aslında hayat; o yağmurda ıslanmak ve ardından fırtınada can vermek demekti.

Puslu gözlerimi insanların üzerinden çekerek yoluma devam ettim. Elimdeki şemsiye beni her ne kadar yağmurdan korusa da bazı damlalar şemsiyenin ucundan süzülerek gözlüğümün camlarına akıyor ve görüşüme engel oluyordu.

Gözlüğümü silmeye üşendiğim için çıkarıp çantamın cebine attım. Ve bunları yaparken bir an bile durmadım. Adımlarım kesilmedi. Ben yağmurda yürümeye devam ettim.
Yanımdan geçen taksileri durdurabilir, belki de bir otobüse atlayabilirdim. Ama ben inatla soğuğa göğüs gererek yoluma devam ediyordum.

Hastalığın en kötüsü yakalamışken beni, yağmur mu korkuturdu?

Hastaneye yaklaşmaya başladıkça şehrin gürültüsü geride kalmış, onun yerine kalbimin amansız ritmi kurulmuştu. Hastaneden nefret ediyordum.

Orası senin yuvan.

Derinlerden gelen bu sese hak vermekten başka çarem yoktu. Evet, hastane benim yuvamdı. Ama insan yuvasından da nefret edebilir. Bıkabilir, yorulabilir. Bu onun hakkıdır.

Hastanenin sürgülü kapısının önüne gelince adımlarımı durdurdum ve derin bir nefes aldım. Hastaneden nefret ettiğimi söylemiştim değil mi? Ah, bir de bitmek bilmeyen bu ilaç kokuları beni boğuyordu.

Hayır, insan yuvasından nefret etmezdi. İnsan yaşamak istemediği ama yaşamaya mecbur kaldığı yerden nefret ederdi.

Sahi, yuva ne demekti ki?

Bilmezdim ki. İnsan ait olduğu yere yuva derdi. Ben nereye aittim peki? Hiçbir yere.

Tam içeri geçmek üzereyken telefonumun zil sesi etrafı doldurdu. Gözlerim sinirle kapanırken bir süre bekledim ama inatla çalmaya devam eden telefon bana hiç yardımcı olmuyordu. En sonunda pes ederek montumun cebinden telefonumu çıkardım. Arayan annemdi. Zaten inatla aramasından tahmin etmiştim. Hep böyle yapardı işte; bir yerden sonra inadımın kırılacağını ve telefonu açacağımı bildiği için durmadan arardı.

Sinirle elimdeki şemsiyeyi yere bıraktım. Kapatmadım. Açık açık kaldı yağmurun altında.

Benim gibi.

Soğuk yağmur damlaları şemsiyemi yere bıraktığım anda önce kısa saçlarıma, sonra yavaş yavaş bedenime temas etmeye başladı.
Elimde tuttuğum telefonda, "#" diye kaydettiğim kişi, yani annem aramayı sonlandırdı. Tam rahat bir nefes verecekken yeni bir arama düştü telefona.

# arıyor...

Birkaç damlanın üzerine düşerek hafifçe ıslattığı telefonu pantolonuma silerek kapalı alana doğru adımladım.
Daha fazla bekletmeden aramayı yanıtladım. Telefonu kulağıma götürmeden hemen önce son kez derin bir nefes aldım. Sıkıca kavradığım telefon kulağımla buluştuğu an annemin "Kızım?" diyen sesi ulaştı.

Kızım?

İnsan doğurduğuna ama bir an bile bakmadığına evladım diyebilir miydi?
Pek tabii derdi, bu sorulacak soru bile değildi. Asıl soru; buna hakkı var mıydı?

"Efendim?"

Sesim bana bile yabancı geldi. Öyle soğuk, öyle hissiz söylemiştim ki. Nasıl anlamazdı onunla konuşmak istemediğimi? Anne bile diyemiyordum içtenlikle; bu kadar mı kördü?

"Nasılsın?" Nasıl olduğumu bildiği halde her gün bunu sormaktan vazgeçmiyordu. Sanki çok umurundaydı. Çok umurundaydı ardında bıraktığı kızının ne durumda olduğu...

"Nasıl olmam gerekiyorsa öyleyim. Her gün arayarak bunu sormaktan vazgeç." Dilimdeki çatala engel olamıyordum. Elimde değildi; nedense hep iğneleyici konuşuyordum. Benim canımın yandığı gibi onların da canı yansın istiyordum. Herhangi bir davranış veya hareketle bunu gerçekleştiremediğim için sözlerimle kanatmayı seçiyordum.

Annemin iç çekiş sesi geldi telefonun diğer ucundan. Aramızda kilometreler vardı. Birbirimize çok uzak ama bir o kadar da yakındık. Mesafelerden de öte, ruhlarımız çok uzaktı birbirimize.

"Yavrum, deme öyle. Doktor aradı az önce, babanla konuştu. Yine çıkmışsın dışarı." Derin bir nefes aldı. Ardından bu nefesi bıkkınca üfledi ve azarlamalarına devam etti: "Sana kaç kez dedik Nihal? Dışarısı senin için güvenli değil. A..."

Yüzümde alaycı bir gülümseme oluştu. Her ne kadar annem bunu görmese de sanki hissedebilecekmiş gibi silmedim bu tebessümü yüzümden. Sinirden dolan gözlerimi kırpıştırdım. Usulca bir yaş süzülerek, gülünce ortaya çıkan bir çukuru andıran gamzemde yer edindi. Onu da silmedim.

"Niye?" diye sordum alayla. "Niye güvenli değil? Hadi onu da geçtim anne, eğer güvenli değilse kızını niye burada, o güvensiz dediğin yerde bırakıp gittin?"

"Nihal... Biz seni bırakmadık, doktorlara emanet ettik. Yalnız değilsin. Hastane güvenli ama dışarısı hayır. Geri kalan konu... Bak, aynı konular. Hep aynı şeyleri soruyorsun. Cevapları bildiğin halde hep aynı şeyleri soruyorsun. Yeter."

"Senin gibi değil mi? Sen de hep aynı şeyleri soruyorsun, hem de cevabını bile bile! Sana cevap vereyim o zaman: İyi değilim!"

Açık açık bunu mu duymak istiyordu? Kötü olduğumu söylersem eline ne geçecekti? Ama hayır. O kötü durumda olduğumu biliyordu. Sadece sürekli yalandan "iyiyim" diyeceğimi bildiği için arıyor, soruyor ve vicdanını rahatlatıyordu.

Belki de onun vicdan yükünü hafifletmemem gerekiyordu. Canı mı yanacaktı? Yansın.

Bırakalım da benim uykusuz kaç gecemin yanında o da bir kez uykusuz kalsın.

Bir anda yüksek sesle itiraz etmemi açıkçası ben de beklemiyordum. Sesim öyle gür çıktı ki, her zaman köşesine çekilip kimseyle konuşmayan diğer tarafım bile bu halime anlamsız gözlerle baktı.

"Nihal-"

"Hayır, sus! Sus, konuşma, adımı da anma! İyi değilim tamam mı? Çok kötüyüm, ölüyorum! Ve siz bunu çok iyi biliyorsunuz. Nefes alamıyorum. Ne hevesim kaldı yaşamaya ne sabrım! Ya hevesi geçtim, aldığım nefes bile kursağımda kalıyor!"

Ağlamak istedim. Hiçbir yere çekilmeden, köşeye sinmeden ya da kabuğuma girmeden bu kaldırımda bağıra bağıra ağlamak istedim. İstedim ve istemekle kaldım. Gülüşümü sakladığım gibi gözyaşlarımı da sakladım. Hayır, ağlamak güçsüzlük değildi. Güçlü görünmek gibi bir amacım da yoktu zaten. Ama böyle bir durumda ağlamak mantıksızdı. Ne de olsa ağlasam da beni pohpohlayan yoktu. Ağlayınca gözyaşlarımı silen, sırtımı sıvazlayan yoktu. Hayatla karşılıklı küsmüştük birbirimize. Sanki beni bir sınava sokmuştular. Ben bu sınavda çabalamak yerine her şeyden elimi eteğimi çekince onlar da bana olan umutlarını kesmiş, bir kenardan acır gözlerle debelenip durmamı izliyorlardı. Hakkı olan kimdi bu kırgınlığa? Haklı olan kimdi?

Başımı kaldırıp bulutlara baktım. Yine döküyordu gözyaşlarını. Tam bu an bir düşünce sızdı aklıma. Belki de yağmur, bulutların ağlaması değil; ağlayanların gözyaşlarını saklamak için bir kalkandı.

İçinde gözyaşı akıtanların yaralarını kim saklayacaktı peki?

Benim konuşmamla birlikte telefonun diğer ucunda annem de ağlamaya başladı.

Ben teselli mi etmeliydim onu? "Ağlama, zaten bildiğin şey bunlar," desem susar mıydı?

Timsah gözyaşları.

Bıkkınlıkla soludum. Neden kapatıp engellemiyordum? Neden elim gitmiyordu?

"Yeter anne, yeter!"

Yeter Nihal, yeter. Tek hasta sen değilsin.

"Ben aylardır doğru düzgün yaşayamıyorum! Yaşıtlarım geziyor, gülüyor, eğleniyor ama ben bir hastane odasında, bir serum direğine bağlı şekilde yaşıyorum! Kollarım delik deşik, saçlarım kısacık! Bunun neresi yaşam?"

Nankör olma Nihal. Yediğin önünde, yemediğin arkanda.

Ben tam şu anda ağlayan annemle değil; kafamın içinde susmayan ve sürekli bana acı çektiren o kadınla kavga ediyordum. Gerçi ne fark ederdi? O kadın da annemdi.

"Kızım..."

"Kızım deyip durma bana! Ben senin ne kızın ne evladınım, anladın mı? Senin biricik çocuğun, oğlun yanında! Git ona sarıl, onunla nefes al. Beni rahatsız etme! Bırak kalan günlerimi sesinizi duymadan huzurla yaşayayım, sonra geberip gideyim!"

"Öyle deme! Yalvarırım sana, ölümden bahsetme!" Hıçkırarak ağlıyor, hatta belki de kendini yerden yere vuruyordu; çünkü sesi öyle paramparça geliyordu ki tanımasam bu haline kanacaktım.

"Gerçekler can yakarmış. Benim hayatımın gerçeği de ölüm. Bırak o da senin canını yaksın."

"Özür dilerim... Özür dilerim bebeğim her şey için."

"Koparılan çiçeği suya koymak gibi gereksizdir, kırık kalbe sunulan özür. Geç kaldın Müge Özkaran. Kendi kızına geç kaldın."

Bir şey demesine izin vermeden telefonu kapattım. Ardından hiç düşünmeden engelledim. Yerlerin ıslak olmasını umursamadan yere çöktüm. Sakinleşene kadar biraz burada otursam bir sorun olmazdı.
Önce kollarımı büktüğüm dizlerime yasladım ve başımı kollarımın arasına gömdüm. Ancak daha sonra nefesimin daraldığını hissederek başımı geri kaldırdım. Siyah gökyüzüne serpilen yıldızlara bakınca yüzümde istemsiz bir tebessüm oluştu. Tek dostum, tek sırdaşım geceleri ortaya çıkan bu yıldızlardı.

Bazılarına göre güneş umudu temsil ediyordu. Ama ben güneşin doğuşunu unutmuştum.

Ben umutlarımı kaybetmiştim.
Ve kaybettikten sonra çok aramıştım aslında. Ama bulamamıştım. Bulamamak beni yıpratmıştı ve sonunda vazgeçmiştim.

Hastanenin önündeki kaldırımda öylece oturmaya devam ederken kapının açılıp kapanma sesi duyuldu. Birisi hızlı adımlarla dışarı çıkmış, bir süre durmuş -büyük ihtimalle birini aradığı için durmuştu- ardından yeniden yürümeye devam etmişti.
Adım sesleri gitgide yaklaşmaya başlayınca yerimden kalkmadım ama hafifçe doğruldum.

Ben daha arkamı dönmeden bir beden yanıma kuruldu. Bakışlarım usulca yanıma dönerken bu kişinin hiç de yabancı olmadığı gerçeğiyle karşılaştım. Yanımda oturan doktorumdu.

Elinde tuttuğu fincanı bana uzatınca kafamı iki yana sallayarak reddettim. Ama Melih abi bardağı geri çekmek yerine inatla uzatmaya devam edince mecburen aldım.

"Hasta mı olmak istiyorsun Nihal?"

"Zaten hastayım."

Tepkisini görmek için gözlerimi yüzüne çevirdim ve onun sıkıntılı bakışlarıyla karşılaştım.

Gerçeği söylemek de suç olmuş...

"Kendine acımaktan vazgeç Nihal. Sen bunu hak etmiyorsun. Güçlü olmaya çalış, inancını kaybetme."

Sözleri beni güldürmekten öteye geçmemişti. Olmayan inancımı nasıl kaybedebilirdim ki? Komik.

"Emin ol, kendime acısaydım dışarıda yağmurlu havada gezmek yerine çaresizce odamda oturup ağlardım."
Bana bakan bakışları fazla düşünceliydi. Belki sonumun nasıl olacağını düşünüyordu, belki de kafayı sıyırdığımı. Ne düşündüğü hakkında tahmin yürütmek kolaydı ama gerçeği bulmak imkansızdı.

"Farkında değilsin. İçinde her şeye rağmen yaşama tutunan ve umut eden bir tarafın var. Ama sen inatla o tarafından kaçıyorsun. Farkında değilsin belki ama dediğin gibi; içeride oturup ağlamak yerine yaşamaya devam ediyorsun. Bu bile büyük başarı."

Hayır, böyle olmadığını biliyordu. Çünkü gerçeğin ikimiz de farkındaydık. Ama bir taraftan da haklıydı, bunu inkar edemezdim. Çünkü içimde hâlâ bazı "keşkelerde" boğulan ve "belkilere" tutunan bir tarafım vardı. Ve onun dediğinin aksine, ben bu tarafımın bir hayli farkındaydım. Ama o bilemezdi; bu farkındalığın nasıl canımı yaktığını.
İnkar edebilirdim aslında. "Hayır, öyle bir tarafım yok," diye çemkirip ardından koşar adım kaçıp gidebilirdim.

Ama yapmadım. Hayır, onunla yakın olduğum için ona her şeyi anlatmıyordum. Zaten onunla aramda bir yakınlık bile yoktu. İlişkimiz doktor-hasta ilişkisinden öte değildi. Abi demem sadece aramızdaki yaş farkı ve ona olan saygım yüzündendi.
Kendi abimin yapmadığını başkasından dilenmek saçma olurdu zaten.

"Yanılıyorsun. Ben o tarafımın farkındayım. Ve senin düşündüğünün aksine; ben o tarafımdan kaçmak yerine onun üzerine yürüyor ve onu yok etmek için elimden geleni yapıyorum."

Sözler duygusuzca dudaklarımdan döküldükten sonra çayını içmekte olan eli durdu. Gözleri tedirginlikle bana dönünce, sözlerimin onu korkuttuğunu göz bebeklerine yerleşen şüphe ve adlandıramadıgım bir hisle anlamıştım.

"Niye?"

Sorusuna önce cevap vermedim. Belki de bu soruya bir cevabım olmadığındandı. Çünkü hiç sormamıştım bunu kendime. Hep kaçmıştım sebeplerden. Elimdeki fincanla oynamaya devam ettim. Bakışlarım gökyüzü ve fincan arasında gidip gelirken fincanı dolu haliyle yanıma bıraktım. Adet olmuştu, eşyalarımı her yerde bırakıyordum. Belki de onlar bile bana ait değildi; bu yüzdendir ki hiçbirini kabullenmiyor, aklıma esen yerde bırakıp kaçıyordum. Nefesimi üfleyerek doğruldum. Ayağa kalktım.
Melih abiye bir şey demeden hastaneye doğru yürümeye başladım ancak bir süre sonra adımlarım sanki bir güç tarafından durduruldu. Bakışlarımı omzumun üzerinden arkama dönünce onun da bana baktığını gördüm. Sanki hâlâ sorusuna cevap arıyordu. Onu daha fazla cevapsız bırakmadan dudaklarımı araladım. Sözler önce dirense de sonradan pes ederek hislerime yenildi ve ben ilk kez birisine karşı bu kadar dürüst davrandım:
"Çünkü zamanı gelince o tarafım her şeyden çok canımı yakacak."

Ardından başka bir şey demesini beklemeden hastaneden içeriye girdim.

Hastaneden içeriye girdikten sonra, her zaman olduğu gibi içimi bir kasvet, bir huzursuzluk kapladı. Son zamanlarda zaten hayal ve gerçeği ayırt etmekte zorluk çekiyordum. Sıkça baş dönmeleri ve mide bulantıları da üst üste gelince canım boğazıma yığılmıştı.

Ezbere bildiğim yollardan giderken, ezbere bildiğim kişiler bana gülümsüyor, gözlerinde taşıdıkları umutla bakıyorlardı.

Ama her şey bir sanrıydı aslında. Gülümsüyor, sohbet ediyor, hatta eğlenceli zaman geçiriyorlardı; ama akşam güneş batıp etraf karanlığa büründükten sonra, herkes çökmüş bir şekilde kendi odasına giriyor; kimisi çaresizce ağlıyor, kimisi ise dua ediyordu.

Her gün aralarına yenisi katılıyor ve bazen ise... Çoğu yanlarından ayrılıyordu. İyi ya da kötü gidiyorlardı işte.

Kimseyle muhatap olmayarak kendi odama girdim. Doktorlar burayı istediğimiz gibi süslememize izin veriyorlardı. Bazıları dümdüz hastane odasında kalsa da çoğu, hasta odasını istediği gibi süslüyordu. Ne de olsa burası onların evi olmuştu artık. Öylesine bir uğramıyorlardı; burada uyanıp burada uyuyorlardı.
Ben de odamı istediğim gibi süslemiştim. Çoğunlukla mavi renkli posterler asmış, resim çizmek için birçok eşya getirmiştim.

Çizmeyi çok severdim. Gerçek hayattan kaçarak içimdeki her şeyi kalemlerle kâğıda dökmek bence dünyanın en güzel hissiydi. Son zamanlarda pek çizmiyordum ama; hevesim ölmüştü nedense.

Aslında ailemin baskısı olmasa normal bir yaşam sürdürebilirdim ancak her daim hastanede olmam daha güvenliydi; çünkü her an düşüp bayılabilir, durumum kötüye gidebilirdi.

Çoğu zaman söylenenleri dinleyerek burada kalsam da bazen her şeye inat, bir nefes almak için kaçamaklar yapmam gerekiyordu.

Odamın kapısını kapatarak içeriye girdim. Ortalığı fena dağıtmıştım. Aslında pek umurumda değildi çünkü pek düzen hastası biri değildim. Her koşula uyum sağlıyordum işte.
Masa üzerine dağılan kâğıtlar, etrafa serpilen boyalar, bir de yere dağılmış yastık yorgan... Toplaması için başka birinden yardım alabilirdim diğerleri gibi ama kimsenin buraya girmesine izin vermiyordum. Özel alanımdı burası.

Hayal odamdı benim.

Tüm hayallerimi, isteklerimi, sevdiğim her şeyi doldurmuştum buraya. O yüzden her zaman kilitliyor, benden başka kimsenin bir kâğıt parçasına bile dokunmasına izin vermiyordum.
Ortalığı biraz toplamak istedim. Bu yüzden yere dökülen kâğıtları alıp masaya bıraktım.

Geri kalkınca dönen başım yüzünden hızla masaya tutundum. Aynı zamanda bulanan midem de bana hiç yardımcı olmuyordu.

Gözlerimi kapatarak derin nefesler almaya başladım.

Gözlerimi geri açınca önümdeki tüm eşyalar yer değiştiriyor, bir gidip geliyordu. Titreyen dizlerime daha fazla dayanamayarak yere çöktüm.
Sık sık nöbet geçirmiyordum ama bazen çok şiddetli nöbetler geçirdiğim için derin nefesler alarak kendimi dizginlemeye çalıştım. Nihayet kendime gelince derin bir nefes alarak çöktüğüm yerden kalkmadan başımı arkamdaki yatağa yasladım.

Hayat sanrılardan ibaretti. Ve gerçeklerden kaçan herkes, bu sanrılarda boğulmaya mahkumdu.

Gerçeği bilip de görmezden gelmek canımı yakmayacak mıydı? İnsanlar neden böyle düşünüyordu? Eğer umut edersem ve tüm umutlarıma rağmen hiçbir şey düzelmezse zorla toparladığım parçalarımın bir çil yavrusu gibi dağılacağını, üstüne benim de tamamen yıkılacağımı neden anlamıyorlardı?

Derin bir nefes alarak başımı yasladığım yerden kaldırdım ve odamda göz gezdirdim. Uykum gelmiyordu ama yapacak hiçbir işim yoktu. Resim çizmeye hevesim, konuşmaya arkadaşım, çıkıp dolaşmaya iznim, odamı toplamaya halim yoktu. Nasıl bir yokluktu bu? Hayattaki tek amacım nefes almaktan mı ibaretti?

Gerçekler bir anda yerleşmedi zihnime; bunlar benim çoktan bildiğim ve kabul ettiğim parçalarım, yarım yamalak hayatımdı.

Yavaşça çöktüğüm yerden doğruldum. Şu an beni mutlu eden tek şey başımın artık dönmemesiydi.

Üzerimdeki montu çıkararak yatağımın üzerine attım. Bu, etrafı dağıtmaktan başka bir işe yaramadı. Ama eğer onu oradan alıp askılığa asarsam odamı toplamaya başlamam gerekecekti.

Gece gece uğraşacak değildim.
Kolumda asılı duran çantamı masaya bırakmadan önce içinden gözlüğümü çıkardım. Çantamı bıraktıktan sonra gözlüğümün camlarında kuruyup kalmış yağmur damlalarını bezle güzelce temizledim.

Yatağımın karşısında duran dolaba doğru ilerledim. Odamdaki düzenli tek yer burası olabilirdi. Dolabın kapağını açarak içerisinden bir tane küçük havlu çıkardım.

Saçlarım zaten kısaydı. Kurutup şekillendirme gerekçesi duymuyordum. Elimdeki havluyla hafifçe nemini aldım ve ardından havluyu sandalyenin arkasına astım.
Makyaj masamın üzerinden tarağımı aldım ve siyah saçlarımı aynaya bakarak taramaya başladım.
Saçlarımı tararken gözlerimi masamın üzerinde gezdirdim. Pek fazla makyaj malzemem yoktu. Eskiden çok büyük hevesle makyaj yapar, uzun saçlarımı şekilden şekle sokar, rengârenk elbiselerimi giyer, hayatın tadını çıkarırdım. Hiç olmazsa, en azından çıkarmaya çalışırdım.

O dönemler, küçük Nihal için en büyük sorun ailesi ile arasındaki sorunlar, bitmek bilmeyen kavgalardı. Bu hafife alacağım bir şey değildi. Aile içi kavgalar insanı hevesten salar, tüm enerjisini sömürürdü. Buna rağmen hayata tutunan bedenim, bir hastalık yüzünden yıkılmıştı.

Kafamın içinde sinsi bir misafirle yaşamaya alışmak, sanırım bu hayatta öğrendiğim en zor şey oldu.

Glioblastom dedikleri o canavarın orada, beynimin tam ortasında durduğunu ve her gün benden bir şeyler kopardığını bilerek uyanıyorum. Artık ağlamıyorum, o evreyi çoktan geçtim. Şimdi sadece izliyorum.

Bazen en basit kelimeler zihnimin dehlizlerinde kayboluyor; ne söyleyeceğimi çok iyi biliyorum ama kelimeler dudaklarımdan dökülmeyi reddediyor. Sağ elim bazen sanki bana ait değilmiş gibi yabancılaşıyor, hafifçe titriyor. Ve o ağrılar... Sıradan bir baş ağrısı değil bu. Kafatasımın arkasından başlayıp gözlerime vuran, içeride bir şeylerin sürekli genişlediğini hissettiren o boğuk, ağır basınç. İlaçların kokusu, hastane odalarının o soluk beyazı artık tenime işledi. Aynaya baktığımda gördüğüm şey sadece benim yüzüm değil; her gün biraz daha azalan, zamana karşı direnen bir kadının gölgesi.

Bana 'güçlü ol' deyip duruyorlar. Bilmiyorlar ki içimdeki öfke, o hücrelerden daha hızlı yayılıyor. Ben ameliyattan kaçmadım, o masaya yatmaya hazırdım. Ama doktorlar korktu. Korktular çünkü o lanet şey tam beynimin sapına, hayatın şalterine yerleşmiş.

Bana öylece bakıp, 'Oraya neşter vurursak nefes almayı unutursun, kalbin durur' dediler. Tıbbi açıklamaları bu. Ellerini kollarını bağlayan bir sınır varmış; benim canımın bittiği, onların cesaretinin tükendiği bir sınır. Şimdi beni o soğuk odalarda bir makineye bağlıyorlar, damarlarımdan zehir akıtıyorlar. Ameliyat etmek yerine sadece zamanı yavaşlatmaya çalışıyorlar. Yüzüme bakamıyorlar çünkü beni kurtaramayacaklarını biliyorlar. Ben de onlara bakmıyorum zaten.

Konuşacak ne kaldı ki? İçimde patlamaya hazır bir bomba var ve kimse kabloyu kesmeye cesaret edemiyor.

Aklımdaki düşünceler ile saçlarıma çok fazla asıldığımı, koparacak raddeye gelecek kadar sert taradığımı çok geç fark ettim.

Bu fark ediş canımı yaktı. Gerçi son dönemler her şey ve herkes canımı yakmaya başlamıştı. En çok da kendim.

Bir insan kendine acımadıktan sonra yoktur faydası hiçbir şeyin. Ne teselliler tutar onu ayakta ne de yalandan gülümsemeler.

Tarağı usulca çektim saçlarımdan. Dişlerine takılan saçlarımı görmezden geldim. Bilip bakmamak değiştirmedi hiçbir şeyi; içimdeki huzursuzluk büyüdü. Büyüdü, büyüdü, kocaman oldu. Haddinden fazla yer kapladı, en son kalbimin tam ortasında mesken kurdu.

Daha fazla düşünmeden yatağıma geçtim. Üşüyen bedenim yorganın altına girmemle rahatladı.

Baştan sona tüm bedenim gevşedi.
Birkaç dakikanın ardından yorgun bedenim uykuya yenik düştü.

Zihnim uyku ve uyanıklık arasında gidip geldi ama hiçbirine tutunamadı.

Tam bitti derken aklım bana ihanet etti. Yapmaması gereken bir şeyi yaptı, geçmiş anılara kapısını açtı.
Sularda boğuldum, kötülüğe hapsoldum. Geçmişe daldım, yok oldum.

Bir evdeydim. Bir ev değil, bizim evimiz. Dağılmadan hemen önce kaldığımız, huzursuz da olsak mutlu olmak için çabaladığımız ev.

Koridorda yürürken birden fazla kapı karşıladı beni. Onlarca kapı vardı; hepsi de sonuna kadar açık.

Boylandım içlerine doğru.

Babam beni salıncakta sallıyor.

Başımı çıkardım, iki yana salladım.

Başkasına baktım.

Doğum günüm. Tüm ailem yanımda. Arkadaşlarım da var. Mumları üflüyorum, alkışlar yükseliyor.

Başımı çıkardım, iki yana salladım.

Böyle böyle devam etti. Sona yaklaştım. Bu kez kapı kapalı. Elimi uzattım. Kapının demir koluna sıkıca sarıldım. Tereddüt ettim. En son merakıma yenildim. Pes ederek açtım kapıyı.

Geçmedim içeri. Önünde bekledim, izledim.

Yabancıları izler gibi...

"Anne!" diye bağırıyor küçüklüğüm. Üzerinde kırmızı fırfırlı elbise, saçlarında fiyonk. Ayaklarında kırmızı, çiçekli rugan ayakkabılar.

Annem içeride hazırlanıyor. Ellerinde maşa, saçlarını şekillendirmekle meşgul. İşini yarım bırakmıyor ama bana da kayıtsız kalmıyor:
"Efendim annecim?"

Kuaföre gitmek için hazırlanıyorduk. Saçlarımı kestirecektim. Sınıfta birkaç kız saçlarını kısa kestirmişti, özenmiştim ben de onlara. Benim de saçlarım öyle olsun istemiştim. Geldiğim gibi söylemiştim anneme; o da beni kırmamış, çok kez emin olduğumu sorduktan sonra kabul etmişti.

İstemiştim ama şimdi istemiyordum.

Annem hazırlanırken benim oyalanmam için bir film açmıştı:
Rapunzel...

O saçları gördükten sonra nasıl kestirirdim ki saçlarımı? Ne diye Cemre'ye, Mine'ye özeniyordum ki? Hem benim annemin de saçları upuzundu. Onlar kala kala ben niye başkasına özeniyordum?

Rapunzel olacaktım ben.

Koşa koşa gittim yanına. Hızlıca dile getirdim isteğimi. O kadar korktum ki annem kızar, zorla götürür kestirmeye diye. Çocuk aklı işte; yapmazdı biliyordum ama ya yaparsa?

"Anne ne olur kesmeyelim saçlarımı, ne olur!" dedim gözlerimi doldurarak.
Düşündüğümün aksine annem kızmadı. Garip olan, şaşırmadı da. Gülümsedi sadece:
"Niye kızım?"

"Anne ben Rapunzel olmak istiyorum! Kesersek ya bir daha uzamazsa? İstemiyorum işte ne olur!"

Annem yüzündeki gülümsemeyi silmeden önümde diz çöktü. Boylarımız aynı hizaya geldi. Gözlerimin içine bakarak:
"Vazgeçeceğini biliyordum, dileğim geç kalmamaktı. Çok şükür pişman olmadan vazgeçtin," dedi. O an anlamamıştım ama şimdi saçlarımı kestirmeyeyim, vazgeçeyim diye kasten o filmi açtığını anladım.

"E madem bu kadar hazırlandık boşa gitmesin. Kalk, parka gidelim."

Kendisi ayaklandı, ardından elini bana uzattı.

O kadar sevindim ki o an yerimde duramadım. Kalbim neşeyle çırpındı. Yerimde zıp zıp zıpladım. Şen kahkahalar attım.

Bana göre hayatımın en güzel anıydı. Annem ise dünyanın en muhteşem annesi. Dayanamadım, boynuna atladım, sıkıca sarıldım:
"Seni çok seviyorum anne!"

Senden nefret ediyorum Müge Özkaran.

Elbiseler, uzun saçlar ve rugan ayakkabılar; sizden de nefret ediyorum.

En çok da kendimden.

Hüma Nihal Özkaran. Varlığın zarar. Kendine bile yararın yok.

Ben kendime düşmanım.

Çünkü benim Rapunzel'im hiçbir zaman kulesinden kurtulamadı; o sadece kendi saçlarıyla kendini astı.

~Bölüm sonu.~

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

4okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…