10. bölüm · Giz ve Gizli Bahar
9.Bölüm
İnsan başkasının yaralarını sararken, kendi yaralarını kabuk bağlamaya mahkûm etmez miydi?
Gözlerimi açtığımda, Lal 'in yanımda olmadığını fark ettim ve gözlerimi ovuşturarak kendimi yatağımdan ayırmak için büyük bir caba vermem gerekiyordu; çünkü her yerim tutulmuştu koltukta uyuya kaldığım için.
Sabahın erken saatlerindeydik ama muhtemelen Lal çoktan çıkmıştı, gece bahsettiği için bugün normalden daha erken gitmesi gerektiğini anlamıştım.
Boğazımın acıdığını hissediyordum dışarıdaki soğuğa bakılırsa hasta oluyordum sanırım. Kendime nane limon çayı yaptıktan sonra içine bal koyarken kapı da bir tıkırtı duydum, elimdeki kaşığı kenara koyup kapıya doğru ilerledim, ama başka ses yoktu; delikten baktığımda da kimseyi göremedim. Bu yüzden kapıyı araladım; karşımda yasemin çiçeklerinden oluşan koca bir buket duruyordu.
Gözlerimi etrafa çevirdiğimde etrafımda kimse yoktu; çiçekleri alıp kapıyı kapattım. Elimi yaseminlerin üstünde gezdirirken bir not buldum. Arkadaşlarımdan birinin getirdiğini düşünüyordum; Pinhan olsa şu an elimde beyaz güller olurdu, diye geçirdim içimden.
Notu zarftan çıkarıp okumaya koyulduğumda yüzümdeki gülümseme kelimelerle buluşunca soldu; sanki elektrik çarpmış gibi elimden çıkarıp atıverdim çiçekleri, ama notu sıkı sıkı elimde tutuyordum ve içimden tekrar okumaya başladım.
"Kurtulmasını sağlaman büyük aptallık, ben bunu düşünmedim mi sanıyorsun minik?"
Ayaklarım yere basmıyor.
Dünya ağırlaşıyor altında.
Çiçekler tek tek parçalanıyor; parmaklarımın ucunda sızı.
Sırtım diken batmış gibi geriliyor; nefesim yok.
Göğüş'ümde baskı, sanki tonlarca ağırlıkta bir cisim.
Bir yandan donuyorum; gözlerim bulanık,
ışıklar kesik kesik yanıp sönüyor.
Sessizlik kulaklarımı tırmalıyor; tek ses kendi nefesim.
Kalbim her atışta saplanıyor, terk etmek istiyor bedenimi.
Kollarım yere savruluyor; ellerim soğuk, terli.
Parmaklarım titriyor, tırnaklarım derime battı mı diye kontrol ediyorum.
Sesler dışarıda büyüyor; adımlar, kapı, birinin nefesi. Ama kimse yok. Sadece içimdeki fırtına.
Çerçeveler, yastıklar, masa üzerime yağıyor.
Vazolar, cam kırıkları yerde çıtırdıyor.
Öfkemin külü altında kaldı her şey.
Ne zaman bitecek?
Yaraya istediğin pansumanı yap, derinse izi kalıyordu ve sana hayatın boyunca kendini hatırlatıyordu.
Artık biliyordum; her şeyin sonu gelse de eski Kardelen'e dönemezdim.
Belki de artık dünyayı aynı masumiyetle göremeyecektim.
En acısıysa, bu kez sığınacak bir yalanım bile kalmamıştı. Gerçekler önümde diz çökmüş, bakışlarımı kaçırdıkça daha da yakınıma geliyordu.
Biraz sakinleştikten sonra elimde bir sızı hissettim ama önemsemedim.
Yattığım yerden kalkıp etrafı toplamaya başlayacağım esnada tekrar kapı çaldı. Temkinli adımlarla ilerleyip delikten baktım. Gelen Pinhandan başkası değildi.
Kapıyı açtığımda Pinhan karşımda bana daima gösterdiği o gülümsemesiyle duruyordu.
" Günaydın Avukat, beraber geçeriz işe diye düşündüm benimde adliyede halletmem gereken şeyler var bugün. "
Konuşmaya takatim kalmamıştı, boğazımın yandığını hissediyordum ortalığı parçalarken fazla bağırmıştım sanırım bilmiyorum, bu yüzden kapının önünden kenara çekilip kafamla içeri girmesini işaret ettim.
Oluşan manzarayı görünce adımları yavaşladı. "Neler oldu burada Kardelen, kim yaptı bunu? Hırsız mı girdi yoksa? Eşyaları hallederiz sana zarar gelmesin. Iyi misin sen? "
Bana döndü benden ses çıkmayınca bakışları omuzlarımda bacaklarımda gezindi bir iz var mı diye. Daha sonra sol elime takıldı gözü. Kaşları çatılırken, elimi avcunun içine aldı.
„ Sen mi yaptın, yoksa başka biri mi? "
„ Fark eder mi? "
„Fark eder. Sen yaptıysan sakin sakin oturup pansumanını yapıp seni dinleyeceğim, başkası yaptıysa..."
Cümlenin devamı gelmedi.
Hafifçe tebessüm ettim. Mutluluktan uzak bir tebessümdü dudaklarıma kondurduğum.
"O zaman pansuman yapma vakti."
Terlik koydum önüne, ayağına cam batmasın diye.
İçeriden pansuman için sargı bezi getirdim ve yanına oturdum. Yaralı olan elimi ona doğru uzattım, sessizlik girdi aramıza. Yanık kremini sürüp elimi sardıktan sonra gözlerini bana çevirdi.
Sormadı ama anlatmamı bekliyordu.
Arka cebimden notu çıkarıp eline tutuşturdum, o da benim gibi iki kere okumuştu sanırım anlayabilmek için. Ağzında bir küfür geveledi.
"Nasıl geldi bu not sana? "
Sargılı elime indirdim bakışlarımı konuşurken.
"Kapının önüne bir buket yasemin bırakılmış içinde bu vardı işte."
Bakışları yerdeki parçalanmış, artık ne tür bir çiçek olduğu çokta belli olmayan yaseminlerde gezindi.
"Kardelen, kapına kadar gelip seni resmen tehdit ediyorlar, hayır ben anlamıyorum bu nasıl bir rahatlık nasıl bir özgüven hiç mi korkmuyor yakalanmaktan? Ne uğruna, kimin için? "
Cümlenin sonunda öfkeden bağırmaya başladı.
Yorgun gözlerle onu izliyordum ama cevap verecek gücüm kalmadığından susmaya devam ettim, ayaklanmış salonun ortasında ileri geri yürüyordu, ellerini yumruk haline getirmiş sakinleşmeye çalışıyordu ama bağırmaktan vazgeçemiyor gibiydi.
"Ya notu bırakmakla kalmasalardı, sen kapıyı açtığında sadece çiçeklerle karşılaşmasaydın? Ya.."
Sustu ama ben soracağı soruyu biliyordum. Benimde beynimde yankılanıyordu çünkü.
Ya sadece çiçekleri bırakmak yerine direkt ben kapıyı açınca benimde canıma kıysalardı?
Yerde duran bir cam parçasında geziniyordu gözlerim oradan ayırmıyordum. Boğuk bir şekilde ismim yankılanıyordu kulaklarımda ama ben düşüncelerden arınıp ta gerçek dünyaya dönemiyordum. Oturduğum koltuğa eğildiğinde aynı hizaya geldik. Dolan gözlerime dokundu parmak uçları ve bir gözyaşı göz pınarlarımdan intihar edercesine kendini bırakırken, hemen yakalayıp sildi.
Beni göğsüne yasladı, hiç bırakmayacakmış gibi. Vücudumun titremeye başladığını hissettiğimde durdurmak için kendimi sıktım.
„Tamam sakin ol, asla izin vermem senin saçının teline dokunmalarına. Güven bana. Beraber olduğumuz sürece halledemeyeceğimiz bir şey olmayacak söz veriyorum sana."
Kollarının arasında güveni hissetmem mümkün müydü? Ben hissediyordum, istediği gibi. Yaralarım sarılacaktı sanki. Sahi insan başkasının yaralarını sararken, kendi yaralarını kabuk bağlamaya mahkûm etmez miydi?
„Ben artık bir sonuç istiyorum Pinhan, oyalanıp duruyoruz aynı noktada. Bir adım attık diye sevinemeden beş adım geriliyoruz sanki. Bir şeyler yapalım artık yeter, çok yoruldum ben."
Kendi sesim kulaklarıma zor ulaştı ama sanırım o anlamıştı ne demek istediğimi.
"Sen geç uzan bakalım şöyle, etrafı toparlayıp bize bitki çayı yapayım, olur mu? Açsan, yemek de yaparım."
„ Aç değilim."
Bir başkası bana bu kadar yardım etmeye çalışsa, hemen reddederdim; çünkü kendi başının çaresine bakarak büyüyen birine dışarıdan uzanan bir yardım eli her zaman afallamalarına neden olur, alışkın olmadıkları bu duyguyla nasıl başa çıkacaklarını bilemezler. Güven duygusu defalarca kırılmış biri, kırıntılarla yetinmeye mahkûmdur.
Pinhanın ısrarlarına rağmen, ortalığı beraber toparladık ama yemekleri tamamen ona bırakıp koltuğa uzandım ve bir film izlemeye başladım, uykum gelmişti ve çok yorgun hissediyordum kendimi ama uyuyunca da kabuslar rahat bırakmadığından, uykunun kollarına teslim etmek istemiyordum kendimi.
"Masayı kurayım mı yoksa koltukta mı yemek istersin?"
Diye bir ses geldiğinde, nasıl kafamın içindeki düşüncelere daldığımı yeni fark ediyordum. "Beraber halledelim masayı."
Üstümdeki battaniyeyi katlayıp kenara koyduktan sonra küçük adımlarla yanına ilerledim, ortalığı tertemiz yapmıştı ve hiçbir iz yoktu o kıyametten. Salonun köşesindeki plak çalarıma yöneldim ve çalıştırdım en sevdiğim şarkılardan biri çalmaya başladı.
Saudade den Yalanlar Yaralar.
Konuşmadan masayı kurmaya başladım.
Şarkıyı mırıldanıyorduk ikimizde.
Bu aşk bir sürgün sevgilim
bir ceza belki bize
bu aşk bir yalan sevgilim
söylenmiş kendimize,
Pinhanda tabaklara yemekleri koyduktan sonra karşılıklı yerlerimizi aldık masada.
Fırında kaşarlı mantar ve yanında makarna yapmıştı, kokular lezzetli olduğunu işaret ediyordu. „Bak bakalım tadına avukat, becerebilmiş miyim? "
Mantarı tattığımda bana bu tat sanki bir şeyleri hatırlattı, küçüklüğümden ama çıkaramadım. Annesiz, babasız büyüyünce insan, bir düzeni olmuyordu; beni Ayşe teyzem büyütmüştü, hayatımın büyük bir kısmında o vardı yanımda. Onun da çocuğu olmuyordu ve öksüz ve yetim büyüyen ben, çocuk hasretiyle yanıp tutuşan o, birbirimize sıkı sıkı tutunup bırakmamıştık, ta ki Ayşe teyzemi bir hastalıktan ötürü kaybedene dek. Ayşe teyzemin kocaman kahkahaları olurdu, o güldüğünde dünya aydınlanırdı sanki.
Minnettardım, kelimelere dökülemeyecek bir duygu besliyordum ona karşı; aklıma düştüğünde buruk bir gülümse oluşuyordu yüzümde. Ben cevap vermeyince Pinhan beğenmediğimi düşünmüştü tabii ki.
"O kadar kötüyse yeme ya, boş ver dışarıdan söyleyelim. Uzun zamandır girmiyordum mutfağa, becerememiş olabilirim; söylersen alınmam sorun yok avukat. "
Diyerek tabağımı almaya yeltendiğinde tabağımın üstündeki elini tuttum.
"Çok lezzetli olmuş, bayıldım gerçekten. Sadece bana çocukluğumdan bir anıyı hatırlattı; dalmışım kusura bakma."
"Iyi bağrı sende zehirlenmediğine göre şimdiye kadar, bende yiyorum o zaman."
Kahkahamı bastıramamıştım, elimle yemesini işaret ederken," Kendine haksızlık ediyorsun bence biraz." dedim ve sesi kısık olan şarkının eşliğinde yemeklerimizi yemeye devam ettik. Kısa bir zaman dilimi olsa da dertlerimi düşünmediğim bir akşam geçirdiğim için mutluydum ama gerçeklere dönme vakti de gelmişti.
"Notun üstündeki Kardelen çiçeğini fark ettin mi? "
dediğimde elindeki çatal ve bıçağı tabağın üstüne bıraktıktan sonra, gözleri bana döndü.
"Evet, kolyenle aynı. Kolyeni kendin mi almıştın? "
Parmak uçlarım, kendimi bildim bileli boynumdan çıkarmadığım Kardelen motifine gitti.
„ Hayır, Ayşe teyzeme sorduğumda beni yanına aldığından beri boynumda olduğunu söylemişti. Ben de hiç sorgulamadım, ama çıkarıp bir kenara koyamadım da; çıkardığımda bir boşluk çöküyordu sanki ve ben bu duyguya dayanamıyordum."
"Ayşe teyzen kim? Ona sorabilir miyiz tekrardan, belki daha fazla bilgiye sahiptir?"
dediğinde masanın üstünde gezinen gözlerimi onunkilere çevirdim.
"Vefat etti, soramayız yani."
Anlayışlı bir şekilde başını salladı.
"Kusura bakma, öyle birden sormuş bulundum." Yakınınızdan vefat eden biri hakkında konuştuğunuzda, karşı taraf hep sorduğu için pişmanlık duyup, mahcup bir ifadeye bürünür; bilmedikleri ise böyle yaptıklarında oluşan o sessizliğin benim gibileri daha çok yaralıyor oluşudur;
aslında o suskunluğun dışarıdan kimsenin duymadığı, kafanın içinde çok gürültülü bir sesi olduğu gerçeğidir.
" Sorun değil," dedikten sonra hafif bir gülümseme yerleştirdim dudaklarıma, kendini daha fazla suçlu hissetmemesini umarak.
"Sence kolyenin neyle bir bağlantısı olabilir ki, normal kolye işte? "
" Ya değilse?"
O konuşmaya devam ederken kaşlarım çatıldı.
"Dümdüz kolyede olabilir tabii, ama bizi başka yollara da sürükleyebilir; istersen arkadaşın Lalden yardım alıp inceletebiliriz."
Oturduğum sandalyeden kalkıp cevap vermeden masayı toparlamaya koyuldum, arkam dönük bir şekilde tabakları lavabonun içine koyarken peşimden geldi.
"Neden kızıyorsun, yanlış bir şey mi söyledim? Sen istemediğin sürece sana ait olan bir şeye dokunmak istemem, fikir yürütüyordum sadece." dediğinde, elimdeki tabağı bulaşık makinesine fırlatarak hışımla arkamı dönüp, öfkeli gözlerimi üzerine diktim.
"Her şeye şüpheyle yaklaşmamı bekliyorsun, herkese.
Ben sıyrılmaya çalışıp bir şeylere tutunmaya çalıştıkça, sen teker teker elimden sökercesine alıyorsun sığınaklarımı. Dediğin bir cümle, bin şüphe tohumu ekiyor içime. Söküp atarken elimdekileri, avuçlarımın kanlar içinde paramparça kaldığını görmüyorsun Pinhan.
Neden her şey benim etrafımda dönüyor; evet, ölen benim kardeşimdi ama suç da senin kardeşinin üstüne atıldı; en ince detayına kadar planlanarak, tesadüfen kardeşini seçtiklerini sen de düşünmüyorsun, değil mi?
Bu kadar saf olamazsın!
Hem, Sayeyi kurtardığım için daha birkaç saat önce kapıma kadar geldi bu insanlar."
Bağırdığımı fark ettiğimde sesimi alçaltıp daha sakin bir ses tonuyla devam ettim konuşmaya.
"Ayrıca doğru yolu bulmak için bazen kaybolmak gerekir.
Şimdi birbirimize verdiğimiz sözü tutalım ve Notu kim bırakmış en azından bulmaya çalışalım; caddeyi görüntüleyen kameralar var."
Başıyla basit bir onay vermekle yetindi ve ikimizde tek kelime etmeden yediklerimizi toparlamaya devam ettik ve evden çıktık.
"Lalin yanına o zaman?" diye sordu arabanın kapısını benim için açarken. Onayladıktan sonra bindim arabaya ve yola koyulduk.
Karakola beraber girdik.
Lal girişte biriyle konuşuyordu; bizi görünce odasını işaret edip geçmemizi ifade etti.
Biz oturduktan birkaç dakika sonrada o da yanımıza geldi.
" Hoş geldiniz, kötü bir şey yoktur umarım."
Dışarıdan nasıl göründüğüm hakkında hiçbir fikrim yoktu ama Lal böyle sorduğuna göre, görüntüm pek de iç açıcı değildi demek ki; boğazımı temizleyip çantamdan zarfı çıkarırken hemen konuya girdim.
"Bu notu bu sabah kapıma bırakmışlar, kim olduğunu bilmiyorum."
Siyah zarfı önüne koydum; endişeli bakışları beni bulduğunda devam ettim,
" Yasemin çiçeklerinden oluşan bir buketin içindeydi, parmak izi bulacağınızı sanmıyorum. Hem ikimiz de dokunduk hem de..."
derin bir nefes alıp devam ettim.
"Hem de yaseminleri parçaladığım için geriye elde tutulur pek bir şey kalmamıştı zaten, çöpe attık."
Lal telefonuna uzanıp ifadem alınacağı için bir memur çağırdı, telefonu kapatıp bana döndü.
"Eminim bir şey çıkacaktır bunca delilden merak etme."
Gözleri sargılı elime kaydı o sormadan ben cevapladım,
" Çay döküldü, önemli bir şey değil."
O sırada kapı tıklatıldı ve bir memur içeri girdi; anlattıklarımı ifade için tekrar ettim ve imzamı attım; çıktık odadan.
"Biraz yürümek ister misin? Hem zehir gibi kahvenden de ısmarlarım sana."
Yorgun gözlerimi yüzüne çevirdim; hem bugün söylediklerim hakkında bir şeyleri düzeltmek istiyordum, hem de hiç istemeyip söylediklerimin arkasında durmak istiyordum.
Kafamın içinde bunun fırtınası eserken ben konuşmadan o anlayıp ellerimi tuttu.
"Söylediklerinde haklıydın, ama inan bana o paramparça oldu dediğin avuç içlerini gerekirse günlerce sarmalayıp iyileştirmek istediğim gerçeğini yok sayma olur mu? İşte o zaman sözlerimizi tutsak bile bir anlamı kalmaz çünkü.
İkimiz de bazen fazla ileri gidiyoruz, sevdiklerimize bir şeyleri konduramıyoruz veya bunu yapmaya çalışırken bile o kadar yoruluyoruz ki, bunu yapmamızı isteyenlere saldırmak istiyoruz. Ama biz yolumuzda beraber yürüyüp bu yoldan sapmadığımız sürece, rüzgar dinecek, biz kazandık diyemeyeceğiz belki ama kazanılacak."
Dolu gözlerle onu dinledikten sonra parmak uçlarımda yükselip sarıldım ona; bazen konuşmayı beceremediğimden sarılarak gösterirdim bazı şeyleri, en azından çalışırdım...
Kahvelerimizi alıp sahil kenarında yürümeye koyulduk; ikimizde konuşmuyorduk, ama bunun aramızda bir soğukluk olduğundan değil de, konuşmadan da birbirimizin yanında olabileceğimizi bildiğimizden kaynaklanıyordu.
Pamuk şekeri satan birini gördüğümüzde Pinhan oraya yöneldi; ben de arkadaki bankta oturmak için adımlarımı ilerletirken biri omuzuma çarpıp geçti yanımdan, sendeleyip arkamı dönüp bağıramadan elime bir şey tutuşturulduğunu fark etmemle başımın dönüp tutunacak bir yer ararken Pinhanın koşarak yanıma geldiğini seçebildim.
"Kardelen, iyi misin?" dediğini duydum Pinhanın, ama kulaklarım çınlamaya devam etti; bir süre ve başımın dönmesi gecene kadar elim alnımda öylece bekledim,
"Başım döndü," dediğimde avucumun içine bir şeyin battığını yeni yeni fark ediyordum. Pinhanın elleri kollarımı sarmış ve bana bir şeyler söylemeye devam ediyordu ama duyamıyordum. Elimi açtığımda, içinde bir USB'yi
görmemle etrafıma bakıp ayaklanmam bir oldu. Pinhan elimdekini alıp incelemeye başladığında yutkunup bana baktı; benim görmediğim bir şey görmüş olmalıydı. Sessizliği yırtan bir korkuyla haykırdım.
"Neler oluyor?"
"Kardelen..." beni Banka geri oturttu ve bayılmadan önce duyabildiğim son kelimeler çıktı ağzından.
"Üzerinde, Ahu' dan yazıyor."
🦋
Bölümü beğendiyseniz benimle düşüncelerinizi paylaşıp yıldızları parlatmayı unutmayın✨
