7. bölüm · Giz ve Gizli Bahar

6.Bölüm

Gül Yanık

“Ayağına batan dikenler aradığın gülün habercisidir.”

-Mevlâna

Kahvelerimizi içip biraz daha sessiz kaldık. Düşüncelerimiz karmaşıktı; notlar, şifreler ve bu gizemli olaylar zinciri. Her biri ayrı bir sır barındırıyordu ve biz sadece başlangıçtaydık. Bu kadar kısa sürede her şeyin çözüleceğine inanmıyordum, ama en azından biraz zaman kazanmıştık.
Arkamızdan hafif bir rüzgâr esti ve o an fark ettim ki, bu hikâye daha yeni başlıyordu. Belki de en büyük sırlar henüz ortaya çıkmamıştı.
Kahvemizi yudumlarken, telefonuma gelen me-sajla irkildim. Erenden di, sonuç çıkmıştı. Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım; içimdeki karmaşık duyguları toplamaya çalışıyordum. Birkaç saniye sessiz kaldım, gözlerim kapalıyken bir eliyle kucağımdaki ellerimi tutuyordu. O an fark ettim ki, yine stres yüzünden parmaklarımı çekiştirmeye başlamıştım, bir gün kıracaktım bu parmakları, ama bu huyumu bir türlü bırakamıyordum.
Gözlerimi açtığımda, Pinhan sakin olmamı söylüyordu; ama ben olamıyordum. İçimdeki fırtına dinmiyordu. Beni alıp götüren o gençti; daha yirmi yaşında, hayatını yeni yaşamaya başlamıştı. Belki bilseydi, onun benim kardeşim olduğunu...
O zaman her şey farklı olurdu belki de. Onu bütün kötülüklerden korumak için kendim-den eksiltip ona tüm eksik parçalarını sunardım. Birbirimize tutunurduk; böylece yalnız kalmazdık hayatta. Bu kadar yalnız yaşamazdım hiçbir zaman. İçimde büyüyen korku ve çaresizlikle yüzleşirken, kendimi hep böyle korudum. Bu soğukluk ve güvensizlik, aslında içimdeki derin yaraların bir yansımasıydı. Kendimi insanlardan uzak tutmayı öğrendim; çünkü bu yaşa kadar hep kendimi koruma bicimim buydu. Ama şimdi burada, Pinhan’ın yanında olmak bile yetmiyordu hissettiklerime. Kalbim sıkışıyordu içimdeki yangın sönmüyordu.

Pinhan'a telefonu uzattım ve titrek bir sesle sordum, "Sen okur musun?"
Gözlerim dolmuştu, ama tutuyordum gözyaşlarımı. Şu an sırası değildi; içimdeki öfke ve acıya yenik düşmemek için kendimi zor tutuyordum.
"Tabii ki okurum Kardelen. Halledeceğiz sakin ol. Tahmin ettiğim gibi, Eren sonucu yazmamış, yüz yüze konuşalım demiş, konum atmış. Hadi kalk gidiyoruz." dedi elimden tutup kaldırırken, el ele ilerledik arabaya. Navigasyon üç dakika gösteriyordu. Neredeyse gelmiştik, bende kendimi hazırlamaya çalışıyordum olacaklara, çünkü şu an her şey belirsizdi.
Her ne kadar nefret ediyorsam netsizlikten, hayat bir o kadar yarım parçalar bırakıyordu önüme tamamlamam için. Ama ben o parçaları yolun en başında bütün halde görmek istiyordum, dağılmış halde değil.

"Geldik," dediğinde irkildim. Saçlarımı geriye attım, kemerimi çözdüm.
İnatla Pinhan´a bakmıyordum, onun yanında, henüz anlamlandıramadığım bir sebepten dolayı, duygularımı bastırmakta zorlanıyordum.
"Sonuç ne olursa olsun, beraber girdik bu yola ve ben sözümü tutarım Avukat." dedi. Başımla onaylamakla yetinebildim sadece, ama içimdeki güvensizlik hissiyle kavga ediyordum bu sırada. Insan ne kadar güçlü olursa olsun, bazen sırtını birine yaslayıp dinlenmek istiyor; yalnız hissetmemek, o el tutulsun hiç bırakılmasın istiyor. Zaten asıl güç, ilerlediğin yolları yalnız yürümek değil; o yolda güvendiğin tarafından elinin tutulmasına izin verdiğin yoldu.

Arabadan indiğimizde soğuk rüzgâr suratıma çarpıyordu, ürperdim ama bu beni kendime getirmişti. Bir binanın önündeydik; sanırım evine çağırmıştı bizi. Ne söyleyecekse insan içinde söylemek istemiyor gibiydi veya benim tepkimden endişeleniyor da olabilirdi, ikinci ihtimal daha olasıydı. Binanın kapısı aralıktı, içeri girdik. Mesajda Eren kaçıncı kat olduğunu söylemiş olacak ki Pinhan doğrudan asansöre yöneldi.
"Merdivenden çıksak olur mu? Kaçıncı katmış? Gerçi sen istersen asansörle de çıkabilirsin sorun değil." dedim. Normalde, beni o asansöre bindirmeye çalışır ve korkularımı yenmemi söylermiş gibi geldi. Ama dışarıdan nasıl gözüküyorsam, ikiletmeden elimi tutup merdivenlere yöneltti bizi.
Kapının önünde durduğumuzda " Hazırsan çalıyorum kapıyı,Kardelen?" diyerek benden bir onay bekledi, bir kaç saniye bekledikten sonra başımla onayladığımda zili çaldı ve kısa bir süre sonra Eren belirdi kapının arkasından. Neşeli halini aradı gözlerim rahatlamak için ama o halinden yine eser yoktu, bu beni daha çok gerdi ve bilinç dışı Pinhanın elini sıktım biraz, destek verircesine bas parmağıyla elimin üstünü okşuyordu biz içeri girerken.
Ayakkabılarımızı çıkardıktan sonra Ereni takip edip Salona ilerledik.
Evi tam karakterine göre rengarenk, yeşil, mavi tonlarında tasarlanmıştı, davet etmesine rağmen bir türlü gelememiştim evine, keşke ilk gelişim böyle bir sebepten değil de muhabbet edip eylenmek için olsaydı diye geçirdim içimden.

Pinhanla renkli koltuğa otururken, " Ne içersiniz?" diye bir soru yöneltti, ikimizin arasında gidip geliyordu gözleri.
Pinhanın gözü bendeydi cevap vermemi bekliyordu ama ben o an nefes aldığımdan bile emin olamıyordum, benden cevap gelmeyince Pinhan, "Kardelene bir bardak su getir istersen, ben bir şey almayacağım teşekkür ederim." diye cevap verince Eren mutfağa yöneldi. Bunların hepsi sanki ağır çekimde oluyordu. Pinhan, nazikçe kollarımdan tutup bedenimi kendine çevirince göz göze geldik,
" Daha doğru düzgün bir şey öğrenmeden, kendini bu kadar yiyip bitirmen, ne kadar doğru sence kıymetli avukatım?"
Haklıydı, ama ihtimaller beni mahvediyordu. Anlamıyordu, benden yine bir kelime bile çıkmayınca devam etti," Söz veriyorum, halledeceğiz. Ama benim o tanıdığım, inat, mantığını elden bırakmayan, gerektiğinde gerektiği kararı veren Avukatıma ihtiyacım var." dediğinde boğazımı temizleyip, bedenimi biraz daha dikleştirip kendime gelmeye çalışıyordum.

Bu sırada elinde iki bardak suyla Eren yanımıza geldi. Birkaç yudum aldıktan sonra ona döndüm ve anlatmasını bekledim.

" Sonuçlar çıktı, bildiğiniz üzere,” dedi Eren, elindeki dosyadaki kâğıtları çevirirken. “Şiiri çevirdiklerinde, elle tutulur bir şey çıkmamış, fakat o büyük harfleri birleştirdiklerinde ortaya İspanyolca bir kelime çıkmış..." Gözlerini kapatıp açtıktan sonra devam etti, “Galanthus,”
Boş gözlerle ona bakmaya devam ediyordum.
"Anlamıyorum Eren, İspanyolcam olduğunu söylediğimi hatırlamıyorum," dedim sesimi yükselterek, zaten yeterince gergindim.

"Galanthus ‘un Türkçesi, kardelen anlamına geliyor..." dediğinde, elimdeki bardak yere düştü ve sanırım kırıldı. Boğazımdan biri bırakmayacakmışçasına sıkıyormuş gibi hissettiğimde elim boğazımı kavradı.
Ayağa kalkarken hafif sendeledim, buradan çıkmak istiyordum. Kapıya yöneldiğimde arkadan boğuk sesler işitiyordum ama hiçbiri net değildi. Kapıya varıp da merdivenler-den inip temiz havaya çıkmayı ne zaman başardım bilmiyordum.
Derin nefesler alip veriyordum sadece. Üstümde mantomda yoktu, ayaklarımda ise Eren´in verdiği terlikler vardı; onlar da ıslanmışlardı ve üşüyordum.
Titremeye başlamıştım ama belki de titremem soğuktan değil, yaşadığım korkudan kaynaklanıyordu. Bastırmaya çalıştığım gözyaşlarım ve alamadığım nefesler beni zorlu-yordu. Titreyen sanki bedenim değil, ruhumdu.

Yoldan bir taksi cevirdim, eve gitmem gerekiyordu, kendime gelmem, sakinleşmem şarttı. Taksideyken çantamdan kulaklıklarımı çıkarıp, müzik dinlemeye başladım. Gözümden bir damla yaş düştü; hemen parmak uçlarımla silip, müziğin sesini biraz daha açtım. Kafamdaki o karmaşık sesleri susturmak, içimdeki boşluğu biraz olsun hafifletmek istiyordum.
Eve vardığımda üstümü çıkarıp, kitaplığımdan bir kitap aldım,
Osamu Dazai´ın İnsanlığımı Yitirirken romanıydı.

Ayracımın olduğu yerden okumaya devam ettim ve bir cümle dikkatimi çekti,
“Gerçek korkak mutluluktan bile korkar. Pamuk yün bile yaralar onu. Neşeden bile incinir. Panikledim, yara almadan önce hızlıca kaçmak iste-dim, bu yüzden kendimi o tanıdık soytarı sis perdesiyle sarmaladım."

Benim yaptığımda tam olarak buydu sanırım; gerçeklerden kaçmak için kitaplarıma sığınmak istemiştim ama onlar bile yüzüme vuruyordu, kaçamıyordum. Pinhan ve Eren defalarca kez aramıştı, ama konuşmak istemiyordum. Biraz kendimle kalıp ne yapacağıma ve nasıl ilerleyeceğime karar vermem gerekiyordu. Tabii, nasıl bir yol izleyeceğimi Pinhan ´la da konuşmam gerekiyordu, fakat bugünlük bunun için gücüm kalmamıştı.
Sıcak bir duş aldım, ardından saçlarıma ve yüzüme bakım yapmaya başladım.
Yeni maskeler almıştım, çok da para yatırmıştım ama koşuşturmadan kullanamamıştım. Bakımlarımı yaptıktan sonra kendimi daha iyi hissediyordum, tırnaklarıma oje sürdükten sonra kurumasını beklerken televizyondan bir dizi izlemeye başladım, gerçi dizinin ismi sorulsa onu bile cevaplayamazdım ya. Biraz olsun sakinleşmeyi başarmıştım, ardından, sevdiğim kalp şeklindeki kırmızı kupama demlediğim limonlu yeşil çayımı doldurdum ve içtikten sonra kendimi uykunun kollarına bıraktım.

Uyandığımda saat 06:23 dü, kalkıp kahvemi içtikten sonra elime telefonumu aldım, Eren'e iyi olduğumu, müsaitse bugün görüşüp konuşabileceğimizi yazdıktan sonra Pinhan´a mesaj yazmaya başladım;
"Günaydın, merak ettirdim biliyorum ama biraz kafamı dinlemeye ihtiyacım vardı." yazdıktan sonra gönderdim ve kahvemi yudumlarken kitabımı okumaya devam ettim. Yaklaşık yarım saat sonra Pinhandan mesaj geldi,

"Kardelen, bu yola beraber çıktığımızı hatırlatmak isterim. Yalnız kalmak istemeni anlıyorum ama izin ver yanında olayım."

"Öğle yemeği?" yazıp gönderdim,
Kahvaltıyla aram olmadığını biliyordu artık sanırım, lakin ben şu an kahvemle kahvaltı ihtiyacımı gideriyordum, gerçi pek iştahımda yoktu yemek yemek için ama aklıma ilk geleni yazmıştım o an cevap gecikmeden geldi.
"Olur :), istersen alırım ben seni."
Cevap yazmak yerine konumumu paylaştıktan sonra telefonu bir köseye fırlattım. Kahvemin dibini içtikten sonra, olanları düşünüyordum tekrar tekrar, kaçırdığım bir şey var mı diye ama bir sonuca varamıyordum işte. Ellerim saçlarımın arasında öne eğilmişken kapı çaldı, hızlı adımlarla kapıya ilerleyip kilidini açtım.
Eren elindeki simit poşetini sallandırarak,"Çayın var mı avukatım?" diye soruyordu, gözlerinin içi kıpkırmızıydı, bütün gece uyumamış gibi gözüküyordu.
" Olmaz olur mu, avukat kankam, gel içeri." dediğimde o üstündekileri çıkarıp mutfaktaki masaya yerleşirken, bende sallama siyah çay yapıyordum, demlenmesini beklemek istememiştim.
Arkadaşım içinde sorun olacağını sanmıyordum. Simitin yanına, dolaptan peynir ve zeytin çıkardıktan sonra çaylarımızda masaya koyup karşısına oturdum. Normalinde şimdiye kadar bir sürü şey anlatıp kafamı ütülemesi gerekirdi ama o da sessizdi bugün.

"Gece uyumadın mı?", diye sorduğumda çayından bir yudum alıyordu,
“ Uyku tutmadı, izinli günümdeyim bugün zaten, çokta önemli değil." dedikten sonra, dostça elimi tutmuştu, “Güzelim, konuşalım mı artık lütfen."

Bastırdığım düşüncelerimi artık gün yüzüne çıkarma vakti gelmişti anlaşılan.
"Eren, kafamda bir sürü soru işareti v.." zilin çalmasıyla cümlem yarıda kesilmişti.
Ben kalkıp kapıya yönelirken Erende "Birini mi bekliyordun?" diye sorduğunda kafamı olumsuz anlamda salladım, ama muhtemelen görememişti bile.

Pinhan ile konumumu paylaştığım için, onun gelebileceğini düşündüm ama kapıyı açtığımda karşımda Lal ve Renan vardı.
"Süpriizzz!" diye şakıdı Lal.
Renan ise "Ben dedim haber verelim diye, sabah sabah pat diye gelinir mi ya." diye söyleniyordu.
Renan, eskiden tanıdığım sevdiğim bir arkadaşımdı, bu karışıklığın içinde onları gördüğüme çok mutlu oldum ve içeri davet edip Renan’a uzun uzun sarıldım, özlemiştim arkadaşımı.
"Renan, çok sevindim seni gördüğüme, uzun zaman oldu, gel geç içeri." derken o da bana sarılıyordu halinden memnun bir şekilde Lalin sesiyle ayrıldık.
"Ben özlenmemişim anlaşılan." diyerek trip atıyordu, bu hali beni güldürdü,
"Sensiz olur mu hiç kuzum." deyip ona da sarılıp öptüm yanaklarından.
Eren de ayaklanmıştı, Lal ile tanışıyorlardı zaten, tokalaşmışlardı hemen.
"Eren, tanıştırim Renan, eski bir dostum.”
Hemen Renan´a döndüm, “Eren ise meslektaşım, aynı zamanda yakın arkadaşım." diyerek tanıştırdım onları. Renan´ın babası Polisti, avukatlığımın ilk zamanlarında bana çok yardımcı olmuştu. Ikisinin de hakkını ödeyemezdim.

"Geçin oturun size de çay koyayım," dedikten sonra toplaştık bir masanın başına ve zamanın nasıl geçtiğini fark etmedik sohbet ederken. Daha sonra Eren başka bir arkadaşına söz verdiğini söyleyerek kalktı. Eren´i geçirdikten sonra masaya döndüm ve bir gerginlik sezdim ikisinin arasında, " Bir şey mi oldu, modunuz düşmüş gibi?" dediğimde Renan önündeki çay bardağını kenara iterek,
"Güzelim, Lal başına gelenlerden bahsetti telefonda. Ben de dayanamayıp otobüse atladım ve yanına geldim." Bu sözleri üzerine bakışlarım Lal'e kaydı.
"Bakma bana öyle, ben söylemesem senin kimseden yardım almayacağını biliyorum. Eren bana olanları anlattı; benim de aklıma Renan geldi. Belki birlikte bir yol bulabiliriz diye." dediğinde bakışlarım yumuşadı, Lal'e daha fazla kızamadım.

Renan polis çocuğuydu sonuçta bazı şeylere hakimdi, üstelik Faruk Amca, çok başarılı bir polisti. Ben bunları düşünürken Renan da " Notta senin adin yazıyormuş, kardeş olduğunuzu bilen biri işlemiş olabilir mi cinayeti?"
diye sorduğu sırada kapı tekrar çaldı, kaşlarım çatıldı sorusuna ama kalkıp kapıyı açmaya gittim, Pinhan gelmişti, onu karşımda görünce sarılma isteğimi daha fazla içimde tutamadım ve sarıldım. Bir an duraklasa da, kollarını etrafıma sardı ve ellerini belimde birleştirdi, "Vücudun gerilmiş yine, yeni bir şey mi oldu Kardelen?"
Boynuna sardığım kollarımı gevşettim ve içeri geçmesi için kapının önünden çekildim.
Pinhan’ı arkadaşlarıma tanıttım, sadece adli psikolog olduğunu belirttim.

Anlaşmamızdan bahsetmedim. Pinhan ve Renan hemen anlaşmışlardı; Renan cana yakın bir karaktere sahipti.
"Pinhan," dediğimde, dikkatini Renan dan çekip bana verdi. Lal ´in yaptığını kısaca özet geçtim ve ardından Renan’ın neden burada olduğunu anlatmaya devam ettim. "Renan, notta benim adım yazdığı için, kardeş olduğumuzu bilen birinin cinayeti işlediğini düşünüyor.” dedim.

"Bu da bir olasılık tabii," dediğinde mesafeli tavrı gözümden kaçmamıştı.
Ortalığı toparlamaya başladığımda Lal ve Renan kalktı. "Gidiyor musunuz?"
Renan dostane bir şekilde kollarını bana sarmalayıp,
"Merak etme, çözeceğiz beraber. Görüşürüz yine, buralardayım artık,"
Bu sözlerle gözüm Pinhan´a kaydı; gergin görünüyordu. Tanımadığı biriyle aynı ortamda olmak mı germişti onu?
Yoksa başka bir sebep mi vardı? Aslında böyle bir sebepten gerilecek birine de benzemiyordu.

Lal ve Renan’ı yol ettikten sonra koltukta oturan Pinhanın yanına oturdum. Önündeki televizyon kapalıydı; ekranın karanlığında kaybolmuştu gözleri. Sanki başka bir dünyadaydı, kendi iç savaşını yaşıyordu. Bir süre sessizlik hüküm sürdü, sonra yumuşak bir sesle sordum, “Canını sıkan nedir?"

Beklenmedik bir tepkiyle ayağa kalktı. Salonda adımlarını hızlandırdı, ileri geri yürüyüşleriyle öfkesini dışa vuruyordu. Gözleri kıpkırmızıydı; sanki içindeki fırtına durmaksızın büyüyordu.
“Kardelen, bu Renan tam olarak kimin nesi? Birden çıktı ortaya?"

Ben de ayağa kalktım, karşısına geçtim. İçimdeki korku büyüyordu, onun görüpte benim göremediğim bir şeyin olmasından korkuyordum.
İnsanlar bazen gözlerinin önünü göremezdi; kör olurlardı gerçeklere, ama dışarıdan biri rahatlıkla fark edebilirdi onların karanlığını. Gözlerini kapattı, derin bir nefes çekti ciğerlerine; sakinleşmeye çalışıyordu ama ben altında yatan başka bir niyet olup olmadığını bilmiyordum.
“Kardelen,” işaret parmağını kaldırıp kalbime yasladı ve devam etti,
“Beraber bir yola girdik biz,” Gözleri gözlerimde oyalandı kısa bir süre, “Ama sen bu yolda yalnız yürüyorsun sanki!” diye yükseldi.
“Benim varlığımı görmüyorsun, başına buyruk hareketler yapıyor, fikir alışverişi yapmadan, hesaplamadan ilerliyorsun!”
Gözlerinde hem öfkeyi hem de acıyı ayırt edebiliyordum ama ağzımı açıp tek kelime etmek gelmiyordu içimden,
“Ölümün ardından çıkan o gizemli mesaj... Senin adın yazıyordu ya orada. Ama katil ismini doğrudan yazmak yerine şifreli hale getirip bize sundu. Çünkü konu düşündüğümüzden çok daha derin.”

Birkaç adım geriledim sözleriyle ama o devam etti,
“Ölen, gencecik bir beden, her şeyden önce senin kardeşin...
Nasıl oluyor da bu kadar çabuk adapte olabiliyorsun?
Elini kolunu sallayarak yardım alabiliyorsun milletten; sırf polis çocuğu diye mi?”
Sesinde hayretle karışık bir tedirginlik vardı; sanki her kelimesiyle biraz daha derine iniyordu, biraz daha karanlığa yaklaşıyordu.
“Ben bu mesleğe dün başlamadım! Ne polis çocukları gördüm ne avukatlar. Ailem zor zamanlar geçirdi. Mücadele ettim, vazgeçmedim.
Düşersem kalkarım diye bir şey yoktu; düşemezdim.
Bu meslek benim için bir tutku ve savaş; polis çocuklarının temizliği konusunda ise hiçbir zaman saf olmadım, gerçekler böyle. Asla pes etmemenin, bunları savunmamın sebebi bu!”
Bir an öylece durdum; onun bu halini izlerken, içimde dolanmış olan karanlık akıntı, adeta ruhumu sarıp sarmaladı, derinlere işledi.
Gözlerimin dolmasına engel olamamıştım, ama yaşların akmaması için mücadele ediyordum hala. Donuk bakışlarımla ona bakmaya devam ediyordum; dışarıdan görünen buydu belki de ama beni tanıyan biri gözlerimdeki o kırgınlığı da fark edebilirdi.
Bilirdim, sessizliğim sadece gerçekten değer verdiğim biri tarafından kırıldığımda ortaya çıkardı.
O bunu belki de hiçbir zaman bilmeyecekti.
Ne yaptığını yeni fark etmiş gibi gözlerini kırpıştırdı,“Kardelen, ben fazla iler... “
Sözünü anında kestim ve kendime bile yabancı olan buz gibi bir sesle cevap verdim,
“Sorun değil, hâklısın.”
Konu sen olduğun için büyük bir sorun.
Haklı olsan da keşke gerçekleri böyle yüzüme çarpmasaydın.

İçimdeki fırtına durmaksızın esiyor, kelimelerim boğazımda düğümleniyordu. Gözlerimdeki o kırgınlık, belki de onun göremediği kadar derindi; içimde sakladığım acı ve hayal kırıklığıyla karışmıştı. Kısa bir süreliğine de olsa, umutla baktığım bu insanın karşısında, şimdi sadece sessizlik ve soğukluk vardı. Ama bilmediği, bu sessizliğin aslında en büyük fısıldayışım olduğuydu; içimde kopan fırtınaları anlatmaya yetmezdi.
Dünyanın en sessiz çığlıydı bu; kelimelerin ötesinde bir anlam taşıyan, yıkıcı ve aynı zamanda hafifletici bir suskunluk...
Ve yine de içimdeki yangını susturmak zorundaydım; çünkü gerçek acılar yalnızca en derinlerde saklanırdı. Dışa vurulmayan duyguların kül olması bundandı belki de. Sessizlik, en büyük koruyucuydu; hem kendimi hem onu koruyan.
“Önümüzde ikimiz de ilgilendiren bir dava var. Ben seni gelişmelerden haberdar ederim, üç gün sonra Sayenin duruşması var. DNA tekrarlandığı için ve uyumlu çıkmadığı için, muhtemelen serbest bırakılacak. Ama benim biraz daha çalışmam lazım.
Gerçi sen takip ediyorsundur zaten, merak etme kardeşini çıkaracağım oradan.”
Kapıya yönelip açtım, “Görüşmek üzere,” dedim ve bakışlarımı merdivenlere çevirdim, onunla göz göze gelmek istemiyordum.
Bir şey söyleyecek gibi oldu ama tuttu, kapıdan geçip gitti, arkasından sertçe kapattığım kapıya takılı kaldı bakışlarım.
Onu bu kadar kısa sürede hayatıma dahil edip, beni kırmasına izin verecek duyguları filizlendirmem benim suçumdu. Daha fazla düşünmek istemediğim için, Davaya odaklandım tamamen ve gece gündüz çalıştım. Bu iki gün zarfında, Pinhan´dan hiçbir haber alamadım, en iyisi buydu belki de...

🦋

Eğer kalbinize dokunduysa, başkalarına da ulaştırmayı unutmayın.🤍🦋

Kendinize iyi bakın, kitapla kalın🦋