6. bölüm · Gercek ask

.

Elif Koyuncu

Eve girdiğimizde herkesin üzerinde tatlı bir yorgunluk vardı. Mert esneye esneye doğrudan odasına yöneldi, peşinden de "Yarın erken dersim var, beni sabah uyandırmayanı gruptan atarım," diyen Elif gitti. Kerem de sessizce iyi uykular dileyip kendi köşesine çekilince, ev bir anda o tanıdık, huzurlu sessizliğine büründü.
Mutfağa geçip kendime kocaman bir bardak su doldurdum. Tam bardağı dudaklarıma götürüyordum ki, mutfak kapısında beliren gölgeyle irkildim.
Ege, üzerindeki montu çıkarmış, gri kapüşonlusunun kollarını dirseklerine kadar sıvamış bir halde kapı eşiğine yaslanmış beni izliyordu. Gözlerinde hâlâ o sahildeki, o arabadaki çözülmemiş, gergin ifade vardı.
Adımları sessizdi. Yanıma kadar gelip tezgaha yaslandı. Aramızda sadece birkaç santim kalana kadar yaklaşması, kalbimin ritmini yine altüst etmişti."Hâlâ üşüyor musun?" diye sordu, gözleriyle üzerimdeki hırkamı süzerek.
"Hayır, değilim..." diye fısıldadım, sesim heyecandan hafifçe titreyerek. "İyiyim, gerçekten."
Ege, yüzünde daha önce hiç görmediğim, hafif serseri ama bir o kadar da şefkatli bir ifadeyle başını hafifçe iki yana salladı. Gözleri kısılmıştı, sanki kalbimin içinden geçenleri okuyor gibiydi.
"Üşüyorsun, üşüyorsun," dedi, sesi inatçı bir kararlılıkla doluydu. "Senin o titreyen ellerin benim gözümden kaçmıyor Defne."
Tam "Gerçekten üşümüyorum" diye itiraz edecekken, Ege aniden bir hamle yaptı. Elleri belime dolandı ve bedenimi hızla kendine çekti. O kadar ani olmuştu ki nefesim kesildi. Beni öyle sıkı, öyle sarmalayıcı bir şekilde tuttu ki, aramızdaki mesafe tamamen yok oldu. Göğsüne, sanki yıllardır sığındığım tek liman orasıymış gibi kapandım. Üzerindeki gri kapüşonlunun yumuşak dokusu yüzüme değerken, üzerine sinen o tanıdık, huzurlu koku başımı döndürdü.
"O zaman ısıtalım," dedi saçlarımın arasında boğuklaşan sesiyle.
Kollarını biraz daha sıktı, sanki beni dünyanın tüm soğuğundan, tüm acısından korumaya yemin etmiş gibiydi. Başımı kaldırıp ona bakmaya çalıştım ama izin vermedi; çenesi saçlarımın üzerine yaslıydı, öylece kalakaldık. O an mutfağın sessizliği, dışarıdaki hayat, Umut'un getirdiği o anlamsız huzursuzluk... Hepsi silinip gitmişti. Sadece onun göğsümde gümbürdeyen kalp atışları ve benim içimdeki o cevabın ağırlığı kalmıştı.
Ege yavaşça geri çekilip ellerini omuzlarıma koydu. Gözlerini kaçırmadan doğrudan yüzüme baktı. "Şimdi," dedi, sesi bu kez daha ciddi, daha sorgulayıcıydı. "Üşümediğini iddia ediyorsun ama cevabını hâlâ vermedin. Defne... Benimle bu hayatı paylaşacak mısın?"O an, onun kollarının arasından gelen o güvenle, artık daha fazla kaçamayacağımı anladım. Kelimeler boğazıma düğümlense de, gözlerimle ona her şeyi anlatmaya çalıştım. Dudaklarımı hafifçe araladım ama sesim boğazımda düğüm düğüm oldu. Gözlerinin en derinindeki o umut dolu, bekleyen ifadeye baktıkça içimden bir parça ona doğru koşmak, sımsıkı sarılıp "Evet, seninle her şeye varım" diye haykırmak istiyordu.
Ama hemen arkasından, zihnimin karanlık bir köşesinden o fısıltı yükseldi. Annemle babamı kaybettiğim o kaza gecesinin ambulans sirenleri, evin o bomboş kalmış sessizliği kulağımda çınladı. Henüz çok yeniydi. İçimdeki o koca enkazın üzerinde yeni bir çiçek açtırmak, bana sanki onlara ihanet ediyormuşum gibi hissettiriyordu. Hem kendimi bu kadar büyük bir mutluluğa teslim etmekten korkuyordum hem de Ege’ye içimdeki bu yasla, bu darmadağın halimle haksızlık etmekten...
Ege, gözlerimin içinden geçen o bulutları, o tereddütü hemen fark etti. Yüzündeki o beklenti dolu ifade yavaşça yerini derin bir anlayışa ve şefkate bıraktı. Ellerini omuzlarımdan çekmedi, beni bırakmaktan korkar gibi tutmaya devam etti.
"Ege..." diye mırıldandım nihayet sesimi bulabildiğimde. Başımı hafifçe öne eğdim, bakışlarımı gri kapüşonlusunun üzerindeki bir noktaya diktim. "Seni... seni ne kadar çok sevdiğimi, benim için ne kadar değerli olduğunu biliyorsun. Bu evde, bu hayatta tutunabildiğim en güvenli liman sensin."
Tekrar gözlerimi kaldırıp doğrudan gözlerinin içine baktım. Gözlerimden süzülmek üzere olan bir damla yaşı son anda geri ittim.
"Ama içimdeki bu gürültü henüz dinmedi. Annemle babamın yokluğu... her güldüğümde arkasından gelen o suçluluk duygusu canımı o kadar yakıyor ki. Sana darmadağınık bir Defne vermek istemiyorum. Hayır diyemem, çünkü sensiz bir hayatı ben de düşünemiyorum... Ama hemen evet de diyemiyorum. Bana haksızlık etmişsin gibi hissetmeni istemiyorum."
Ege, söylediklerimi nefes almadan dinledi. Yüzünde en ufak bir kırgınlık ya da sitem belirmedi. Aksine, o her zamanki sarsılmaz, korumacı duruşuyla hafifçe gülümsedi. Parmaklarıyla yanağımı usulca okşadı.
"Haksızlık mı?" dedi, sesi kadife gibi yumuşacıktı. "Güzelim, sen benim yanımda nefes alırken ben nasıl haksızlığa uğramış gibi hissedebilirim? Ben senin o darmadağınık halini de severim, o enkazı beraber toplamaya da razıyım."
Bana doğru eğilip alnıma uzun, sıcak bir öpücük kondurdu. Dudakları alnımda saniyelerce asılı kaldı.
"Evet demene gerek yok. Hayır demediğin sürece, ben senin o yaralarının sarılmasını beklemeye razıyım. Acelemiz yok. Biz zaten buradayız, beraberiz."
Geri çekilip gözlerimin içine bakarak göz kırptı. "Hem, o lise şairinin kahve teklifini reddettiğin sürece istediğin kadar düşünebilirsin."
İçimi ısıtan o şakasına dayanamayıp hafifçe güldüm, göğsüne yavaşça vurdum. "Gözün üzerimde yani?"
"Her an," dedi Ege, gülüşü tüm mutfağı aydınlatırken. "Hadi şimdi odana git ve güzelce uyu. Yoksa seni ısıtmaya devam etmek zorunda kalacağım."