14. bölüm · Gerçek Ailem "Umay"

13.Bölüm

Defne ŞİMŞEK

GERÇEK AİLEM: UMAY

Bölüm 13 — İkiz

~Bazı bağlar kelimeye sığmaz.
Hissedilir, açıklanamaz, ama vardır.~

Cumartesi sabahıydı.
Cumartesi demek okul yok demekti. Okul yok demek evde kalmak demekti. Evde kalmak demek Karahan villasında bir günü nasıl geçireceğimi bilmemek demekti.
Pakize plan var mı?
Yok.
Güzel.
Aşağı indim. Mutfak sessizdi — Aylin Hanım dışarı çıkmıştı, alışveriş. Levent Bey çalışma odasındaydı, kapısı kapalıydı. Ege spor salonuna gitmişti, sabahtan beri. Aras zaten sabahın beşinde çıkmıştı, iş toplantısı.
Yalnızdım.
Yani — Uraz hariç.
Uraz'ın odası üstteydi. Ses yoktu oradan. Uyuyor muydu, uyanık mıydı bilmiyordum.
Çay koydum kendime. Mutfak masasına oturdum. Kitabımı açtım.
Beş dakika geçti.
On dakika.
"O kitabı daha önce okudum."
Döndüm.
Uraz. Pijamalarıyla, saçları dağınık, elinde su bardağı. Buzdolabını açtı, bir şeyler aldı, kapattı. Bana baktı — kitaba baktı aslında, ama önce bana baktı.
"Nasıldı?" dedim.
"Sonu kötü." dedi. "Uyarmak istedim."
Pakize Uraz beni uyardı.
Duydum. Sakin ol, normal davran.
"Teşekkürler." dedim. "Ama sonu kötü olan kitapları severim. Gerçekçi hissettiriyor."
Uraz durdu. Bana baktı — bu sefer gerçekten baktı, kitaba değil.
"Neden gerçekçi?" dedi.
"Çünkü hayatta her şey güzel bitmiyor." dedim. Omuz sildim. "En azından benim hayatımda."
Bir saniye geçti.
Uraz geldi. Karşımdaki sandalyeyi çekti. Oturdu.
Şaşırdım — belli etmedim ama şaşırdım. Uraz bugüne kadar yanıma oturmamıştı. Geçmişti, durmuştu, bir şey söylemişti, gitmişti. Ama oturmamıştı.
Pakize.
Biliyorum. Sakin ol.
Sustuk. İkimiz de sustuk. Ama bu sessizlik önceki sessizliklerden farklıydı — öncekiler gergin ve soğuktu. Bu... doluydu. Garip bir doluluk.
"Pakize kim?" dedi Uraz.
Dondum.
"Ne?"
"Bazen 'Pakize' diyorsun. Kendi kendine." Baktı. "Kim o?"
Pakize Uraz duymuş.
Anlıyorum. Açıkla.
"İç sesim." dedim. Açıklamak garip geldi ama doğruydu. "Kafamdaki ses. Ona Pakize dedim."
Uraz baktı. Uzun uzun baktı.
"Neden Pakize?"
"Bilmiyorum." dedim. "Bir gün aklıma geldi, öyle kaldı."
Uraz bir şey demedi. Suyundan içti.
"Ben de konuşurum kendi kendime." dedi sonra. "Ama isim vermedim."
"Ver." dedim. "Daha eğlenceli oluyor."
Uraz'ın dudağı gerildi. Gülümsemedi tam — ama gerildi.
Pakize az kaldı gülümseyecek.
Fark ettim. Konuşmaya devam et.
Bir saat geçti.
Fark etmedik — ya da fark ettik ama saymadık. Başta kitaptan konuştuk, sonra okuldan, sonra İstanbul'dan. Uraz bu şehri çok iyi biliyordu — "oraya gittin mi, buraya gittin mi" diye sordu, gitmediğim her yere hayret etti.
"Şehre yeni geldim." dedim.
"Bir haftada her yeri gezemezsin."
"Haklısın."
"Ama..." Durdu. Bir şey düşündü. "Boğaz'ı gördün mü?"
"Köprüden." dedim. "Otobüste geçerken."
"Gerçekten görmemişsin demek."
"Nerede göreyim?"
Uraz kalktı. "Gel." dedi.
Pakize.
Git canım.
Kalktım.
Uraz beni çatıya çıkardı.
Villanın çatısına — bir kapı vardı, dışarıdan görünmezdi, ama Uraz anahtarını çıkardı, açtı. Merdivenlerden çıktık.
Ve İstanbul açıldı önümde.
Boğaz. Gerçek Boğaz — köprüden değil, yukarıdan, açık. İki yakası görünüyordu, arasında o mavi su, üzerinde gemiler. Güneş vuruyordu suya, parıldıyordu.
Durdum.
Bir şey söyleyemedim.
Pakize.
Biliyorum canım. Güzel.
Bu kadar güzel olacağını bilmiyordum.
"İlk kez görünce böyle olur." dedi Uraz yanımda. "Ben de böyle olmuştum."
"Sen burada büyüdün."
"Ama ilk kez buradan gördüğümde sekiz yaşındaydım. Annem çıkarmıştı." Durdu. "Hâlâ hatırlıyorum."
Sustuk. İkimiz de suya baktık.
"Uraz." dedim.
"Ne."
"Bana sormak istediğin şeyler var mı?" dedim. "Urfa hakkında. Oradaki hayat hakkında. Sormak istiyorsan sorabilirsin."
Bir saniye geçti.
"Var." dedi. "Ama nasıl soracağımı bilmiyorum."
"Nasıl biliyorsan öyle sor."
Baktı bana. Sonra suya baktı.
"Mutlu muydun?" dedi. Sesi çok alçaktı.
İçim sıkıştı.
Mutlu muydum.
"Hayır." dedim dürüstçe. "Çoğunlukla değil. Ama anneannem vardı. Ve okul. Ve yazmak. Bunlar vardı."
"Yokluğunu hissediyor muydun?" dedi. "Yani... bir şeyin eksik olduğunu."
Pakize bu soruyu anlıyorum.
Ben de.
"Hep." dedim. "Her zaman bir şey eksikmiş gibi hissettim. Ne olduğunu bilmiyordum ama vardı o his."
Uraz baktı.
"Ben de." dedi. Sadece o kadar. "Ben de hep öyle hissettim."
Sessizlik.
Ama bu sessizlik artık farklıydı. Bu sessizliğin içinde bir şey vardı — anlaşılmak gibi bir şey. İlk kez birinin tam olarak anladığı bir his.
Pakize ağlayacak mıyım.
Ağlama. İzin verme kendine. Bu an için ağlama.
Ağlamadım.
"Uraz." dedim.
"Ne."
"Sana bir şey söyleyeyim mi?"
"Söyle."
"Ben senin yerine gelmedim." dedim. "Ve senin hiçbir şeyini almayacağım. Ailenin seni sevmesi azalmayacak benim gelmemle. Aksine..." Durdum. "Aksine belki artacak. Çünkü artık eksiksizler."
Uraz döndü. Bana baktı — doğrudan, kaçırmadan.
"Bunu nasıl bilebilirsin?" dedi.
"Bilemem." dedim. "Ama inanıyorum."
Uzun bir sessizlik.
"Ben inanmıyorum henüz." dedi Uraz. Dürüsttü — sert değil, dürüst.
"Tamam." dedim. "Zaman var."
Yine suya döndük. Boğaz'a baktık.
Ve orada, İstanbul'un üzerinde, iki insan durdu — on altı yıl önce aynı günde doğmuş, on altı yıl ayrı büyümüş, şimdi ilk kez yan yana.
Hiçbir şey demedik.
Hiçbir şey söylemek gerekmiyordu.
Aşağı inerken Uraz durakladı.
"Yarın Ege ile Boğaz'a gidiyoruz." dedi. "Tekne var. Gelir misin?"
Pakize.
Duydum canım. Nefes al.
"Gelirim." dedim. Sesim titredi. Sadece biraz.
Uraz başını salladı. Odasına döndü.
Ben mutfağa döndüm.
Masada hâlâ çayım duruyordu — soğumuştu. Aldım, ısıttım, oturdum.
Pakize.
Buradayım.
Az önce ne oldu.
Güzel bir şey oldu canım.
İkiz bağı mı?
Belki. Ya da sadece iki insan aynı boşluğu taşıdığını anladı. Bu da yeterli.
Çayımı içtim.
Dışarıdan Ege'nin sesi geldi — "eve döndüm, ne var yemekte" diye bağırıyordu. Aylin Hanım "az sonra hazır" dedi mutfaktan.
Ses vardı bu evde. Hayat vardı.
Ve ben de artık buradaydım.
Akşam yemek masasında Levent Bey konuştu.
"Yarın tekneye Umay da geliyor mu?" dedi Uraz'a.
Uraz baktı bana.
"Geliyor." dedi.
Levent Bey başını salladı. "Güneş kremi al." dedi bana. "İstanbul güneşi aldatıcıdır."
Pakize Levent Bey bana güneş kremi tavsiyesi verdi.
Evet.
Bu... sıcak bir şey.
Onun tarzında evet. Güneş kremi al demek, ben seni düşünüyorum demek.
Gülümsedim. Kimse görmedi — ya da görmezden geldiler.
"Tamam." dedim. "Alırım."
Levent Bey yemeğine döndü.
Ama ben onun ellerini gördüm — masanın üzerindeki ellerini. Sıkmıştı — fark etmeden, hafifçe. Ve bırakmıştı.
Pakize o da duygulandı.
Evet canım. Bu aile duygularını saklar. Ama duyguları var.
Bulacağım onları.
Bulacaksın.
Gece Duru aradı.
"Yarın tekneye geliyormuşsun."
"Nereden biliyorsun?"
"Uraz mesaj attı."
Dondum. "Uraz mı attı?"
"Evet. 'Umay da geliyor, sen de gel' dedi."
Pakize.
Duydum.
Uraz beni dahil etti.
Evet canım. Bak nasıl hızlı.
Sen "zaman lazım" demiştin.
Evet ama ikiz bağı hızlandırıyor süreci. Bunu hesaplamamıştım.
Güldüm. "Geliyor musun?" dedim Duru'ya.
"Tabii geliyorum, tekne var!" dedi. "Ama bir şey sorayım—"
"Kuzey de geliyor mu diyeceksin."
Sessizlik.
"Evet." dedi Duru.
Pakize.
Biliyorum.
İçim neden böyle oluyor.
Çünkü geliyor canım.
Bu bir cevap değil.
En dürüst cevap bu.
"Bilmiyorum." dedim Duru'ya. "Gelse de gelmese de tekne var, Boğaz var. Bu yeterli."
"Çok olgun konuştun."
"Teşekkürler."
"İnanmadım ama."
Güldüm. "İyi geceler Duru."
"İyi geceler. Yarın erken kalk."
Kapattım.
Tavana baktım.
Yarın tekne. Boğaz. Uraz, Ege, Duru.
Ve belki Kuzey.
Pakize uyu.
Uyuyamıyorum.
Biliyorum. Ama dene.
Denedim.
Uzun sürdü ama uyudum.