5. bölüm / 6
Gençliğimin Yazı4. Bölüm - Buz Mavisi Gözler ve Kaybolan Kolyeler
Bölümler 6Şu an: 4. Bölüm - Buz Mavisi Gözler ve Kaybolan Kolyeler
- 1 Karakter Tanıtımı, Playlist ve Yazardan Not407 kelime
- 2 1. Bölüm - Çikolata Parçacıklı Kurabiye1.322 kelime
- 3 2. Bölüm - Bir Kamp Meselesi2.334 kelime
- 4 3. Bölüm - Yeni Bir Başlangıç1.434 kelime
- 5 4. Bölüm - Buz Mavisi Gözler ve Kaybolan Kolyeler2.393 kelime · Okuduğun bölüm
- 6 5. Bölüm - Kampa Hoş Geldin2.639 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
bad idea right? - Olivia Rodrigo
YENİ BÖLÜMMM! DOSTLARR, BÖLÜMÜ OYLAYABİLİRSENİZZ ÇOK SEVİNİRİMM 💖🫶🏻 YORUMLARINIZI OKUMAYA DA BAYILIYORUMM, ASLA ÇEKİNMEYİNN 💜 İYİ OKUMALARR
⋆౨ৎ˚⟡˖ ࣪
Tam birkaç adım atmıştım ki ablamın sesini duymamla çabucak arkamı döndüm. Kollarımı belime koyup gözlerimi güneşten dolayı kısarken bıkkınlıkla konuştum.
"Ne oldu yine?"
Arabanın penceresinden kafasını uzatan ablamın siyah saçları rüzgârla birlikte ağzına girdi. Sinirle saçlarını çekiştirdi ve konuşmaya başladı.
"Kurabiye falan alma, seninkiler var zaten. Ayrıca çok bir şey alayım da deme, az kaldı kampa varmamıza."
Ablamın dediklerine bıkkınlıkla başımı salladım ve çabucak arkamı dönüp yürümeye başladım. Kurabiyelerimden yalnızca bir tanesini yemiştim ve hâlâ istediğim gibi olmamışlardı. Bir gün becerecektim şu kurabiye işini ama ne zamandı, bilmiyordum.
Hafif bir esinti saçlarımı uçururken güneş de tüm sıcaklığıyla tenimi yakıyordu. İzmir'ime tüm kalbimle bağlı olsam da şu sıcaklar beni cidden delirtiyordu. Güneşten gözlerimi kaçırırken bakışlarımı yere doğru eğdim ve yürümeye devam ederken gördüğüm şeyle duraksadım.
Simsiyah tüyleri ve yeşil gözleriyle yavru bir kedi, marketin kapısının önünde oturmuş bana bakıyordu. Onun dünya tatlısı hâlini görmemle tüm sinirim ve güneşe olan kızgınlığım bir anda yok olup gitti. İstemsizce büzüşen dudaklarımla ona baktım.
Çabucak birkaç büyük adım attım ve yanına ulaştığımda yere doğru eğildim. Elimi kaldırıp hafifçe tüylerinin üzerinde gezdirmeden önce onun uykulu hâlini rahatsız etmekten çekinmiştim. Ama o, tatlı tatlı yanıma gelip başını bacağıma sürttüğünde dudaklarımın kenarına bir gülücük yerleşti.
"Ne kadar tatlısın sen," derken bir yandan da onu seviyordum. Tam bu sırada hemen yanındaki mama kabının boş olduğunu fark etmemle çabucak ayaklandım ve marketten kedi maması almayı da aklıma not ettim. Birkaç adım atmıştım ki kedinin minicik kuyruğunun da kesik olduğunu fark etmemle kalbim öfkeyle dolup taştı. Kedicik yeniden duvarın kenarına kıvrılırken ben de marketin içine girdim.
⋆౨ৎ˚⟡˖ ࣪
Marketin içine girdiğimde serin havanın tenime temas etmesiyle bu yaz milyonuncu kez klimayı icat eden kişiye dua ettim. Bakışlarımla etrafı taradım. Spor ayakkabımın mermer zeminde çıkardığı sinir bozucu ses eşliğinde marketin rafları arasında ilerledim. Lavaboya ulaştığımda kendimi içeri attım. Doğruca lavabonun karşısına geçtim ve yüzüme biraz su çarptım. Hava yakında kararacak gibiydi ve benim şimdiden uykum gelmişti.
Soğuk su beni biraz olsun açtığında lavabonun kapısını araladım ve kendimi yeniden market bölümüne attım. Biraz önce raflara göz atmış olsam da hâlâ ne alacağım hakkında pek bir fikrim yoktu. İçimden bir ses tüm abur cuburları almamı söylese de ablamın dediği gibi yolumuz az kalmıştı ve paramı bir anlık açgözlülükle boş yere harcamak istemiyordum.
Yine de bu, atıştırmalık almama engel olamazdı. Buraya gelirken yol için tabiri caizse erzaklarımızı almıştık. Ama yolculuğun ilk yirmi dakikasında elimizde yalnızca içinde ufacık kırıntılar olan bir cips paketi kaldığından beri bu anı bekliyordum.
Babam tam bir kraker bağımlısıydı. Balık şeklinde olanlar, çubuk şeklindekiler, susamlılar... Babam hepsine bayılırdı. Açıkçası benim midem bulanmadığında ya da evde başka bir şey olmadığında aklıma pek de gelmezlerdi. Yine de babam için krakerlerin olduğu raftan bir çubuk kraker paketi çektim ve ardından ablam için çikolataların olduğu rafa yöneldim.
Kişiliğimizden fiziksel özelliklerimize kadar hiçbir şeyimizin benzemediği ablamla benim benzediğimiz nadir konulardan biri abur cuburlardı. İkimiz de şerbetli şeyler dışında, aşırıya kaçılmadığı sürece şekerli şeylere bayılırdık. Fakat bu konuda bile ayrıldığımız bir nokta vardı: Ablam bitter çikolataya bayılırdı. Her ne kadar onu da çok sevsem de benim favorim sütlü çikolataydı. Ablam için onlarca çikolatanın olduğu raflardan birinden bir bitter çikolata tableti aldım ve kendim için de bir sütlü çikolata paketini ablamınkinin üstüne koydum.
Son olarak, bu kadar yolu gelen kendime -küçük, büyük her başarı kutlanmalıdır- jelibon almak için raflar arasındaki küçük koridorlardan geçtim. Şekerlemelerin olduğu kısma geldiğimde gözlerimi jelibonların olduğu rafta gezdirdim ve favorim olan şeftali halkalarını da diğerlerinin üstüne koydum.
Kucağımdaki yığına bakarken istemsizce iç geçirdim. Keşke bir sepet alsaydım, diye düşünsem de başka bir şey almayacağım için çok da sorun değildi. Artık kasaya gidip aldıklarımı ödeyebilirdim.
Tam adımlarımı o yöne çevirecekken duyduğum sesle başımı arkama çevirdim.
"Güneş, yalnızca bir tane şey alabilirsin. Hayır, kızım, tabii ki de bütün raftakileri alamazsın," dedi kadın, kızı rafları işaret edince.
Karşımdaki küçük kız muhtemelen üç yaşlarında olmalıydı. Civciv sarısı, dalgalı saçları tıpkı benim bebeklik hâlime benziyordu. Yanında duran annesinin neredeyse kopyası gibiydi. Çünkü annesi de dalgalı sarı saçlara ve büyük, yeşil gözlere sahipti.
Onların bu sevimli anı beni gülümsetmeliydi. Bu tarz şeyleri gördüğümde her zaman gülümseyen bir insandım çünkü. Şu anda da gülümsüyordum aslında. Ama bu, o kadar neşeli bir gülümseme değildi. Sanki buruk bir gülümsemeydi. Küçük kızın sevinçle aydınlanmış yüzüne bakarken kalbimin sıkıştığını hissettim.
Annesi yanındaydı ve mutluydular. Annesi yere doğru eğilip küçük kızına sarıldığında yüzümdeki gülümseme yavaşça soldu. Dişlerimi dudağıma geçirmiştim. Kalbim hızla atmaya başlamıştı ve içimde rahatsızlık verici bir his vardı.
Bu hissi kovmak istercesine başımı iki yana salladım.
"Hayır, Güneş. Saçmalama," diye mırıldandım kendi kendime.
Yavaşça arkamı dönerken tek elimde tuttuğum malzemeleri düşmemeleri için hızla atan göğsüme yaslamıştım. Zihnimi hiçbir şey düşünmemek için zorlarken birkaç adım attım ve kendimi farklı ürünlerin bulunduğu rafların olduğu bir koridora attım. Sırtımı raflardan birine yaslarken istemsizce elimi boynuma götürdüm.
Ve tam o sırada kalbimin daha da hızlı atmasına sebep olan şeyle gözlerim şaşkınlıkla açıldı. Normalde parmaklarıma dolanması gereken kolyemin zinciri boynumda asılı değildi. Parmaklarımı gergin bir şekilde gittikçe soğuklaşan boynumda hızla dolaştırsam da parmaklarımın altında çıplak boynumdan başka hiçbir şey yoktu.
Serin havaya rağmen vücudum terlemeye başlamıştı. Vücudumu bir panik dalgası sararken gözlerim kocaman açılmıştı.
"Olamaz, olamaz. Onu düşürmüş olamazsın, Güneş," dedim, kafam karışık bir şekilde etrafıma bakınırken.
⋆౨ৎ˚⟡˖ ࣪
En son lavabodan çıktığımda kolye boynumdaydı. Buna emindim çünkü lavabodan çıktığımda sırtıma doğru kayan kolyeyi düzeltmiştim.
Acaba çalınmış olabilir mi, diye düşündüm istemsizce. Çok fazla olmasa da kolyede altın olan bir kısım olduğuna emindim. Yine de para ederdi.
Bu düşünceler zihnimde dolaşırken yaslandığım duvardan sırtımı geri çektim ve lavabonun olduğu yere yeniden gittim. Aradığım şeyi bulamayınca sert adımlarla oradan ayrıldım ve geçtiğim tüm yerleri tekrar gezmeye başladım.
Bu sırada bir anlığına duraksadım ve derin bir nefes aldım. Kolyeyi bulacaktım, bulmak zorundaydım. Her ne kadar baktığım yerlerde olmasa da ümitsizliğe kapılmamaya çalışıyordum.
Bu yüzden yardım istemek için adımlarımı kasadaki görevliye doğru çevirdim. Birkaç adım atmıştım ki onu gördüm.
Benim yaşlarımda olmalıydı. Buz mavisi gözleri, içeri süzülen hafif güneş ışığında parlıyordu. Koyu renk, dalgalı saçları kapıdan içeri giren hafif rüzgârla dağılırken o, beyaz tişörtünün üzerine giydiği mavi, kısa kollu gömleğinin yakasını düzeltmekle meşguldü. Hareketlerinde tuhaf bir rahatlık vardı. Sanki dünyanın geri kalanında ne olup bittiği umurunda değilmiş gibi.
Tam bu sırada gergin bakışlarımı hafifçe aşağı indirdiğimde parmaklarının ucundaki ince zinciri ve o tanıdık iki kolye ucunu görmemle birlikte nefesimi tuttuğumu hissettim.
"Pis hırsız," diye geçirdim içimden.
Kalbim öfkeyle göğsüme vururken gözlerimi elindeki kolyeden ayıramıyordum. Birkaç saniye önce sıradan bir çocuk gibi görünen bu yabancı, şimdi gözümde dünyanın en sinir bozucu insanıydı. Üstelik sanki kolyemi çalmamış gibi rahatça arkasını dönmüş, çıkışa doğru ilerliyordu.
Sert adımlarım mermer zemine taş gibi otururken kaşlarım öfkeyle çatılmıştı. Gerginlikten nefes nefese kalmıştım. Çabucak ileriye doğru hızlı adımlarla yürümeye başladım.
Arkası dönük çocuğun tam yakınında durduğumda elimi koluna değdirdim. Parmaklarım koluna değer değmez onu sıkıca kavradım. Tenine dokunduğum o kısacık an, içimde biriken öfkeyi daha da alevlendirmişti. Sanki ona söyleyeceğim her şey parmak uçlarıma dolmuştu. Tek bir kelime etmeden kolunu kendime doğru çektim.
Çocuk, kafası karışmış bir şekilde bana bakıyordu. Gözleri şaşkınlıkla açılmış, kaşlarıysa ne olduğunu anlamaya çalışırcasına çatılmıştı.
"Affedersin ama ne yapıyorsun?" diye sordu, bakışları üzerimdeyken.
Sinirli bir şekilde resmen burnumdan solurken gergin bir sesle konuşmak için ağzımı araladım.
"Elindeki benim," dememle çocuk bakışlarını elindeki kolyeye çevirdi.
"Bunu mu diyorsun?" diye sordu rahat bir sesle, şaka yaptığımı düşünürcesine.
Onun yüzündeki kendinden emin gülümsemeye bakarken istemsizce dişlerimi sıktım.
"Ya, sen benim kolyemi çalmaya utanmıyor musun? Nesin yani sen, aptal, serseri falan mı? Hayır yani, bu kolyeden maksimum ne kadar para alabilirsin ki? Ne gerek var sanki? Hırsızsın sen, şerefsiz!" dedim, ne ara sesimi yükselttiğimden bile emin olmadığım bir şekilde resmen bağırırken.
Aramızdaki tüm bu diyaloglar geçerken sesimi yükseltmemle birlikte etrafımızdaki insan sayısı artmıştı. Yine de bunun beni yıldırmasına izin vermedim ve tam yeniden sinirimi boşaltmak için ağzımı aralamışken karşımdaki çocuğun konuşmasıyla söylemeyi düşündüğüm her şey bir anda silinip gitti.
"Ben hırsız falan değilim. Kolyeni rafların arasında gördüm ve sahibi gelirse alsın diye kasaya doğru götürüyordum," dedi karşımdaki çocuk, az önce yaşananlardan rahatsız olduğu sesinden belli olurcasına.
Biraz önceki alaycı ifadesi gitmiş ve benim şaka yapmadığımı anlamıştı. Bu sırada hızla hareket etmemden kaynaklanan kalbimin atma hızı, onu kendime çevirdiğimde aslında fazlasıyla yakın durduğumuzu fark etmemle daha da hızlandı.
Birkaç saniye boyunca yüzüne baktım. Sonra ne yapacağımı bilemeyerek gözlerimi elimdeki kolyeye indirdim.
Harika. Gerçekten harika.
Birkaç dakika önce tanımadığım birine hırsız demiştim ve şimdi ne diyeceğime dair en ufak bir fikrim yoktu.
Ardından elindeki kolyemi nazik bir şekilde, ona hakaret ederken kullanmak için açtığım avucuma bıraktı. Kolyenin zincirinin avucuma değmesiyle tüm vücuduma bir soğukluk yayıldığını hissettim.
Kolyeyi avucumda tutarken parmaklarımı zincirinin üzerinde gezdirdim. Kaybetme korkusuyla çabucak kolyemi şortumu cebine sokuşturdum.
Bir şey söylemem gerekiyordu, değil mi? En azından normal bir insanın bu noktada söyleyecek bir şeyler bulması gerekirdi. Benim aklıma gelen tek şeyse az önceki saçma sapan cümlelerimdi.
Tüm bunlar olurken etrafımızdaki kalabalık, ayıplayan bakışlarla bana bakıyordu. Markette derin bir sessizlik hâkim olmuştu. Herkes bir şey dememi beklercesine bana bakıyordu.
Başımı hafifçe kaldırdığımda birkaç kişinin hâlâ bizi izlediğini gördüm. Neden kimse kendi alışverişine dönmüyordu? Gerçekten bu kadar ilginç miydik? Biraz önce yaşananları düşününce bu sorunun cevabını pek de merak etmediğime karar verdim.
"Anladım, evet. İyi o zaman, hırsız olmamaya devam et sen de," dedim, tuhaf bir gülümsemeyle çocuğa bakıp boş boş konuşurken.
Yeterince saçmaladığım yetmiyormuş gibi bakışlarım üç yaşındaki küçük kızla buluştuğunda konuşmaya devam ettim.
"Sen de hırsız falan olayım deme sakın," derken sanki çok komik bir şey söylemişim gibi sahte bir kahkaha attım.
Kahkahamın sonu, karşımdaki çocuğun yüzündeki ifadeyi görünce biraz havada kaldı. Küçük kız da bana öylece bakıyordu. Bir an ne diyeceğimi bilemedim. Gülümsemeyi sürdürmekle yüzümü tamamen normale döndürmek arasında kaldım ve nedense ikisini de aynı anda yapmaya çalıştım.
Sanırım hayatımdaki en utanç verici anlardan biriydi. Üstelik bunu fark etmek için etrafımdaki insanların yüz ifadelerine bakmam bile gerekmiyordu.
Tüm bu süreçte kalabalığın bakışları, ayıplayan bakışlardan "Akli dengesi yerinde mi?" bakışlarına dönerken istemsizce yutkundum ve aldıklarımı ödemek üzere kasaya doğru ilerledim.
Tek istediğim, bir an önce kasaya ulaşıp parasını ödediğim şeyleri alarak buradan çıkmaktı. Belki marketin kapısından çıkar çıkmaz bütün bunları unutabilirdim. Evet, kulağa oldukça mantıklı geliyordu. Şimdilik kendime bundan daha iyi bir plan sunamıyordum zaten.
Kucağımdaki ürünleri çabucak kasadan geçirdim. Sonunda parayı ödeyip elimde tuttuğum poşetle birlikte tam marketten çıkacaktım ki arkamda duyduğum sesle bakışlarımı o tarafa çevirdim.
"Affedersin ama bir şey demen gerekmiyor mu?" diye sordu hırsız olduğunu sandığım çocuk, hafifçe gözlerini kısarak.
Olduğum yerde durdum. Bir an gerçekten ne demek istediğini anlamamış gibi yüzüne baktım. Sonra az önce yaşananlar aklıma geldi. Aklımdan silmiye çalıştığım şeyler.
Ah, tabii. O mesele.
"Mesela?" diye sordum olayın utanç vericiliğinden sinirlenmiş bir şekilde.
Sesim düşündüğümden biraz daha sert çıkmıştı. Aslında yalnızca ne söyleyeceğimi bilemediğim için ağzımdan çıkan ilk kelime buydu. Şimdi de sanki özellikle ters cevap vermişim gibi görünüyordum. Harikaydı.
"Bir düşünelim," derken çenesini yumruk yaptığı elinin üstüne koydu ve olağanüstü bir oyunculuk sergilercesine düşünüyormuş gibi yaptı.
Evet, artık dediğimden pişman değildim bile.
"Herkesin ortasında benim hırsız olduğumu söyleyip hakaret ettin ya. Onun için özür dileyebilirsin mesela," dedi, o alaycı ve kendini beğenmiş yüz ifadesi yeniden yüzüne yerleşirken.
Dudaklarımı araladım ama söyleyeceklerim bir türlü dilimin ucuna gelmedi. Karşımdaki çocuğun yüzüne baktım. Hafifçe kısılmış buz mavisi gözleri, dudaklarının kenarına yerleşen o belli belirsiz gülümsemesi ve sanki dünyanın en doğal şeyini yapıyormuş gibi rahat ve alaycı duruşu...
Evet, tek isteğim kendinden emin ve alaycı duran yüzüne bir yumruk atmaktı.
Ortada beni bu kadar sinirlendiren ne vardı, onu bile tam olarak bilmiyordum. Belki de her şeyi bu kadar ciddiye almasıydı. Belki de yüzündeki, insanın sinirini bozacak kadar rahat ifadeydi. Ya da gözlerini benden ayırmadan cevabımı beklemesiydi.
Bakışlarımı bir anlığına kaçırdım. İçimde tuhaf bir huzursuzluk vardı; sanki bir şey söylemezsem onun karşısında yenilmiş sayılacaktım. Bunun ne kadar saçma olduğunu düşünmeye fırsat bulamadan yeniden yüzüne baktım. Göz göze geldiğimizde kaşlarımı hafifçe kaldırdım.
Gerçekten özür bekliyordu, öyle mi?
Burnumdan belli belirsiz bir nefes verdim. Şu an tek istediğim marketten çıkmaktı ama onun bu tavrı nedense bunu kolayca yapmama izin vermiyordu. Sanki ağzımdan çıkacak bir sonraki kelimeyi bekleyerek beni olduğum yere çivilemişti.
Dudaklarımın kenarı hafifçe kıvrıldı. Madem bu kadar merak ediyordu, beklediği cevabı vermek zorunda değildim ya. Böyle emrivaki konuşmalara da gelemezdim zaten.
Onun bu dediğine meydan okurcasına gülümsedim.
"Buna ayıracak vaktim yok ama sana iyi günler," dedim.
Benzincinin marketinden çıkıp adımlarımı içeriye girmeden önce gördüğüm kediye doğru çevirdim. Simsiyah tüyleri ve parlayan, büyük yeşil gözleriyle tatlı bir biçimde bana bakıyordu. Onun bu hâlini görünce istemsizce gülümsedim.
Hafifçe ona yaklaştım ve yanına doğru eğildim. Eğildiğim anda hemen yanıma yanaştı. Bir süre küçücük burnuyla beni kokladı. Zararsız olduğumu düşünüp beni hatırlamış olmalıydı ki hemen bacaklarıma sürtünmeye başladı. Elimi hafifçe başına götürdüm ve nazik bir biçimde okşadım.
"Ben seni yerim," diye gülümseyerek kendi kendime mırıldandım.
Çabucak plastik paketin ağzını açtım ve mamayı kabın içerisine boşalttım. Tatlı kedi bana sürtünmeyi bıraktı ve çabucak mamanın yanına gitti. O yemeğini yerken nereden geldiklerini bile göremeden birkaç kedi daha mama için yanımıza geldi ve hep birlikte yemeklerini yemeye başladılar. Onların bu tatlı hâlleri içimi ısıtmıştı.
Sonunda arabaya bindiğimde ablam ve babam neden ufak market maceramın bu kadar uzun sürdüğünü sordu. Atıştırmalıklar hakkında kararsız kaldığımı söyledim. "Kaba davranışım" hakkında bir de onlardan nasihat dinlemek istemiyordum. Ki bana kalırsa çocuğun son dedikleri de gayet sinir bozucuydu.
O ana kadar şortumun cebinde duran kolyemi aldım ve tekrar boynuma geçirdim. Ucundaki metal figürleri parmağıma dolarken kendimi daha huzurlu hissettim. Kolye buradaydı, sorun çözülmüştü.
⋆౨ৎ˚⟡˖ ࣪
Yaklaşık on dakikalık yolculuğumuz boyunca gözlerim bir an olsun camdan dışarıdaki manzaradan ayrılmadı. Yolun iki yanına sıralanmış yemyeşil ağaçlar, dallarının arasından süzülen güneş ışıkları ve aralarında uzanıp giden dar yol, sanki bizi bambaşka bir dünyaya götürüyordu. Arada bir ağaçların arasından görünen gökyüzü, ilerledikçe yerini sıklaşan dallara bırakıyordu. Arabanın camından içeri süzülen hafif rüzgâr yüzüme değdikçe başımı koltuğa yaslayıp manzarayı izlemeye devam ettim.
Bir süre sonra yol genişledi ve ağaçlar seyrekleşmeye başladı. İleride, yolun sonunda uzanan büyük bir giriş belirdi. Bakışlarım girişin hemen yanında duran ahşap tabelaya kaydı.
KİRAZLI KIYI GENÇLİK VE YAZ KAMPI'NA HOŞ GELDİNİZ
Yazıyı birkaç saniye boyunca sessizce okudum.
Demek burasıydı.
Önümde, henüz hiçbir fikrim olmayan bir yerde geçireceğim iki hafta duruyordu. Camdan dışarı bakarken içimde birbirine karışan merak ve tedirginliği anlamlandırmaya çalıştım.
Araba tabelanın önünden geçip kampın girişine doğru ilerlediğinde gözlerimi yeniden dışarıya çevirdim.
Ve ben, bu tabelanın ardında beni nelerin beklediğine dair en ufak bir fikrim bile olmadan, hayatımın en beklenmedik yazına doğru ilerliyordum.
BÖLÜMÜMÜZÜN SONU GELMİŞ BULUNMAKTAYIZ DOSTLARR 💖🫶🏻 OYLAMAYI VE YORUM ATMAYI UNUTMAYINNN
Bölüm etkileşimi
