16. bölüm / 16
GELECEĞE UYANIŞ Simurg16. BÖLÜM : İKİLEM
Bölümler 16Şu an: 16. BÖLÜM : İKİLEM
- 1 1.BÖLÜM: KAÇIRILMA809 kelime
- 2 2.BÖLÜM: SES901 kelime
- 3 3.BÖLÜM : ZAMAN DOLDU502 kelime
- 4 4. BÖLÜM: RÜYA1.173 kelime
- 5 5. BÖLÜM: DOLAP1.823 kelime
- 6 6. BÖLÜM : DEPO1.354 kelime
- 7 7.BÖLÜM : SÖZLEŞME3.283 kelime
- 8 8.BÖLÜM: SALDIRI2.267 kelime
- 9 9.BÖLÜM : BAŞLANGIÇ1.908 kelime
- 10 10. BÖLÜM : KARANLIĞIN GERÇEĞINDE12.556 kelime
- 11 11. BÖLÜM: SİMURG18.655 kelime
- 12 12. BÖLÜM : RAHİM DENEYİ5.473 kelime
- 13 13. BÖLÜM : BUZLAR ŞEHRİNDE BİR ATEŞ7.461 kelime
- 14 14. BÖLÜM : GRİ ŞEHİR2.412 kelime
- 15 15. BÖLÜM: CAN KIRIĞI3.545 kelime
- 16 16. BÖLÜM : İKİLEM4.039 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Merhabaa, yeni bölümle geldim veeeee en son okuduğunuz tüm bu duygusal yoğunluğun rengi değişecek. 🤭
Oy verip, yorum yapmayı unutmayın; satır aralarında buluşalım.
***
Şarkı:
Imagine Dragons - Eyes Closed
***
Rahat yatakta uyanıp tavanda bal gözleri bana merhametle bakarken, dudaklarındaki yumuşaklıkla benimkilere temas etmesini tekrar tekrar zihnimde canlandırırken içimdeki kırgınlıkta dahi nefesini hissedebiliyordum. O duvarlarımın arkasına kendine ait bir buz koymayı başarmıştı, peki ben onun içine bir şey yapabilmiş miydim?
Doğrulduğumda yanım boştu, gözlerim odada gezerken burayı tanımıyordum; tüm oda beyaz mobilyalarla kaplıydı, kaşlarım çatık balkonu görebildiğim minik perde aralığına baktığımda havanın tam aydınlanmadığını görebilmiştim. Bu ev kimindi ve beni nereye getirmişlerdi?
Yataktan ayaklarımı sarkıttığımda derin bir nefes alırken boynumu oynattım, denize şiddetle düşmemden kaslarımda hala ağrı vardı. Boynumu ovarken gözlerim baş ucuma kaydı, atak geçirmemem için ilacım baş ucumdayken Araz’ın sabaha kadar Umay’ın başagineımda beklemek için direttiğini ama onu yanına aldığını, ilaçları ise kesinlikle içmem gerektiğini sayıkladığını yazan notuyla derin bir nefes daha alıp dijital saate baktım, altı buçuğu gösteriyorken yataktan çıktım. İlacımı yutarken Umay olsa aç karnına içtiğim için bir işe yaramayacağını söyleyeceğini düşünürken her yerin bembeyaz olduğu odadan çıktım.
Uzun koridorun sadece parkeleri kahverengiydi, odalar sıra halinde dizilmişken ucuz bir pansiyonu andırıyordu. Tablolar kuş çizimleriyle doluyken kalbimin hızlandığını hissettim, her yerde sembolleri vardı; adım alırken merdivene o kapıların birinin ardında olabileceği fikrini düşünmemeye çalışıyordum ama…zihnim onunla kuşanmıştı, gelmiş miydi ve ben görmek için biraz önce çıktığım odaya girmiş miydi?
Basamakları yavaş yavaş inerken başımı önüme eğdim, yorgunluğum postürümden dahi belli oluyordu; omuzlarım öne dönük ve omurgam kamburdu, yüzüm asık saçlarım ise dağınık…Bana, bize atılan kazığın fizik bulmuş tiksinti haliydim.
İndiğim son basamakla evdeki beyaz harici olan tek renk kahve tonundaki parkeler ve merdivenlerin altında bir kapı yer alırken koca salona bakıyordu. Tüm mobilyalar da beyazdı, ilk evden daha geniş olan salon daha minimalıst bir dizayna sahipti; koltuklar ile kare bir alan yapılmış duvar kenarına itilmişti ve koca bir alan boş kalmıştı. Gözlerim merdiven altındaki odaya kaydığında istemsiz derin bir nefes aldım, diğer evde…mimari bir başarı olan o evde de aynı kapı vardı ve oradan beni kucağına alarak çıkartmıştı.
Geniş uzantı mutfağa çıkıyordu ve parkeler orada kendini beyaz fayanslara teslim ediyordu. Koridor boyu üçgen dolaplar yer edinmişti, depolayacak malzeme için idealdi fakat bir aileye uygun bir evden ziyade karışık bir beyaz ışık gibiydi. Sağ tarafıma döndüğümde boydan boya cam beni karşıladı, bahçe kapısı açıkken yeşil bahçeye adımımı attım. Serin hava bana yine yaşadığımı hissettirecekti, canlıymışım ve tüm savaş boyalarımı sürebilirmişim gibi.
Arazi küçüktü aslında normal bir araziydi sadece diğer eve hayran kalmamın getirisi bir kıyaslama yapıyordum. Bahçe yemyeşildi, peyzaj mimari ile çalıştıkları belli olacak bir düzene sahip bitki dağlımı aynı zamanda beyaz fayansın -hatta havuzun içini de beyaz döşenmişti- yanlarında da yer alıyordu, havuzun etrafı beyaz çakıl taşları ile düzenlenmişti. Babamın tasarladığı havuz etrafını anımsatıyordu, bazı müşterilerin bu tarz özel istekleri olacağını ama hem kendi imzamı hem de onların istediğini yapacağım bir yol bulmamı söylerdi mesleğe atıldığımda. Ailem…neredeydi?
Adım alacağımda takılmamla gözlerim kıyafetlerime gitti; yürümemi engelleyecek kadar uzun eşofmanın paçaları özensizce kesilmişti, paçaları bir tık katladım aynı işlemi benden katça büyük tişörttü göbek hizamda bağladığımda tenimin açıkta kalan kısımlarını umursamadım. Bu kıyafetler kimindi? Herkes neredeydi?
“Günaydın!” irkildiğim coşkulu sesin sahibi uzun boylu Mavi idi. Deniz. Boyu o kadar uzundu ki bana adımlarken dahi boynum ağrımıştı ona bakmaktan, suda tahmin ettiğim gibi bedeni son derece kaslı ve genişti; göğsünün genişliğine kemik kadro, Umay ve ben sığardık hatta esnerken genişçe açtığı kolları bir insana sarılırken can yakabilirdi. Ruhsuz bir günaydın bahşettiğimde esnemesini yarıda kesmişti. “İğrençti.” Buruşturduğu yüzündeki çizgiler muzip tipini gizleyemiyordu ve gözleri…gerçekten isminin hakkını verecek kadar maviydi. “Hadi ama dize getiren kız, biraz canlan!”
“Bana şöyle seslenme.”
“Ama dize getirensin,”
“Adım Eftelya.” Tersleyen sesimle gözlerimi devirdiğimde hemen yanımda duran Deniz’in vücudunu esnetmesine bakıyordum, sabahın köründe bu ne enerjiydi böyle? “Şu kalıp ve yapıyla bu hareketler mi? Senin geldiğini söylediklerinde daha korkutucu bir şey bekliyordum ama sen,” gözlerimiz birleştiğinde göz bebekleri parlıyordu, yüzünde samimi ve muzip bir gülümseme yer alıyordu. “golden retriever gibi bir şeysin.”
Kahkahası o kadar sesliydi ki istemsiz arkamı dönüp evde kimse uyandı mı diye baktım. “Golden mı?” Kahkahasını kontrol altına aldığında gülümsemesindeki samimiyet hem rahatlatıcı hem de bulunduğum yer gereğince endişe vericiydi fakat minik bir gülümseme dudakalarımdaydı. “Yani sevilesi ve eğlenceli, tuttum bunu dize getiren!” Gülümsemesi yüzüne oturan makyaj gibiydi fakat gözlerindeki muziplik eğlencenin merkezi olduğunu bağırıyordu. “Eğlenmeye ne dersin?”
“Hayır.” Hazır cevaplı oluşum gözlerinin daha da parlamasına neden olduğunda devam ettim. “Depo ya da halktan, her ne diyorsanız kimseyle bir şey yapmak istemiyorum.”
“Ama çok şey kaçırırsın dize getire-“
“Eftelya!” sesimin bu kadar sert çıkması bana da sürpriz olduğunda kaşlarım çoktan çatılmıştı. “Ciddileş biraz, bize ne yaptığınızı unutacak kadar kuş beyinli değilsiniz ya!?” öfkemle bileğimdeki lanet kuşa baktım. “Simurgmuş, hah, sembol ve metofor yapacaksınız diye ahmak olmuşsunuz.”
Sessizliği söylediklerimi sorgulamama neden oldu, bakışlarının yavaş yavaş beni süzmesi ise pişman olmama; sonunda mavi gözleri bende durduğunda gerçekten boynum ağrımıştı ona bakmaktan fakat onun yüzündeki bu ciddiyet tüm golden özelliğini alıyordu. “Adını biliyorum, depo için herkese yapılan bir testten ibaretti. Şimdi yüzündeki ‘öldüm üstüme toprak atın’ ifadesini sil,” Derken sesindeki ciddiyet tüm vücuduna yayıldığında gerildiğimi hissettim. “sinirlerimi bozuyor.”
“Ben,” Kekeleyerek sesindeki ciddiyetle donmuştum. Genel olarak neşeli biri miydi yoksa ciddi mi, bir tane daha anlamam gereken insan vardı karşımda. Yüzümdeki şaşkınlık yerini kaşlarımı çatmama neden olurken “ne demek sinirini bozuyorum?” deyivermiştim.
“Ağzını kapat,” derken ciddiyeti kaybolup gözlerine kadar taşınan neşeyle gülümsemişken elleriyle çenemi kapatıyordu. “Golden retriever olmam dışında yırtıcı hayvanların iç güdüsüne de sahip olabiliyorum.”
Kurduğu cümle ile şaşkınlıkla “Sen,” dediğimde sormak istediğim, tam olarak bunu söylerken depoda Ertunga’ya baş kaldırdığım anda orada olup olmadıydı, o çoktan anlamış gibi başını sallamıştı.
“Ne oluyor burada?” Yağızın keskin sesiyle hızla başım bahçe kapısına çevirdiğimde derin nefes aldım, işte oradaydı. Tüm görkemi, acı vericiliği ve adiliği ile karşımdaydı.
“Derin nefesler alınıyor, hım.” Derken yanımdaki adam eğilerek hınzırca konuştu. “Neden biz sinir oluyoruz ki, karşımızda böylesine kaba bir adam varken.” Kaşlarım çatılıp ona döndüğünde sesindeki muzip tavır onu çözmemi engelliyordu, Yağız’ın bakışları ise çoktan içime işlemişti. Mavi’nin bana göz kırpmasının ardından “Hava alıp kaynaşıyoruz.” Derken ki imasını kimse göz ardı edemezdi. Gözlerim saniyelik Yağıza kaydığında kaşlarını çatmış, göğsünde ellerini birleştirmiş yanımdaki adama bakıyordu. “Onunla tanışmak istediğimi biliyorsun Yağız.”
Sesindeki imadan ziyade flört havası nedeniyle hızla yanımdaki adama döndüğümde kaşlarım havaya kalkmıştı çünkü Yağız gelene kadar böyle bir amaç gütmüyordu; kolları göğsünde birleşmişken yüzündeki alaycı tavır ile meydan okuyordu, gülümsemesi yüzüne yayılırken sadece benim duyacağım tonda “Demek derin dondurucuyu çözüyorsun Eftelya,” demesine burnumdan bir ses çıkarttığımda ne dediğini anlamıyordum hatta ne planlandığını da, tek anladığım şey derdi benden ziyade Yağızlaydı. “Sıra onun sinir olmasında, bana ayak uydur.”
“Ne diyor-“
“İçeriye geçelim dize getiren, güneşin doğmasına da yardımcı olduğumuza göre artık engel yok." Bana taktığı lakaptan sonra ki sözlerinde gözlerini meydan okurcasına Yağıza çevirmişti.
Belimden ittirdiğinde, Yağız her hareketi gözleriyle takip ediyordu. Bu iri yarı adamla iyi anlaşabiliyordu değil mi? Göz gözeyken bir an olsun kirpikleri kapanmadı, yanından geçeceğimde nefesimi tuttuğumu fark ettim; ondan arınabilecek miydim? Bu bal renginde saf merhameti görmüşken ben nasıl 'adi' diyecektim yeniden bu adama?
Can kırığımdan öpmeyi teklif eden bu adam bilmiyor muydu kırgınlığımın nedeninin kendisi olduğunu, şehrime gönderdiği buzu hala bulamadığımı? Hiçbir şey bilmiyordu. Adımın harflerinden anlamına kadar beni kırdığını, ne kadar bozguna uğradığımı, kanlı ellerini yüzümde gezdirmesinin verdiği acı ve saf hissi de… Bilmiyordu, can kırıklığımın üzerinde oturduğunu…Bilmiyordu.
Parkeye değen ayaklarım sıcağa tepki verirken gözlerim bahçe kapısının önünde Yağız’ın bana sırtı dönüktü, mavi gözlü iri kıyım adamın kolunu tutmuşken kulağına fısıldıyordu. Yağız’ın sırtı gergin, tutuşu ise güçlüydü ama denizden aşırdığı gözleriyle eğlenceli ve sinsi bakan adam için aynı şeyi söyleyemezdim. Yağız’ı gerçekten sinirlendirmek istiyordu.
“Elbette ‘başkan’,” Gözleri bendeyken dişlerimi bastırığı kelime yüzünden sıkmıştım, alaycı sesi odaya yayıldığında “uzak dururum.” Demesine kaşlarımı kaldırdım. Sınır zorlayıcıydı, biraz laubali fakat ne yaptığını çok iyi biliyor gibi koca gülümsemesi muzip bir şekilde yüzündeyken bana doğru adımlarken göz kırptı. Flörtten ziyade samimiyet vardı.
Deniz, namı değer Mavi, tüm alaycılığı ile hemen arkamda durduğunda Yağız çoktan bize dönmüş ve bir eli yumruk sadece gözlerime bakıyordu. Pişmanlık aradım gözlerinde; belki biraz merhamet, yanlış yorumladığımı söyleyecek herhangi bir bakış fakat yoktu. Bir şey demeliydi, özür dileyebilirdi? Yağız Sayar mı? Duvarların arkasındaki kızın sesini tekrar duymak yalnızlığımın hafiflemesine neden oldu.
Göbeğimde hissettiğim tüy gibi parmaklarla huylanarak istemsiz bir adım geriye gittim, benden önce parmakların tenimdeki hareketini izleyen bal gözleri kararsa dahi sesini çıkarmamıştı. Çenesini sıkışını, adem elmasının şiddetle inip kalktığını, parmaklarını hareket ettirdiğini an be an izlerken hipnoz olmuş gibiydim; bu tepkiler ne anlama geliyordu?
“Bu kadar da olma dize getiren.” Kulağıma söylenen cümleye kaşlarımı çattığımda Yağız hala bir şey yapmadan verdiğim tepkileri izliyordu. Yabancı olduğum bir evin salonunda, en tanıdık temas onunki olmasına rağmen put gibi karşımda durup sadece izliyordu. Kulağımdan boynuma inen nefesle huylandığımda “Sakin ol.” Sırtımda hissettiğim göğsü gerçekten eğildiğinin göstergesiydi. “Sadece Yağız Sayar’ı deniyoruz dize getiren, beylik laflarını söyleyemeyecek hale getiriyoruz.” Kıkırdadığında neyden bahsediyordu bilmiyordum bile. “Hem eğlenmek bizimde hakkımız.”
Anlamadığımı belli eden bir “Ne?” çıktığında dudaklarımdan onun gibi fısıldıyordum, tepkim bizi duymayan Yağız’ın kaşlarını daha da çatılmasına neden oldu.
“Yağızla uğraşıyorum, etkilenip etkilenmediğini görmek için ama…bakışlarına baksana, her an üzerime atlayacak gibi. Beylik lafları yutmuş gibi, ah muazzam bir koz dize getiren.”
“Ne oluyor bilmiyorum ama oyununa beni alet etme!?”
“Sakin ol ve başkanı izle, sinirlendiğinin farkında değil misin?” Ne konuştuğumuzu merak ediyor gibi minik bir adım attığında eli yumruk olmuştu, boynundaki damarlar daha da belliyken gözlerindeki bakış ölümün diğer perdesiydi. “Bir oyun kurdu ama hesapta olmayan şeyler yaşanıyor; ben depodanım, halktanım, kemik kadrodanım ama senin karşına gelen kimse bu sıfatlara sahip olmayacak ve başkan,” başını daha da kulağıma doğru çevirdiğinde nefesimi tuttum, neyden bahsediyordu? “Duracağına harekete geçmeli. Ben onu harekete geçireceğim.” dediğinde yutkundum, boynumdan derin bir nefes aldı ve Yağız yerinde huzursuzca kıpırdandı. “Herkes,” Sesi gürleştiğinde irkilerek ambiyanstan çıkmaya çalıştım, göbeğimdeki parmakları eşofmanın beline gittiğinde durmasını çünkü bunun anlamını bilmediğimi ve onun umurunda olmadığını fısıldamıştım. “Duracağı yeri bilmeli. Değil mi Sayar?”
Temas bir anda kesildiğinde doğruldu da, bakışlarım ona döndüğünde istediğini almış bir gülümsemeyle Yağıza bakıyordu. Bakışlarım endişeyle Yağıza döndüğünde vücudu kaskatı ve gergin yerinde duruyordu; çenesini daha da sıkarsa dişlerinin kırılacağı endişesi zihnime düştüğünde gözlerinin açık renginin bu kadar koyu olabileceğini bilmiyordum, boynundaki damarların belirginliği kontrollü tarafı ile verdiği savaşın tek göstergesiyken başımı iki yana salladım; ne halt dönüyordu burada!?
“Bir daha denersen,”
“Bunlar bir görevde de yaşanabilecek şeyler başkan,”
“Deneme bile Deniz, sen zararlı çıkarsın.”
“Kabul edeceksen,” sesindeki eğlenceyi kesinlikle mantıklı bir zeminde değerlendiremiyordum. “zararlı çıkmaya bayılırım Yağızım Sayarım.”
Başımı iki yana sallarken merdivenlere ilerleyecekken Umayla göz göze geldiğimde dondum; Araz’ın kolları arasında bana adım alması engellenirken duyabildiğim kadarı ile arkadaşımın kulağına Yağız’ın anlaması için fırsat olduğunu fısıldıyordu. Umay başını iki yana salladığında gözlerim dolmaya başlamıştı, arkadaşım halktan birinin kolları arasındaydı; aralarını düzelttiklerine emin olacağım kadar kolay yatışan Umay, Araz’ın kollarında çırpınmadan duruyordu. Biz…bana sarılmasına ihtiyacım vardı.
“Umay,”
Atacağım adım Deniz’in bileğimi tutması ile durdurulduğunda “Daha bitmedi dize getiren,” demesine kaşlarımı çattım, gözlerindeki parlama hepimizi aydınlığa kavuşturabilirdi; yüzündeki bu eğlendiği belli muzip sırıtma ise bana değil, Yağız Sayardan istediğini aldığı içindi. “sana yaptığından pişman olduğunu söyleyecek daha.”
“Ne diyorsun sen ya!?” Bileğimi elinden kurtardığımda kaşlarım çatıktı. “Ne pişmanlığı, ne dize getireni?” Sesim bakışlarından dolayı mı yoksa arkama dönmekten son derece korktuğum için mi bilmiyorum kısılırken. “Kime ne kanıtlıyorsun sen? Başkanın duygu ne bilir mi sanıyorsun? O adi,” mavi gözlerinden ilk defa şaşkınlık geçerken kaşlarını da havaya kaldırdı, Yağız’ın boğazından çıkan ses bir uyarıydı; bizi duyamadığı için ne konuştuğumuzun merakıydı. “ve sende halktansın; bize ne yapılacağını bilen bir diğer kişisin.” Kaşlarımı çattığımda uzun boyunu süzerken daha yüksek sesle “Kendine gel!” demiştim.
“Yağız Sayar’ın nasıl dize getirildiğini daha demin kanıtladım.” Sadece benim duyabileceğim cümlesi neyin güvencesiydi bilmiyordum fakat başkanına meydan okumaya devam etmek için üzerime eğilip yüksek sesiyle. “Belki de kendimdeyimdir deniz kız-“
“Dediğin gibi herkes duracağı yeri bilmeli.” Bileğimde hissettiğim sıcak parmaklarından sonra hızla hareketi ile şimdi arkasında yer alıyordum ve bu ikili karşı karşıyaydı. “Göstermeme gerek kalmadan yerini bil Aksoy.” Dişlerini sıkarak söylediği cümleden sonra beni kendi yanına daha da çekmişti, çok güzel kokuyordu. “Bu kız benim yanımda duruyor bunu da zihnine kazı.”
Bileğimi kavrayan elleri derime parmak izlerini mühürlerken gözlerim istemsiz Umay’a kaymıştı. Araz’ın kolları arasından çıkmış, büyük ihtimal bana gelmek için çırpınırken Yağızın hareketi ile donakalmıştı ki ikisi de bize bakıyordu; Araz dahi şaşkın ifadesini toparlamakta zorlanırken, arkadaşımın gözleri bileğimi kavrayan ellere aynı şaşkınlık ve endişeyle bakarken ne yapması gerektiğini benim kadar bilmiyordu. Kırgın ve yorgun olduğumu biliyordu.
Bakışlarım arkasında durduğum Yağız’ın geniş sırtına takıldı, saklanabilirdim bu omuzların arkasında ama minik bir adımı Mavi’yi de görmek için kenar attığımda bileğimdeki eli sıkılaştı. Deniz’in o rahatlığı lügatinden geliyor gibiydi fakat karşısında deponun başkanının durdu bilinci de gözlerine gelmişti; umurunda olan ben değildim, Yağız’a kanıtlamak istediği şeydi.
“Artık anlamalısın Sayarcığım,” Rahatlıkla Yağız’ı süzerken eğlendiği belli parlak mavi gözlerinden gözlerimi alamıyordum. Yağızla nasıl böyle konuşmaya cesaret edebiliyordu? Gülümsemesindeki tatlılık golden olduğunun kanıtı gibiydi, birazdan boyuna posuna bakmadan sarı saçlarını karıştırarak sevebilirdiniz onu.
Yanımdaki adamın burnundan histerik nefesin ardından “Uzun zaman önce anladım şimdi reddetmek için savaş veriyorum.” Dediğinde duruşu kadar sesi de alaycıydı, karşımızdaki iri kıyım adam kahkaha attığında Yağız da sırıtmıştı. Ne halt dönüyordu burada?
“Dışardalar,” derken içeriye soluk soluğa giren esmer çocuğa baktım, ergenlik döneminin başlarında olduğu yüzündeki sivilcelerden belliydi. “Dışarıya bakmalısınız.” Kalbinin üzerine koyduğu eli ile nefeslerini düzenlemeye çalışıyordu. “Depolardan yardıma geliyorlar, dışarıda çok adam var.”
Gelen gür patlama sesiyle çığlık atıp Yağız’ın elimi kavramasına izin verirken dizlerimizi kırmıştık, hızlı hareketler ve nereden geldiğini göremediğim Aykut’un ne olduğunu sorması ile koltuğun yanına diz çökmüştük. Silahlarını kavrayan adamlarla kalbim çarpmaya başladığında Yağız’ın elini sıkıca tutuyordum; Deniz, Yağız’a bir silah verdiğinde hemen arkamıza çömelmişti, Yağız uzatılan silahı baş onayı ile alırken daha demin yaşanan yokmuş gibiydi. Halk bu demek miydi?
“Atıf, ekip ile geliy-“
Deniz’in ciddi sesini yok eden bir başka patlamayla yerimden sıçradım, patlamaya karışan çığlık sesine odaklanamadım bile çünkü toprağın havaya fırladığını görebilmiştim. Biraz önce o patlayan toprağın üzerindeydim, Yağız’ın kolunu da tutup bana bakmasını sağladım. Yüzümde gözleri gezinirken birleşik ellerimizde baş parmağı tenimi okşuyordu, kalp çarpıntım bu temasla teklerken yine onun yanında oluşuma yanıyordum. “Korkma,” Kaşları çatılmış ve sinir kemikli yüzünü ele geçirmişken “halledeceğiz.” Demesindeki güven damarlarımda yol izleyip kalbime taşındı. Başımı hızla sallarken ona mümkünmüş gibi daha da yanaştım; korktuğumu ikimizde biliyorduk, korkarken ona sığındığımı bildiğimiz gibi. Gözleri bende oyalandığında ne düşündüğünü bilmek isterdim, elimin üzerindeki parmağının okşaması beni ne kadar rahatlatırsa rahatlatsın toprak parçaları hala havada uçuşuyordu.
“Aykut emri ver,” Yağız’ın keskin sesi emirlerini diziyordu. Aykut’un hemen yanına diz çökmüş haberi getiren çocuğa bakarak “çocukların hepsi buradan sağ çıkacak! Öncelik çocukları çıkartmak.”
“Abi,”
“Ertunga hangi cehennemde ise derhal buraya gelsin,” bu emri ise arkamızda konumlanmış Denizeydi. “Ekipleri de istiyorum. Seninkiler nerede?”
“Abi,” çocuk tekrara duyulmazlıktan gelinirken midemin bulandığını her silah sesi ile daha da fazla hissediyordum.
“Dışardakiler benim ekibim.” Derken Deniz kulağına telefonunu dayamıştı, biraz önceki golden gitmiş yerine vahşi hayvan gelmişti; yüzündeki ciddiyet en az gülümsemesi kadar ona yakışıyordu fakat o muzip mimiği onun imzası gibi patlamalar olsa dahi oradaydı. Bana güven vererek gülümsediğinde Yağız’la birleşik ellerimize baktı, göz kırparken gerçek bir samimiyete ekilmiş abi tavrı ile “Halledeceğiz dize getiren, korkma; ekibim muazzamdır.” Demiş ve telefondaki sesle konuşmaya başlamıştı.
“Abi,” dediğinde Yağız’ın emrini kesmişti esmer erkek çocuk. “Kızları biliyorlar. Onlar için geldiler.”
“Ha siktir, onlar mı geldi!?” Deniz’in sesi ile irkildiğimde Yağız kontrol için bana baktı, gözleri ile problem olmadığını kanıtlamak ister gibi saniyelik kapattığında içimdeki sıcak sıvı akıp damarlarımda güven olarak gezinir oldu. “Ben onlara iki kız okutmaları için teslim etmeyi unuttum lan. Ha siktir, şimdi buradalar ve” derken çenesini sıvazlayan mavi gözlerin konuşmasını sert sesiyle yanımdaki adam kesti.
“Sikeyim,” derken silahlı eliyle yüzünü sıvazlarken dışarıdaki sesler netlik kazanıyordu. Umay’a baktığımda Araz’ın onu arkasına aldığını ve konuşulanları benim kadar anlamadığını gözlerinden okuyabiliyordum, ona seslenecekken yerimden sıçramamı sağlayan dış kapının ardından gelen gür silah sesleriydi. Çok yakındalardı. “Sen tüm çocuklarla geçitlerden gidiyorsun ufaklık.” Esmer çocukla gitmesini işaret etti Aykuta, emri hızla yerine getirilirken gözleri merdivenin oradaki Araz ve Umay’a, ardından bana kaydı. “Geriye kalanlar ise bir deliğe girin ve sizi görmemelerini sağlayın!”
Araz, Umay’ı merdiven altındaki odaya sokarken birbirimize seslenmiştik fakat girdiği odanın kapısı hızla kapanırken ellerimiz birbirinden kopmuştu. Hızla Yağıza döndüğümde eli ile yürü emrini bana vermiş, silahını bahçeye doğru tutarken geri geri adımlıyordu; Deniz, bileğimi kavrayıp büyük adımları ile beni mutfağa adımlatırken holdeki dar duvarın arkasına girmem için hareket etti, gelen silah sesi ile iki adam da ters yönde silah doğrultur olduğunda ne yapacağımı bilemeden donmuş kalmıştım.
“Dolabın arkasına gir,” Deniz’in sesiyle dar dolabın arkasına sığabildim, burası merdiven altındaki yatay üçgen dolaplarda ziyade uzun dikdörtgendi ve son derece dardı, karşımda mutfağı görebiliyordum. Neden her şey beyazdı? Yağız da hemen ardımdan girmişken dolap biraz daha geriye itildiğinde duvara yapışmıştım. “Bu iyiliğimi unutma Sayar!” diyen mavi gözlerin eğlenceli sesine Yağız aynı tonda bir küfürle karşılık vermişti.
Salon sessizliğe büründüğünde dışarıdaki sesler daha net işitilirken arkamdaki duvara tamamen yaslandım. Dolap arkasının da dar olması Yağız’ın hemen önümde beni hapsedercesine duvara ellerini koymasına neden olurken gözleri kapalıydı. Bir kitap sahnesi olsa eriyerek okuyacağım bu hareket bana acı veriyordu, adiydi ve lanet olsun ki yanında güvende hissettiğim tek kişiydi.
“Yağız,” kısık olmasına karşın titreyen sesim korkudandı, içim gibi dilimi de paramparça eden gözlerin yüzümde bu kadar dikkatle bakmasındandı. “Umay, nered-“ cümlemi bitiremeden hızla eli ağzımı kapattı, kaşlarımı çattığımda silahını beline yerleştirip işaret parmağını dolgun dudaklarının üstüne koyarak başı ile dışarıyı işaret etti.
İşittiğim ayak sesleri gözlerimi kocaman açmamı sağladığında bir eli ensemi diğeriyle ağzımı kapatır olmuştu. Teni yakıcıydı. Gözleri tehlike çanlarıyla bana bakarken elimi, dudaklarımı kapatan elinin üzerine koydum. Varlığı uçurum, gözleri ise benim girdabımdı.
“Her yere bakıp bulun hepsini!” Sesin bağırmasıyla dağılan ayak seslerine mümkünmüş gibi daha da gözlerimi büyüttüğümde Yağız gözünü kırpmadan beni izliyordu. “Halktan kimse yoksa bile işe yarar bir şeyle dönün yanıma!”
Ağzımdaki elini çekerken ensemi tutan elleri hala oradaydı tıpkı benim ağzımı kapatan elini hala tuttuğum gibi. Güvendeydim, teni sıcaktı ve ben onu hissediyordum; yana yakıla onda var olmak için bir Simurga dönüşüyordum. Gözleri yüzümde gezinirken ona eşlik eden ensemdeki eli tenimde yol izledi, önce boynuma değerek oraya kanını bıraktı ve sonra büyük eli yanağımı çevrelediğinde yüzümü bastırmamak için nefesimi tutar oldum.
Bakışları yoğundu, göz bebeklerinin bu kadar büyük olması karnımın kasılmasına neden olurken kokusunun ciğerlerimdeki şöleni için Deniz’e minnet duyabilirdim; yüzümdeki eli hareket ettiğinde boştaki elimi soğuk duvara değdirerek etkisinden çıkmak istedim fakat hareketim dolaba vurmama neden olduğunda dudağımı ısırmıştım, gözleri dudağıma kaydığında parmakları tenimin üzerinde hareket ederek dişlerimden dudağımı kurtardı ve Yağız Sayar derin bir nefes aldı. Benim gibi o da denizde dudaklarımızın birbirine değdiğini düşünmüş müydü?
Dolaba vurulması ile yerimden sıçradığımda adamlardan birinin spor ayakkabısını görebiliyordum. “Gölge var,” dolabı biraz çekmeye çalışırken zorlanan sesi ile “çok dar giremiyorum.”
Aceleyle Yağız’ın belini sarıp kendime çekerken zaten bedenini üzerime ittirmişti. Vücudumu ele geçiren elektriklenmeyle karnımdaki gerilmeye hiçe sayıp tişörtünü sıktım. Gözlerimi yoğun bal renginden yapılı göğsüne indirdiğimde tek vücut gibiydik. O sahilde olduğu gibi tehlikedeyken onun kolları arasında yine tek vücuttuk. Nefeslerim düzensizdi, kalbim bir maraton koşuyor kadar hızlı, karnımdaki sıcaklık neydi adını bile bilmiyordum; tek bildiğim bana bakan bu gözlerin müptelası olduğumdu, bile isteye o uçurum kenarında durup çiçek açmak istediğimdi, ateşi suyumu yaksa dahi kavuşacağımız bir yerdi ve ben yana yakıla orada olmak istiyordum.
Sessizce “Bana yardım edeceksin.” Dediğinde yüzünün her santiminin ilahiliğine bakıyordum. Adi olamayacak kadar güzel bir yüzü vardı.
Yutkunup sesimi bulduğumda “Ne yapmam gerek?” demiştim. Gözleri dudaklarımdan çıkan her harfi kaparken avını bekleyen bir aslan misalinde bakışları içimdeki o zehri dürtüyordu. Harfleri teker teker dudaklarımdan alıyor ve hoyratça sallandırıyordu ağzında. Özgüveni, bana bu kadar yakınken daha da net görünüyordu, göz rengine daima bu kadar yakından bakabilirmişim gibi hissediyordum dahası…bana, bize adilik yapmamış gibi güvenin ta kendisiyle tek vücut olmuşta tişörtünü sıkıyor gibiydim.
Gözleri yüzümde dolaşırken sol elinin parmakları tüy gibi belime dokundurduğunda tüm bedenim uyanıştaydı, bedenim tepki vererek dikleştiğimde göz bebeklerinin büyümesini izledim. Her dokunduğu yerde kırılan parçalarım birleşmeye mücadele veriyordu, bu durumda bile beni düzeltebilecek tek kişinin kendisi olduğunu hatırlatıyordu bana.
Dokunuşun bana ne kadar da tanıdık geldiğini hissettiğimde elleri basenlerimde geziniyordu, Deniz’in bıraktığı tüm izleri kendi parmak izleri ile değiştirmiş gibi sırıttığında yutkundum; göbeğimdeki eli sadece onun dokunduğu yerde dolaşmıştı. Sahiplenici. Nerede, ne halde, neden olduğumuzu umursamadan ellerimi kotunun arka cebine soktuğumda memnun sesiyle “Cüretkârlık.” Demesine neden oldum.
“Kısasa kısas.”
“Ben bencil bir adamım Simurg,” fısıldaması kalbimin hızlanmasına neden oldu, parmakları tekrar Deniz’in dokunduğu bölgeye dokunuyordu. “Tenindeki parmak izlerinin sadece benim olmasını isteyecek kadar bencilim.”
Önümde çömelmeden önce nefesini dudaklarımda hissetmem terlememe neden olurken karnımın gerginliği ve tenimin ona çekilmesini hissediyordum. Önümde diz çöktüğünde ayak sesleri, dolapla ilgili konuşmalar ya da evren yok olmuştu; başımı aşağı eğdiğimde gözleri teninin sıcaklığını gözlerinde bir kıvılcım yapmıştı, o kıvılcım bende de vardı bunu görebiliyor muydu?
Gözlerini yüzümden ayırmadan tişörtümü biraz daha yukarıya çektiğinde titrek bir nefes aldım, bacaklarım titriyordu; ellerim terlemişti, burası çok sıcaktı! Bizi izlerken Deniz’in nereye dokunduğunu zihnine kazımış gibi net rotayla sıcak dolgun dudakları kısa buseler konduruyorken tenime, başımın döndüğünü hissettim. Ellerimi nereye koyacağımı bilemeden omuzlarına yerleştirdiğimde temasını kesmeden bana attığı bakış tüm evreni parçalayıp sadece ikimizin var olduğu bir galaksi var etti; başım geriye giderken titrek bir nefes çektim içime, yumuşak her busesi içimdeki bir kırgınlığı düzeltirken etkisinin bu kadar yoğun olmasına mı yoksa beni öpmesini istememe mi şaşırmalıydım bilmiyordum.
Öleceksem şayet ve bu adi adamın kollarında olacaksa korkudan nefessiz kalmak istemiyordum, onun dudaklarının nefesimi kesmesini arzularken tişörtünden kavradım onu, yukarıya çekiştirerek yüz hizama çıkartırken memnun sırıtmasının alev alan tenimde hissetmek istiyordum.
Tehlikeyle parlayan gözleriyle beni zihnine kazırken ellerim sırtındaydı ve tırnaklarım ilk defa benim etime iz bırakmıyordu. Yüzü yüzüme yaklaştığında bir karışlık mesafede durdu, kehribar gözlerindeki koyuluk bende de vardı; nefesim onunkilerden çok daha düzensizken sertçe yutkundu. Yanağıma sakallarının sertliğini hissedeceğim kadar eğilip kulağıma fısıldadı. “Nasıl yapacağım seninle? Cüretkar ve baştan çıkarıcısın.” Çene çizgime ufak bir buse bıraktı, saniyelik gözlerim karardı; teninden sert kokusunu ciğerlerime aldığım, kırgınlıklarımın yok olduğunu hissedebiliyordum. “Sessiz ol ve sakın bana kızma. Her şey Eftelya Arınç,” dediğinde ismim bir ilahinin yeni ezgisiydi, kırgınlık barındırmıyordu. Ellerimi durduramayıp tişörtünün içinde hareket ettiriyorken teni soğuk ellerimin tek yuvasıydı, boğazında bastırmaya çalıştığı sesi saniyelik duyduğumda yüzüm elleri arasındayken. Hızla bedenimi duvardan ayırıp dolaba daha yakın yere dayadığında dudaklarıma fısıldadı. “Her şey senin için.”
Yağız’ın arkasına attığı kontrollü bakış sonrası dolap arkasından çıkmasıyla oluşan kollarımın arasındaki boşluk çok soğuktu, ne olduğunu anlayamazken kalbimin deli gibi çarpması yaptığım şeylerin bilincindendi; sert bir şekilde yutkundum, daha demin ne yaşamıştım ve bu hislerin adı var mıydı? Karnımda hala gerginlik vardı, terle kaplı tenim hala efsunu hissederken başımı iki yana sallamıştım; elim dudaklarının değdiği göbeğime gittiğinde Deniz’in meydan okumasının nedeni bu muydu merak etmiştim, ellerimle kendimi serinletmeye çalışırken beni konumlandırdığı yer sadece bir kişiyi saklayacak kadar karanlıkta kalıyordu.
Kontrollü sesiyle “İçeriye girebileceğinizi kim söyledi.” Demesi gerçekliğe beni döndürdü, sesi ne kadarda toktu; birkaç saniye önce, yanımda, boğazından boğuk sesi duymamışım gibi tehditkar sesi evi dolduruyordu. Kalbimdeki heyecan hala geçmemişken onu görmek için dolabın kenarından onları görmek için adım aldım.
“Sayar!” diyen hastalıklı ilk defa duyduğum sesin sahibinin sadece rugan kunduralarını görebiliyordum. “Abilerin duyduğuna göre yeni iki kız alınmış ve hala onlara teslimini yapmamışsınız.” Rugan ayakkabılarını iki defa yere vurdu, Yağız’ın gözleri bende saniyelik oyalandığında daha demin hiçbir şey olmamış gibi adama döndü. O…deponun gerçek başkanıydı. “Kızları yakından görmek istiyorlar.”
“O zaman neden burada değiller?” dediğinde arkasındaki yüksek masaya dönmeden bana bakış atmış ve aldığı stres topunu sıkmaya başlamıştı. Stres topu? Gerçekten şu anda mı ona ihtiyacı vardı? Bana da bir tane vermeliydi! “Bu zamana kadar karşımıza çıkmayıp depoyla bağını kesen adamlar, iki kız yüzünden karşıma çıkar mı dersin?”
Yağız karşısındaki adama bakmak yerine elindeki stres topuna alayla bakarken ürkütücü görünüyordu; kendinden emin dik duruşu, alaycı sırıtması, beden dilinin bu kadar rahat olmasıyla ürkütücüydü. Biraz önce haz alan bir insanı andırmıyordu. Adam dolabı sallaması ile bedenimde hissettiğim şiddet kısık bir ‘ah’ dememe neden oldu, hızla ağzımı kapatsam dahi nafileydi çoktan sesim ortamın havasını değiştirmeye yetmişti.
“Dolabın arkasını göreceğim.”
“Emir kipi.” Dediğinde ukalaca Yağız rahat görünse de elindeki toptan gözlerini çekmiyordu. “Cık cık.”
“Yağız,” adamın sesindeki bezginlik karşısındakini tanımasından mıydı yoksa sıkılmış mıydı emin değildim. “üç ay oda testinden sonra dolabın sallanıp testin sonuçlandığını biliyoruz. Abilerin kim olduğunu unutma.” Son cümledeki esi Yağızın başını kaldırıp adama bakmasına neden olduğunda çenesini sıktığını görebiliyordum. “Şimdi dolabın arkasına bakmama izin ver, gidelim.” Yağız’ın sessizliği uzarken adamdan gözlerini çekmedi. “Hadi ama Yağız, sorun istemiyoruz; bakıp gideceğiz, dışarıda kimseye zarar verilmedi biliyorsun.” Başını olumlu anlamda sallarken stres topuna bakarken birkaç saniye sessiz kaldı ve kalp ritmim bu sefer arzudan değil endişeden atmasına neden olacak o cümleyi kurdu.
“Biraz öne çekmekten kimseye zarar gelmez.”
Hızla geriye gidip sırtımı duvara dayadığımda Yağızın neye güvendiğini anlayamamıştım, fakat cümlesinden daha da korkunç bir şey varsa belimi saran ellerle geriye çekilirken şaşkınlığın vücudumdaki tepkisiydi.
Bölüm etkileşimi
