11. BÖLÜM: SİMURG

Vaveyla Yazarı: Damla TOY

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 16Şu an: 11. BÖLÜM: SİMURG

Merhabaa,
Yepyeni bölümle karşınızdayım, 53 sayfalık bölüm size emanet. Diğer bölümden sağ çıkıp buraya geldik ve doğrusu dolu dolu bu bölüm sonrasında olacaklara hazır olalııııım! 🤯

Keyifli okumalar, oy vermeyi ve yorum yapmayı unutmayın; satır aralarında buluşalım. 🖤

***

Bölüm şarkısı:

Ruelle - Game of Survival

***

Yatakta dönerek gözlerimi açtığımda odayı tanıyamamamın sebebi koyu renklerin hâkim olmasıyken doğruldum, karşımda bir komedin yer alırken duvara bir ayna yerleştirilmişti; yanlarında bileğimdeki kuşun aynısı asılıyken çizimlerde yer alıyordu. Koyu perdeler güneşi engellerken yumuşak yataktan çıktım, kitap okuyordum ve rüya gördüğümü sanırken Yağız’ın gerçekten orada olduğunu anımsıyordum; beni kucağına almıştı, cümlelerini hatırlamasam dahi göğsüne başımı yasladığımda göğsümü saran o hissi yutkunarak hatırladığımda sertçe perdeyi açarak güneşin içeriye girmesine neden oldum.

Umay ve benim kaldığım odayla aynı dizayn edilmiş oda karamsardı, yerlerde buruşturulmuş kağıtlar vardı; orman ise ayaklarının altında görünüyordu. Aynı evdeydim, sadece farklı bir oda. Gitmek için kapıya adım alırken duştan çıkan Yağız Sayar beklediğim bir şey değildi, ayaklarım yere mıhlanırken tişörtünü üzerine geçirmesini izlemeye koyuldum; siyah kumaş tüm tenini yavaş yavaş kapatırken vücudunun bu kadar iyi olması gerçek olamazdı! Spora daha çok önem vermem gerekli.

Göz kırparken “Ne yapıyorsun?” sorusu tırnaklarımı etime geçirerek kendime gelmemi sağladığında kumral saçlarındaki ıslaklığı alan havludaydı gözlerim. Bu kadar basit bir harekette bile yakışıklı gelmesi normal miydi?

“Sakallarını kesecek misin?” dememle havlunun hareketi son bulduğunda doğrularak anlamlandıramadığı belli bir yüz ifadesine büründü. Sakalları yeni yeni çıkmaya başlamıştı, ona daha sert bir görüntü veriyordu ama…yakışıyordu da. Eftelya, duvar arkasında yankılanan kızın sesi zihnimi kendine getirdiğinde dikleştim ve gözlerimi ondan kaçırdım. “Umay, onun yanına gideceğim ben.”

“Öğle yemeğini yiyor olmalı,” gözlerim onu bulduğunda kaç saat uyumuştum ben bilmediğim yerde ve…o ben uyurken bu odada mıydı? “kas ağrıların nasıl?”

“Kimin odası burası?”

“Benim,”

“Benim ne işim var burada?”

“Uyandın.” Derken sorgulamaya başlamamı kast ettiğini anlamam uzun sürmedi; havluyu banyoya doğru fırlatarak bana adım almaya başladı, karşımda dimdik durduğunda taze deniz esintisine karışmış odun kokusu burnuma doldu. “Çalışma odamda ne yapıyordun?”

“Bence ne yaptığımı gayet iyi biliyorsun,” dememle kaşlarını kaldırmasını izledim, bende aynı hareketi yaptığımda ellerim göğsümün önünde birleştirip ağırlığımı tek ayağıma verdim. “beni uyandırabilirdin.”

“Göğsüme başını yasladın ve burada” dudağımın kenarına parmakları değdiğinde elektrik çarpmasına kaşlarımı çatsam dahi geri çekilmedim, tenime değen parmağı sıcacıktı ve bunu seviyordum. “tam burada,” belli belirsiz dudak kenarımı yukarıya çekmişti. “minicik bir gülümseme vardı.” Gözleri dudaklarımdan bana döndüğünde göz rengini kıskandığımı fark ettim, göğüs kafesimde bir ateş yanıyor gibi yutkunma ihtiyacı da hemen yanı başında sunuldu bana. “Şikayetçi görünmüyordun.”

“Eminim uyuduğum içindir,”

“Hala temasımı kesmedin Arınç,” bir adım daha attığında ayak parmaklarıma değen ayaklarını hissedebiliyordum, başım yukardayken bana doğru eğilmişti. “hissediyor musun?”

“N-neyi?”

Sırıttığında dudak kenarında olan çizgiler kalbimin yeni ritmi olabilirdi, parmağını yüzümden çektiğinde gözleri ile zihnine kazımak için bakıyordu. “Kas ağrısı,” dediğinde ağzımın içinden istemsiz bir ‘hı’ kaçmıştı, sırıtması muzipliğe evirildiğinde “kaslarında ağrı hissediyor musun, dün seni kucağıma almam dışında da çok şey yaşadın.”

“Komik değilsin,” derken bir adım geriye giderken sıcaklıktan uzaklaşmak istedim, terlemiştim. “ukalasın.”

“Ertunga ile tanış bir de,” diye ağzının içinde gevelediğinde dimdik duruşu tişörtünü üzerine oturmasına neden oldu. “ayrıca benimle doğru konuş yoksa,”

“Biliyor musun bir sürü kitapta okudum tehdit gelen kısmı, yani dejavuya ihtiyacım yok.” Gözlerindeki bakışın anlamı her neyse iyi bir şey olmasını dilerken buldum kendimi, bu yoğun bakışlar daha da sert gösteriyordu onu.

“Söylesene, boynuma bıçak dayamayı da kitaplardan mı öğrendin?”

Yutkunduğumda gözlerim istemsiz boynuna gitti, bir iz bile yoktu. Yavaş yavaş gözlerine tırmanırken teninin pürüzsüzlüğü temas etmem gereken yegane şeymiş gibi oradaydı ama yasak oluşu o kadar netti ki… Cehennem bile bu hatayı kabul etmez gibiydi.

Arkamı dönmemle bileğimin tutulması aynı saniyeye denk düştü, acı ile inlemem ve öfke ile yüzüne dönmem ise saniyenin yarısı kadardı. Elleri gevşerken bileğimdeki tahrişe bakarak “Dün gece sürdüğüm işe yaramamış,” demesine kaşlarımı çattım, bileğimi elinden kurtarırken gözlerimiz buluştu. “Özgüvenin çabuk kırılıyor Eftelya, yaptığın şey hata değildi bir savunmaydı.”

İsmim… dilinde ilahi bir şarkının ezgisine dönüşürken, gözlerinde gördüğüm yansımamın sarhoşluğu zihnime yerleşti.

“Zehir, sana bulaşana kadar sadece bir savunma diyeceksin ama sonra yargılayacaksın.” Dememe kaşlarını çattı, altın çocuk…ilk kalp kırığım Gediz Altıniz bunu bana yaşatmıştı. “Özür dilerim.”

“Dileme,” Kaşları daha da çatıldığında gerilmesini anlayamıyordum. “ben dilemiyorum ya da dilemeyeceğim.”

“Hak ediyoruz ama,”

“İyileşmen için seni kıran insanların özrüne ihtiyacın yok.” Kaşlarını çatma sırası bendeyken karşımdaki bu duygusal konuşmayı yapan adamla, dimdik ve sert duran bu profil aynı kişi miydi? “Önce kendini kendin iyileştir, kendi umudun ol; düşündüğün kadar yalnız değilsin,”

“Sen nereden-“

“Özgüvenini ve cüretkarlığını görüyorum.” Başını omzuna doğru yatırdığında tüm duvarlarımın şeffaflaştığını hissederek geriye adım aldım. Kimdi bu adam? “Yalnızlığını ve kırılgan oluşunu da görüyorum; asi kızın altında yatanları görebiliyorum ve zamanı geldiğinde daha güçlü olacağını, gidebileceğini, bir olabileceğini ve ait hissedebileceğini düşünüyorum.”

“Sen kimsin Yağız?” İsminin ağzımın içinde bıraktığı tat samimiyetti. Gözlerinden geçen ışık neydi bilmiyordum ama bu oda dardı, o beni nasıl görebilirdi ya da duvarlarımın arkasından nasıl geçebilirdi? Merak dolu sesim odayı tekrar doldurdu. “Yağız Sayar kim?”

Yüzüme bakarken ne düşündüğünü anlamak için varımı yoğumu verebilirdim. Onu merak ediyordum ve bunu duvarlarımın arkasındaki o kız biliyordu, şeffaflaştırdığı tuğlalarım yıkılmamışken merakım göğsümde atan ritimdi.

Bu adamı merak ediyordum; içimde oluşturduğu karmaşayı ve tatmayı düşünmediğim güveni bana hissettirebilmesinin nedenini istiyordum. Dün gece birlikte uyuduysak bunu hatırlamak istiyordum!

Komedinin üstünden aldığı şeyi bana uzatırken “Bunu al,” demişti, konu kapanmıştı. Cevap almayacağımı bildiğimden kremi ellerim arasına aldığımda kuş yine orada yerini koruyordu. Her yerdeydi. “işini görecek.”

Ellerim arasındaki kreme saniyelik bakmıştım. “Anka mı?” Firmanın ismine kaşlarımı çattım. “Bu da ne?”

“Sadece kremi sür ve iyileş.” Dudaklarım aralandığında kapıyı parmağı ile gösterenken “Emirlerime de uy.” Dudağındaki belli belirsiz sırıtma içimdeki sıcak akıntının nedeniydi. “Çık şimdi.”

***

Boş mutfakta gözleri gezinirken bana doğru eğilen Umay “Korkunç ve düşünceli biri, hım.” Diyerek elmasından koca bir ısırık almıştı, ben ise mısır gevreği yiyip sütlü kahve içiyordum. Masanın üzerinden o kadar eğilmişti ki saçı kahveme girdi girecekti. Ona dün geceden itibaren anlatmıştım, yorgunluktan nasıl uyuduğunu bilmediği için yokluğumu fark etmemiş bile. “Değişik bir karakter, en azından emir vermek dışında konuşabildiğini biliyoruz.”

Göz devirdiğimde “Beni nasıl merak etmezsin?”

“Hayatım bayılmışım diyorum, Araz kaldırmasa omzunda mışıl mışıl-“

“Sen nerede uyudun da!?”

“Sessiz ol!” Etrafa yine bakınırken endişe ile susmamı işaret etti. “Bize verilen odada konuşuyorduk, film izleme teklifimi de reddedince ve sesi beni mayıştırınca.” Yüzünü elleri ile kapatırken kırmızıydı yanakları. “Ya bir anda küt diye gidivermişim! Ama-“

“Ama mı? Arazla mı uyudun Umay?”

“Sende Yağızla uyudun,”

“Teknik olarak bu bir hipotez!” dediğimde kaşığımı bırakıp bende ona doğru eğildim, kaslarımdaki ağrı kendini belli ederken yüzümü buruşturup. “Ayrıca ne filmi ya, date mi çıktınız da haberim yok?”

“Teknolojik aletlerin elimize geçmesi konusunda fazla katılar,”

Kaşlarımı çattığımda “Doğru söylüyorsun,” diyerek elimi çenemin altına koydum, arkadaşımda aynı hareketi yaptığında devam ettim. “fanus odada tek bir yayın dönüyordu. Bu evde bir kere kumanda ya da şu televizyonun açıldığını görmedim.” Arkadaşımla göz göze geldiğimde “Soyutluyorlar bizi. Telefonlarımız bize verilmedi, herhangi teknolojik alet bile verilmedi.”

“Araz tamamen testleri geçince bunun olabileceğini söyledi.” Kaşlarım daha da çatılırken ne testi olduğunu sormuş ve kahvemden koca bir yudum almıştım. Leziz! Kahve tadı sütle harmanlanınca daha yoğun oluyordu, zift gibi sadece kahve içmek şov dışında bir şey değildi; tadı acıydı bir kere, nasıl zevk alabilirdin ki? “Üstü kapalı yanıtladı, depoya ve halka girmek için yapılan görev ve testler varmış; bence dünkü eğitimde bunu kanıtlıyor ve Ertunga’nın dün dediği ‘göreve mi çıkmak istiyorsunuz’ sorusu anlam kazanıyor.”

Arkadaşıma bakarken istemsiz gülümsedim “Matematiğe bu kadar kafa yorsaydın notların nasıl yüksek olurdu ama.”

“Ay tüylerim diken diken oldu, sus lütfen.” Desteklemek için kollarını da gösterdi, gülümsediğinde gelecek olan şeyi merak ettim. “Sanırım Araz’ın bir kız kardeşi var.” Çenemin altına tekrar elimi koyduğumda fısıldayarak devam etti. “Benimde kardeşim olduğunu söylediğinde kendisi de bahsetti, yani geçmiş zaman eki kullandı anlamadım ve cesaret edemedim sormaya…şey mi diye,”

“Aklını kullanıp bu yerden kaçtı mı, diye?”

Umay kahkaha attığında bende gülümsedim, bizi kaçıran insanlarla ilgili dedikodu yapıyorduk. “Anlatmadı, sessizliğe gömülüyor ve üzüntüyle uzaklara bakıyor. Dün ben uyanmayayım diye kolunu hiç kıpırdatmamış, şapşal şey uyuşmuş kolu; beni yatağa yatırırken uyandım, elini hareket ettirmeye çalışıyordu.” Bileğinden tutarak kaldırdığında hızla aşağı indi, birkaç defa tekrarladığı hareket gülmeme neden olurken devam etti. “Gizemli, yakışıklı ve gerçekten benimle ilgileniyor.”

“Son cümledeki ses değişimi de ne böyle?”

Kulağının arkasına saçını yerleştirirken kıpırdandı. “Okulun hep popüler kızı olduğum için ilgi gördüm; insanların aralarını bulduğum için, babamın parası için, işlerine yaradığım için, güzel olduğum için ama Araz Ercan,” o kadar derin bir nefes aldı ki yutkunarak doğruldum. “gerçekten benimle ilgileniyor. En sevdiğim rengi biliyor ve baksana üstüme, onları giymem için birkaç şey alıyor. Para umurunda değil, kimin kızı olduğum da; güzel buluyor beni ama daha hiç dile getirmedi, sadece minik imalar. Daha çok kalbimle ilgileniyor Eftelya,”

“Umay,”

“Kendimi kaptırmayacağım, onlar bizi kaçırdı biliyorum ama,”

“Ama ne?”

“Ya doğru kişiyse? Yanlış yerdeki doğru kişi, sana ait olan seni bulur demi sonuçta?” Gözleri gözlerimde durduğunda oradaki parlama sevgiye aitti. “Güvende hissediyorum Eftelya. Beni koruyor, benim duygularımla ilgileniyor; karnım aç mı, rahat uyudum mu, kramplarım ne durumda, seni merak ettiğim her an endişemi hafifletiyor ve gözlerindeki o boşluk…” Derin bir nefes aldığında eli kalbinin üstüne gitti. “Ben, o boşluğu bana bakarken hiç görmüyorum; orası benimle doluymuş gibi, geçirdiğimiz her anda samimi.”

“Görebiliyorum Umay,” Hızla ellerimi tuttuğunda heyecanına ben de nefes aldım. “sana bakarken gözlerindeki o boşluk yok oluyor, seni düşünüyor, seni kolluyor ve sana sorularının cevaplarını veriyor.” Gözlerimi ellerimize indirdiğimde dudağımı ısırdım. “Yine de dikkatli olalım biz olur mu?”

Ellerimi sıkması ona bakmama neden olduğunda kocaman gülümsüyordu. “Elbette. Ayrıca,” Yine etrafa baktığında masaya eğilerek. “Ertunga bir kadından ret yemiş ve bu aşık olduğu kadınmış!”

“Ne yapıyorsunuz burada?” Ertunga’nın sesi ile yerimden sıçramam arkadaşımın elleri ile ağzını kapatmasına neden olduğunda, onun yeşil gözleri mekik dokuyordu aramızda. “Korkutucudan çok yakışıklı olanım ben.”

“Doğru,” diyen Umay’ın hala elleri ağzındaydı.

Umay’a göz kırptığında “Dışarıya, eğitim vakti.” Diyerek geçmemiz için kapıdan çekilmişti. Duyabilme ihtimaline karşılık hızla attığımız adımlar kaslarımda ağrı oluştururken bahçeye çıkmıştık. “Bu taraftan,” diyen Ertunga bizi arazinin geniş kısmına getirdiğinde kaşlarım çatıldı.

Dün sabah Yağız’ın bana verdiği poligon adam yine dün taşındığını gördüğüm tahtalarda asılıydı. Yanlarına adım alırken bıçakları atan iki arkadaşın restleşmeleri beni gülümsetti. Ne oluyoruz Eftelya?

Yağız, “Deniz’in diline düşürürüm seni,” diyen Araz’ın omzuna yumruğunu hafifçe geçirdiğinde gözlerimiz birleşmişti; bal rengi gözleri güneşte daha açıktı, pozisyon almak için döndüğünde omuzlarını hareket ettiriyordu. “Hedeften şaşma Yağız.”

“Asla.”

Ardı ardına attığı bıçaklar tam on ikiden dart tahtasında yerini almıştı. Onlar için oyun olan bu eğitim, benim kaslarıma gelecek yeni bir acıydı. Yağız’ı izleyen kişiler dün kaçarken hatta bağlandığımızda başımızda dikilen ve namı değer süvari lakaplı Atıf ve sadece sima olarak tanıdık gelen kamuflaj pantolonlu adamlardı, hepsinin elinde kıpkırmızı elma vardı.

“Siz oraya,” Ertunga’nın belimden ittirerek dartın yanında, poligon adama adım aldım; görüş alanıma giren silahlar, mermiler ve kulaklık ile yutkunduğumda adımlarım arkadaşımınki gibi yavaşladı. “Hızlı kızlar, bütün gün sizi bekleyemeyiz.”

Büyük kulaklık vücudumda yerini alırken derin bir nefes alarak arkadaşıma baktım, kulaklıklar onunda kulağında iken tripli sesi ile “Hani ilk defa elimize silah alacağız ya, az saygı.” Demesi umurlarında olmazken soğuk metalin kabzası avuç içimde yer aldı. Tenimden geçen ürperti ile nefes aldığımda damarlarımdaki kaynama güç hissinden miydi?

Gözlerim hemen yanımda silahla konumlanmış Yağız’a kaydığında kalbim kulaklarımdaki tek sesti; omuz hizasında açık bacaklarının biri öndeydi, sol dirseğinden kırık olan dirseğine ters sağ kolu dümdüzdü, yere o kadar güçlü basıyordu ki gücünü hissedebiliyordum ve doğrusu bu siyah kamuflaj ona o kadar yakışmıştı ki başım dönüyordu.

Aynı pozisyonda durduğumda sol kolum rahat değildi, iki kolumu da dümdüz uzattığımda kabzayı sımsıkı tutuyordum. Karşıya baktığımda ortalarında kaldığım Yağız ve Araz’ın karşısında duran halktan kişiler ile pozisyonu alamadım, başlarına koydukları elma ile gülümserlerken korku ile Yağıza döndüm; kulaklık yüzünden şiddetini yitirmiş boğuk ses, yerimden sıçramamı engelleyemediğinde gözlerimi sıkıca kapattım, bunlar birbirlerini mi öldürüyordu!? Kahkaha seslerinin boğukluğu ile hızla gözlerimi açtığımda kurşun yemiş elma yerde, adam ise sapasağlam gülerek alandan çıkıyordu. Bu insanlar deliydi!

“Hadi!” Ertunga’nın gür sesi ensemde bir nefes gibi kabzayı doğrultmama yettiğinde ayaklarım Yağız kadar sert basmıyordu yere. “Depoya gideceğiz daha!”

“Şu silahı tutmamın ödülü bu mu yani?” diyen Umay’ın gerginliğini sadece ben anlamamıştım, Araz Ercan arkadaşımla gerçekten ilgilenirken midem kasıldı; sana ait olan seni bulur, Umay hep bunu derdi. Ama…

Başımı iki yana salladığımda derin bir nefes alarak zihnimden kulağıma gelen sesleri görmezden gelmeye çalıştım. Avuç içim terle doluyken sımsıkı tutmamdan kaynaklı acıyordu da; 1. derin nefes ile parmağım tetikteydi, 2. Derin nefes ile babamın çocukken hırsız polis oyununda öğrettiği gibi gözümü kısarak üç noktaya da odaklandım, 3. Derin nefesimde ise gür ses duyularak canımın acısı vücuduma tekrar yayılırken elimi geriye savurmuştu.

Hızla elimden bıraktığım silah ile kulaklıkları çıkarttığımda düzensiz nefeslerim Umay’da da geçerliydi. Araz, Umay’ın sırtını sıvazlayarak ona tekrar gösterdiğinde nefeslerimi kontrol altına alabilmiştim ve o boş kahveler şimdi bana adımlıyordu.

“Silahını al ve hedefe tut,” cümlelerini destekleyerek dirseklerimden ayarladığında sırtımdaki kas ağrısından haberi yoktu. Babamın öğrettiği gibi üç yeri işaret ederken “Göz, gez, arpacık.” Demişti, ellerimi birbirine daha sıkı kenetlerken devam etti. “Ateşlediğin gibi elini geriye itecek, bu nedenle ellerin kadar ayaklarını da önemli, yere daha sağlam basmalısın.”

“Ya bu ailelerimizin üniversite okumamız için söylediği cümle değil mi?” Umay’ın sesine döndüğümde özlemim damarlarımdan başıma hücum etti. “Silah kullanmak için duyacağım aklıma gelmezdi.”

Boşboğazlık ile kurduğu cümleyi ve ortamı fark edince durdu. Elindeki silaha bakması ile titreyen elleri Araz’ı harekete geçirdi ve arkadaşımın elleri o silahtan ayrılamadan hoşlandığı adam arkasında durarak karşıya sabitledi; arkadaşımı artık görememem onun cüssesinden kaynaklıyken, bildiğimiz ona sarılır gibi silah tutmayı öğretiyordu ve etrafımızdaki insanlar sıkılmış gibi dağılmaya başlamıştı.

“Gözlerin düşmanında olsun,” Yağız’ın sesi hemen solumdayken bir elmayı ısırdı, gözleri Umay ve Arazdan hiç vuramadığım kağıt parçasına, ardından da bana döndü. Kehribar gözleri güneş ışığı ile bal gibi oluyordu. “yoksa ölürsün.”

“Ona bakmıyor muyum şu an?”

Elmasını ısırması yarıda kalırken kaşlarını çattı, imamı hızla anlamışken yere fırlatılan elmanın boşluğunu kollarımı dümdüz uzatması doldurdu. Büyük elleri, kabzayı kavrayan ellerimde yer alırken sıcaklığı bir volkandan gelen ateş gibi kaynatıyordu karnımdaki hissi.

Hemen arkama geçtiğinde göğsüne gelen başım tişörtüne sürtünüyordu; kokusu burnumdan zihnime yayılan bir panzehirdi, vücudumdaki tüm olumsuzluklar dört bir kenara kaçıyor ve tüm uğultu kayboluyordu. Odağım daha netti. Gözlerim açıktı. Kokusu…zihnimi istila ediyordu.

Eğilmesiyle başı hemen yanağımın yanında yer aldığında karnımda oluşan kramp ile yerimden oynadım. Yan gözle baktığım adamın teni pürüzsüzdü, çıkık elmacık kemikleri milimlik mesafedeyken kemerli burnu yüzünü daha yakışıklı kılıyordu. Adem elması…dikkatimi çeken bir asansör gibi her yutkunmasında inip kalkarken sıcak olmaya başlamıştı. Dudakları…doğal pembe dudaklarının orantısı tepeme geçen güneşin başımı döndürmesine neden oluyordu.

“Anladın mı?”

“Hıhı” gelişi güzel harfler dudaklarımdan dökülmesiyle yüzünü benden uzaklaştırarak yüzüme baktı, stres ile gözlerimi ard arda kırptığımda nefesimi tuttuğumu yeni fark ediyordum. Boğazımı temizleyerek kehribar gözlerde kaybolmayı reddettim, gözlerim hala temasta olan ellerimizden poligona çevirdiğimde yutkundum; o kehribar gözleri insanı müptela ederdi. “Şey, ben vuruyorum o zaman?”

Bir gözümü kapattığımda nişan almıştım. “Göster kendini,” derken kulağımda nefesini hissettim, kalp ritmime etki eden dudakları belli belirsiz tenime değerken “Arınç.” Diye eklemesi ile tetiğe bastığımı sesten fark ettim. “Tekrar!” diye bağırması ile yerimden sıçradım.

Hızla inip kalkan göğüs kafesim görüşümün bulanıklaşmasına neden olurken büyük eli göğüs kafesimde yer aldı, başım saniyelik o kadar hızlı döndü ki tutunma ihtiyacı ile sendeledim. Ona dönen başımı kağıda çevirdiğinde pozisyonumu bozmama izin vermeden sabitledi beni. Tam arkamda duran bedeni temas içindeydi, bir eli sağ elimi hedefe tutarak elimin üzerini kaplamışken, diğer eli göğüs kafesimde yerini koruyordu ve sırtım göğsüne yaslıyken düşme ihtimalim tamamen ortadan kalkmıştı. Kalbimin ritmini hissediyor muydu?

“Nefesin düzende olsun ki, zihnin sakinleşsin.” Derin nefesim elinin üstünde durduğu göğsümü yükseltirken başımı salladım, elmacık kemiklerine sürtünen saçlarımı kıskanırken teninin dokusu pürüzsüz müydü? “Nişan al, zihnini sakinleştir, nefeslerini kontrol altına al ve” parmakları elimin üzerindeyken nefesinin tenimde izlediği yol beni anda tutuyordu, tetiğe bastığımızda hedef tam alnının ortasından vurulmuştu. “tamda bu.” Düzensiz nefeslerim arasından gelen barut kokusu midemde krampa neden olduğunda eli hala konumlarını koruyordu. Benden uzaklaşmasına ihtiyacım vardı, vücudunun sıcaklığı ve kokusunun uzağımda olmasına ihtiyacım vardı. Etkileniyor muydum ondan?

“Bitti mi?”

Benden uzaklaşmadan başını döndürmesi burnunun yanağıma değmesi ile sonuçlandığında nefesimi tuttum, göğsümdeki elini çekerken “Yeni başladı,” demesindeki imayı algılayamadım, benden tamamen uzaklaştığında derin nefesimi ciğerlerime doldurdum ve tüm ciddiyeti ile “Tekrar!” diye bağırmasıyla hızla pozisyon aldım.

***

Manipülasyon.

Bilekliği taktığı gece, fanus odada, barda, eğitimlerde, geçen günler, haftalar ya da aylar içinde, tehditlerinde bile manipüle edip istediklerini düşündürüyorlardı bize. Depoya geleli saatler geçmişti; bileklerimdeki tahriş izi kızarıklığa dönüşmüş, silah kabzası bizden en uzağa konumlandırılmıştı.

Oradaydılar, deponun içinde bir şeyler planlıyorlardı ve ben bunalmıştım bu nedenle sözleşmeyi imzaladığım masanın orada birlik olmuş insanları izliyordum. Bileğimde kendi etrafına dolanmış güzel kuştan gözlerimi mürekkeple duvara kazınmış aynı modele çevirdim. Bu sembolün anlamı neydi?

“Zümrüd-ü Anka, namı değer Simurg,” Yanımda kollarını göğsünde birleştirdiğinde pazılarını rahatça görebileceğim sert duran Yağız’a baktığımda zaten bende olan gözlerini deponun duvarındaki kuşa çıkardı. “Efsaneye göre; her şeyi bilen kuşların hükümdarı. Tüm kuşlar Simurg’u bilir ve işler kötüye gittiği zaman onları kurtaracağına inanırmış. Göz yaşı şifa olduğundan çok bulunup avlanmaya çalışılmış ama bunu başaramamışlar çünkü Simurg ölümün ona geldiğini hissettiği an kendini yakıp kül oluyormuş. Sonra kendi küllerinden yeniden doğarak varoluşuna devam ediyor.“ Gözlerinin bana döndüğünü hissetsem de duvara kazınmış kuşa bakıyordum “Ölüm ve doğumunu kendi belirleyen Simurg yanıp yok olduktan sonra bile daima küllerinden tekrar doğar.”

“Çok güzel. Peki her zaman tekrar doğar mı?” Fısıltılı sesim hayranlık doluydu, elim bilekliğimdeki güzel kuştayken bana bir şey anlatmak mı istiyordu yoksa depo sembolünü mü anlatmıştı sadece anlayamıyordum.

“Daima,” Sesindeki yoğunluğu hissetsem de duvarda işlenmiş bu kuştan gözlerimi almıyordum. Depo için derin bir anlam.

“Çok belirgin bir sembol değil mi?” Nihayet hayranlığımı üzerimden attığımda gözlerim zaten bende olan bal gözlere dokundu. Gözleri çok güzeldi. “Yani tahmin edilmesi de zor değil; bayağı ortada, ‘biz buradayız’ diye bağırıyorsunuz. Gizlilik yok.”

“Amaçta bu.” Başını bana yanaştırarak eğdiğinde ona yanaşarak sır veriyor gibi kıstığı sesine odaklandığımda, odunsu kokusu ciğerlerime işliyordu. “Sıradan insanlar için bileğinde sıradan bir kuş taşıyorsun, özgürlük diyecekler.”

“Bilekliği çıkartacağım da meraktan soruyorum, sıradan olmayan mesela bize sıkan insanlarda özgürlük mü diyecek!?” Sesim ima ve hiddet dolu olsa da sembolü asla bu kadar detaylı düşünmeyeceğimi biliyordum. Zeki… Bal gözlerindeki sert bakış dahi bunu kapatamıyor. Etkileniyor muydum? Hayır, hayır sadece aksiyon ona yakınlık hissettiriyordu yoksa sert hatlara sahip yüzü, kokusu, belirgin elmacık kemikleri, pembe dudakları, boynundaki ben ve adem elması…dikkat çekici bile değildi.

Üzerime eğilerek “Özgürlük,” dediğinde kokusu burnuma çaldı, gözleri içime işlemeye başladı. “herkes için göz boyayıcıdır.” Saçımı kulağımın arkasına iterken sanki depodaki sesler susmuş sadece onun sesi ve gözleri vardı. Teni nasıl bu kadar sıcaktı? Ateş gibi. “Herkesin isteyip cesaret edemediği, göz boyayıcı ama her yerde görebilecekleri bir sembol.”

Her yerde görebilecekleri sembol. Her yerde… Fanus odada ağaçtaki kuş, depodaki kuş, bu sabah verdiği krem üzerindeki kuş, telefon ekranımdaki kuş, gökyüzüne baktığımda uçan kuş, İzmir’in göbeğinde saat kulesindeki kuşlar…

“Bu,” şaşkınlıkla duraksasam dahi devam ettim. “bu kadar ince düşünemezsiniz. Her yerde var, bu” derken kekelememe engel olamadım aynı şaşkınlığım gibi.

“Bu kamuflaj.”

“Bu manipülasyon! Herkese verilen mesaj. Her, yere ve göğe bakıldığında görülebilecek bir sembol!”

“Amaçta bu Simurg.” Sesine yansıyan alay sert yüzünde ilk defa gördüğüm anlamamdan kaynaklı tatminle birleşti.

Amaç her yerde olmaktı. Düşmanlarının kendilerini unutmamalarını sağlamak, insanları ise psikolojik olarak etkilemek… Sembol yeterince gizliydi çünkü sembol her yerdeydi! Psikolojik bir hile.

“Gizliliğinizi herkesin ulaşabileceği, zihinlerindeki özgürlük isteğiyle kamufle ediyorsunuz. Düşmanlarınıza ise her yerde olduğunuzu söylüyorsunuz.” Dediğimde fısıltıyla Yağız’ın dudağındaki sırıtma onaylar nitelikteydi.

Savaş Sanatı…bu nedenle okumamızı ima etmişti. Uykuluydum ama hatırlıyordum, bu taktiklerden vardı. Anlam kazırken yüzünü inceledim, sert yüzünde tek bir mimik yokken zekası yüzümdeki şaşkınlığın nedeniydi. Nezdinde söz hakkına sahip olmak için Savaş Sanatının neden okunması gerektiğini şimdi daha iyi anlamıştım; onlar fiziksel bir savaştan öte düşünüyorlardı, silahların patlamasından da öte bir psikolojik hileden…Psikolojik bir savaştan.

“Zaman doldu!” diye bağıran Ertunga’nın sesine hızla döndüğümde deponun içine giren insan yığını vardı. Odadayken…Depo mu yapıyordu?

“Bu da ne demek? Ben odadayken bunu duyuyordum, siluet kayboluyordu.” Hızla buluşan gözlerimizde bende endişe vardı ama onun bakışları avuçlarının içinde olduğumuzu bağırır nitelikteyken devam ettim. “Siz yaptınız! Aklımı kaybetmiyordum, hayal ürünü de değildi. Bana siz duyurdunuz!”

“Depoyu anlamaya başlıyorsun.” Başıyla ileriyi gösterip kalabalığa adımladığımızda bana söz hakkı tanımamıştı. İstediği kadar konuşup cevap veriyordu, konuşup anlatması için yalvarmalı mıydım? Asla.

Yağız, Ertunga’nın yanına adımladığında karşısında, konuşsalar duyacağım mesafede yaklaşık otuz kişilik kadınlı erkekli çelik yelekli insanların arkasında duruyordum. Geldiğimizde Umay’ı yanımdan alan Araz iki adamın yanına adımlarken, Umay yanımda durmuş bileğini benimki gibi saran Simurg kuşuna gözlerim takılmıştı.

“Araz verdi. Sözleşmeyi kabul etmemizin ve depodan olduğumuzu hatırlayıp, hatırlatmak içinmiş.” Diye açıklama yaptığında bileğinin yanına tuttum kendi bileğimi. “Sana da vermişti.” Omzumdan ittirirken “Yağız.” Derken gözleri onlardaydı. Yanından geçen halktan kişilere selam vermesi ile çatılan kaşlarımı konuşması bittikten sonra fark etti. “Kaşlarını çatma, alnında çizgiler oluşacak!”

“Onlar da kim?”

“İsimlerini hatırlamıyorum,” omuz silkse dahi gözleri insanlarda gülümseyerek dolaştı. Hareketlenmeler dikkatimi çekse dahi Umay’ın bilekliklerimize bakarak “Hem güzel, zarif ve özgürlüğü ifade ediyor Eftelya.” Demesi ile dondum.

‘Sıradan insanlar için bileğinde sıradan bir kuş taşıyorsun, özgürlük diyecekler’, Yağız’ın cümlesi aklımda yankılandığınmış ve gözlerim zaten beni izleyen gözleri ile çakıştığında, dudağı sağ tarafı duyduğunu belli eden şekilde özgüvenle yukarıdaydı. Yakışıklı suratı geçtiğimiz gün yumruklarımın hedefiydi, bizi eğitmeye çalıştıklarını söylerken depoya gelmeden önce Umay’la bile karşı karşıya koymuşlardı bizi. Minik bir boks antrenmanıydı, kaslarımızın ağrısını hissedeceğimiz bir antrenman…

“Bizler ölüm makinası değiliz, önümüze gelen herkesi eğlence veya göz önünde olmak için vurmuyoruz. Hak edene hak ettiğin yaşatıp, zarar vermek isteyene ölümü tattırıyoruz!” Bal renginin dikkatli bakışlarından gözlerimi kaçırarak cümleleri adeta gaz vermek için bağıran Ertunga’ya, ardından da gizliliklerini kuşla saklayan depo halkına baktım. Araz’ın boş kahveleri otuz kişinin üzerinde dolanırken lafı devraldı.

“Depoyu korumak için vurulur, sakatlanır ve ölürsün; depo da senin için vurulur, yara alır ve ölür!”

Hep bir ağızdan boş depoda “Depoyu korursan, depo da seni korur!” diye bağırdıklarında bağlılıklarını belli ediyorlardı. Çıkışa ilerlediklerinde silahlarını görebilmiştim, bu kadar insan nereye gidiyordu?

“Zarar vermek isteyen herkes,” Depoda yankılanan gür ses Yağızdan başkasının değilken sesindeki tehlike içimi titretti. Çıkış kapısındaki halktan kişiler silahlarını havaya kaldırdığında aynı tonda hep bir ağızdan “biraz ölümü tadar!” demesiyle istemsiz bir adım geri attım.

Heyecanla attıkları çığlıklar kulağıma hayretle dolduğunda “Bu da neydi şimdi?” diye soran Umay’a döndüm. “Tek aklı başında olan insanların biz olduğumuzun kanıtı.”

**

Deponun içinde saatlerdir duruyorduk.
Üç ekip gitmişti, Atıf dedikleri adam bizi odaya alarak kaslarımıza hiç yardımcı olmayacak spor hareketlerine devam ettirmişti, bununla kalmayıp her ailemizle ilgili soruyu geçiştirip sabah yaptığımız antrenmanla ilgili bilgiler vermişti. Hayali bir silah tutup karşıya nişan dahi almıştım, Umayla birbirimize nişan almış hatta birbirimizi koruyarak da adım almıştık minik odada. Atıf’ın telefona bakarken devam etmemizi söylemesine göz devirdiğimde çıkması ile durdum.

“Bunlar hiçbir cevap vermeden bize eğitim mi verecek sadece?”

“Eftelya,”

“Ne Eftelya ya Umay?” bileğini tuttuğumda sürtünmüş kızarık yere temasımla yüzün buruşturdu. “Bunlardan önce cevap istiyorum. Ne için eğitim alıyoruz? Neden bileklikler bizde?”

“Buradan olmamız için,” Kaşlarımı çattığımda Umay derin bir nefes aldı, yorgunluğu yüzünden okunuyordu. “depodan ve halktan olmamız için görev ve eğitimlerden bahsetmiştim ya sana, bizi onlara hazırlıyorlar bence.”

“Cevaba ihtiyacımız var,”

“Vermiyorlar ama!” saçları arasından elleri geçtiğinde nefesini verdi. “Neyin içindeyiz bilmiyorum ve korkuyorum Eftelya.”

“Bende korkuyorum Umay ama neden kabul ediyorsun? Neden uyum sağlıyorsun!?” artık sinir boşalmasını üzerimizde yaşarken gözlerime batan damlalar boğazımda düğümdü. “Neden bizi burada tutmak için bir şey yapmıyorlar?”

“Ne demek bu?” Sesi normale dönerken. “Bizi kaçırdılar ya, daha ne yapsınlar?”

İstemsiz gülerek başımı iki yana salladığımda sinirlerimin boşalması göz yaşlarımdan dudaklarıma yol alıyordu. Gülümsememi anlamasa bile Umay’ında yüzünde gülümseme oluştuğunda. “Sinirlerim çok bozuk.” Demem istemsiz bir kahkaha bırakırken gözündeki yaşı silerek “Benimde” demişti.

“En azından eve gidebilir miyiz ya da dışarıda oturacak bir yere,” demesi ile odadan çıktık, Atıf görünürde yokken gördüğümüz Ertunga’ya “Çok yorgunuz, dinlenebileceğimiz bir yer var mı?” demişti Umay.

“Otel değil burası,” tersleyen yeşil gözlere kaşlarımı çattığımda o umursamadan devam etti, umurunda değildik. “değerlerin ile böyle hissetmen normal.”

“Ne demek bu?” Adım almaya devam ettiğinde elindeki tablette bir kumar sitesindeydi, bende onu takip ettim. “Kan tahlillerinin sonuçları mı çıktı?”

Durup bana göz kenarı ile baktığında “Halledeceğiz.” Demiş ve beni baştan aşağı süzdükten hemen sonra “Şimdi ikinizde dışarıya.” Diye eklemişti.

“Bizi oyalıyorsunuz!” Sesim depoda yankılanırken çoktan Yağız ve Araz’ın yanında yerini almıştı. Gözleri bende olan üç adamdan tek hedefim Ertunga idi. “Aylardır o fanus odadaydık yetmedi bu depodan sayılıyoruz. Ben artık aylar günleri karıştırıyorum; ne kadardır sizinleyiz, ne zaman bileğime bu bileklik takıldı, ilk ne zaman saldırıya uğradım!?” Derin bir nefes aldığımda o yumru boğazımda yerini koruyordu. “Neden buradayız, kimsiniz, ne yapıyorsunuz ya da bizden ne bekliyorsunuz? Hiçbirine cevap yok! Her soruya bir eğitimle geliyorsunuz, ailelerimiz nerede!?” Yutkunmamın nedeni gözlerimden akacak yaştı. “Fotoğraf dışında ailelerimiz görmedik, sözleşme imzaladık ama ben ailemi bir karenin dışında görmeden ve cevap almadan hiçbir şey yapmayacağım daha da!” dediğimde deponun boşluğunda sesim yankılanıyordu. Üç adamda gözlerimi gezdirdiğimde Araz, Yağıza telefonu göstererek bizden uzağa adımlamaya başladılar ve hedefim gene Ertunga oldu. “Sen daha test sonuçlarının ne olduğunu bile söylemedin, sadece emir ver dur; yapmayacağım Ertunga, duydun mu beni, yapmayacağım.”

“Eftelya,”

“Ne o vurur musun beni?”

“Aptal değiliz,” demesindeki ukalalık “göze batıyorsun ve bendesin, lanet olsun” diye fısıldarken masaya tableti bırakmasını izledim. Sesi güçlü tınısına tekrar kavuştu. “Size onları gösterirsek sadık kalacak mısınız?”

Daha o kadar delirmediğimiz söyleyeceğimde yanımdan “Evet. İkiletme, zorlama yok. Her iki tarafında istediği olursa söz veriyoruz sonuçta sizin istediğiniz gibi olur.” Diyen Umay hızla bana döndü ve “Depoda kalırız, değil mi Eftelya?”

Delirip delirmediğini soracağımda depo da yankılanan donuk ses Arazdı. “30 insan gitti! 30 tane insan. Enes’in canını yakmaya giden on beşinin başında sen, Gürkan’ın kollarını kopartmak için giden on beş kişinin başında Deniz vardı. Bana nasıl sadece Denizin ekibinin sıyrıklarla, senin ekibinin hastanede olduğunu söylersin Aykut!?” Karşıyı dinlediğinde sinirle “Lan Enesten bahsediyoruz! Böcek lan o, ezmek istesek on beş kişi gönderir miyiz oraya amına koyayım? Salak salak konuşma, herif bize ilaçları hazırlamamız için laboratuvar eşyası temin etmeseydi bir sikim değildi, şimdiye kaç defa ölmüştü puşt.”

Telefonu Yağız aldığında “Hastanede kalın. Adamları üzerimize saldınız,” sert olsa dahi sakin sesi ürperticiydi. “bu ikinci hata Aykut.”

Telefon kapattığında sinirle gözlerini kapattı, kontrolünü sağlamaya çalışır gibiyken “Gürkan’ı bulamamışlar, adamlarıyla işi halledip bir de mesaj yollamışlar deponun geleceğiyle ilgili. “ derken Araz saçlarından elini geçirip öfkeyle “Gürkan anamızı ağlatacak kadar güçlü ve dikkatliyken onda sorun yaşamadık, depoyla iş yaptı diye saygı gören göt herifte hastanelik olmuşlar amına koyayım. Karga karşımıza çıksa hepimizi öldürecek bunlar hala hata yapıyor.”

Derin nefes alan Yağız kontrollü bir sesle “Kadın yok problem yok Araz; Karga için dikkatli olacağız, o şu an en pasif olanı.” Burun kemerini tutarken boynunu hareket ettirdi. “Görevdekiler ile konuş ve sana yardımcı olacak bilgisayardan anlayan birilerini bul, saha kadar önemli biliyorsun.”

“Sizi götüreceğim ama,” diyen Ertunga’nın gözlerine baktığımda dikkatimizi üzerine çekmek istiyordu.

“Aması yok. Kes artık, bizi ailelerimizi görmeye götürüyorsunuz!” dememle yüzünde insanı rahatsız eden bir gülümseme oluştu, eliyle çıkışı gösterdi. Adım alırken duyacağım şekilde “Sert kızlar her zaman dikkatimi çeker ama seni törpülememiz lazım ki depo problem yaşamasın Eftelya.” Demesine göz devirmiştim.

**

Evimin önünde Ertunga ile arabanın içindeyken, Umay da Arazla evine gitmişti. Kendime itiraf etmek istemesem de Yağız’ı tercih ederdim, güvende hissediyordum yanında ve en azından çıkarken içime şüphe düşürecek bir cümle kurmamıştı. Tanıştığınızdan beri seni tehlikeye atıp aynı zamanda kurtardığı için, derken içimdeki kız evimizin kapısının açılmasıyla nefesimi tuttum.

Annem her zamanki gibi babamı işe gönderiyordu. Babam yine anneme onu işe bırakmayı teklif etmiş miydi? Öpüştükten sonra babam annemin yorgun suratını avuç içlerine aldı, gülmesine neden olduktan sonra saçlarını da öptü. Annemle tıpa tıp aynı saç rengine sahiptik, ellerim saçlarıma dokunduğunda bende babamın saçlarıma buseler kondurmasını istiyordum.

“Yokluğun bile fark edilmemiş gibi görünüyor, hallerine baksana Eftelya yalnızsın.” Diyen Ertunga’nın sesini “Depo olmasa yapayalnızsın.” Cümlesi takip etti. Yapayalnız kalacaksın bunu hak ediyorsun, zihnimde yankılanan Gediz’in sesi okul bahçesine beni götürürken, zarar verdiğim Açelya‘nın önce yere itmiş ardından başını betona vurmuştum. Tırnaklarımı avuç içime geçirirken aileme odaklanmaya çalıştım. O kavga babamın sürekli bizi bıraktığı, yalnız ve gizemli takılmamın nedeninin ailemin birbirini aldatmakta olduğu imalarındandı. Gediz Altıniz’e olan ilgimi okula yaymıştı, rencide etmişti ve sonra…iş çığırından çıkmıştı.

Babam arabaya ilerlerken, bulunduğum arabanın kapısını açmayı denedim. Kilitliydi, kapı açılmıyor aileme koşmama engel oluyordu. Ön iç kaportaya vurup cama yaklaştığımda gözlerim doluydu. Ailem…benim biricik güzel ailem.

Babam arabaya binmeden önce anneme kesik kesik duyduğum bir iltifat cümlesi kurduğunda titreyen bir gülümseme dudaklarıma kondu. Annem babamın arkasından bakıyorken gülümsüyordu, beklemesini söyleyip çantasını alıp arabaya bindi.

Arabalarının gitmesini gözlerimin doluluğundan bulanık görüyordum ama iyiydiler. Fazla…kızları üç aydır olmayan bir aileye göre fazla iyiler. Her şey normaldi! Okulumun son bir yılına gitmiyordum, gidemiyordum. Ben üç aydır yoktum ve annemle babam cilveleşebilecek kadar normal bir güne uyanmışlardı! Beni aramışlar mıydı? Merak etmişler miydi?

“Görünüşe göre ailen seni aramamış Eftelya,” diyen Ertunga’nın gülümseyen sesiyle dişlerimi sıkarken gözlerimi kapatıp gözyaşlarımı görmemesini sağladım.

O arabayla gittiklerinde dışarıda kaldım. Ailemin dışında. Ailemin aklının dışında. Ailemin bugününün dışında kaldım. Kalbim çok ağrıyordu, sıkışması normal miydi? Boğazımdaki bu yumruyu istemiyordum, gözlerimdeki yaşı, bu yalnızlığı istemiyordum.

‘Yapayalnız kalmayı hak ediyorsun. Çirkinliğinle ve kalbindeki zehirle sen yapayalnız kalmayı hak ediyorsun!’ diye bağıran ilk kalp kırığımın sözleri zihnimde yankılanırken tırnaklarımı etime daha da geçirdim. Duvarlarımın arkasına kaçarken, bu cümleler beni yaralamamış gibi davranmak için gözlerimi açtım. Bu duvarların arkasında kimse sana zarar veremez, bu duvarları kimse aşamaz. Buna kimse cesaret edemez. Ben bile.

“Kes sesini!” Dişlerimin arasından tıslarken tekrar kapıyı açmak için zorladım ama lanet kapı açılmazken arabayı çalıştırdı. “Hayır, hayır gitmiyoruz! Evime gideceğim.”

“Sizin buraya gelmeniz bile mucize, Yağız’ın-“ Pot kırdığını sesini ciddileştirmesinden anladığımda kaşlarım çatıldı. “Yani deponun gelmenizi izin vermesi bir mucize. Şimdi uslu bir kız olup sana sunulan lütfe tutun.”

“Evime gideceğim dedim!” Hızla ona döndüğümde alaylı orman yeşili gözleri üzerimde gezinip gözlerimde durdu. Gözlerinde gizlenen yalnızlık çok tanıdıktı ama yaklaşımı bunu gölgede bırakıyordu.

“Ee? Aileler böyledir Eftelya, çocukları için değil birbirleri için yaşarlar.” Suratıma birkaç saniye bakıp samimiyetsiz gülümsemesini yüzüne takarak arabayı sokağın sonuna sürmeye başladı. “Buraya gelmeni ben sağladım, teşekkürü hak ediyorum.”

“Çelenkte yaptırıp vereyim istersen!”

Evimden uzaklaştığımız ilk andan itibaren ailemin nasıl bu kadar mutlu olduğunu sorgulamıştım. Babam yine bir iş seyahatine mı gidiyordu, annem peki kontrolcü yanı neden beni aramıyordu? Soyesler neredeydi? Umay… o neyle karşılaşmıştı? Göğsümde hissettiğim yalnızlık büyürken gözlerim camdan dışarıya bakması ile ormanlık alana değdiğinde ıssızlığına kaşlarımı çattım.

“Neredeyiz?”

“Çelengim için seni çiçek toplamaya getirdim ama önce, “ arabayı ormanlık yolun ortasında durdurdu, önüme uzattığı kayıt cihazını açıp “Nefes alıp almaman önemli olmaksızın depo halkından sayılmayı, depo kadar Tam Kanları da koruyacağını, deponun gizliliğini canın pahasına sağlayacağını, ihanetin bedelini her halükarda ödeyeceğini ve depoya zarar vermek isteyeni ezip en az depo kadar onu koruyup sadık olacağına yazılı kabulünden sonra sözlü de kabul ediyor musun Eftelya Arınç?”

Kaşlarım çatılırken duygularım üzüntün koynundan apar topar kalkmaya çalışıyordu, duygusal yoğunluğumdan yararlanarak bana bir sözleşme daha yaptırmak istiyordu; Şeytan’ın alkış tuttuğu bu manipülasyon ile boğazımı temizledim. “Bir şartla. Umay ve benim ailelerimize ne olursa olsun dokunulmayacağını, tehdit edilmeyeceğini ve bizim de imzaladığımız sözleşme doğrultusunda zarar görmeyeceğimizin garantisini verebilir misin Ertunga… Ak?” dediğimde soyadını dudaklarından okumuştum.

“Böyle bir şey söz konusu değil.”

“Nasıl istersen. O zaman kabul etmiyor-“ sesimi Umay’ın ses kaydının arabayı doldurarak onaylaması kestiğinde, Ertunga en az bu orman kadar yeşil gözleriyle köşeye sıkıştığımı bağırıyordu. “Kayıtlara geçsin, benim isteğim kabul edilmediği sürece Ertunga’nın teklifini kabul etmiyorum. Sözleşme zaten ellerinizde. Depoda kalacağımızı kaçmayacağımızı tek şartın ailelerimizi korumak olduğunu ve depo halkına ailelerimiz korumak için girdiğimiz bilinmeli. Ertunga Ak ve depo halkı isteğimi kabul ederse, sözlü onayla da kabul edeceğim.”

“Ciddi misin?” dediğinde hayretle, meydan okurcasına kaşlarımı kaldırdığımda “Kabul.” Dedi.

“Kabul. Depo halkından sayılacağım.”

Ses kaydını kapattığında “Herkese diklenerek gezme, kimseyi tersleme ki canın acımasın.” Cihazı bırakırken samimiyetle devam etti. “Bu dünya bu şekilde gezmek için çok tehlikeli.”

“Hak edene hak ettiği gibi davranıyorum.”

“Bende öyle davranayım o zaman,” dediğinde kolumdan hızla kendine çekti beni. Burnuma dolan nane kokusu aralık dudaklarından geliyorken saçımı kulağımın arkasına iterken “Bu nasıl? Depoda bağırmalar, ben buradayım demeler; istediğin olacak öyle mi, sana aileni verdim karşılığı ne olacak!?”

“Ne diyorsun ya?” derken kolumu çekerek kokuyla “Bıraksana.” Demiştim.

“Dikkatimi çekmiyorsun Eftelya, kim olduğunla ilgilenmiyorum; bu depo için ne olduğunla ilgileniyorum! Ve sen farkında bile değilsin, her şeyi karıştırıyorsun.” Gözleri yüzümde dolaşırken ne dediğini zerre anlamamıştım, bu bir asılma değildi bu göz dağı vermekti. “Yetersiz hissettireceksin, izin vermem küçük kız! Ne bana, ne de depoya!” Gözlerini bir an bile kırpmaması içime korkuyu saldığında artık yakışıklı olduğunu bilen yüzü değil de, tehlikenin ta kendisi gibi bakıyordu bana. “Sessini keseceksin ki seninle zaman kaybetmeyim,” demesi ile yutkunurken Yağız’ın daima koltuk yanında bir materyal olduğunu söylemesi zihnimde yankılandı, elim hızla orayı kolaçan ederken kolum kesin parmak izlerini taşıyacaktı. “tuzağa çekmek istemiyorum seni ama zorunda bırakırsan Eftelya,” bana yaklaşan yüzü kırmızı alarma geçirirken zihnimi “seni maf ederim kızım.” Demesi ile nefesimi tuttum.

Elime değen soğuk metali hızla kavramam, başının yanına vurmam ve bedenimi kavrayan ellerinin düşerek ıssız ormanda korna sesinin duyulması birkaç saniyeydi. Kalbime giden elim ile nefeslerim arabayı doldurdu, lanet adam! Başından kan gelmiyorken hızla nabzının attığını hissettiğimde korkuyla hala kilitli kapıyı açmak için düğmelere bastım. Manyak adam!

Arabadan kendimi attığımda taze oksijeni içime hızla çekerken arabaya yaslanmıştım. Direksiyondaki başı nedeniyle hala korna sesi duyulurken ormanın içine koşmaya başladım. Beni bulamayacağı tek yer burasıydı. Manyak adam, neyden tehdit ettiği bile belli olmayan bir deliydi o!

Ormanın derinliklerine tepelerden indiğimde üstüm başım toprak içindeydi, kaslarımdaki her ağrı için halktan bir kişiye sövüyordum. Tekrar ufak bir yükseklikten ağaçlara tutunarak ineceğimde, ormanda yankılanan ismimle ayağım kaydı ve hızlı sayılacak bir şekilde yere oturdum. Ertunga uyanmış ve beni arıyordu. Kalçamdaki ağrı yerini alırken havanın kararmaya başlamasının yanında bana endişe vermiyordu. Ellerim ile kapattığım ağzım hala ismimi bağıran adamın içime korkuyu ekmesine neden oluyorken, yutkunmak bile ses çıkartmak demekti; benden ne kadar uzaktı, ne kadar düşe kalka buraya gelmiştim bilmiyordum.

“Ne yapıyorsun burada?” diyen sese toprak fırlattığımda “Ama neden?” derken yüzünü temizliyordu. Ertunga değildi, tersine kahverengi saçları dağılmış, elinde odunlar olan beden benden taş çatlasa iki yaş büyüktü. Yüzünü temizlemişti ve kahverengi gözlerine ışık ekmiş gibi parlıyordu, depodan olamayacak kadar hayat dolu ve koca bir gülümsemeye sahipti.

“O soru ‘bir yerin acıdı mı, iyi misin’ gibi bir şey olması gerekmiyor mu?”

“İyi misin?” dediğinde boşta kalan elini uzatmıştı ama kendim yerden kalktığımda bozuntuya vermeden gözlerini etrafta gezdirerek “Kim bu dağ ayısı bağırıyor böyle? Burada çok insan olmaz.”

“Beni kaçır-“ yutkunmamı sağlayan aklıma yazılıdan sonra onayladığım ses kaydının gelmesiydi. “Evin var mı, kullanabileceğim bir telefonun?”

Sessizliği mi yoksa Ertunga’nın bağıran sesi mi beni endişeye sürüklüyordu bilmiyordum. Gözlerinin açık tenimdeki sıyrıklarda gezmesinin ardından “Takip et beni.” Demişti.

Ormanın içindeki 15 dakika kadar yürümüştük ve şimdi koca ağaçların kapattığı evinde, yaktığı şöminenin önünde verdiği suyu yudumlarken “Burak ben, senin adın ne?” demesine gözlerimi çevirmiştim, hava kararmıştı. “Bu ormanda ne işin var?”

“Telefonunu kullanabilir miyim?”

“Kaçıyor musun yoksa kayboldun mu?” dediğinde telefonunu vermişti. Tuşlu bir telefon, hangi yüzyılda yaşıyordu? Üç ay sonunda ilk defa eline telefon alıyorsun Eftelya Arınç!

“Kayboldum.” Kaçırılıp üç ay tutulduğum odadan çıktım ve lanet bir deponun halkından biri olarak hayatıma devam ediyorum.

“Adını söylemeyeceksen ‘kaybolan kız’ demeliyim sana. Filmlerden fırlamış gibi.”

Sahte gülümsememle ondan uzaklaştım, telefonda polisin numarasını çevirip kulağıma götürdüğümde açılan sese “İhbarda bulunacaktım, beni yani bizi kaçır-“

“Polisi mi aradın kaybolan kız?” demesine göz ucu ile baktığımda halıya bakıyordu “Arayacak ailen, yakın arkadaşın veya sevgilin yok mu?”

Umay… Umay neredeydi bilmiyordum. Umay hala onların ellerindeydi, riske atamayacağım tek dostum. Onlar ailelerimizi biliyordu; nerede olduklarını, ne yaptıklarını bir hafta boyunca çıkardığımız her taşkınlıkta önümüze sunmuşlardı. Onlardan biri olmaya mecburduk. Telefonu kapattığımda bozuntuya vermeden şimdi onları arayacağımı söylediğimde ondan biraz daha uzaklaşmıştım.

Benim telefonum gibi Umay’ın telefonu açılmadığında, kendi telefon numarama arka arkaya kim olduğumu ve yardıma ihtiyacım olduğunun mesajını atmıştım. Telefonlarımız depodan birinin elindeydi sadece dikkat çekmek için ard arda mesajlar atıyorken ekranda telefon numaramı görmemle hızla kulağıma götürdüm.

“Neredesin?” diyen güvende hissettiğim sert sese gözlerimi kapattığımda gözyaşımın yanağımdan akmasına engel olamadım. Dilimi ısırırken ailemi istiyordum, güvende hissetmek istiyordum ve Yağız tamda oradaydı. “Etrafı tarif et.”

“Bi-bilmiyorum. Ormanda, ağaçlar var ve her yer karanlık. “

“Konum at.”

“Bu tuşlu bir telefon,” derken arkamda ateşi izleyen Burak’a “Konum gönderebilir miyim bu telefondan?” dememle yanıma gelmişti, Yağıza “Bir dakika,” dediğimde çoktan konumu sms olarak iletmiş ve tekrar yerine dönmüştü.

“Konum geldi,” tanıdık sesi duymaktan öte hissetmek için gözlerimi kapattım. “Güvende misin?”

“Sanırım, ormanda karşılaştığım Burak adındaki bir çocuğun evindeyim! O da deponun düşmanı değildir demi?” Sesimdeki endişe derin nefes almasını sağladığında “Lütfen çabuk gel.” Demiş ve burnumu çekerken gözlerim karanlık ormanda geziniyordu. “Ertunga, o beni tehdit etti. Ben kaçtım. O burada olabilir.”

“Sakinleş, o depodan ve sadece görevdeydi; seni tehdit etmedi, sana uyarıda bulundu. Orada kal.” Derken araba motorunun bağırma sesini duymuştum. “Unutmadan numaranı sil o telefondan. Geliyorum.”

Telefondan numaramı silip kendimi toparladıktan sonra koltuğa oturup teşekkür ettim. “Sıyrıklarına krem sürmeliyiz.” Dediğinde getirdiği kremi bana uzatmıştı. Aklımda yankılanan ‘Gelecekte tanışacağız, yardım isteyeceksin benden belki telefon veya koruma.’ Cümlesi odadaki siluete aitti. Kafayı yiyordum, iyice deliriyordum.

“Sen…” Kremi sürmeyi kesmiştim. “O odanın içindeki siluet sensin!”

“Anlamadım?”

“O odada, fanus odada yani;” istemsiz heyecanlandığımda algılayamıyordum hiçbir şeyi, bunlar zihin oyunu muydu yanlış mı çözümlüyordum. “Dolaba bakmamı söylediğin gün senden yardım, telefon ve koruma isteyeceğimi söyledin! Bana yardım ettin, telefonunu kullandım ve bu evde korunuyorum. Sen osun!” Kaşlarını kaldırdığında yüzü gergindi.

“Ben,” dediğinde kekeleyerek depodan olabileceği zihnimde oturmuş nasıl bunu yapabildiklerini soracağımda kapının alacaklı gibi çalınması bakışmamızı sona erdirdi. Gergin bedeni hızla kapıya adımladığında benden onunla kalkmıştım, kapıyı açtığında ona “Burak, depodan mısın?” dememle bal gözleriyle gözlerimin buluşması bir oldu. Bu hiç iyi olmadı.

Dişlerini sıktığı belli olurken kaşları çatıldığında beni süzmeyi kesip Burak’a baktı, ardından direkt içeriye girerek üzerime adımlarken bacağım koltuğa değecek kadar geri adım atmıştım. Karşımda durduğunda burnundan soluyarak “Ona depodan olup olmadığını mı sordun sen?” sert bakan gözleriyle üzerime eğilmişken tane tane sormuştu.

Burak’ın ve benim sesimi kısan artık tanıdık silah patlamasıydı. Çığlığım, Yağızın belimi kavrayarak ben üste olacak şekilde arkadaki koltuğa yatırdığında bizi, verdiğim ilk tepkiydi. Göğsünün sertliğinden başımı kaldıracağımda eliyle engel olup bizi yuvarlayarak sert yere yumuşakça sırtımın değmesini sağladı.

Gözlerimiz birleştiğinde yüzümde gözleri gezindi, alnıma düşen saçımı iterken iyi olduğumdan da emin olmuş gibi üzerimden hafifçe kalkıp silahını elleri arasına aldığında “Buradan çıkmalıyız, yanımdan ayrılma.” Deyişi yüzüme okuduğu bir masal gibiydi.

Başımı salladığımda yerden oturur pozisyona geçerken yakınındaydım. Teni ateşti. Elimi kavradığında tenimin yandığı gibi ona çekildiğini de hissediyorken daha da yakınlaştım. Güvendeydim. “Bir dediğimde kapıya koşup ağaçların arkasına saklanarak yoldaki arabaya varacağız. Sorun çıkmazsa ve hızlı hareket edersek on beş dakika.” Dediğinde elim kolunu tutup bana bakmasını sağladığımda çehresi tehlikeyle kararmıştı.

“Burak?” dediğimde bal gözlerle arkamızda elindeki silahı camdan sıkmasına şahit olduk.

“Emin ol o kendi başının çaresine bakar. Yakın dur.”

Yağız’ın üç el sıkışıyla kapıdan koşarak çıktığımızda evden hızla uzaklaşmıştık. Koşmanın ya da ölümden korkmanın etkisi ile atan kalbim beni zorlarken karnımda hissettiğim kramplar atağın habercisiydi. Dediği gibi kısa sürede hızlı hareketlerle patika yoldaki tanıdık arabasını görebiliyorken ağaçları siper olarak kullanmamı kabaca söylemişti.

“Bu seferkiler kim!?” dediğimde elimi büyük elleri arasından hızla çekmiştim. Ellerimi göğsümde birleştirdiğimde ağaçlardan uzaklaştım. Bana emir vermeyi de kesmeliydi! Silah sesleri duyulmaz hale geldiğinde gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. Hala hayattasın, Yağızla güvendesin.

“Ne yapıyorsun sen, oradan uzak dur uçurum orası ve ağaç gövdelerini siper olarak kullan.” Dediğinde onu dinlemeyerek hızla tanıdık arabaya adım almaya devam ettim. Silahların içine at ardından siper için ağaçları kullan de, oldu! Tek isteğim birkaç adım uzağımdaki arabaya sapsağlam binmek ve Umayla sarılmaktı; lanet gün daha da berbat olarak gidiyordu ve yalnızlığım içimdeki boşlukta sallanırken bana zarar veriyordu. Ağlamak istiyordum, zorunda bırakılmışlığıma ve hayatıma ağlamak istiyordum.

Kolumdan tutup çekilmem, ağaca değerek yanımızdan geçen mermi, Yağızın sırtı ağaca yaslıyken beni önünde tutarak belimi sarmalayıp bizi tek vücut yapması bir andayken sesim çıkmıyordu ama kalbim...Sesini duyabiliyor muydu?

“Kızı ıskaladım. Adamlara seslen bu taraftan!” Yerimizi belli ettiğimi bağırıp bana silah sıkan adam diğerlerini buraya yönlendirmek için bağırıyordu. Şimdi sıçmıştım.

“Sana ağaç gövdelerini siper olarak kullanmanı söyledim.” Yağız’ın dişlerinin arasından döküldüğünde cümleler, nihayet ona bakabilecek cesareti toplamıştım.

“Bende depo yüzünden bir yerlerimde silah patlamasını istemediğimi söyledim!” dediğimde kaşlarım çatılmıştı. Başını bana daha da eğerken gözlerini kapattığında çenesinin gerginliğinden dişlerini sıktığını anlayabiliyordum, kontrollü olmaya çalışıyordu. Gözlerini açtığında bariz siniri görebilecekken bu kadar yakından gördüğüm gözlerinin güzelliği karşısında nutkum tutuldu. Müptela olunacak gözler.

“Seni bıraktığım an arkandaki uçurumdan düşersin,” belimi saran parmakları gevşerken arkamdaki boşluğu fark etmiş ve ellerimi boynuna sarmıştım bile. “emirlerime uymadığını da varsayarsak-“

“Ne!” derken mümkünmüş gibi daha da yanaştım ona. Kokusu ciğerlerime şölen yaptırırken teninin sıcaklığı parmaklarımı karıncalandırıyordu ve her konumda nasıl bu vaziyete geliyordum bilmiyordum. “Derdin beni uçurumdan atmak mı yoksa birazdan buraya bizi öldürmek için gelecek olanlar mı!?”

“Sensin.” Dediğinde sert sesine karşın yüzüne bakakaldım, imasını anlamamıştım. Kadife sesiyle derdinin ben olduğunu söylemişti, uçurum kenarında böyle bir anda…”Senin emirlerime uymaman.” Bu adam tehlikeyi hiçe sayıp bencillik yapabilecek kadar deliydi!

“Farkında değilsindir diye söylüyorum adamlar buraya gelecek, bizi öldürmeye! Hatırlatırım ki sen bu işi normal karşılayabilirsin ama ben uçurum kenarında sana tutunup güveniyorum, silahlara da hala alışamadım, ailem beni unutmuş gibi ve lanet Ertunga’dan kaçarken buradayım! Yani berbat bir gün geçiriyorum ve deli gibi korkuyorum!”

Yüzümü inceleyip dolgun dudaklarını yaladıktan sonra söylediği tek şey “Emirlerime uy.” Olmuştu.

Elimi kavradığında gelen adamların ayak seslerini duyulabiliyordum, hızla arabanın önüne gelmiş benim kapımı açarak etrafı kolaçan ederken binmemi bekliyordu. Araca bindiğimde aldığım nefes, kapının kapanma sesiyle bir gelen silah sesi yarıda kesilirken koltukta kaydım, Yağız’ında silahından çıkan kurşun sesleri ile araca bindiğinde ettiği küfrü algılayamadım. Hızla çalıştırdığı araç aynı hızla patika yolda devam ediyordu.

“Ne var Deniz?” dediğinde telefondaki ses arabaya yayıldı.

“Yağız, Gürkan bu gün ki baskını duymuş saldırı emri vermiş dikkat et.” Orman yolundan asfalta çıktığımızda arkadan gelen silah sesiyle Yağız başımı eğmemi söylediğinde. “Ha siktir buldular mı lan sizi? Urla da ki depoya geçiyorum Atıflar ile, oraya saldırmış piç.”

“Neden?” dediğimde artık silah seslerini duymuyordum. Bana saniyelik bakan yüzden gözlerimi çekmeden telefondakine “Neden saldırmış?” derken kalbim çıkacaktı.

“Yeni depo kızları!” Sesindeki mutluluk gerçekti. “Umay’la konuştum, sen Eftelya olmalısın. En kısa zamanda yüz yüze gelip nasıl bu adamı ailelerinizi görmeye ikna ettiğini anlatmalısın.”

“Uzatma.” Yağız’ın kurduğu cümle ne demek istediğini sormamı yutmam neden olmuştu. “Depoya geçip hallet, haber verirsin. Kapatıyorum.”

“Hayır, hayır.” Dediğimde sıcak elini havada yakaladım, artık güvendeydik. “Bu sefer neden saldırdıklarını öğreneceğim.”

“Önce kendini korumayı öğren sen.”

“Fanus odadan çıktığımızdan bu yana öğreniyoruz zaten, ne hikmetse!? Ailem için size çene çalarken bu işe başladığımızı da unutuyorsun.” Elini tutmayı bıraktığımda kollarımı önümde bağladım. “Merak etme yakında sana ihtiyacım olmayacak.”

Araba hızını arttırırken “İhtiyaçtan daha öte olacak.” Cümlesindeki imayı ya da sırıtmasını anlamadım.

“Dinlemesi bile çok zevkli aile kavganızı bölerek, sorun var.” Deniz olduğunu öğrendiğim ve fanus odadan çıktığımızdan beri sadece telefonda olan sesin varlığını unutmuştum. “Gürkan’ın adamları hastanede ifade verecek kadar iyi olmuşlar.”

“Ötmezler, Gürkan kendi elleriyle bizi bitirmek istiyor.”

“Adnan Amcaya yaptığı gibi seni de tek kurşunda,” Deniz cümlesini bitiremeden telefonu suratına kapatmıştı, cümlede ne demek istediğini anlamasam dahi Yağızın gerilen bedeni ile gaza basmasını izlemiştim.

**

Eve geleli tam iki saat olmuştu. Yıkanmış, arkadaşımla konuşmuş ve sarılmıştım; Soyes ailesi de benim ailem gibi her şeyin yolunda gittiği bir gün yaşarken görmüş onları ve Ertunga’nın tehdidini anlattığımda ağlamamız son bulup öfkeye bürünmüştük. Denizle konuştuğunu bana anlatmıştı ve onunla da arkadaş olarak içlerine sızabileceğimizden bahsetmişti; saldırıyı anlattığımda ise Adnan Sayar’ın, Yağız’ın babası olduğunu ve sorunlu bir ölümü olduğunu öğrenmiş Arazdan. Bu kadar curcuna ve Yağız’a saldırılmasının nedenini de bu şekilde açıklamış Umay’a.

Yorgundum. Korkuyordum. Yalnızdım. Kalbimdeki tek istek Yağız ile aynı yerde olmaktı, güvende hissetmek istiyordum. Duvarlarımın arkasındaki ki kız bile anlam veremezken o da ne kadar güvende hissettiğimizi biliyordu.

Her şeyin içinde ve tüm yorgunluğumla salondaki koltukta halıyı izlerken, karşıdaki masada Arazla Umay’ın menemen soğanlı mı soğansız mı kavgasını dinliyormuş gibi yapıyordum. Saldırmalarının tek sebebi telefondaki ses Deniz’in, Gürkan’ın Adnan isimli kişinin ölümüne neden olmuş olmasını söylemesi ve bugün gittikleri baskına karşılık olarak göz dağı vermeye çalıştıklarıydı.

Aklım almıyordu, ailem nasıl her şey yolunda gibi devam edilebiliyordu ya da bu insanlar…nasıl bu kadar rahat konuşabiliyordu? Bileğimdeki bu kuş kabul demekti ama bağlılık? Derin bir nefes alırken tırnaklarımı avuç içime batırdım, sütlü kahvemden bir yudum aldığımda başım ağrıyordu düşünmekten.

“Menemeni soğanlı mı soğansız mı sorusunu geçin; yumurtalı mı yumurtasız mı?” diyen telefondaki, üçüncü kişinin artık tanıdık sesine odaklandım. Deniz. “Urla da ki depoyu hallettikten sonra tartıştığımız konuya bak!“

“Yumurtasız.” Dedi Araz.

“Yumurtasız, domates biber yersin. Kendine gel adam!” Umay yanıma adımlayıp tartışmayı iki adama bırakmıştı. Üstündeki pembe tişört beni gülümsetirken gözlerindeki gerginlik çok tanıdıktı. “Kafamı dağıtmıyorum.” Koltuğa kendini bıraktı. “Ailemi gördüm, her şey çok normaldi Eftelya. Ali’nin boyu uzamış, ablasını hiç merak etmiyor mu?”

“Fazla normal.” Kahvemi sehpaya bırakırken boğazımı saran ellerin görünmesini istedim. “Üç aydır yokuz Umay, bizi hiç aramadılar mı? Polise de mi gitmediler ya da Ekrem Savcıya? Adamın koklayarak ceset ve mermiyi bulduğu hikayesini hatırlıyor musun, bizi neden bulmuyor?”

“Bizi aramayı bırakmamışlardır değil mi?” Sessizleştiğinde gelen özgüvensizliğini sadece Mehmet Amca ile sorun yaşarken görürdüm, ailesinin onu aramayacağından mı endişe ediyordu? Endişeli gözleri salonda gezip Arazda durdu. “Artık bu depoya ve insanlara bağlıyız, ailelerimizi korumak için hem de. Biz onları korumaya çalışırken bizi unutmazlar değil mi?”

“Unutmazlar ama bizi aramayı da bırakmamaları gerekiyor. Belli ki artık bu insanların yanındayız.” Sesimdeki kabullenme canımı sıkıyordu, Umay’ın cevap vermeyip Araz’ı izlediğini fark ettiğimde hayretle “Saçmalama!?”

“Sessiz ol! Saçmaladığım falan yok, çok çekici ve göründüğünün aksine eğlenceli. Bu gün ailemin yanından sonra bana çilekli milkshake ısmarladı…O esnada sen Ertunga’dan kaçıyordun.”

Sesindeki suçluluk ile elini tuttuğumda “Bizim suçumuz değil ki, onlar zaten hep asiliğimi sorun olacağını biliyorlardı. Yağız da Ertunga’nın görevde olduğunu söyledi, her ne demekse.” Gülümsediğimde suçluluğunun kayboluşunu izledim. “İyiyim Umay.” Gülümsediğinde merakla Araz’ı işaret ederek “Ne konuştunuz?” demiştim.

“Deponun ilk ve herkesi titreten başkanı Adnan Sayar’ı Gürkan denilen adam öldürmüş, yani o tetiğe basmış arkasında başka adamlarında olduğunu söyledi.” Etrafta göz gezdirdikten sonra alçak sesle devam etti. “Nasıl bilmiyorum ama yıllardır anlaşma mı ne varmış aralarında, hiçe sayıp vurmuş adamı. Gürkan’ın bunu asla yapamayacağını, tetiği çektirenin başkaları olduğunu söyledi, araştırıyorlarmış hala. Konuyu hızla kapattı sonra.” Gözleri Araz’ı süzerken dudaklarında oluşan gülümseme gözlerimi büyütmeme neden olduğunda, ellerini tutarak bana bakmasını sağaldığımda başımı iki yana sallıyordum. “Of bir şey yok aramızda sadece…ne kadar gölge gibi görünse dahi o buradaki en iyi kişi; ilgili ve sıcak biri.” Nefesini bıraktı, gözlerini saniyelik kapattıktan sonra bana döndü. “Kaybolan Tam Kan, bunu duydun mu?”

“Hayır,”

“Bahsettiğinde göre depo halkına umut olan biri varmış bu biraz efsane gibi yayılmış gerçi. Depo ilaç üretiyormuş; Sayar Holding bünyesinde gelişmedeymiş bu, ‘Anka’ adı ile sunuluyormuş piyasaya. Bu Kaybolan Tam Kan dedikleri ise bu ilaçların etki etmediği ve hastalık olan kişiymiş.”

Kaşlarım çatık “Anka,” dediğimde bilekliğime baktım, bana sabah verdiği merhem kendi ilaçlarıydı ve onlar her yerdeydi. “Hastalığı olan biri nasıl umut olur ki?”

Omuz silktiğinde “Araz konuyu kapattı, söylediklerinin hepsi bu kadar; burası düşündüğümüzden çok daha farklı bir yer Eftelya.” Derin nefesi tırnak etlerini geriye itmesi ile sonuçlanırken. “Bu insanlara uyum sağladım, her zamanki gibi kolayca oldu. Bu kötü bir şey mi?”

Onu omzundan iterken gözleri benimle buluştu. “Biraz senin gibi olsaydım bu gün de bunları yaşamaz, Ertunga ile uğraşmaz ve daha kolay adapte olabilirdim Umay.” Gülümsediğimde aynı tepkiyi verdi bana. “Kötü bir şey değil, en azından birimiz reddetmek yerine kabule geçiyor. Artık onlarlayız, neden bilmiyorum ama ayak uydurmak sana bilgileri getiriyor.”

“Ajan oldum iyice,” sesindeki neşe gülmemi sağlarken ellerimiz birbirine güç vermek için birleşmişti. “iyi ki varsın Eftelya.”

“Sende iyi ki varsın,”

“Kes Ertunga!” Dediğinde sinirle bahçeden içeriye giriyordu Yağız. “Görüşeceğiz”

Yağız Sayar. Adnan Sayar. Deponun ilk ve korku salan başkanı. Gürkan’ın durmadan saldırması, Yağız’ı öldürmek istemesi… Gürkan, Yağız’ın babasının katiliydi ve bal gözler de intikam almak istiyordu. Önce Gürkan’ı sonrasında tetiği çekecek cesareti ona veren adamlardan intikam almak istiyordu.

“Simurgların en en en ateşlisinin sesini de duyduk sonunda” sesi telefondan salona neşeyle yayılıyordu.

“Kes Deniz, emniyetteki olayı anlat.” Derken Yağız tüm gerginliği ile hoparlördeki telefona adım alıyordu.

“Karakolda da işler halloldu. Otopsilerde jilet! Tekrar ellerine ulaşmıştır, üçüncü oldu artık öldüklerine kesin inanırlar aramayı da bırak-“ derken sesi ciddileşmişti. Yağız hoparlör kapatıp kulağına koyduğunda dik dik Araz’a bakıyordu.

Araz’ın gözleri bize döndüğünde çoktan eliyle gösterdiği bahçeye adım alıyorduk. Serin hava tenime dokunduğunda içeride bıraktığım gerginlik hala göğüs kafesimdeydi, Umay çitleri aşıp içeri girmiş kahverengi kedinin yanına adımlamıştı.

“Neden ona Simurg diyorlar?” dediğimde durmuştuk. Boş kahvelerin odağı kahverengi kediyi sıkıştırıp onunla konuşan Umay’dan bana döndüğünde yüzündeki gülümseme yerini ciddiyete bıraktı. Birbirlerinden hoşlanıyorlar mıydı?

“Adnan Amca’nın, Yağız’ın babasının, ölümünden sonra depo kan kaybetmeye başladı. Saldırılar, depoyu yok etmek istemeleri, tuzaklar, tehditler, ölümler…” dediğinde o günleri hatırlıyor gibi çimlere dalmıştı. “Yediği kurşundan zehirlenme tehlikesi varken hastaneden çıkıp deponun başına geçti Yağız. Acısı gibi hayatını da hiçe sayıp depoyu ve halkı şahlandırdı, Adnan Sayar’ın oğlu olduğunu o gün kanıtladı.” Gözleri bana döndü. “Yağız küllerinden tekrar tekrar kendini yaratıp depoyu inşa etti.”

“Babası nasıl öldü?”

“Gözünün önünde vurdul-“ diyen Araz’ın sesini “Seni ilgilendirmez.” Derken bize adımlayan Yağız’ın katı sesi kesti, o kadar sinirliydi ki kaşları geldiğimizden beri hiç normale dönmemişti. “Enes ilaçları nasıl ve neden ürettiğimizi ‘bildiği kadarıyla’ anlatacakmış Barbar’a. Bunu öğrenmemeli Araz. Enes’in ‘bildiği kadarıyla’ ağzını kapatması için ikinci ihtarı gönderiyorum ona. Üçüncüde tepesine çökerim.”

“Puşt bir de zarar verebileceğini konuşuyormuş, halledeceğim ben.” Diyen Araz katıydı, çıkarttığı telefonu ile sayıların kaydığı ekranı görsem dahi hızla içeriye adımlamasını izledim. Umay da içeriye adım alırken arkasından Araz onu fark edip gülümsedi.

“Artık depodan biriyim, üzerime sırf babanın ölümü yüzünden de silahlar sıkıldı.” derken göğsümde birleştirmiştim ellerimi. “Sence beni ilgilendirmez mi?”

“Depodan birisin, halktan değil.”

“Ne demek bu!?” derken ellerim iki yana sallanmış, eve attığı hızlı adımlarını izliyordum.

Arkasına bakma zahmetine bile girmeden “Halktan olmaya hak kazanmadın, sadece depodan birisin demek.” Dediğinde kaşlarım çatık eve girişini izlemiştim.

**

Yataktan hızla doğrulduğumda silah sesinin olmaması gibi beni öldürmeye çalışan adamlarda yoktu. Su içtiğimde yanımda mışıl mışıl uyuyan Umay’ı rahatsız etmeden odadan çıktım. O bahçede bunları düşündükten sonra uyumak doğru bir karar değildi.

Aşağı ineceğimde aralık kapıdan bakmamı sağlayan seslerdi, Yağız’ın sırtı bana dönükken kapıyı aralayarak içeri girdim.

“Konuşabilir miyiz?” sesimle bana dönüp viskisinden bir yudum aldı, gözlerim loş odada göğsüne gelen tahta dolap üzerine yayılmış pamuklar ve ilaçlarda gezdi.

“Konuş.” Derken Yağız önüne dönmüştü.

Üç ayaklı abajurla aydınlanan odada yatağın hemen karşısında dört katlı yüksek çekmeceler üzerinde ayna olan yere adımladım. Stresle elim aynanın önündeki yüzük kutusuna gidip açtığında; kullanıldığı yüzükteki çiziklerden belli olurken temizletilmiş gibi parlasa da üzerinde kırmızı siyah renklerinde ufak damlalar kurumuştu. Kan mıydı?

Kutudaki, dikkatli bakmazsan alyans sanabileceğin incelikte özel tasarım yüzüğü elime aldım. Gri yüzükte, bileğimdeki kuş modeli ortaya gömülmüş dikdörtgen siyah taşın yanlarında birbirlerine uçarmış gibi işlenmişti. Estetik, zarif ve göz alıcı.

Aramıza yıldırım gibi düşen sesiyle “Bırak onu hemen!” derken Yağız’ın yanıma adımlamasına gerek yoktu, ses tonu ve bakışları güzel yüzüğü yerine koyarak kutuyu aldığım yere bırakmamı sağlamıştı bile.

“Senin mi? Çok güzelmiş. Kuşlar deponun sembolü neden takmıyorsun?” derken teşekkürümü erteleyerek şirin gözükmeye çalışıyordum.

“Babamın.”

“Ben bilmiyordum özür dilerim.” Ellerimi önümde suçlu gibi birleştirmemin en büyük nedeni bana bakan gözleri ve birazdan yapacağım şeydi. “Yani babanın tabi, takıp takmamakta sana kalmış, “

“Cesedinin üzerinden çıkarttım o yüzüğü.” Sesi dümdüzdü oysa ben seslice yutkundum. “O günden beri de bir kez olsun takmadım, üzerindeki kanını da temizlemedim.” Yüzüğün üzerindeki ufak kurumuş damlalar babasının kanıydı…

“Neden?” boş bulunup kurduğum cümleye dişlerimi sıktım ama onun bakışları önündeki işle uğraşmaya devam etti. Sana ne, hadsiz misin sen? diyen duvar arkasındaki kıza hak verdim.

“Son sözleri o yüzüğün içindeki bilgileri sadece depo için değil koca bir halk için korumamdı. O ölüyor, ben kan kaybediyorken tek isteği, ” Dediğinde viskisinden yudum aldı “son sözleri depo içindi.”

“Nasıl?” Havada kalan sorumla bu odaya gelme hedefime döndüm. “Ne kadar bizi fanus odada tuttuğunuz için sizi boğmak istesem de teşekkür ederim. Birden fazla kez beni kurtardığın için.” Cevap vermedi, benimle konuşması için ne yapmalıydım? Dudaklarımı yalayarak utancımı içime gömüp hissettiklerimle hareket ettim. “Burada koltukta yatabilir miyim? Seninle güvende hissediyorum.”

Güvende hissetmek… Tatmayı böylesine uçurum bir adamdan beklemediğim, paramparça olmuş hissim şimdi onunla birleşip beni ona çekiyordu. Teni gibi.

“Uyuyamıyorum,” diye açıklamaya başladığımda Yağız’ın hayır diyen kesin cevabına kaşlarımı çattım. “Senin, sizin o deponuz yüzünden bu haldeyim! Silah sesleri yanı başımdaymış gibi sürekli kalktığımdan uyuyamıyorken sen-“ parlamamı umursamazken tişörtünü çıkarmış koluna yara bandı yapıştırıp pamuğu vücudunun sol yan kaburgalarının bitimine götürdüğünde yanına adım alırken endişeyle “Vuruldun mu!? Neden söylemiyorsun?” elini iterek ufak sıyrıktan akan kurumuş kana bakıyordum.

“Büyütme.”

“Benim yüzümden.” Derken kolunda kurumuş kana rağmen yapıştırdığı yara bandını çıkarttım, hafif bir kan vardı.

Önündeki pansuman malzemelerini alıp yatağa yönlendirdiğimde onu, karnımdaki kramp bir atak mı yoksa hissettiğim üzüntüden miydi bilmiyordum. Oturduğumuzda viskisini yudumlarken gözlerini üzerimden ayırmıyordu, ilk defa pansuman yapmayacaktım; okulda her kavgamdan sonra kendime de yapardım ama ona yapmak… tüm soğuk görüntüsüne rağmen teni ateşti, benim yüzümden yara alması mı yoksa gerçekten onu önemsediğim için mi bilmediğim bu endişe ise derin nefes almama yetiyordu.

Ailem sanki hiç beni kaybetmemişler gibi devam ediyorlardı, aleni şekilde depodan tehdit alıyordum ve buraya mecburduk. Burası dışında nereye gidilirdi bilmiyordum, lig dedikleri insanların bizi bulabilme ihtimalleri ödümü kopartıyordu ve boğazıma sarılmış parmaklar bu adamın yanındayken hafifliyordu. Ona bağlanıyor muydum? İçimdeki o hissi…güveni bana nasıl verebilmişti bu kadar tehlikeye sokarken bizi?

“Ne zaman oldu?” derken kaburgasındaki kurumuş kanla yaranın etrafını temizliyordum.

“Ağacın arkasına seni çektiğimde kolumu, arabaya bindiğinde de kaburgamı sıyırdı. “

“Özür dilerim.”

“Dileme. Abartma da. Asıl hedef sendin, ben siper olduğum için sıyırdı.”

“Hedef ben miydim?”

Başını sallarken loş ışığın tenine değmesi içimde bir şeyin akmasına neden oldu. “Depodansın. Üstelik benimle birden fazla kez göründün Eftelya, artık tüm radarlar sana dönük ve tüm silahlar seni hedef almak istiyor.” Derin bir nefes aldığımda bunu konuşmak istemiyordum, içkisi dudaklarına giderken yarım ağızla. “Özellikle Karga’nın.” Demesini duymazdan geldim.

“Ailem,” sesimdeki çatlama ile boğazımı temizledim, gözlerini kırpmadan bana bakıyordu. “bu gün her şey normalmiş gibi rutinlerinde devam ediyorlardı.” Sessizliği ile devam ettiğimde ne diyeceğimi bilmiyordum bile. “Ertunga’nın ima ettiği gibi bizi unutmuş olamazlar değil mi? Ya da en çok birbirlerini sevdikleri için bizi unutmuşta olamazlar değil mi?”

“Şüphe,”

“Hayır. Bizi sevdiklerini biliyorum yalnızca,”

“Şüphe, zehirli bir yılandır Eftelya; bir kere içine düşüp damarlarında dolaşmaya başladı mı zehrini akıtana kadar rahat bırakmaz seni.”

“Şüphe ettin mi hiç?”

Göğsü inip kalkarken tenine bakmaktan alıkoyuyordum kendimi. “Ediyorum.” Derken gözleri yüzümün her santimini zihnine kazıdı.

“Depoya ayak uyduramayacağımızdan mı?”

“Konuşmaktan işini bitiremedin,” dudağının kenarının yukarıya kalkması ile tekleyen kalbimi duyabiliyor muydu? “depoda yaralanan olursa seni sağlık ekibine vermemeliyiz.”

“Kurşun yemişsin sol yanından ama bi şakalar bi şakalar.”

Yüzümde gerçek ve huzurlu bir gülümseme ile gözlerimi ondan çektim. Sağ omzundaki sıyrığa geçmeden belirgin köprücük kemiğinin hemen yanındaki ufak ama derisinin büzülmesine neden olmuş kurşun yarasına soğuk parmaklarımla belli belirsiz dokundum. Teninin güzelliği ve pürüzsüzlüğünü bozamıyordu.

Parmakları elimi kavrayarak yaraya tam dokundurmasıyla gözlerim beni dikkatle izleyen bal gözleriyle tekrar buluştuğunda kısık sesiyle “Hisset.” demesine yutkundum. Bu gün o uçurum kenarında hissetmek gibiydi ona dokunmak, tenim ona çekilip yanıyor gibi ama güven etrafımı sararken uçurumdan ittirilmeyi göze olabilecek kadar cesaret verici.

“Bu nasıl oldu?”

“Babamı öldürdüklerinde beni de sağ çıkartmak istemediler. Adnan Sayar olsa dahi zarar verilebileceğini, babamın gözlerinin içine bakarak beni vurduklarında ispatlamak istediler.” Çenesi kasılırken kemikli yüzünden geçen duygusu algılayamamamın nedeni hala temasta olmamızdı. Kalbim tekliyor, midem mutlulukla karıncalanıyordu ve sonunda Yağız Sayar benimle konuşuyordu; onu deli gibi merak ediyordum, bu gece buraya gelmem tüm dengelerimi şaşırtıyordu ve duvarlarımın şeffaflığı bu dengesizliğin en büyük emaresiydi. “Depoya, bu dünyaya, anneme, aslında herkese vermek istedikleri mesajı paslanmış kurşunla babamın gözü önünde bana sıkarak verdiler.”

“Baban nasıl öldü Yağız?”

“Depoda.” Onun sert yüzü benim nefesimi bırakmamla tanıştığında gözleri yüzümde gezdi. “Gürkan denilen puştu silahın başına koymuşlar ama o tetiğin arkasında bambaşka yüzler var. Onları da bulacağım ama önce Gürkan’ı.” Gözleri gözlerimdeyken intikam arzusunu teninde hissettim, daha kısık sesiyle kendine söylüyor gibi devam etti. “Önce babamı gözlerimin önünde vuran piç Gürkan’ı.”

“Gürkan denilen adam beni öldürmek mi istiyor?” dediğimde elimi kurtarmış, kalbimin sesini duymamasını umut ederek koluna yara bandını zorla takmıştım. “Yani bizi?”

“Depodansın, zarar verilirse prestij düşer ve depoya da zarar verileceğinin kanıtı olursun.” Dediğinde viskisinden bir yudum almışken zarar vermek isteyen herkes biraz ölümü tadar diyen duvarlar arkasındaki kızdı “Üstelik yanımda göründün. Sadece Gürkan değil artık herkes seni öldürmek istiyor.” Yutkundum sesim çıkmadı, odadan çıkmak için ayağa kalktığımda. “Yatağa geç.”

“Koltukta yatıp yatamayacağımı sorduğumda hayır dedin, ki zaten hem yaralısın sen-“

“Kedi götünü görmüş yara zannetmiş.” Alaylı cümlesiyle yataktan kalıp çarşafı açtığında “Koltukta değil, yatakta yatacaksın.”

Karşı çıkmak için ağzımı açtığımda beni susturması bir bakışına ve başını paslı kurşunu yemiş olduğu göğsüne doğru yatırmasıyla olmuştu. Nefesimi dışarıya bırakarak adım alıp yatağa girdiğimde “Sen?” demem kalbimin deli gibi attığını unutmaya çalışmamdandı. O nerede yatacaktı, yaralıydı…Üstelik sadece fiziksel olarak değil, babasını kaybetmiş ve ruhuna yara almıştı.

“Uyu. Yarın neyin içinde kalacağını bilmiyorsun.”

“Bana emir vermeyi kes artık!” diye birden parladığımda çarşafı üzerime örten eli durmuştu, gözleri böyle bende oyalandığında ne düşündüğünü merak ediyordum; yatağa yatacağım şekilde yavaşça üzerime eğilmişti. Kokusu baş döndürücüydü. Yüzü ve kendi gibi.

“Ses tonuna dikkat et” Tane tane söylediğinde dahi sesi sertti. ”ve uyu.”

Bedenim rahat yatağı kabul edip gevşerken doğrulması ile derin bir nefes alıp hızla gözlerimi kapattım. Güvende hissediyordum. Silah sesleri olmayacaktı, olsa bile hallederdi; bu içimdeki yalnızlığı duvarlarımın arkasına gizlendiği tek yer onun yanıydı, boğazımda eller yoktu. Yanlış yerdeki doğru kişi, zihnimden geçen Umay’ın cümlesi ile derin bir nefes aldım.

Elini yakaladığımda soğuk parmaklarım teni ile ısınmaya başlamıştı. “Gitmeyi öğrenmemi söyledin ama lütfen sen bir yere gitme.” Benden bağımsız çıkan cümleler sesimdeki uykuyu gözler önüne seriyordu. “Güvende hissediyorum.”

“Niyetim yok.” Saçımda parmakları gezindiğinde gülümsememe engel olamadım “O gün geldiğinde sen gitmeyi öğrenmiş olacak mısın?” Ne demek istediğini sormak istesem de boğazımdan anlaşılmayan sesler çıkmıştı “Uyu Simurg.”

Yatakta dönerek gözlerimi açtığımda odayı tanıyamamamın sebebi koyu renklerin hâkim olmasıyken doğruldum, karşımda bir komedin yer alırken duvara bir ayna yerleştirilmişti; yanlarında bileğimdeki kuşun aynısı asılıyken çizimlerde yer alıyordu. Koyu perdeler güneşi engellerken yumuşak yataktan çıktım, kitap okuyordum ve rüya gördüğümü sanırken Yağız’ın gerçekten orada olduğunu anımsıyordum; beni kucağına almıştı, cümlelerini hatırlamasam dahi göğsüne başımı yasladığımda göğsümü saran o hissi yutkunarak hatırladığımda sertçe perdeyi açarak güneşin içeriye girmesine neden oldum.

Umay ve benim kaldığım odayla aynı dizayn edilmiş oda karamsardı, yerlerde buruşturulmuş kağıtlar vardı; orman ise ayaklarının altında görünüyordu. Aynı evdeydim, sadece farklı bir oda. Gitmek için kapıya adım alırken duştan çıkan Yağız Sayar beklediğim bir şey değildi, ayaklarım yere mıhlanırken tişörtünü üzerine geçirmesini izlemeye koyuldum; siyah kumaş tüm tenini yavaş yavaş kapatırken vücudunun bu kadar iyi olması gerçek olamazdı! Spora daha çok önem vermem gerekli.

Göz kırparken “Ne yapıyorsun?” sorusu tırnaklarımı etime geçirerek kendime gelmemi sağladığında kumral saçlarındaki ıslaklığı alan havludaydı gözlerim. Bu kadar basit bir harekette bile yakışıklı gelmesi normal miydi?

“Sakallarını kesecek misin?” dememle havlunun hareketi son bulduğunda doğrularak anlamlandıramadığı belli bir yüz ifadesine büründü. Sakalları yeni yeni çıkmaya başlamıştı, ona daha sert bir görüntü veriyordu ama…yakışıyordu da. Eftelya, duvar arkasında yankılanan kızın sesi zihnimi kendine getirdiğinde dikleştim ve gözlerimi ondan kaçırdım. “Umay, onun yanına gideceğim ben.”

“Öğle yemeğini yiyor olmalı,” gözlerim onu bulduğunda kaç saat uyumuştum ben bilmediğim yerde ve…o ben uyurken bu odada mıydı? “kas ağrıların nasıl?”

“Kimin odası burası?”

“Benim,”

“Benim ne işim var burada?”

“Uyandın.” Derken sorgulamaya başlamamı kast ettiğini anlamam uzun sürmedi; havluyu banyoya doğru fırlatarak bana adım almaya başladı, karşımda dimdik durduğunda taze deniz esintisine karışmış odun kokusu burnuma doldu. “Çalışma odamda ne yapıyordun?”

“Bence ne yaptığımı gayet iyi biliyorsun,” dememle kaşlarını kaldırmasını izledim, bende aynı hareketi yaptığımda ellerim göğsümün önünde birleştirip ağırlığımı tek ayağıma verdim. “beni uyandırabilirdin.”

“Göğsüme başını yasladın ve burada” dudağımın kenarına parmakları değdiğinde elektrik çarpmasına kaşlarımı çatsam dahi geri çekilmedim, tenime değen parmağı sıcacıktı ve bunu seviyordum. “tam burada,” belli belirsiz dudak kenarımı yukarıya çekmişti. “minicik bir gülümseme vardı.” Gözleri dudaklarımdan bana döndüğünde göz rengini kıskandığımı fark ettim, göğüs kafesimde bir ateş yanıyor gibi yutkunma ihtiyacı da hemen yanı başında sunuldu bana. “Şikayetçi görünmüyordun.”

“Eminim uyuduğum içindir,”

“Hala temasımı kesmedin Arınç,” bir adım daha attığında ayak parmaklarıma değen ayaklarını hissedebiliyordum, başım yukardayken bana doğru eğilmişti. “hissediyor musun?”

“N-neyi?”

Sırıttığında dudak kenarında olan çizgiler kalbimin yeni ritmi olabilirdi, parmağını yüzümden çektiğinde gözleri ile zihnine kazımak için bakıyordu. “Kas ağrısı,” dediğinde ağzımın içinden istemsiz bir ‘hı’ kaçmıştı, sırıtması muzipliğe evirildiğinde “kaslarında ağrı hissediyor musun, dün seni kucağıma almam dışında da çok şey yaşadın.”

“Komik değilsin,” derken bir adım geriye giderken sıcaklıktan uzaklaşmak istedim, terlemiştim. “ukalasın.”

“Ertunga ile tanış bir de,” diye ağzının içinde gevelediğinde dimdik duruşu tişörtünü üzerine oturmasına neden oldu. “ayrıca benimle doğru konuş yoksa,”

“Biliyor musun bir sürü kitapta okudum tehdit gelen kısmı, yani dejavuya ihtiyacım yok.” Gözlerindeki bakışın anlamı her neyse iyi bir şey olmasını dilerken buldum kendimi, bu yoğun bakışlar daha da sert gösteriyordu onu.

“Söylesene, boynuma bıçak dayamayı da kitaplardan mı öğrendin?”

Yutkunduğumda gözlerim istemsiz boynuna gitti, bir iz bile yoktu. Yavaş yavaş gözlerine tırmanırken teninin pürüzsüzlüğü temas etmem gereken yegane şeymiş gibi oradaydı ama yasak oluşu o kadar netti ki… Cehennem bile bu hatayı kabul etmez gibiydi.

Arkamı dönmemle bileğimin tutulması aynı saniyeye denk düştü, acı ile inlemem ve öfke ile yüzüne dönmem ise saniyenin yarısı kadardı. Elleri gevşerken bileğimdeki tahrişe bakarak “Dün gece sürdüğüm işe yaramamış,” demesine kaşlarımı çattım, bileğimi elinden kurtarırken gözlerimiz buluştu. “Özgüvenin çabuk kırılıyor Eftelya, yaptığın şey hata değildi bir savunmaydı.”

İsmim… dilinde ilahi bir şarkının ezgisine dönüşürken, gözlerinde gördüğüm yansımamın sarhoşluğu zihnime yerleşti.

“Zehir, sana bulaşana kadar sadece bir savunma diyeceksin ama sonra yargılayacaksın.” Dememe kaşlarını çattı, altın çocuk…ilk kalp kırığım Gediz Altıniz bunu bana yaşatmıştı. “Özür dilerim.”

“Dileme,” Kaşları daha da çatıldığında gerilmesini anlayamıyordum. “ben dilemiyorum ya da dilemeyeceğim.”

“Hak ediyoruz ama,”

“İyileşmen için seni kıran insanların özrüne ihtiyacın yok.” Kaşlarını çatma sırası bendeyken karşımdaki bu duygusal konuşmayı yapan adamla, dimdik ve sert duran bu profil aynı kişi miydi? “Önce kendini kendin iyileştir, kendi umudun ol; düşündüğün kadar yalnız değilsin,”

“Sen nereden-“

“Özgüvenini ve cüretkarlığını görüyorum.” Başını omzuna doğru yatırdığında tüm duvarlarımın şeffaflaştığını hissederek geriye adım aldım. Kimdi bu adam? “Yalnızlığını ve kırılgan oluşunu da görüyorum; asi kızın altında yatanları görebiliyorum ve zamanı geldiğinde daha güçlü olacağını, gidebileceğini, bir olabileceğini ve ait hissedebileceğini düşünüyorum.”

“Sen kimsin Yağız?” İsminin ağzımın içinde bıraktığı tat samimiyetti. Gözlerinden geçen ışık neydi bilmiyordum ama bu oda dardı, o beni nasıl görebilirdi ya da duvarlarımın arkasından nasıl geçebilirdi? Merak dolu sesim odayı tekrar doldurdu. “Yağız Sayar kim?”

Yüzüme bakarken ne düşündüğünü anlamak için varımı yoğumu verebilirdim. Onu merak ediyordum ve bunu duvarlarımın arkasındaki o kız biliyordu, şeffaflaştırdığı tuğlalarım yıkılmamışken merakım göğsümde atan ritimdi.

Bu adamı merak ediyordum; içimde oluşturduğu karmaşayı ve tatmayı düşünmediğim güveni bana hissettirebilmesinin nedenini istiyordum. Dün gece birlikte uyuduysak bunu hatırlamak istiyordum!

Komedinin üstünden aldığı şeyi bana uzatırken “Bunu al,” demişti, konu kapanmıştı. Cevap almayacağımı bildiğimden kremi ellerim arasına aldığımda kuş yine orada yerini koruyordu. Her yerdeydi. “işini görecek.”

Ellerim arasındaki kreme saniyelik bakmıştım. “Anka mı?” Firmanın ismine kaşlarımı çattım. “Bu da ne?”

“Sadece kremi sür ve iyileş.” Dudaklarım aralandığında kapıyı parmağı ile gösterenken “Emirlerime de uy.” Dudağındaki belli belirsiz sırıtma içimdeki sıcak akıntının nedeniydi. “Çık şimdi.”

***

Boş mutfakta gözleri gezinirken bana doğru eğilen Umay “Korkunç ve düşünceli biri, hım.” Diyerek elmasından koca bir ısırık almıştı, ben ise mısır gevreği yiyip sütlü kahve içiyordum. Masanın üzerinden o kadar eğilmişti ki saçı kahveme girdi girecekti. Ona dün geceden itibaren anlatmıştım, yorgunluktan nasıl uyuduğunu bilmediği için yokluğumu fark etmemiş bile. “Değişik bir karakter, en azından emir vermek dışında konuşabildiğini biliyoruz.”

Göz devirdiğimde “Beni nasıl merak etmezsin?”

“Hayatım bayılmışım diyorum, Araz kaldırmasa omzunda mışıl mışıl-“

“Sen nerede uyudun da!?”

“Sessiz ol!” Etrafa yine bakınırken endişe ile susmamı işaret etti. “Bize verilen odada konuşuyorduk, film izleme teklifimi de reddedince ve sesi beni mayıştırınca.” Yüzünü elleri ile kapatırken kırmızıydı yanakları. “Ya bir anda küt diye gidivermişim! Ama-“

“Ama mı? Arazla mı uyudun Umay?”

“Sende Yağızla uyudun,”

“Teknik olarak bu bir hipotez!” dediğimde kaşığımı bırakıp bende ona doğru eğildim, kaslarımdaki ağrı kendini belli ederken yüzümü buruşturup. “Ayrıca ne filmi ya, date mi çıktınız da haberim yok?”

“Teknolojik aletlerin elimize geçmesi konusunda fazla katılar,”

Kaşlarımı çattığımda “Doğru söylüyorsun,” diyerek elimi çenemin altına koydum, arkadaşımda aynı hareketi yaptığında devam ettim. “fanus odada tek bir yayın dönüyordu. Bu evde bir kere kumanda ya da şu televizyonun açıldığını görmedim.” Arkadaşımla göz göze geldiğimde “Soyutluyorlar bizi. Telefonlarımız bize verilmedi, herhangi teknolojik alet bile verilmedi.”

“Araz tamamen testleri geçince bunun olabileceğini söyledi.” Kaşlarım daha da çatılırken ne testi olduğunu sormuş ve kahvemden koca bir yudum almıştım. Leziz! Kahve tadı sütle harmanlanınca daha yoğun oluyordu, zift gibi sadece kahve içmek şov dışında bir şey değildi; tadı acıydı bir kere, nasıl zevk alabilirdin ki? “Üstü kapalı yanıtladı, depoya ve halka girmek için yapılan görev ve testler varmış; bence dünkü eğitimde bunu kanıtlıyor ve Ertunga’nın dün dediği ‘göreve mi çıkmak istiyorsunuz’ sorusu anlam kazanıyor.”

Arkadaşıma bakarken istemsiz gülümsedim “Matematiğe bu kadar kafa yorsaydın notların nasıl yüksek olurdu ama.”

“Ay tüylerim diken diken oldu, sus lütfen.” Desteklemek için kollarını da gösterdi, gülümsediğinde gelecek olan şeyi merak ettim. “Sanırım Araz’ın bir kız kardeşi var.” Çenemin altına tekrar elimi koyduğumda fısıldayarak devam etti. “Benimde kardeşim olduğunu söylediğinde kendisi de bahsetti, yani geçmiş zaman eki kullandı anlamadım ve cesaret edemedim sormaya…şey mi diye,”

“Aklını kullanıp bu yerden kaçtı mı, diye?”

Umay kahkaha attığında bende gülümsedim, bizi kaçıran insanlarla ilgili dedikodu yapıyorduk. “Anlatmadı, sessizliğe gömülüyor ve üzüntüyle uzaklara bakıyor. Dün ben uyanmayayım diye kolunu hiç kıpırdatmamış, şapşal şey uyuşmuş kolu; beni yatağa yatırırken uyandım, elini hareket ettirmeye çalışıyordu.” Bileğinden tutarak kaldırdığında hızla aşağı indi, birkaç defa tekrarladığı hareket gülmeme neden olurken devam etti. “Gizemli, yakışıklı ve gerçekten benimle ilgileniyor.”

“Son cümledeki ses değişimi de ne böyle?”

Kulağının arkasına saçını yerleştirirken kıpırdandı. “Okulun hep popüler kızı olduğum için ilgi gördüm; insanların aralarını bulduğum için, babamın parası için, işlerine yaradığım için, güzel olduğum için ama Araz Ercan,” o kadar derin bir nefes aldı ki yutkunarak doğruldum. “gerçekten benimle ilgileniyor. En sevdiğim rengi biliyor ve baksana üstüme, onları giymem için birkaç şey alıyor. Para umurunda değil, kimin kızı olduğum da; güzel buluyor beni ama daha hiç dile getirmedi, sadece minik imalar. Daha çok kalbimle ilgileniyor Eftelya,”

“Umay,”

“Kendimi kaptırmayacağım, onlar bizi kaçırdı biliyorum ama,”

“Ama ne?”

“Ya doğru kişiyse? Yanlış yerdeki doğru kişi, sana ait olan seni bulur demi sonuçta?” Gözleri gözlerimde durduğunda oradaki parlama sevgiye aitti. “Güvende hissediyorum Eftelya. Beni koruyor, benim duygularımla ilgileniyor; karnım aç mı, rahat uyudum mu, kramplarım ne durumda, seni merak ettiğim her an endişemi hafifletiyor ve gözlerindeki o boşluk…” Derin bir nefes aldığında eli kalbinin üstüne gitti. “Ben, o boşluğu bana bakarken hiç görmüyorum; orası benimle doluymuş gibi, geçirdiğimiz her anda samimi.”

“Görebiliyorum Umay,” Hızla ellerimi tuttuğunda heyecanına ben de nefes aldım. “sana bakarken gözlerindeki o boşluk yok oluyor, seni düşünüyor, seni kolluyor ve sana sorularının cevaplarını veriyor.” Gözlerimi ellerimize indirdiğimde dudağımı ısırdım. “Yine de dikkatli olalım biz olur mu?”

Ellerimi sıkması ona bakmama neden olduğunda kocaman gülümsüyordu. “Elbette. Ayrıca,” Yine etrafa baktığında masaya eğilerek. “Ertunga bir kadından ret yemiş ve bu aşık olduğu kadınmış!”

“Ne yapıyorsunuz burada?” Ertunga’nın sesi ile yerimden sıçramam arkadaşımın elleri ile ağzını kapatmasına neden olduğunda, onun yeşil gözleri mekik dokuyordu aramızda. “Korkutucudan çok yakışıklı olanım ben.”

“Doğru,” diyen Umay’ın hala elleri ağzındaydı.

Umay’a göz kırptığında “Dışarıya, eğitim vakti.” Diyerek geçmemiz için kapıdan çekilmişti. Duyabilme ihtimaline karşılık hızla attığımız adımlar kaslarımda ağrı oluştururken bahçeye çıkmıştık. “Bu taraftan,” diyen Ertunga bizi arazinin geniş kısmına getirdiğinde kaşlarım çatıldı.

Dün sabah Yağız’ın bana verdiği poligon adam yine dün taşındığını gördüğüm tahtalarda asılıydı. Yanlarına adım alırken bıçakları atan iki arkadaşın restleşmeleri beni gülümsetti. Ne oluyoruz Eftelya?

Yağız, “Deniz’in diline düşürürüm seni,” diyen Araz’ın omzuna yumruğunu hafifçe geçirdiğinde gözlerimiz birleşmişti; bal rengi gözleri güneşte daha açıktı, pozisyon almak için döndüğünde omuzlarını hareket ettiriyordu. “Hedeften şaşma Yağız.”

“Asla.”

Ardı ardına attığı bıçaklar tam on ikiden dart tahtasında yerini almıştı. Onlar için oyun olan bu eğitim, benim kaslarıma gelecek yeni bir acıydı. Yağız’ı izleyen kişiler dün kaçarken hatta bağlandığımızda başımızda dikilen ve namı değer süvari lakaplı Atıf ve sadece sima olarak tanıdık gelen kamuflaj pantolonlu adamlardı, hepsinin elinde kıpkırmızı elma vardı.

“Siz oraya,” Ertunga’nın belimden ittirerek dartın yanında, poligon adama adım aldım; görüş alanıma giren silahlar, mermiler ve kulaklık ile yutkunduğumda adımlarım arkadaşımınki gibi yavaşladı. “Hızlı kızlar, bütün gün sizi bekleyemeyiz.”

Büyük kulaklık vücudumda yerini alırken derin bir nefes alarak arkadaşıma baktım, kulaklıklar onunda kulağında iken tripli sesi ile “Hani ilk defa elimize silah alacağız ya, az saygı.” Demesi umurlarında olmazken soğuk metalin kabzası avuç içimde yer aldı. Tenimden geçen ürperti ile nefes aldığımda damarlarımdaki kaynama güç hissinden miydi?

Gözlerim hemen yanımda silahla konumlanmış Yağız’a kaydığında kalbim kulaklarımdaki tek sesti; omuz hizasında açık bacaklarının biri öndeydi, sol dirseğinden kırık olan dirseğine ters sağ kolu dümdüzdü, yere o kadar güçlü basıyordu ki gücünü hissedebiliyordum ve doğrusu bu siyah kamuflaj ona o kadar yakışmıştı ki başım dönüyordu.

Aynı pozisyonda durduğumda sol kolum rahat değildi, iki kolumu da dümdüz uzattığımda kabzayı sımsıkı tutuyordum. Karşıya baktığımda ortalarında kaldığım Yağız ve Araz’ın karşısında duran halktan kişiler ile pozisyonu alamadım, başlarına koydukları elma ile gülümserlerken korku ile Yağıza döndüm; kulaklık yüzünden şiddetini yitirmiş boğuk ses, yerimden sıçramamı engelleyemediğinde gözlerimi sıkıca kapattım, bunlar birbirlerini mi öldürüyordu!? Kahkaha seslerinin boğukluğu ile hızla gözlerimi açtığımda kurşun yemiş elma yerde, adam ise sapasağlam gülerek alandan çıkıyordu. Bu insanlar deliydi!

“Hadi!” Ertunga’nın gür sesi ensemde bir nefes gibi kabzayı doğrultmama yettiğinde ayaklarım Yağız kadar sert basmıyordu yere. “Depoya gideceğiz daha!”

“Şu silahı tutmamın ödülü bu mu yani?” diyen Umay’ın gerginliğini sadece ben anlamamıştım, Araz Ercan arkadaşımla gerçekten ilgilenirken midem kasıldı; sana ait olan seni bulur, Umay hep bunu derdi. Ama…

Başımı iki yana salladığımda derin bir nefes alarak zihnimden kulağıma gelen sesleri görmezden gelmeye çalıştım. Avuç içim terle doluyken sımsıkı tutmamdan kaynaklı acıyordu da; 1. derin nefes ile parmağım tetikteydi, 2. Derin nefes ile babamın çocukken hırsız polis oyununda öğrettiği gibi gözümü kısarak üç noktaya da odaklandım, 3. Derin nefesimde ise gür ses duyularak canımın acısı vücuduma tekrar yayılırken elimi geriye savurmuştu.

Hızla elimden bıraktığım silah ile kulaklıkları çıkarttığımda düzensiz nefeslerim Umay’da da geçerliydi. Araz, Umay’ın sırtını sıvazlayarak ona tekrar gösterdiğinde nefeslerimi kontrol altına alabilmiştim ve o boş kahveler şimdi bana adımlıyordu.

“Silahını al ve hedefe tut,” cümlelerini destekleyerek dirseklerimden ayarladığında sırtımdaki kas ağrısından haberi yoktu. Babamın öğrettiği gibi üç yeri işaret ederken “Göz, gez, arpacık.” Demişti, ellerimi birbirine daha sıkı kenetlerken devam etti. “Ateşlediğin gibi elini geriye itecek, bu nedenle ellerin kadar ayaklarını da önemli, yere daha sağlam basmalısın.”

“Ya bu ailelerimizin üniversite okumamız için söylediği cümle değil mi?” Umay’ın sesine döndüğümde özlemim damarlarımdan başıma hücum etti. “Silah kullanmak için duyacağım aklıma gelmezdi.”

Boşboğazlık ile kurduğu cümleyi ve ortamı fark edince durdu. Elindeki silaha bakması ile titreyen elleri Araz’ı harekete geçirdi ve arkadaşımın elleri o silahtan ayrılamadan hoşlandığı adam arkasında durarak karşıya sabitledi; arkadaşımı artık görememem onun cüssesinden kaynaklıyken, bildiğimiz ona sarılır gibi silah tutmayı öğretiyordu ve etrafımızdaki insanlar sıkılmış gibi dağılmaya başlamıştı.

“Gözlerin düşmanında olsun,” Yağız’ın sesi hemen solumdayken bir elmayı ısırdı, gözleri Umay ve Arazdan hiç vuramadığım kağıt parçasına, ardından da bana döndü. Kehribar gözleri güneş ışığı ile bal gibi oluyordu. “yoksa ölürsün.”

“Ona bakmıyor muyum şu an?”

Elmasını ısırması yarıda kalırken kaşlarını çattı, imamı hızla anlamışken yere fırlatılan elmanın boşluğunu kollarımı dümdüz uzatması doldurdu. Büyük elleri, kabzayı kavrayan ellerimde yer alırken sıcaklığı bir volkandan gelen ateş gibi kaynatıyordu karnımdaki hissi.

Hemen arkama geçtiğinde göğsüne gelen başım tişörtüne sürtünüyordu; kokusu burnumdan zihnime yayılan bir panzehirdi, vücudumdaki tüm olumsuzluklar dört bir kenara kaçıyor ve tüm uğultu kayboluyordu. Odağım daha netti. Gözlerim açıktı. Kokusu…zihnimi istila ediyordu.

Eğilmesiyle başı hemen yanağımın yanında yer aldığında karnımda oluşan kramp ile yerimden oynadım. Yan gözle baktığım adamın teni pürüzsüzdü, çıkık elmacık kemikleri milimlik mesafedeyken kemerli burnu yüzünü daha yakışıklı kılıyordu. Adem elması…dikkatimi çeken bir asansör gibi her yutkunmasında inip kalkarken sıcak olmaya başlamıştı. Dudakları…doğal pembe dudaklarının orantısı tepeme geçen güneşin başımı döndürmesine neden oluyordu.

“Anladın mı?”

“Hıhı” gelişi güzel harfler dudaklarımdan dökülmesiyle yüzünü benden uzaklaştırarak yüzüme baktı, stres ile gözlerimi ard arda kırptığımda nefesimi tuttuğumu yeni fark ediyordum. Boğazımı temizleyerek kehribar gözlerde kaybolmayı reddettim, gözlerim hala temasta olan ellerimizden poligona çevirdiğimde yutkundum; o kehribar gözleri insanı müptela ederdi. “Şey, ben vuruyorum o zaman?”

Bir gözümü kapattığımda nişan almıştım. “Göster kendini,” derken kulağımda nefesini hissettim, kalp ritmime etki eden dudakları belli belirsiz tenime değerken “Arınç.” Diye eklemesi ile tetiğe bastığımı sesten fark ettim. “Tekrar!” diye bağırması ile yerimden sıçradım.

Hızla inip kalkan göğüs kafesim görüşümün bulanıklaşmasına neden olurken büyük eli göğüs kafesimde yer aldı, başım saniyelik o kadar hızlı döndü ki tutunma ihtiyacı ile sendeledim. Ona dönen başımı kağıda çevirdiğinde pozisyonumu bozmama izin vermeden sabitledi beni. Tam arkamda duran bedeni temas içindeydi, bir eli sağ elimi hedefe tutarak elimin üzerini kaplamışken, diğer eli göğüs kafesimde yerini koruyordu ve sırtım göğsüne yaslıyken düşme ihtimalim tamamen ortadan kalkmıştı. Kalbimin ritmini hissediyor muydu?

“Nefesin düzende olsun ki, zihnin sakinleşsin.” Derin nefesim elinin üstünde durduğu göğsümü yükseltirken başımı salladım, elmacık kemiklerine sürtünen saçlarımı kıskanırken teninin dokusu pürüzsüz müydü? “Nişan al, zihnini sakinleştir, nefeslerini kontrol altına al ve” parmakları elimin üzerindeyken nefesinin tenimde izlediği yol beni anda tutuyordu, tetiğe bastığımızda hedef tam alnının ortasından vurulmuştu. “tamda bu.” Düzensiz nefeslerim arasından gelen barut kokusu midemde krampa neden olduğunda eli hala konumlarını koruyordu. Benden uzaklaşmasına ihtiyacım vardı, vücudunun sıcaklığı ve kokusunun uzağımda olmasına ihtiyacım vardı. Etkileniyor muydum ondan?

“Bitti mi?”

Benden uzaklaşmadan başını döndürmesi burnunun yanağıma değmesi ile sonuçlandığında nefesimi tuttum, göğsümdeki elini çekerken “Yeni başladı,” demesindeki imayı algılayamadım, benden tamamen uzaklaştığında derin nefesimi ciğerlerime doldurdum ve tüm ciddiyeti ile “Tekrar!” diye bağırmasıyla hızla pozisyon aldım.

***

Manipülasyon.

Bilekliği taktığı gece, fanus odada, barda, eğitimlerde, geçen günler, haftalar ya da aylar içinde, tehditlerinde bile manipüle edip istediklerini düşündürüyorlardı bize. Depoya geleli saatler geçmişti; bileklerimdeki tahriş izi kızarıklığa dönüşmüş, silah kabzası bizden en uzağa konumlandırılmıştı.

Oradaydılar, deponun içinde bir şeyler planlıyorlardı ve ben bunalmıştım bu nedenle sözleşmeyi imzaladığım masanın orada birlik olmuş insanları izliyordum. Bileğimde kendi etrafına dolanmış güzel kuştan gözlerimi mürekkeple duvara kazınmış aynı modele çevirdim. Bu sembolün anlamı neydi?

“Zümrüd-ü Anka, namı değer Simurg,” Yanımda kollarını göğsünde birleştirdiğinde pazılarını rahatça görebileceğim sert duran Yağız’a baktığımda zaten bende olan gözlerini deponun duvarındaki kuşa çıkardı. “Efsaneye göre; her şeyi bilen kuşların hükümdarı. Tüm kuşlar Simurg’u bilir ve işler kötüye gittiği zaman onları kurtaracağına inanırmış. Göz yaşı şifa olduğundan çok bulunup avlanmaya çalışılmış ama bunu başaramamışlar çünkü Simurg ölümün ona geldiğini hissettiği an kendini yakıp kül oluyormuş. Sonra kendi küllerinden yeniden doğarak varoluşuna devam ediyor.“ Gözlerinin bana döndüğünü hissetsem de duvara kazınmış kuşa bakıyordum “Ölüm ve doğumunu kendi belirleyen Simurg yanıp yok olduktan sonra bile daima küllerinden tekrar doğar.”

“Çok güzel. Peki her zaman tekrar doğar mı?” Fısıltılı sesim hayranlık doluydu, elim bilekliğimdeki güzel kuştayken bana bir şey anlatmak mı istiyordu yoksa depo sembolünü mü anlatmıştı sadece anlayamıyordum.

“Daima,” Sesindeki yoğunluğu hissetsem de duvarda işlenmiş bu kuştan gözlerimi almıyordum. Depo için derin bir anlam.

“Çok belirgin bir sembol değil mi?” Nihayet hayranlığımı üzerimden attığımda gözlerim zaten bende olan bal gözlere dokundu. Gözleri çok güzeldi. “Yani tahmin edilmesi de zor değil; bayağı ortada, ‘biz buradayız’ diye bağırıyorsunuz. Gizlilik yok.”

“Amaçta bu.” Başını bana yanaştırarak eğdiğinde ona yanaşarak sır veriyor gibi kıstığı sesine odaklandığımda, odunsu kokusu ciğerlerime işliyordu. “Sıradan insanlar için bileğinde sıradan bir kuş taşıyorsun, özgürlük diyecekler.”

“Bilekliği çıkartacağım da meraktan soruyorum, sıradan olmayan mesela bize sıkan insanlarda özgürlük mü diyecek!?” Sesim ima ve hiddet dolu olsa da sembolü asla bu kadar detaylı düşünmeyeceğimi biliyordum. Zeki… Bal gözlerindeki sert bakış dahi bunu kapatamıyor. Etkileniyor muydum? Hayır, hayır sadece aksiyon ona yakınlık hissettiriyordu yoksa sert hatlara sahip yüzü, kokusu, belirgin elmacık kemikleri, pembe dudakları, boynundaki ben ve adem elması…dikkat çekici bile değildi.

Üzerime eğilerek “Özgürlük,” dediğinde kokusu burnuma çaldı, gözleri içime işlemeye başladı. “herkes için göz boyayıcıdır.” Saçımı kulağımın arkasına iterken sanki depodaki sesler susmuş sadece onun sesi ve gözleri vardı. Teni nasıl bu kadar sıcaktı? Ateş gibi. “Herkesin isteyip cesaret edemediği, göz boyayıcı ama her yerde görebilecekleri bir sembol.”

Her yerde görebilecekleri sembol. Her yerde… Fanus odada ağaçtaki kuş, depodaki kuş, bu sabah verdiği krem üzerindeki kuş, telefon ekranımdaki kuş, gökyüzüne baktığımda uçan kuş, İzmir’in göbeğinde saat kulesindeki kuşlar…

“Bu,” şaşkınlıkla duraksasam dahi devam ettim. “bu kadar ince düşünemezsiniz. Her yerde var, bu” derken kekelememe engel olamadım aynı şaşkınlığım gibi.

“Bu kamuflaj.”

“Bu manipülasyon! Herkese verilen mesaj. Her, yere ve göğe bakıldığında görülebilecek bir sembol!”

“Amaçta bu Simurg.” Sesine yansıyan alay sert yüzünde ilk defa gördüğüm anlamamdan kaynaklı tatminle birleşti.

Amaç her yerde olmaktı. Düşmanlarının kendilerini unutmamalarını sağlamak, insanları ise psikolojik olarak etkilemek… Sembol yeterince gizliydi çünkü sembol her yerdeydi! Psikolojik bir hile.

“Gizliliğinizi herkesin ulaşabileceği, zihinlerindeki özgürlük isteğiyle kamufle ediyorsunuz. Düşmanlarınıza ise her yerde olduğunuzu söylüyorsunuz.” Dediğimde fısıltıyla Yağız’ın dudağındaki sırıtma onaylar nitelikteydi.

Savaş Sanatı…bu nedenle okumamızı ima etmişti. Uykuluydum ama hatırlıyordum, bu taktiklerden vardı. Anlam kazırken yüzünü inceledim, sert yüzünde tek bir mimik yokken zekası yüzümdeki şaşkınlığın nedeniydi. Nezdinde söz hakkına sahip olmak için Savaş Sanatının neden okunması gerektiğini şimdi daha iyi anlamıştım; onlar fiziksel bir savaştan öte düşünüyorlardı, silahların patlamasından da öte bir psikolojik hileden…Psikolojik bir savaştan.

“Zaman doldu!” diye bağıran Ertunga’nın sesine hızla döndüğümde deponun içine giren insan yığını vardı. Odadayken…Depo mu yapıyordu?

“Bu da ne demek? Ben odadayken bunu duyuyordum, siluet kayboluyordu.” Hızla buluşan gözlerimizde bende endişe vardı ama onun bakışları avuçlarının içinde olduğumuzu bağırır nitelikteyken devam ettim. “Siz yaptınız! Aklımı kaybetmiyordum, hayal ürünü de değildi. Bana siz duyurdunuz!”

“Depoyu anlamaya başlıyorsun.” Başıyla ileriyi gösterip kalabalığa adımladığımızda bana söz hakkı tanımamıştı. İstediği kadar konuşup cevap veriyordu, konuşup anlatması için yalvarmalı mıydım? Asla.

Yağız, Ertunga’nın yanına adımladığında karşısında, konuşsalar duyacağım mesafede yaklaşık otuz kişilik kadınlı erkekli çelik yelekli insanların arkasında duruyordum. Geldiğimizde Umay’ı yanımdan alan Araz iki adamın yanına adımlarken, Umay yanımda durmuş bileğini benimki gibi saran Simurg kuşuna gözlerim takılmıştı.

“Araz verdi. Sözleşmeyi kabul etmemizin ve depodan olduğumuzu hatırlayıp, hatırlatmak içinmiş.” Diye açıklama yaptığında bileğinin yanına tuttum kendi bileğimi. “Sana da vermişti.” Omzumdan ittirirken “Yağız.” Derken gözleri onlardaydı. Yanından geçen halktan kişilere selam vermesi ile çatılan kaşlarımı konuşması bittikten sonra fark etti. “Kaşlarını çatma, alnında çizgiler oluşacak!”

“Onlar da kim?”

“İsimlerini hatırlamıyorum,” omuz silkse dahi gözleri insanlarda gülümseyerek dolaştı. Hareketlenmeler dikkatimi çekse dahi Umay’ın bilekliklerimize bakarak “Hem güzel, zarif ve özgürlüğü ifade ediyor Eftelya.” Demesi ile dondum.

‘Sıradan insanlar için bileğinde sıradan bir kuş taşıyorsun, özgürlük diyecekler’, Yağız’ın cümlesi aklımda yankılandığınmış ve gözlerim zaten beni izleyen gözleri ile çakıştığında, dudağı sağ tarafı duyduğunu belli eden şekilde özgüvenle yukarıdaydı. Yakışıklı suratı geçtiğimiz gün yumruklarımın hedefiydi, bizi eğitmeye çalıştıklarını söylerken depoya gelmeden önce Umay’la bile karşı karşıya koymuşlardı bizi. Minik bir boks antrenmanıydı, kaslarımızın ağrısını hissedeceğimiz bir antrenman…

“Bizler ölüm makinası değiliz, önümüze gelen herkesi eğlence veya göz önünde olmak için vurmuyoruz. Hak edene hak ettiğin yaşatıp, zarar vermek isteyene ölümü tattırıyoruz!” Bal renginin dikkatli bakışlarından gözlerimi kaçırarak cümleleri adeta gaz vermek için bağıran Ertunga’ya, ardından da gizliliklerini kuşla saklayan depo halkına baktım. Araz’ın boş kahveleri otuz kişinin üzerinde dolanırken lafı devraldı.

“Depoyu korumak için vurulur, sakatlanır ve ölürsün; depo da senin için vurulur, yara alır ve ölür!”

Hep bir ağızdan boş depoda “Depoyu korursan, depo da seni korur!” diye bağırdıklarında bağlılıklarını belli ediyorlardı. Çıkışa ilerlediklerinde silahlarını görebilmiştim, bu kadar insan nereye gidiyordu?

“Zarar vermek isteyen herkes,” Depoda yankılanan gür ses Yağızdan başkasının değilken sesindeki tehlike içimi titretti. Çıkış kapısındaki halktan kişiler silahlarını havaya kaldırdığında aynı tonda hep bir ağızdan “biraz ölümü tadar!” demesiyle istemsiz bir adım geri attım.

Heyecanla attıkları çığlıklar kulağıma hayretle dolduğunda “Bu da neydi şimdi?” diye soran Umay’a döndüm. “Tek aklı başında olan insanların biz olduğumuzun kanıtı.”

**

Deponun içinde saatlerdir duruyorduk.
Üç ekip gitmişti, Atıf dedikleri adam bizi odaya alarak kaslarımıza hiç yardımcı olmayacak spor hareketlerine devam ettirmişti, bununla kalmayıp her ailemizle ilgili soruyu geçiştirip sabah yaptığımız antrenmanla ilgili bilgiler vermişti. Hayali bir silah tutup karşıya nişan dahi almıştım, Umayla birbirimize nişan almış hatta birbirimizi koruyarak da adım almıştık minik odada. Atıf’ın telefona bakarken devam etmemizi söylemesine göz devirdiğimde çıkması ile durdum.

“Bunlar hiçbir cevap vermeden bize eğitim mi verecek sadece?”

“Eftelya,”

“Ne Eftelya ya Umay?” bileğini tuttuğumda sürtünmüş kızarık yere temasımla yüzün buruşturdu. “Bunlardan önce cevap istiyorum. Ne için eğitim alıyoruz? Neden bileklikler bizde?”

“Buradan olmamız için,” Kaşlarımı çattığımda Umay derin bir nefes aldı, yorgunluğu yüzünden okunuyordu. “depodan ve halktan olmamız için görev ve eğitimlerden bahsetmiştim ya sana, bizi onlara hazırlıyorlar bence.”

“Cevaba ihtiyacımız var,”

“Vermiyorlar ama!” saçları arasından elleri geçtiğinde nefesini verdi. “Neyin içindeyiz bilmiyorum ve korkuyorum Eftelya.”

“Bende korkuyorum Umay ama neden kabul ediyorsun? Neden uyum sağlıyorsun!?” artık sinir boşalmasını üzerimizde yaşarken gözlerime batan damlalar boğazımda düğümdü. “Neden bizi burada tutmak için bir şey yapmıyorlar?”

“Ne demek bu?” Sesi normale dönerken. “Bizi kaçırdılar ya, daha ne yapsınlar?”

İstemsiz gülerek başımı iki yana salladığımda sinirlerimin boşalması göz yaşlarımdan dudaklarıma yol alıyordu. Gülümsememi anlamasa bile Umay’ında yüzünde gülümseme oluştuğunda. “Sinirlerim çok bozuk.” Demem istemsiz bir kahkaha bırakırken gözündeki yaşı silerek “Benimde” demişti.

“En azından eve gidebilir miyiz ya da dışarıda oturacak bir yere,” demesi ile odadan çıktık, Atıf görünürde yokken gördüğümüz Ertunga’ya “Çok yorgunuz, dinlenebileceğimiz bir yer var mı?” demişti Umay.

“Otel değil burası,” tersleyen yeşil gözlere kaşlarımı çattığımda o umursamadan devam etti, umurunda değildik. “değerlerin ile böyle hissetmen normal.”

“Ne demek bu?” Adım almaya devam ettiğinde elindeki tablette bir kumar sitesindeydi, bende onu takip ettim. “Kan tahlillerinin sonuçları mı çıktı?”

Durup bana göz kenarı ile baktığında “Halledeceğiz.” Demiş ve beni baştan aşağı süzdükten hemen sonra “Şimdi ikinizde dışarıya.” Diye eklemişti.

“Bizi oyalıyorsunuz!” Sesim depoda yankılanırken çoktan Yağız ve Araz’ın yanında yerini almıştı. Gözleri bende olan üç adamdan tek hedefim Ertunga idi. “Aylardır o fanus odadaydık yetmedi bu depodan sayılıyoruz. Ben artık aylar günleri karıştırıyorum; ne kadardır sizinleyiz, ne zaman bileğime bu bileklik takıldı, ilk ne zaman saldırıya uğradım!?” Derin bir nefes aldığımda o yumru boğazımda yerini koruyordu. “Neden buradayız, kimsiniz, ne yapıyorsunuz ya da bizden ne bekliyorsunuz? Hiçbirine cevap yok! Her soruya bir eğitimle geliyorsunuz, ailelerimiz nerede!?” Yutkunmamın nedeni gözlerimden akacak yaştı. “Fotoğraf dışında ailelerimiz görmedik, sözleşme imzaladık ama ben ailemi bir karenin dışında görmeden ve cevap almadan hiçbir şey yapmayacağım daha da!” dediğimde deponun boşluğunda sesim yankılanıyordu. Üç adamda gözlerimi gezdirdiğimde Araz, Yağıza telefonu göstererek bizden uzağa adımlamaya başladılar ve hedefim gene Ertunga oldu. “Sen daha test sonuçlarının ne olduğunu bile söylemedin, sadece emir ver dur; yapmayacağım Ertunga, duydun mu beni, yapmayacağım.”

“Eftelya,”

“Ne o vurur musun beni?”

“Aptal değiliz,” demesindeki ukalalık “göze batıyorsun ve bendesin, lanet olsun” diye fısıldarken masaya tableti bırakmasını izledim. Sesi güçlü tınısına tekrar kavuştu. “Size onları gösterirsek sadık kalacak mısınız?”

Daha o kadar delirmediğimiz söyleyeceğimde yanımdan “Evet. İkiletme, zorlama yok. Her iki tarafında istediği olursa söz veriyoruz sonuçta sizin istediğiniz gibi olur.” Diyen Umay hızla bana döndü ve “Depoda kalırız, değil mi Eftelya?”

Delirip delirmediğini soracağımda depo da yankılanan donuk ses Arazdı. “30 insan gitti! 30 tane insan. Enes’in canını yakmaya giden on beşinin başında sen, Gürkan’ın kollarını kopartmak için giden on beş kişinin başında Deniz vardı. Bana nasıl sadece Denizin ekibinin sıyrıklarla, senin ekibinin hastanede olduğunu söylersin Aykut!?” Karşıyı dinlediğinde sinirle “Lan Enesten bahsediyoruz! Böcek lan o, ezmek istesek on beş kişi gönderir miyiz oraya amına koyayım? Salak salak konuşma, herif bize ilaçları hazırlamamız için laboratuvar eşyası temin etmeseydi bir sikim değildi, şimdiye kaç defa ölmüştü puşt.”

Telefonu Yağız aldığında “Hastanede kalın. Adamları üzerimize saldınız,” sert olsa dahi sakin sesi ürperticiydi. “bu ikinci hata Aykut.”

Telefon kapattığında sinirle gözlerini kapattı, kontrolünü sağlamaya çalışır gibiyken “Gürkan’ı bulamamışlar, adamlarıyla işi halledip bir de mesaj yollamışlar deponun geleceğiyle ilgili. “ derken Araz saçlarından elini geçirip öfkeyle “Gürkan anamızı ağlatacak kadar güçlü ve dikkatliyken onda sorun yaşamadık, depoyla iş yaptı diye saygı gören göt herifte hastanelik olmuşlar amına koyayım. Karga karşımıza çıksa hepimizi öldürecek bunlar hala hata yapıyor.”

Derin nefes alan Yağız kontrollü bir sesle “Kadın yok problem yok Araz; Karga için dikkatli olacağız, o şu an en pasif olanı.” Burun kemerini tutarken boynunu hareket ettirdi. “Görevdekiler ile konuş ve sana yardımcı olacak bilgisayardan anlayan birilerini bul, saha kadar önemli biliyorsun.”

“Sizi götüreceğim ama,” diyen Ertunga’nın gözlerine baktığımda dikkatimizi üzerine çekmek istiyordu.

“Aması yok. Kes artık, bizi ailelerimizi görmeye götürüyorsunuz!” dememle yüzünde insanı rahatsız eden bir gülümseme oluştu, eliyle çıkışı gösterdi. Adım alırken duyacağım şekilde “Sert kızlar her zaman dikkatimi çeker ama seni törpülememiz lazım ki depo problem yaşamasın Eftelya.” Demesine göz devirmiştim.

**

Evimin önünde Ertunga ile arabanın içindeyken, Umay da Arazla evine gitmişti. Kendime itiraf etmek istemesem de Yağız’ı tercih ederdim, güvende hissediyordum yanında ve en azından çıkarken içime şüphe düşürecek bir cümle kurmamıştı. Tanıştığınızdan beri seni tehlikeye atıp aynı zamanda kurtardığı için, derken içimdeki kız evimizin kapısının açılmasıyla nefesimi tuttum.

Annem her zamanki gibi babamı işe gönderiyordu. Babam yine anneme onu işe bırakmayı teklif etmiş miydi? Öpüştükten sonra babam annemin yorgun suratını avuç içlerine aldı, gülmesine neden olduktan sonra saçlarını da öptü. Annemle tıpa tıp aynı saç rengine sahiptik, ellerim saçlarıma dokunduğunda bende babamın saçlarıma buseler kondurmasını istiyordum.

“Yokluğun bile fark edilmemiş gibi görünüyor, hallerine baksana Eftelya yalnızsın.” Diyen Ertunga’nın sesini “Depo olmasa yapayalnızsın.” Cümlesi takip etti. Yapayalnız kalacaksın bunu hak ediyorsun, zihnimde yankılanan Gediz’in sesi okul bahçesine beni götürürken, zarar verdiğim Açelya‘nın önce yere itmiş ardından başını betona vurmuştum. Tırnaklarımı avuç içime geçirirken aileme odaklanmaya çalıştım. O kavga babamın sürekli bizi bıraktığı, yalnız ve gizemli takılmamın nedeninin ailemin birbirini aldatmakta olduğu imalarındandı. Gediz Altıniz’e olan ilgimi okula yaymıştı, rencide etmişti ve sonra…iş çığırından çıkmıştı.

Babam arabaya ilerlerken, bulunduğum arabanın kapısını açmayı denedim. Kilitliydi, kapı açılmıyor aileme koşmama engel oluyordu. Ön iç kaportaya vurup cama yaklaştığımda gözlerim doluydu. Ailem…benim biricik güzel ailem.

Babam arabaya binmeden önce anneme kesik kesik duyduğum bir iltifat cümlesi kurduğunda titreyen bir gülümseme dudaklarıma kondu. Annem babamın arkasından bakıyorken gülümsüyordu, beklemesini söyleyip çantasını alıp arabaya bindi.

Arabalarının gitmesini gözlerimin doluluğundan bulanık görüyordum ama iyiydiler. Fazla…kızları üç aydır olmayan bir aileye göre fazla iyiler. Her şey normaldi! Okulumun son bir yılına gitmiyordum, gidemiyordum. Ben üç aydır yoktum ve annemle babam cilveleşebilecek kadar normal bir güne uyanmışlardı! Beni aramışlar mıydı? Merak etmişler miydi?

“Görünüşe göre ailen seni aramamış Eftelya,” diyen Ertunga’nın gülümseyen sesiyle dişlerimi sıkarken gözlerimi kapatıp gözyaşlarımı görmemesini sağladım.

O arabayla gittiklerinde dışarıda kaldım. Ailemin dışında. Ailemin aklının dışında. Ailemin bugününün dışında kaldım. Kalbim çok ağrıyordu, sıkışması normal miydi? Boğazımdaki bu yumruyu istemiyordum, gözlerimdeki yaşı, bu yalnızlığı istemiyordum.

‘Yapayalnız kalmayı hak ediyorsun. Çirkinliğinle ve kalbindeki zehirle sen yapayalnız kalmayı hak ediyorsun!’ diye bağıran ilk kalp kırığımın sözleri zihnimde yankılanırken tırnaklarımı etime daha da geçirdim. Duvarlarımın arkasına kaçarken, bu cümleler beni yaralamamış gibi davranmak için gözlerimi açtım. Bu duvarların arkasında kimse sana zarar veremez, bu duvarları kimse aşamaz. Buna kimse cesaret edemez. Ben bile.

“Kes sesini!” Dişlerimin arasından tıslarken tekrar kapıyı açmak için zorladım ama lanet kapı açılmazken arabayı çalıştırdı. “Hayır, hayır gitmiyoruz! Evime gideceğim.”

“Sizin buraya gelmeniz bile mucize, Yağız’ın-“ Pot kırdığını sesini ciddileştirmesinden anladığımda kaşlarım çatıldı. “Yani deponun gelmenizi izin vermesi bir mucize. Şimdi uslu bir kız olup sana sunulan lütfe tutun.”

“Evime gideceğim dedim!” Hızla ona döndüğümde alaylı orman yeşili gözleri üzerimde gezinip gözlerimde durdu. Gözlerinde gizlenen yalnızlık çok tanıdıktı ama yaklaşımı bunu gölgede bırakıyordu.

“Ee? Aileler böyledir Eftelya, çocukları için değil birbirleri için yaşarlar.” Suratıma birkaç saniye bakıp samimiyetsiz gülümsemesini yüzüne takarak arabayı sokağın sonuna sürmeye başladı. “Buraya gelmeni ben sağladım, teşekkürü hak ediyorum.”

“Çelenkte yaptırıp vereyim istersen!”

Evimden uzaklaştığımız ilk andan itibaren ailemin nasıl bu kadar mutlu olduğunu sorgulamıştım. Babam yine bir iş seyahatine mı gidiyordu, annem peki kontrolcü yanı neden beni aramıyordu? Soyesler neredeydi? Umay… o neyle karşılaşmıştı? Göğsümde hissettiğim yalnızlık büyürken gözlerim camdan dışarıya bakması ile ormanlık alana değdiğinde ıssızlığına kaşlarımı çattım.

“Neredeyiz?”

“Çelengim için seni çiçek toplamaya getirdim ama önce, “ arabayı ormanlık yolun ortasında durdurdu, önüme uzattığı kayıt cihazını açıp “Nefes alıp almaman önemli olmaksızın depo halkından sayılmayı, depo kadar Tam Kanları da koruyacağını, deponun gizliliğini canın pahasına sağlayacağını, ihanetin bedelini her halükarda ödeyeceğini ve depoya zarar vermek isteyeni ezip en az depo kadar onu koruyup sadık olacağına yazılı kabulünden sonra sözlü de kabul ediyor musun Eftelya Arınç?”

Kaşlarım çatılırken duygularım üzüntün koynundan apar topar kalkmaya çalışıyordu, duygusal yoğunluğumdan yararlanarak bana bir sözleşme daha yaptırmak istiyordu; Şeytan’ın alkış tuttuğu bu manipülasyon ile boğazımı temizledim. “Bir şartla. Umay ve benim ailelerimize ne olursa olsun dokunulmayacağını, tehdit edilmeyeceğini ve bizim de imzaladığımız sözleşme doğrultusunda zarar görmeyeceğimizin garantisini verebilir misin Ertunga… Ak?” dediğimde soyadını dudaklarından okumuştum.

“Böyle bir şey söz konusu değil.”

“Nasıl istersen. O zaman kabul etmiyor-“ sesimi Umay’ın ses kaydının arabayı doldurarak onaylaması kestiğinde, Ertunga en az bu orman kadar yeşil gözleriyle köşeye sıkıştığımı bağırıyordu. “Kayıtlara geçsin, benim isteğim kabul edilmediği sürece Ertunga’nın teklifini kabul etmiyorum. Sözleşme zaten ellerinizde. Depoda kalacağımızı kaçmayacağımızı tek şartın ailelerimizi korumak olduğunu ve depo halkına ailelerimiz korumak için girdiğimiz bilinmeli. Ertunga Ak ve depo halkı isteğimi kabul ederse, sözlü onayla da kabul edeceğim.”

“Ciddi misin?” dediğinde hayretle, meydan okurcasına kaşlarımı kaldırdığımda “Kabul.” Dedi.

“Kabul. Depo halkından sayılacağım.”

Ses kaydını kapattığında “Herkese diklenerek gezme, kimseyi tersleme ki canın acımasın.” Cihazı bırakırken samimiyetle devam etti. “Bu dünya bu şekilde gezmek için çok tehlikeli.”

“Hak edene hak ettiği gibi davranıyorum.”

“Bende öyle davranayım o zaman,” dediğinde kolumdan hızla kendine çekti beni. Burnuma dolan nane kokusu aralık dudaklarından geliyorken saçımı kulağımın arkasına iterken “Bu nasıl? Depoda bağırmalar, ben buradayım demeler; istediğin olacak öyle mi, sana aileni verdim karşılığı ne olacak!?”

“Ne diyorsun ya?” derken kolumu çekerek kokuyla “Bıraksana.” Demiştim.

“Dikkatimi çekmiyorsun Eftelya, kim olduğunla ilgilenmiyorum; bu depo için ne olduğunla ilgileniyorum! Ve sen farkında bile değilsin, her şeyi karıştırıyorsun.” Gözleri yüzümde dolaşırken ne dediğini zerre anlamamıştım, bu bir asılma değildi bu göz dağı vermekti. “Yetersiz hissettireceksin, izin vermem küçük kız! Ne bana, ne de depoya!” Gözlerini bir an bile kırpmaması içime korkuyu saldığında artık yakışıklı olduğunu bilen yüzü değil de, tehlikenin ta kendisi gibi bakıyordu bana. “Sessini keseceksin ki seninle zaman kaybetmeyim,” demesi ile yutkunurken Yağız’ın daima koltuk yanında bir materyal olduğunu söylemesi zihnimde yankılandı, elim hızla orayı kolaçan ederken kolum kesin parmak izlerini taşıyacaktı. “tuzağa çekmek istemiyorum seni ama zorunda bırakırsan Eftelya,” bana yaklaşan yüzü kırmızı alarma geçirirken zihnimi “seni maf ederim kızım.” Demesi ile nefesimi tuttum.

Elime değen soğuk metali hızla kavramam, başının yanına vurmam ve bedenimi kavrayan ellerinin düşerek ıssız ormanda korna sesinin duyulması birkaç saniyeydi. Kalbime giden elim ile nefeslerim arabayı doldurdu, lanet adam! Başından kan gelmiyorken hızla nabzının attığını hissettiğimde korkuyla hala kilitli kapıyı açmak için düğmelere bastım. Manyak adam!

Arabadan kendimi attığımda taze oksijeni içime hızla çekerken arabaya yaslanmıştım. Direksiyondaki başı nedeniyle hala korna sesi duyulurken ormanın içine koşmaya başladım. Beni bulamayacağı tek yer burasıydı. Manyak adam, neyden tehdit ettiği bile belli olmayan bir deliydi o!

Ormanın derinliklerine tepelerden indiğimde üstüm başım toprak içindeydi, kaslarımdaki her ağrı için halktan bir kişiye sövüyordum. Tekrar ufak bir yükseklikten ağaçlara tutunarak ineceğimde, ormanda yankılanan ismimle ayağım kaydı ve hızlı sayılacak bir şekilde yere oturdum. Ertunga uyanmış ve beni arıyordu. Kalçamdaki ağrı yerini alırken havanın kararmaya başlamasının yanında bana endişe vermiyordu. Ellerim ile kapattığım ağzım hala ismimi bağıran adamın içime korkuyu ekmesine neden oluyorken, yutkunmak bile ses çıkartmak demekti; benden ne kadar uzaktı, ne kadar düşe kalka buraya gelmiştim bilmiyordum.

“Ne yapıyorsun burada?” diyen sese toprak fırlattığımda “Ama neden?” derken yüzünü temizliyordu. Ertunga değildi, tersine kahverengi saçları dağılmış, elinde odunlar olan beden benden taş çatlasa iki yaş büyüktü. Yüzünü temizlemişti ve kahverengi gözlerine ışık ekmiş gibi parlıyordu, depodan olamayacak kadar hayat dolu ve koca bir gülümsemeye sahipti.

“O soru ‘bir yerin acıdı mı, iyi misin’ gibi bir şey olması gerekmiyor mu?”

“İyi misin?” dediğinde boşta kalan elini uzatmıştı ama kendim yerden kalktığımda bozuntuya vermeden gözlerini etrafta gezdirerek “Kim bu dağ ayısı bağırıyor böyle? Burada çok insan olmaz.”

“Beni kaçır-“ yutkunmamı sağlayan aklıma yazılıdan sonra onayladığım ses kaydının gelmesiydi. “Evin var mı, kullanabileceğim bir telefonun?”

Sessizliği mi yoksa Ertunga’nın bağıran sesi mi beni endişeye sürüklüyordu bilmiyordum. Gözlerinin açık tenimdeki sıyrıklarda gezmesinin ardından “Takip et beni.” Demişti.

Ormanın içindeki 15 dakika kadar yürümüştük ve şimdi koca ağaçların kapattığı evinde, yaktığı şöminenin önünde verdiği suyu yudumlarken “Burak ben, senin adın ne?” demesine gözlerimi çevirmiştim, hava kararmıştı. “Bu ormanda ne işin var?”

“Telefonunu kullanabilir miyim?”

“Kaçıyor musun yoksa kayboldun mu?” dediğinde telefonunu vermişti. Tuşlu bir telefon, hangi yüzyılda yaşıyordu? Üç ay sonunda ilk defa eline telefon alıyorsun Eftelya Arınç!

“Kayboldum.” Kaçırılıp üç ay tutulduğum odadan çıktım ve lanet bir deponun halkından biri olarak hayatıma devam ediyorum.

“Adını söylemeyeceksen ‘kaybolan kız’ demeliyim sana. Filmlerden fırlamış gibi.”

Sahte gülümsememle ondan uzaklaştım, telefonda polisin numarasını çevirip kulağıma götürdüğümde açılan sese “İhbarda bulunacaktım, beni yani bizi kaçır-“

“Polisi mi aradın kaybolan kız?” demesine göz ucu ile baktığımda halıya bakıyordu “Arayacak ailen, yakın arkadaşın veya sevgilin yok mu?”

Umay… Umay neredeydi bilmiyordum. Umay hala onların ellerindeydi, riske atamayacağım tek dostum. Onlar ailelerimizi biliyordu; nerede olduklarını, ne yaptıklarını bir hafta boyunca çıkardığımız her taşkınlıkta önümüze sunmuşlardı. Onlardan biri olmaya mecburduk. Telefonu kapattığımda bozuntuya vermeden şimdi onları arayacağımı söylediğimde ondan biraz daha uzaklaşmıştım.

Benim telefonum gibi Umay’ın telefonu açılmadığında, kendi telefon numarama arka arkaya kim olduğumu ve yardıma ihtiyacım olduğunun mesajını atmıştım. Telefonlarımız depodan birinin elindeydi sadece dikkat çekmek için ard arda mesajlar atıyorken ekranda telefon numaramı görmemle hızla kulağıma götürdüm.

“Neredesin?” diyen güvende hissettiğim sert sese gözlerimi kapattığımda gözyaşımın yanağımdan akmasına engel olamadım. Dilimi ısırırken ailemi istiyordum, güvende hissetmek istiyordum ve Yağız tamda oradaydı. “Etrafı tarif et.”

“Bi-bilmiyorum. Ormanda, ağaçlar var ve her yer karanlık. “

“Konum at.”

“Bu tuşlu bir telefon,” derken arkamda ateşi izleyen Burak’a “Konum gönderebilir miyim bu telefondan?” dememle yanıma gelmişti, Yağıza “Bir dakika,” dediğimde çoktan konumu sms olarak iletmiş ve tekrar yerine dönmüştü.

“Konum geldi,” tanıdık sesi duymaktan öte hissetmek için gözlerimi kapattım. “Güvende misin?”

“Sanırım, ormanda karşılaştığım Burak adındaki bir çocuğun evindeyim! O da deponun düşmanı değildir demi?” Sesimdeki endişe derin nefes almasını sağladığında “Lütfen çabuk gel.” Demiş ve burnumu çekerken gözlerim karanlık ormanda geziniyordu. “Ertunga, o beni tehdit etti. Ben kaçtım. O burada olabilir.”

“Sakinleş, o depodan ve sadece görevdeydi; seni tehdit etmedi, sana uyarıda bulundu. Orada kal.” Derken araba motorunun bağırma sesini duymuştum. “Unutmadan numaranı sil o telefondan. Geliyorum.”

Telefondan numaramı silip kendimi toparladıktan sonra koltuğa oturup teşekkür ettim. “Sıyrıklarına krem sürmeliyiz.” Dediğinde getirdiği kremi bana uzatmıştı. Aklımda yankılanan ‘Gelecekte tanışacağız, yardım isteyeceksin benden belki telefon veya koruma.’ Cümlesi odadaki siluete aitti. Kafayı yiyordum, iyice deliriyordum.

“Sen…” Kremi sürmeyi kesmiştim. “O odanın içindeki siluet sensin!”

“Anlamadım?”

“O odada, fanus odada yani;” istemsiz heyecanlandığımda algılayamıyordum hiçbir şeyi, bunlar zihin oyunu muydu yanlış mı çözümlüyordum. “Dolaba bakmamı söylediğin gün senden yardım, telefon ve koruma isteyeceğimi söyledin! Bana yardım ettin, telefonunu kullandım ve bu evde korunuyorum. Sen osun!” Kaşlarını kaldırdığında yüzü gergindi.

“Ben,” dediğinde kekeleyerek depodan olabileceği zihnimde oturmuş nasıl bunu yapabildiklerini soracağımda kapının alacaklı gibi çalınması bakışmamızı sona erdirdi. Gergin bedeni hızla kapıya adımladığında benden onunla kalkmıştım, kapıyı açtığında ona “Burak, depodan mısın?” dememle bal gözleriyle gözlerimin buluşması bir oldu. Bu hiç iyi olmadı.

Dişlerini sıktığı belli olurken kaşları çatıldığında beni süzmeyi kesip Burak’a baktı, ardından direkt içeriye girerek üzerime adımlarken bacağım koltuğa değecek kadar geri adım atmıştım. Karşımda durduğunda burnundan soluyarak “Ona depodan olup olmadığını mı sordun sen?” sert bakan gözleriyle üzerime eğilmişken tane tane sormuştu.

Burak’ın ve benim sesimi kısan artık tanıdık silah patlamasıydı. Çığlığım, Yağızın belimi kavrayarak ben üste olacak şekilde arkadaki koltuğa yatırdığında bizi, verdiğim ilk tepkiydi. Göğsünün sertliğinden başımı kaldıracağımda eliyle engel olup bizi yuvarlayarak sert yere yumuşakça sırtımın değmesini sağladı.

Gözlerimiz birleştiğinde yüzümde gözleri gezindi, alnıma düşen saçımı iterken iyi olduğumdan da emin olmuş gibi üzerimden hafifçe kalkıp silahını elleri arasına aldığında “Buradan çıkmalıyız, yanımdan ayrılma.” Deyişi yüzüme okuduğu bir masal gibiydi.

Başımı salladığımda yerden oturur pozisyona geçerken yakınındaydım. Teni ateşti. Elimi kavradığında tenimin yandığı gibi ona çekildiğini de hissediyorken daha da yakınlaştım. Güvendeydim. “Bir dediğimde kapıya koşup ağaçların arkasına saklanarak yoldaki arabaya varacağız. Sorun çıkmazsa ve hızlı hareket edersek on beş dakika.” Dediğinde elim kolunu tutup bana bakmasını sağladığımda çehresi tehlikeyle kararmıştı.

“Burak?” dediğimde bal gözlerle arkamızda elindeki silahı camdan sıkmasına şahit olduk.

“Emin ol o kendi başının çaresine bakar. Yakın dur.”

Yağız’ın üç el sıkışıyla kapıdan koşarak çıktığımızda evden hızla uzaklaşmıştık. Koşmanın ya da ölümden korkmanın etkisi ile atan kalbim beni zorlarken karnımda hissettiğim kramplar atağın habercisiydi. Dediği gibi kısa sürede hızlı hareketlerle patika yoldaki tanıdık arabasını görebiliyorken ağaçları siper olarak kullanmamı kabaca söylemişti.

“Bu seferkiler kim!?” dediğimde elimi büyük elleri arasından hızla çekmiştim. Ellerimi göğsümde birleştirdiğimde ağaçlardan uzaklaştım. Bana emir vermeyi de kesmeliydi! Silah sesleri duyulmaz hale geldiğinde gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. Hala hayattasın, Yağızla güvendesin.

“Ne yapıyorsun sen, oradan uzak dur uçurum orası ve ağaç gövdelerini siper olarak kullan.” Dediğinde onu dinlemeyerek hızla tanıdık arabaya adım almaya devam ettim. Silahların içine at ardından siper için ağaçları kullan de, oldu! Tek isteğim birkaç adım uzağımdaki arabaya sapsağlam binmek ve Umayla sarılmaktı; lanet gün daha da berbat olarak gidiyordu ve yalnızlığım içimdeki boşlukta sallanırken bana zarar veriyordu. Ağlamak istiyordum, zorunda bırakılmışlığıma ve hayatıma ağlamak istiyordum.

Kolumdan tutup çekilmem, ağaca değerek yanımızdan geçen mermi, Yağızın sırtı ağaca yaslıyken beni önünde tutarak belimi sarmalayıp bizi tek vücut yapması bir andayken sesim çıkmıyordu ama kalbim...Sesini duyabiliyor muydu?

“Kızı ıskaladım. Adamlara seslen bu taraftan!” Yerimizi belli ettiğimi bağırıp bana silah sıkan adam diğerlerini buraya yönlendirmek için bağırıyordu. Şimdi sıçmıştım.

“Sana ağaç gövdelerini siper olarak kullanmanı söyledim.” Yağız’ın dişlerinin arasından döküldüğünde cümleler, nihayet ona bakabilecek cesareti toplamıştım.

“Bende depo yüzünden bir yerlerimde silah patlamasını istemediğimi söyledim!” dediğimde kaşlarım çatılmıştı. Başını bana daha da eğerken gözlerini kapattığında çenesinin gerginliğinden dişlerini sıktığını anlayabiliyordum, kontrollü olmaya çalışıyordu. Gözlerini açtığında bariz siniri görebilecekken bu kadar yakından gördüğüm gözlerinin güzelliği karşısında nutkum tutuldu. Müptela olunacak gözler.

“Seni bıraktığım an arkandaki uçurumdan düşersin,” belimi saran parmakları gevşerken arkamdaki boşluğu fark etmiş ve ellerimi boynuna sarmıştım bile. “emirlerime uymadığını da varsayarsak-“

“Ne!” derken mümkünmüş gibi daha da yanaştım ona. Kokusu ciğerlerime şölen yaptırırken teninin sıcaklığı parmaklarımı karıncalandırıyordu ve her konumda nasıl bu vaziyete geliyordum bilmiyordum. “Derdin beni uçurumdan atmak mı yoksa birazdan buraya bizi öldürmek için gelecek olanlar mı!?”

“Sensin.” Dediğinde sert sesine karşın yüzüne bakakaldım, imasını anlamamıştım. Kadife sesiyle derdinin ben olduğunu söylemişti, uçurum kenarında böyle bir anda…”Senin emirlerime uymaman.” Bu adam tehlikeyi hiçe sayıp bencillik yapabilecek kadar deliydi!

“Farkında değilsindir diye söylüyorum adamlar buraya gelecek, bizi öldürmeye! Hatırlatırım ki sen bu işi normal karşılayabilirsin ama ben uçurum kenarında sana tutunup güveniyorum, silahlara da hala alışamadım, ailem beni unutmuş gibi ve lanet Ertunga’dan kaçarken buradayım! Yani berbat bir gün geçiriyorum ve deli gibi korkuyorum!”

Yüzümü inceleyip dolgun dudaklarını yaladıktan sonra söylediği tek şey “Emirlerime uy.” Olmuştu.

Elimi kavradığında gelen adamların ayak seslerini duyulabiliyordum, hızla arabanın önüne gelmiş benim kapımı açarak etrafı kolaçan ederken binmemi bekliyordu. Araca bindiğimde aldığım nefes, kapının kapanma sesiyle bir gelen silah sesi yarıda kesilirken koltukta kaydım, Yağız’ında silahından çıkan kurşun sesleri ile araca bindiğinde ettiği küfrü algılayamadım. Hızla çalıştırdığı araç aynı hızla patika yolda devam ediyordu.

“Ne var Deniz?” dediğinde telefondaki ses arabaya yayıldı.

“Yağız, Gürkan bu gün ki baskını duymuş saldırı emri vermiş dikkat et.” Orman yolundan asfalta çıktığımızda arkadan gelen silah sesiyle Yağız başımı eğmemi söylediğinde. “Ha siktir buldular mı lan sizi? Urla da ki depoya geçiyorum Atıflar ile, oraya saldırmış piç.”

“Neden?” dediğimde artık silah seslerini duymuyordum. Bana saniyelik bakan yüzden gözlerimi çekmeden telefondakine “Neden saldırmış?” derken kalbim çıkacaktı.

“Yeni depo kızları!” Sesindeki mutluluk gerçekti. “Umay’la konuştum, sen Eftelya olmalısın. En kısa zamanda yüz yüze gelip nasıl bu adamı ailelerinizi görmeye ikna ettiğini anlatmalısın.”

“Uzatma.” Yağız’ın kurduğu cümle ne demek istediğini sormamı yutmam neden olmuştu. “Depoya geçip hallet, haber verirsin. Kapatıyorum.”

“Hayır, hayır.” Dediğimde sıcak elini havada yakaladım, artık güvendeydik. “Bu sefer neden saldırdıklarını öğreneceğim.”

“Önce kendini korumayı öğren sen.”

“Fanus odadan çıktığımızdan bu yana öğreniyoruz zaten, ne hikmetse!? Ailem için size çene çalarken bu işe başladığımızı da unutuyorsun.” Elini tutmayı bıraktığımda kollarımı önümde bağladım. “Merak etme yakında sana ihtiyacım olmayacak.”

Araba hızını arttırırken “İhtiyaçtan daha öte olacak.” Cümlesindeki imayı ya da sırıtmasını anlamadım.

“Dinlemesi bile çok zevkli aile kavganızı bölerek, sorun var.” Deniz olduğunu öğrendiğim ve fanus odadan çıktığımızdan beri sadece telefonda olan sesin varlığını unutmuştum. “Gürkan’ın adamları hastanede ifade verecek kadar iyi olmuşlar.”

“Ötmezler, Gürkan kendi elleriyle bizi bitirmek istiyor.”

“Adnan Amcaya yaptığı gibi seni de tek kurşunda,” Deniz cümlesini bitiremeden telefonu suratına kapatmıştı, cümlede ne demek istediğini anlamasam dahi Yağızın gerilen bedeni ile gaza basmasını izlemiştim.

**

Eve geleli tam iki saat olmuştu. Yıkanmış, arkadaşımla konuşmuş ve sarılmıştım; Soyes ailesi de benim ailem gibi her şeyin yolunda gittiği bir gün yaşarken görmüş onları ve Ertunga’nın tehdidini anlattığımda ağlamamız son bulup öfkeye bürünmüştük. Denizle konuştuğunu bana anlatmıştı ve onunla da arkadaş olarak içlerine sızabileceğimizden bahsetmişti; saldırıyı anlattığımda ise Adnan Sayar’ın, Yağız’ın babası olduğunu ve sorunlu bir ölümü olduğunu öğrenmiş Arazdan. Bu kadar curcuna ve Yağız’a saldırılmasının nedenini de bu şekilde açıklamış Umay’a.

Yorgundum. Korkuyordum. Yalnızdım. Kalbimdeki tek istek Yağız ile aynı yerde olmaktı, güvende hissetmek istiyordum. Duvarlarımın arkasındaki ki kız bile anlam veremezken o da ne kadar güvende hissettiğimizi biliyordu.

Her şeyin içinde ve tüm yorgunluğumla salondaki koltukta halıyı izlerken, karşıdaki masada Arazla Umay’ın menemen soğanlı mı soğansız mı kavgasını dinliyormuş gibi yapıyordum. Saldırmalarının tek sebebi telefondaki ses Deniz’in, Gürkan’ın Adnan isimli kişinin ölümüne neden olmuş olmasını söylemesi ve bugün gittikleri baskına karşılık olarak göz dağı vermeye çalıştıklarıydı.

Aklım almıyordu, ailem nasıl her şey yolunda gibi devam edilebiliyordu ya da bu insanlar…nasıl bu kadar rahat konuşabiliyordu? Bileğimdeki bu kuş kabul demekti ama bağlılık? Derin bir nefes alırken tırnaklarımı avuç içime batırdım, sütlü kahvemden bir yudum aldığımda başım ağrıyordu düşünmekten.

“Menemeni soğanlı mı soğansız mı sorusunu geçin; yumurtalı mı yumurtasız mı?” diyen telefondaki, üçüncü kişinin artık tanıdık sesine odaklandım. Deniz. “Urla da ki depoyu hallettikten sonra tartıştığımız konuya bak!“

“Yumurtasız.” Dedi Araz.

“Yumurtasız, domates biber yersin. Kendine gel adam!” Umay yanıma adımlayıp tartışmayı iki adama bırakmıştı. Üstündeki pembe tişört beni gülümsetirken gözlerindeki gerginlik çok tanıdıktı. “Kafamı dağıtmıyorum.” Koltuğa kendini bıraktı. “Ailemi gördüm, her şey çok normaldi Eftelya. Ali’nin boyu uzamış, ablasını hiç merak etmiyor mu?”

“Fazla normal.” Kahvemi sehpaya bırakırken boğazımı saran ellerin görünmesini istedim. “Üç aydır yokuz Umay, bizi hiç aramadılar mı? Polise de mi gitmediler ya da Ekrem Savcıya? Adamın koklayarak ceset ve mermiyi bulduğu hikayesini hatırlıyor musun, bizi neden bulmuyor?”

“Bizi aramayı bırakmamışlardır değil mi?” Sessizleştiğinde gelen özgüvensizliğini sadece Mehmet Amca ile sorun yaşarken görürdüm, ailesinin onu aramayacağından mı endişe ediyordu? Endişeli gözleri salonda gezip Arazda durdu. “Artık bu depoya ve insanlara bağlıyız, ailelerimizi korumak için hem de. Biz onları korumaya çalışırken bizi unutmazlar değil mi?”

“Unutmazlar ama bizi aramayı da bırakmamaları gerekiyor. Belli ki artık bu insanların yanındayız.” Sesimdeki kabullenme canımı sıkıyordu, Umay’ın cevap vermeyip Araz’ı izlediğini fark ettiğimde hayretle “Saçmalama!?”

“Sessiz ol! Saçmaladığım falan yok, çok çekici ve göründüğünün aksine eğlenceli. Bu gün ailemin yanından sonra bana çilekli milkshake ısmarladı…O esnada sen Ertunga’dan kaçıyordun.”

Sesindeki suçluluk ile elini tuttuğumda “Bizim suçumuz değil ki, onlar zaten hep asiliğimi sorun olacağını biliyorlardı. Yağız da Ertunga’nın görevde olduğunu söyledi, her ne demekse.” Gülümsediğimde suçluluğunun kayboluşunu izledim. “İyiyim Umay.” Gülümsediğinde merakla Araz’ı işaret ederek “Ne konuştunuz?” demiştim.

“Deponun ilk ve herkesi titreten başkanı Adnan Sayar’ı Gürkan denilen adam öldürmüş, yani o tetiğe basmış arkasında başka adamlarında olduğunu söyledi.” Etrafta göz gezdirdikten sonra alçak sesle devam etti. “Nasıl bilmiyorum ama yıllardır anlaşma mı ne varmış aralarında, hiçe sayıp vurmuş adamı. Gürkan’ın bunu asla yapamayacağını, tetiği çektirenin başkaları olduğunu söyledi, araştırıyorlarmış hala. Konuyu hızla kapattı sonra.” Gözleri Araz’ı süzerken dudaklarında oluşan gülümseme gözlerimi büyütmeme neden olduğunda, ellerini tutarak bana bakmasını sağaldığımda başımı iki yana sallıyordum. “Of bir şey yok aramızda sadece…ne kadar gölge gibi görünse dahi o buradaki en iyi kişi; ilgili ve sıcak biri.” Nefesini bıraktı, gözlerini saniyelik kapattıktan sonra bana döndü. “Kaybolan Tam Kan, bunu duydun mu?”

“Hayır,”

“Bahsettiğinde göre depo halkına umut olan biri varmış bu biraz efsane gibi yayılmış gerçi. Depo ilaç üretiyormuş; Sayar Holding bünyesinde gelişmedeymiş bu, ‘Anka’ adı ile sunuluyormuş piyasaya. Bu Kaybolan Tam Kan dedikleri ise bu ilaçların etki etmediği ve hastalık olan kişiymiş.”

Kaşlarım çatık “Anka,” dediğimde bilekliğime baktım, bana sabah verdiği merhem kendi ilaçlarıydı ve onlar her yerdeydi. “Hastalığı olan biri nasıl umut olur ki?”

Omuz silktiğinde “Araz konuyu kapattı, söylediklerinin hepsi bu kadar; burası düşündüğümüzden çok daha farklı bir yer Eftelya.” Derin nefesi tırnak etlerini geriye itmesi ile sonuçlanırken. “Bu insanlara uyum sağladım, her zamanki gibi kolayca oldu. Bu kötü bir şey mi?”

Onu omzundan iterken gözleri benimle buluştu. “Biraz senin gibi olsaydım bu gün de bunları yaşamaz, Ertunga ile uğraşmaz ve daha kolay adapte olabilirdim Umay.” Gülümsediğimde aynı tepkiyi verdi bana. “Kötü bir şey değil, en azından birimiz reddetmek yerine kabule geçiyor. Artık onlarlayız, neden bilmiyorum ama ayak uydurmak sana bilgileri getiriyor.”

“Ajan oldum iyice,” sesindeki neşe gülmemi sağlarken ellerimiz birbirine güç vermek için birleşmişti. “iyi ki varsın Eftelya.”

“Sende iyi ki varsın,”

“Kes Ertunga!” Dediğinde sinirle bahçeden içeriye giriyordu Yağız. “Görüşeceğiz”

Yağız Sayar. Adnan Sayar. Deponun ilk ve korku salan başkanı. Gürkan’ın durmadan saldırması, Yağız’ı öldürmek istemesi… Gürkan, Yağız’ın babasının katiliydi ve bal gözler de intikam almak istiyordu. Önce Gürkan’ı sonrasında tetiği çekecek cesareti ona veren adamlardan intikam almak istiyordu.

“Simurgların en en en ateşlisinin sesini de duyduk sonunda” sesi telefondan salona neşeyle yayılıyordu.

“Kes Deniz, emniyetteki olayı anlat.” Derken Yağız tüm gerginliği ile hoparlördeki telefona adım alıyordu.

“Karakolda da işler halloldu. Otopsilerde jilet! Tekrar ellerine ulaşmıştır, üçüncü oldu artık öldüklerine kesin inanırlar aramayı da bırak-“ derken sesi ciddileşmişti. Yağız hoparlör kapatıp kulağına koyduğunda dik dik Araz’a bakıyordu.

Araz’ın gözleri bize döndüğünde çoktan eliyle gösterdiği bahçeye adım alıyorduk. Serin hava tenime dokunduğunda içeride bıraktığım gerginlik hala göğüs kafesimdeydi, Umay çitleri aşıp içeri girmiş kahverengi kedinin yanına adımlamıştı.

“Neden ona Simurg diyorlar?” dediğimde durmuştuk. Boş kahvelerin odağı kahverengi kediyi sıkıştırıp onunla konuşan Umay’dan bana döndüğünde yüzündeki gülümseme yerini ciddiyete bıraktı. Birbirlerinden hoşlanıyorlar mıydı?

“Adnan Amca’nın, Yağız’ın babasının, ölümünden sonra depo kan kaybetmeye başladı. Saldırılar, depoyu yok etmek istemeleri, tuzaklar, tehditler, ölümler…” dediğinde o günleri hatırlıyor gibi çimlere dalmıştı. “Yediği kurşundan zehirlenme tehlikesi varken hastaneden çıkıp deponun başına geçti Yağız. Acısı gibi hayatını da hiçe sayıp depoyu ve halkı şahlandırdı, Adnan Sayar’ın oğlu olduğunu o gün kanıtladı.” Gözleri bana döndü. “Yağız küllerinden tekrar tekrar kendini yaratıp depoyu inşa etti.”

“Babası nasıl öldü?”

“Gözünün önünde vurdul-“ diyen Araz’ın sesini “Seni ilgilendirmez.” Derken bize adımlayan Yağız’ın katı sesi kesti, o kadar sinirliydi ki kaşları geldiğimizden beri hiç normale dönmemişti. “Enes ilaçları nasıl ve neden ürettiğimizi ‘bildiği kadarıyla’ anlatacakmış Barbar’a. Bunu öğrenmemeli Araz. Enes’in ‘bildiği kadarıyla’ ağzını kapatması için ikinci ihtarı gönderiyorum ona. Üçüncüde tepesine çökerim.”

“Puşt bir de zarar verebileceğini konuşuyormuş, halledeceğim ben.” Diyen Araz katıydı, çıkarttığı telefonu ile sayıların kaydığı ekranı görsem dahi hızla içeriye adımlamasını izledim. Umay da içeriye adım alırken arkasından Araz onu fark edip gülümsedi.

“Artık depodan biriyim, üzerime sırf babanın ölümü yüzünden de silahlar sıkıldı.” derken göğsümde birleştirmiştim ellerimi. “Sence beni ilgilendirmez mi?”

“Depodan birisin, halktan değil.”

“Ne demek bu!?” derken ellerim iki yana sallanmış, eve attığı hızlı adımlarını izliyordum.

Arkasına bakma zahmetine bile girmeden “Halktan olmaya hak kazanmadın, sadece depodan birisin demek.” Dediğinde kaşlarım çatık eve girişini izlemiştim.

**

Yataktan hızla doğrulduğumda silah sesinin olmaması gibi beni öldürmeye çalışan adamlarda yoktu. Su içtiğimde yanımda mışıl mışıl uyuyan Umay’ı rahatsız etmeden odadan çıktım. O bahçede bunları düşündükten sonra uyumak doğru bir karar değildi.

Aşağı ineceğimde aralık kapıdan bakmamı sağlayan seslerdi, Yağız’ın sırtı bana dönükken kapıyı aralayarak içeri girdim.

“Konuşabilir miyiz?” sesimle bana dönüp viskisinden bir yudum aldı, gözlerim loş odada göğsüne gelen tahta dolap üzerine yayılmış pamuklar ve ilaçlarda gezdi.

“Konuş.” Derken Yağız önüne dönmüştü.

Üç ayaklı abajurla aydınlanan odada yatağın hemen karşısında dört katlı yüksek çekmeceler üzerinde ayna olan yere adımladım. Stresle elim aynanın önündeki yüzük kutusuna gidip açtığında; kullanıldığı yüzükteki çiziklerden belli olurken temizletilmiş gibi parlasa da üzerinde kırmızı siyah renklerinde ufak damlalar kurumuştu. Kan mıydı?

Kutudaki, dikkatli bakmazsan alyans sanabileceğin incelikte özel tasarım yüzüğü elime aldım. Gri yüzükte, bileğimdeki kuş modeli ortaya gömülmüş dikdörtgen siyah taşın yanlarında birbirlerine uçarmış gibi işlenmişti. Estetik, zarif ve göz alıcı.

Aramıza yıldırım gibi düşen sesiyle “Bırak onu hemen!” derken Yağız’ın yanıma adımlamasına gerek yoktu, ses tonu ve bakışları güzel yüzüğü yerine koyarak kutuyu aldığım yere bırakmamı sağlamıştı bile.

“Senin mi? Çok güzelmiş. Kuşlar deponun sembolü neden takmıyorsun?” derken teşekkürümü erteleyerek şirin gözükmeye çalışıyordum.

“Babamın.”

“Ben bilmiyordum özür dilerim.” Ellerimi önümde suçlu gibi birleştirmemin en büyük nedeni bana bakan gözleri ve birazdan yapacağım şeydi. “Yani babanın tabi, takıp takmamakta sana kalmış, “

“Cesedinin üzerinden çıkarttım o yüzüğü.” Sesi dümdüzdü oysa ben seslice yutkundum. “O günden beri de bir kez olsun takmadım, üzerindeki kanını da temizlemedim.” Yüzüğün üzerindeki ufak kurumuş damlalar babasının kanıydı…

“Neden?” boş bulunup kurduğum cümleye dişlerimi sıktım ama onun bakışları önündeki işle uğraşmaya devam etti. Sana ne, hadsiz misin sen? diyen duvar arkasındaki kıza hak verdim.

“Son sözleri o yüzüğün içindeki bilgileri sadece depo için değil koca bir halk için korumamdı. O ölüyor, ben kan kaybediyorken tek isteği, ” Dediğinde viskisinden yudum aldı “son sözleri depo içindi.”

“Nasıl?” Havada kalan sorumla bu odaya gelme hedefime döndüm. “Ne kadar bizi fanus odada tuttuğunuz için sizi boğmak istesem de teşekkür ederim. Birden fazla kez beni kurtardığın için.” Cevap vermedi, benimle konuşması için ne yapmalıydım? Dudaklarımı yalayarak utancımı içime gömüp hissettiklerimle hareket ettim. “Burada koltukta yatabilir miyim? Seninle güvende hissediyorum.”

Güvende hissetmek… Tatmayı böylesine uçurum bir adamdan beklemediğim, paramparça olmuş hissim şimdi onunla birleşip beni ona çekiyordu. Teni gibi.

“Uyuyamıyorum,” diye açıklamaya başladığımda Yağız’ın hayır diyen kesin cevabına kaşlarımı çattım. “Senin, sizin o deponuz yüzünden bu haldeyim! Silah sesleri yanı başımdaymış gibi sürekli kalktığımdan uyuyamıyorken sen-“ parlamamı umursamazken tişörtünü çıkarmış koluna yara bandı yapıştırıp pamuğu vücudunun sol yan kaburgalarının bitimine götürdüğünde yanına adım alırken endişeyle “Vuruldun mu!? Neden söylemiyorsun?” elini iterek ufak sıyrıktan akan kurumuş kana bakıyordum.

“Büyütme.”

“Benim yüzümden.” Derken kolunda kurumuş kana rağmen yapıştırdığı yara bandını çıkarttım, hafif bir kan vardı.

Önündeki pansuman malzemelerini alıp yatağa yönlendirdiğimde onu, karnımdaki kramp bir atak mı yoksa hissettiğim üzüntüden miydi bilmiyordum. Oturduğumuzda viskisini yudumlarken gözlerini üzerimden ayırmıyordu, ilk defa pansuman yapmayacaktım; okulda her kavgamdan sonra kendime de yapardım ama ona yapmak… tüm soğuk görüntüsüne rağmen teni ateşti, benim yüzümden yara alması mı yoksa gerçekten onu önemsediğim için mi bilmediğim bu endişe ise derin nefes almama yetiyordu.

Ailem sanki hiç beni kaybetmemişler gibi devam ediyorlardı, aleni şekilde depodan tehdit alıyordum ve buraya mecburduk. Burası dışında nereye gidilirdi bilmiyordum, lig dedikleri insanların bizi bulabilme ihtimalleri ödümü kopartıyordu ve boğazıma sarılmış parmaklar bu adamın yanındayken hafifliyordu. Ona bağlanıyor muydum? İçimdeki o hissi…güveni bana nasıl verebilmişti bu kadar tehlikeye sokarken bizi?

“Ne zaman oldu?” derken kaburgasındaki kurumuş kanla yaranın etrafını temizliyordum.

“Ağacın arkasına seni çektiğimde kolumu, arabaya bindiğinde de kaburgamı sıyırdı. “

“Özür dilerim.”

“Dileme. Abartma da. Asıl hedef sendin, ben siper olduğum için sıyırdı.”

“Hedef ben miydim?”

Başını sallarken loş ışığın tenine değmesi içimde bir şeyin akmasına neden oldu. “Depodansın. Üstelik benimle birden fazla kez göründün Eftelya, artık tüm radarlar sana dönük ve tüm silahlar seni hedef almak istiyor.” Derin bir nefes aldığımda bunu konuşmak istemiyordum, içkisi dudaklarına giderken yarım ağızla. “Özellikle Karga’nın.” Demesini duymazdan geldim.

“Ailem,” sesimdeki çatlama ile boğazımı temizledim, gözlerini kırpmadan bana bakıyordu. “bu gün her şey normalmiş gibi rutinlerinde devam ediyorlardı.” Sessizliği ile devam ettiğimde ne diyeceğimi bilmiyordum bile. “Ertunga’nın ima ettiği gibi bizi unutmuş olamazlar değil mi? Ya da en çok birbirlerini sevdikleri için bizi unutmuşta olamazlar değil mi?”

“Şüphe,”

“Hayır. Bizi sevdiklerini biliyorum yalnızca,”

“Şüphe, zehirli bir yılandır Eftelya; bir kere içine düşüp damarlarında dolaşmaya başladı mı zehrini akıtana kadar rahat bırakmaz seni.”

“Şüphe ettin mi hiç?”

Göğsü inip kalkarken tenine bakmaktan alıkoyuyordum kendimi. “Ediyorum.” Derken gözleri yüzümün her santimini zihnine kazıdı.

“Depoya ayak uyduramayacağımızdan mı?”

“Konuşmaktan işini bitiremedin,” dudağının kenarının yukarıya kalkması ile tekleyen kalbimi duyabiliyor muydu? “depoda yaralanan olursa seni sağlık ekibine vermemeliyiz.”

“Kurşun yemişsin sol yanından ama bi şakalar bi şakalar.”

Yüzümde gerçek ve huzurlu bir gülümseme ile gözlerimi ondan çektim. Sağ omzundaki sıyrığa geçmeden belirgin köprücük kemiğinin hemen yanındaki ufak ama derisinin büzülmesine neden olmuş kurşun yarasına soğuk parmaklarımla belli belirsiz dokundum. Teninin güzelliği ve pürüzsüzlüğünü bozamıyordu.

Parmakları elimi kavrayarak yaraya tam dokundurmasıyla gözlerim beni dikkatle izleyen bal gözleriyle tekrar buluştuğunda kısık sesiyle “Hisset.” demesine yutkundum. Bu gün o uçurum kenarında hissetmek gibiydi ona dokunmak, tenim ona çekilip yanıyor gibi ama güven etrafımı sararken uçurumdan ittirilmeyi göze olabilecek kadar cesaret verici.

“Bu nasıl oldu?”

“Babamı öldürdüklerinde beni de sağ çıkartmak istemediler. Adnan Sayar olsa dahi zarar verilebileceğini, babamın gözlerinin içine bakarak beni vurduklarında ispatlamak istediler.” Çenesi kasılırken kemikli yüzünden geçen duygusu algılayamamamın nedeni hala temasta olmamızdı. Kalbim tekliyor, midem mutlulukla karıncalanıyordu ve sonunda Yağız Sayar benimle konuşuyordu; onu deli gibi merak ediyordum, bu gece buraya gelmem tüm dengelerimi şaşırtıyordu ve duvarlarımın şeffaflığı bu dengesizliğin en büyük emaresiydi. “Depoya, bu dünyaya, anneme, aslında herkese vermek istedikleri mesajı paslanmış kurşunla babamın gözü önünde bana sıkarak verdiler.”

“Baban nasıl öldü Yağız?”

“Depoda.” Onun sert yüzü benim nefesimi bırakmamla tanıştığında gözleri yüzümde gezdi. “Gürkan denilen puştu silahın başına koymuşlar ama o tetiğin arkasında bambaşka yüzler var. Onları da bulacağım ama önce Gürkan’ı.” Gözleri gözlerimdeyken intikam arzusunu teninde hissettim, daha kısık sesiyle kendine söylüyor gibi devam etti. “Önce babamı gözlerimin önünde vuran piç Gürkan’ı.”

“Gürkan denilen adam beni öldürmek mi istiyor?” dediğimde elimi kurtarmış, kalbimin sesini duymamasını umut ederek koluna yara bandını zorla takmıştım. “Yani bizi?”

“Depodansın, zarar verilirse prestij düşer ve depoya da zarar verileceğinin kanıtı olursun.” Dediğinde viskisinden bir yudum almışken zarar vermek isteyen herkes biraz ölümü tadar diyen duvarlar arkasındaki kızdı “Üstelik yanımda göründün. Sadece Gürkan değil artık herkes seni öldürmek istiyor.” Yutkundum sesim çıkmadı, odadan çıkmak için ayağa kalktığımda. “Yatağa geç.”

“Koltukta yatıp yatamayacağımı sorduğumda hayır dedin, ki zaten hem yaralısın sen-“

“Kedi götünü görmüş yara zannetmiş.” Alaylı cümlesiyle yataktan kalıp çarşafı açtığında “Koltukta değil, yatakta yatacaksın.”

Karşı çıkmak için ağzımı açtığımda beni susturması bir bakışına ve başını paslı kurşunu yemiş olduğu göğsüne doğru yatırmasıyla olmuştu. Nefesimi dışarıya bırakarak adım alıp yatağa girdiğimde “Sen?” demem kalbimin deli gibi attığını unutmaya çalışmamdandı. O nerede yatacaktı, yaralıydı…Üstelik sadece fiziksel olarak değil, babasını kaybetmiş ve ruhuna yara almıştı.

“Uyu. Yarın neyin içinde kalacağını bilmiyorsun.”

“Bana emir vermeyi kes artık!” diye birden parladığımda çarşafı üzerime örten eli durmuştu, gözleri böyle bende oyalandığında ne düşündüğünü merak ediyordum; yatağa yatacağım şekilde yavaşça üzerime eğilmişti. Kokusu baş döndürücüydü. Yüzü ve kendi gibi.

“Ses tonuna dikkat et” Tane tane söylediğinde dahi sesi sertti. ”ve uyu.”

Bedenim rahat yatağı kabul edip gevşerken doğrulması ile derin bir nefes alıp hızla gözlerimi kapattım. Güvende hissediyordum. Silah sesleri olmayacaktı, olsa bile hallederdi; bu içimdeki yalnızlığı duvarlarımın arkasına gizlendiği tek yer onun yanıydı, boğazımda eller yoktu. Yanlış yerdeki doğru kişi, zihnimden geçen Umay’ın cümlesi ile derin bir nefes aldım.

Elini yakaladığımda soğuk parmaklarım teni ile ısınmaya başlamıştı. “Gitmeyi öğrenmemi söyledin ama lütfen sen bir yere gitme.” Benden bağımsız çıkan cümleler sesimdeki uykuyu gözler önüne seriyordu. “Güvende hissediyorum.”

“Niyetim yok.” Saçımda parmakları gezindiğinde gülümsememe engel olamadım “O gün geldiğinde sen gitmeyi öğrenmiş olacak mısın?” Ne demek istediğini sormak istesem de boğazımdan anlaşılmayan sesler çıkmıştı “Uyu Simurg

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

17okunma 4beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 152

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileAile SırlarıajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanneanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkb×bbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyübüyücücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramDuygusaldüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceejderhaenemies to loversFantastik#felsefefutbolGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgüchayatHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİsFadİş Yeri AşkıKaderKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurgukurtadamKüçük KasabaLanetliselise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMahalle KurgusuMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililikSaraysavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkyetimhaneZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18