7. bölüm · Geçmişin Öfkesi

7.Bölüm

Can Polat

7.Bölüm

Güneş artık batmış etrafı aydınlatmıyor; gece her yeri etkisi altına almıştı. Hal böyle olunca kafenin yoğunluğu azalmaya başlamış, bu da bizi yavaş yavaş rahatlatmıştı. Masalarda kalan birkaç kişi fısıltılar halinde konuşuyor, mekan günün yorgunluğunu sessizce üstünden atıyordu.
Hepimiz farklı işlerle uğraşıyorduk; Can kasaya bakıyordu. Serra, kalkan müşterilerin masalarındaki arta kalanları temizliyordu. Eylül’de ona yardım ediyordu. Bende tezgahtaki eksiklere bakıyordum. Hatta Faruk’ta bize yardım ediyordu. İyi çocuğa benziyordu, sıcakkanlıydı.
‘’Ay öldüm vallah.’’ Demişti Serra, elindeki tepsiyle önümden geçip mutfağa yürüdü. Sadece gülümsemekle yetindim. Geri tezgaha baktığımda eksikler kurabiyelerdi. Tezgahın camını kapatıp annemlerin yanına gittim. ‘’Mine Teyze? Kurabiyeler tükenmiş bilgin olsun.’’
Bana baktılar. ‘’Tamam kızım.’’ Dedi ve bana yaklaşmam için hareket yaptı. Bende eğildim hafifçe.
‘’Son müşteri gittikten sonra, bizim işimiz var. Siz takılırsın burada tamam mı?’’ dedi. Bu saatte ne işi ki? Doğruldum ve olumlu anlamda kafamı sallayıp Can’ın yanına yürüdüm. Elindeki bezle kahve yaptığı yerleri silmekle meşguldü rahatsız etmeden köşedeki kolana sırtımı yasladım.
Son kalan masada hareketlenme oldu. Kasaya doğru yürürken Can elindeki işi bırakıp kasa tarafına geçti. Bende onun yarım bıraktığı işi halletmek için bezi elime alıp işe koyuldum.
‘’İyi Akşamlar.’’ Demiştiler birbirlerine ve kafeden çıkmışlardı. Can artık kasadaki paraları toplamaya başlamıştı. O toplarken bende bezle işimi bitirmiştim ve bezi arka tarafa götürüp bırakıp geri geldim.
Yorgun bir sesle. ‘’Daha demin öldüm dedim. Onu kafanızdan silin ben şuan öldüm.’’ Kendisini koltuğa bırakmıştı. Yanına gittim ve aynı şekil kendimi bıraktım. Daha sonra Eylül’de…
Annemler ayaklanmıştı. ‘’Çocuklar biz gidiyoruz, işimiz var. Kumru sen söylersin dediğimi.’’ Dedi Mine Teyze ve eşyalarını alıp çıkmışlardı. Hepimiz göz göze geldikten sonra ‘’İşleri varmış ve burada takıla bilirmişiz.’’
‘’Ben kahve yapıyorum. Dayanamayacağım yoksa.’’ Ayaklandı Serra. Kahve makinesinin oraya giderken Eylül ile Faruk’u yalnız bırakmak için bende kalktım, böylece belki konuşurlardı.
Giderken Can seslendi.’’Kanka yardıma gelsene.’’ Dedi ve yanına gittim. ‘’Şunları saysana.’’ Elime 50likleri tutuşturdu. Saymaya başladım; 50, 100, 150… 450… 600… 1350.
‘’1350 var.’’ Dedim ve kenara koydum. Onları da aldı ve elindeki lastiğe sıkıştırıp kasanın altındaki çekmeceye koydu. ‘’İyi iş olmuş bugün.’’ Dedi ve oturduğumuz yere gittik.
Biz otururken Serra, elinde kahve bardaklarıyla geldi ve masaya koyup oturdu. Herkes yorgunluk kahvelerini alıp yudumlamaya başlamıştı.
‘’Faruk bu arada teşekkür ederim yardımların için.’’ Dedi Can, kahve bardağını masaya bırakarak.
‘’Rica ederim. Hem benim içinde bir değişiklik oldu, yoksa bütün gün oturacaktım.’’ Yudum aldı. ‘’Sizi tanımak isterim, tam tanışamadık.’’
Hadi bakalım Eylül ne yapacaktı şimdi? Ufak bir bakış atmıştı bana ama sakin olması için göz kırptım.
‘’Ben tanıtayım bizi o zaman. Ben Can. Okulun Voleybol Takımındayım ve sınıf başkanıyım. Arada anneme yardıma geliyorum. Kendimi tam anlatamam ben ama tanıyınca anlarsın.’’ Dedi ve gülümseyip Serra’yı gösterdi. ‘’ Bu Serra. Aramızdaki delidir. Biraz havalı görünür ama asla öyle değildir ve sakin göründüğüne bakma, damarına basıldığında çok farklı bir insan oluyor.’’ Güldük.
‘’Bu Eylül. Hiç konuşmaz, alışınca konuşur ama alışana kadar o. Çok sakindir, hep olumlu bakar her şeye.’’ Dedi ve Faruk’un gözleri kaydı ona. ‘’Evet fark ettim. Hiç konuşmadı daha demin birkaç soru sordum kısa cevap verdi.’’ Derin derin nefes alışlarını duymuştum.
Can kahvesinden bir yudum aldı. ‘’Bu da Kumru. Dost gibi dosttur. Ne anlatsan dinler, yardımcı olmaya çalışır… Her şeyi yapar. Biri ona kötü davrandığında da ise Serra ile beraber cevabını verirler.’’
Benden böyle bahsetmesi içimi beklemediğim kadar ısıtmıştı. Gülümseyip kahvemden bir yudum almıştım.
‘’Siz baya birbirinizi tamamlıyorsunuz.’’ Dedi Faruk. Yapboz gibiydik biz; birimiz olmayınca yarım kalıyorduk, buruklaşıyor, tamamlanmıyorduk. Belki de Faruk’ta bu yapbozun bir parçası olacaktı, bilemeyiz.
‘’Aynen öyle.’’ Demiştim.
***
Haftanın bitmesine bugünden hariç bir gün kalmıştı; Yaşanan kavgalar, ucu açılmış geçmişin saklı durumları ve aramıza yeni katılan bir kişi… Hafta daha bitmeden epey şey yaşamıştık, bakalım bir yıl boyunca neler olacaktı?
Okulun güvenliğinden geçmiştik. Bahçede ilerleyip binaya giriş yapmıştık. Her kata ayak bastığımızda; nerede ne var? Tanıyorduk. En son kata geldiğimizde sınıfın olduğu koridora girdik ve birkaç adım sonra sınıfa girdik.
‘’Faruk burası boş.’’ Elimle Canların önündeki sırayı gösterip, kendi sırama geçtim ve oturdum.
Sınıf kapısından giren Melisa, Faruk’a bakmıştı. ‘’Sınıfımıza yeni biri gelmiş.’’
Faruk hiç oralı olmamıştı ve kendi halinde takılmaya devam ediyordu. Ders sanırım Kübra Hocaya idi. Defterimi, kalemimi çıkarıp masaya koydum.
‘’Bugün artık merkeze gidip test alalım.’’ Bize doğru dönmüştü.
Faruk, Can’ın omzuna dokunmuştu. ‘’Benim daha hiç kullanmadığım testler var. Veririm istersen.’’ Dedi.
‘’Çok iyi olur. Okul çıkışı alsam olur mu?’’ dedi Can.
Faruk olumlu anlamda kafasını sallamıştı. ‘’Olur.’’
Sınıf kapısı açıldı ve içeri Kübra Hoca girdi. Elinde matematik kitabıyla ve dosyalarıyla. Öğretmenler masasına eşyalarını koydu ve Can’ı yanına çağırdı. Yoklama almaya başlarken Serra bize doğru döndü ve hafif öne eğildi. ‘’Ben birazdan kusabilirim haberiniz olsun.’’ Anlamsız bakışlar atmıştık. Anlamadığımızı anladıktan sonra kaşıyla duvar tarafını gösterdi. Bakışlarımı o tarafa çevirdim. Olaylardan sonra hala nasıl el ele tutuşabiliyorlardı anlamamıştım. Onlar fark etmeden bakışlarımı hemen Serra’ya çevirdim. ‘’Midesizler.’’ Demiştim, tiksinerek.
Can yerine geçmişti ve ders başlamıştı.
Kübra Hoca’nın dediklerini anlattıklarını deftere not etmeye başlamıştık bile. Dersi biraz hızlı alıyordu; nedeni ise ilk günler ders işlememiş olması ve sınav sorularının 5 sorusu bu konudan çıkacak olmasıydı. Herkes pür dikkat hocanın dediklerini hem anlamaya çalışıyordu, hem de yazmaya.
Konuyu anlattıktan sonra bizim yazmamızı beklemişti ve biz yazdıktan sonra kendi yazdıklarını silip, konuyla ilgili sorular yazmaya başlamıştı. ‘’Bu soruları çözün bakalım. Yapamam diye korkmayın deneyin.’’ Dedi ve tahta kalemini parmaklarının arasında dolaştırıp yerine oturmuştu.
Tahtadaki soruları deftere geçirmiştim ve yapmaya koyulmuştum. İlk önce formüllere göz gezdirmiştim. Hemen sonrasında birinci soruyu yapmak için kalemimi oynattım. Sorudaki sayıları formüllere göre yapmıştım ama sonuç çok farklı çıkıyordu. Gözlerimi ilk önce Eylül’e çevirdim hala soruları yazmakla meşguldü. Can’a bakmak için hafif ayaklanmıştım ve defterine baktığımda üçüncü soruya çoktan geçmişti. Geri yerime oturduktan sonra omzunu dürttüm ve bana dönmesini sağladım.
‘’İlk sorunun cevabını ne buldun?’’ dedim ve geri dönüp defterini alıp masama koydu.
Kalemiyle sorduğum soruyu gösterdi. ‘’ eksi yedi buldum.’’
Nerede hata yaptığıma baktığımda; hatanın işaretlerde olduğunu fark ettim ve en baştan yaptım. Bu sefer doğru sonucu bulmuştum.
Diğer sorulara bakmaya başlamıştım. ‘’Evet, kimler yaptı cevapları buldu?’’ Bizler el kaldırmıştık ilk soru için. Gözleriyle bizlere baktıktan sonra hoca, Serra’yı seçmişti.
Serra sırasından kalktı ve hocadan tahta kalemini alıp soruyu çözmeye başladı. İşlemlerini bitirdikten sonra tahta kalemini hocaya verip geri yerine oturdu.
Sonraki soruya sınıftan bir çocuk kalkmıştı ve doğru sonucu bulup geri yerine geçmişti. Sonra Can, ondan sonra Faruk ve en son ben kalkıp çözmüştük.
Hoca yazdıklarını silerken okulun gürültülü zili yankılanmaya başlamıştı ve silgiyi yerine koyup eşyalarını toplamaya başlamıştı. Sınıf giderek boşalırken hocada sınıftan çıkmıştı.
‘’Faruk matematiğin iyiymiş he.’’ Dedi Can. Tepkisini gülümseyerek vermişti.
Serra ayaklanmıştı ve bizlere bakmıştı. ‘’ İki dakika lavaboya gidiyorum. Bir yere giderseniz haber verin.’’ Demişti ve hızlıca çıkıp gitmişti.
Herkes klasik kendi ortamına çekilmişti. Daha deminki sorulara göz gezdirirken gürültülü bir şekilde sınıf kapısı açıldı. ‘’Bak ben bunları harbi fena yaparım.’’ Sesi gür bir şekilde çıkmıştı Serra’nın.
‘’Gene ne oldu kızım?’’ dedim ve ayağa kalktım.
Serra elleriyle saçlarını geriye doğru attırdı. ‘’Lavabodaydım, onlar geldi. Pişkin pişkin bana bakıyorlar ya. Bir şey yapmamak için çıktım hemen.’’ Bunlar asla durmuyorlardı.
‘’Aman sal kızım boş ver onları sen.’’ Dedi Can.
Çantamı elime aldım ve suyumu alacaktım ki; sabah evden çıkarken suyumu almadığımı hatırladım. Cüzdanı aldıktan sonra yerimden kalktım. ‘’Kantinden bir şey isteyen var mı?’’ Hepsi olumsuz anlamda başını sallamıştı.
Koridordan yükselen sesler yakınlaşmıştı ve sınıfın içini doldurmaya başlamıştı. Serra’nın kulağına eğildim. ‘’Çaktırma. Sadece bana ayak uydur.’’ Dedim ve yürümeye başladım.
‘’Serra sana bir kitap demiştim hatırlıyor musun? Çok yakın arkadaşlardan biri diğerinin sevgilisini almaya kalkıyordu.’’ Almaya kalkmamıştı, almıştı. ‘’Buldum o kitabı sana atarım.’’ Dedim ve sınıftan çıktım.
Koridora çıktığımda sınıfın o havası geride kalmış daha farklı hissettirmeye başlamıştı. Ayaklarım beni ezbere götürüyordu. Kantinden yayılan yemek kokuları ve bardak sesleri katları inerken daha da duyuluyordu. Giriş katına geldiğimde, kantine girdim. Hemen bir tane su alıp, parasını ödedim ve adımlarımı bu sefer sınıfa doğru yönlendirmiştim.
‘’Kumru?’’ bu sefer ses bizimkilerden değil Azra’dan gelmişti. Merdivenlerin ucunda beni bekliyordu. Göz devirmiştim ve bizim olduğumuz kata ayağımı basmıştım. ‘’Ne var?’’ dedim sert tonda.
‘’Murathan konusunu bir daha açmayacaksınız.’’ Dedi sert bir şekilde.
Gülümsemekle yetindim. Bu onu çok kızdırmış olacak ki kolumu sıkıca tutup duvara yasladı. ‘’Bir daha Murathan konusunu açmayacaksınız. Son kez uy…’’ Dayanamadım artık ve kolumu hızlıca çekip onu duvara yasladım. ‘’Emin ol bursum olmasaydı çok güzel şeyler yapardım. Ama senin borun anca okulda ötüyor yiyorsa dışarıda gel bana hesap sor.’’ Dedim hafif yaklaşarak. ‘’Bunu Murathan’ı, Melisa’dan almadan önce düşünecektin.’’
Sınıf kapısını itip sınıfa girdim. Sırama geçip oturduğumda Eylül bana doğru döndü. ‘’Bir şey mi oldu? Yüzün bir değişik.’’ Saklayamıyordum.
‘’Azra ile atıştık biraz. Yok, Murathan’ın konu açılmayacak falan dedi. Klasik yani.’’ Dedim ve suyumdan bir yudum aldım.
Serra, Can’ın yerine oturup sırtını yaslamıştı. ‘’Sıkıldım ya.’’ Aynı durumdaydım. ‘’Lütfen ders programı değiştirsinler ya. İlk iki ders matematik ne?’’ Haklıydı.
Okul zili gene kendini belli etmişti ve sınıf dolmaya başlamıştı.
‘’Gel sevgilim oturalım.’’ Sude, Berat’ın koluna girmişti ve sıralarına öyle oturmuşlardı. ‘’Ne oldu Serra? Kıskandın mı?’’
Gene başlıyorduk. ‘’Ben, sizi mi kıskanacağım? Güldürme beni Allah aşkına.’’
Bende dayanamadım. ‘’Kanka? Kıskanman normal.’’ İkimizde gülmüştük.
‘’Komiksiniz.’’ Demişti Sude.
‘’Canım benim. Komik bir şey görmek istiyorsan açarsın telefonundan kamerayı bakarsın.’’ Sabrı kalmamıştı artık.
Berat kafasını bizlere çevirdi. ‘’Laflarınıza dikkat edin.’’ Gerçekten mi?
‘’Ne oldu Berat? Erkeklik gururun mu harlandı?’’ dedi Serra ve sınıfta ‘o’ sesi yankılanmaya başladı.
Berat derin bir nefes almıştı. ‘’Kaşınma!’’
Serra dayanamadı ve ayağa kalktı, bende. ‘’Gel kaşı. Oğlum kız başka birini severken sen nasıl sevgili oluyorsun? Bu nasıl midesizlik lan?’’ Ortamın havası gene gerilmeye başlamıştı.
‘’Ama öyle deme Serra. Sude şimdi bir yalan uydurmuştur.’’ Dedim ve sıramdan çıkıp yanına gittim.
Sırayı ittirdi. Ayaklandı. ‘’Bir daha Sude hakkında konuşmayacaksınız.’’
‘’O sesini bir kes ilk önce.’’ Sesim gür bir şekilde çıkmıştı. ‘’Laf atan sizsiniz şimdi gelmiş diyorsunuz; falan filan. Kendinize gelin.’’
Azra öğretmenler masasının oradan bize bakıyordu. ‘’Bence siz kendinize gelin.’’ Yürümeye başladı. ‘’Ne de olsa… Arkadaş ayağına bir şey yapmıyoruz.’’ İmasını Serra’ya yapmıştı.
‘’Biz birbirimizi tanıyoruz. Aramızda öyle bir şey olduğu yok.’’ Sesini daha da yükseltti. ‘’En azından arkadaşımızın sevgilisini…’’ sınıf kapısı açılmıştı ve hocanın geldiğini gördüğümüzde, yerlerimize dağılmıştık.
Olaylar gene havada kalmıştı. Kübra Hoca gene der anlatmaya başlamış, bize onun anlattıklarını hem de sorularını çözmeye çalışıyorduk.
Dersler zamana göre hızlanmış bir şekilde başlıyor ve bitiyordu. Artık uzunca bir nefes alabileceğimiz zil çalmıştı ve öğlen arası olmuştu.
‘’Açım ne olur hızlı inelim.’’ Dedi Can ve okul merdivenlerini hızlıca inip kantine girdik.
Teker teker sıraya girdik. Yiyeceklerimizi ve içeceklerimizi alıp bahçeye çıkmıştık. Sahanın yanındaki çardağın boş olduğunu görüp oraya doğru gittik.
‘’Afiyet olsun hepinize.’’ Demişti Can.
Tostumdan bir ısırık alıp içeceğimi yudumladım.
Ağzı dolu bir şekilde. ‘’Ya… Ben anlamıyorum bunları.’’ Demişti Serra.
‘’Nefret ediyorum senden he! Ağzın doluyken konuşma.’’ Sesi net çıkmıştı Eylül’ün.
Serra ona dil çıkarmış ve oralı olmayıp yemeğine devam etmişti.
Bahçedeki sesler birbirine karışıyordu; gülmeler, atışmalar, bağırışlar… Hava giderek sıcaklığından ödün veriyor, ağaçlar hafif hışırdayarak ortama uyum sağlıyordu. Bizde bu uyum içinde kendimize bir yer ediniyorduk.
‘’Can çıkışta geleceksin dimi?’’ dedi Faruk ve aramızdaki sessizliği sonunda bozan o oldu.
İçeceğini indirdi. ‘’Gelirim oradan da gene kafeye geçerim.’’
‘’LAN?’’ Serra ayaklandı. Hepimiz şaşırmıştık sonrasında ‘’Kapının oraya bakın.’’
Kafamı o tarafa doğru çevirdiğimde dona kalmıştım. Güvenlikten içeri girmekte olan Murathan’ı görmüştük.
‘’Şaka mı?’’
‘’Geçen seneye hoşbulduk.’’
‘’Geçen sene?’’
En baştan başlıyorduk…