4. bölüm · Geçmişin Öfkesi
4.bölüm
Dersler; boş geçmiş, sadece yoklama alınıp gidilmişti. Zaman yavaşça akmış ve okulun bittiğini haber veren zil artık çalmıştı. Sınıftaki herkes çantasını topluyor, ceketlerini alıyor, okul çıkışı sohbeti yapıyor bazıları da yavaş yavaş sınıftan çıkıyordu.
‘’Bir beş dakika bekleyin ya!’’ dedi telaşlı ve bir o kadarda sakin bir ses tonuyla. Eylül kalktığı gibi geri sıraya oturmuştu, Can duvara yaslanmış telefonuyla ilgilenmeye başlamıştı, ben ise kollarımı birleştirmiş tepesinde bekliyordum.
‘’Hadi da!’’ dedi Can sitemli bir şekilde ve yanımıza doğru geldi. Serra hiç oralı olmamıştı ve işlerine devam ediyordu. Can en son dayanamadı ve Serra’nın kızacağı bir şey yapmıştı. Saçını bozmuştu. Bunu yaptıktan sonra birkaç adım uzaklaşmıştı ve hepimiz dönüp Serra’ya bakmıştık.
‘’YA!’’ diye bütün okulu inletmişti. Ayağa kalkıp eşyalarını rastgele çantasına attı ve fermuarını kapatıp koluna astı.
Can’a döndüm. ‘’Kaça bildiğin kadar kaç’’ dedim, gülerek ve Serra önümden geçip Can’ı kovalamaya başladı.
‘’Acıdım şimdiden çocuğa’’ dedi gülerek Eylül ve koluma girmişti.
Bizde onların peşinden, yavaş yavaş yürüyerek sınıftan, ardından okuldan çıkmıştık. Okulun bahçesine çıktığımızda bizimkileri görmemiştik. Etrafa göz gezdirdik ama ne bir ses, ne de kendileri vardı. Merdivenleri indiğimizde okulun içinden sesler gelmeye başlamıştı ve giderek yükseliyordu. Ardından bizimkileri görmüştük Serra hala kovalıyordu, Can ise en son bir bankın arkasına geçip durmuştu. Bizde onların yanına doğru yürüdük.
‘’CAN! Buraya gel’’ bağırmaya devam ediyordu Serra. Can ise o an kafasını sağa sola sallamış sırıtıyordu. İkisi de bir o yana bir bu yana gidip geliyordu.
Can en son dayanamayıp ‘’Kızım yeter da. Yoruldum’’ demişti nefes nefese. Serra ise hıncını almak istediği gözlerinden okunuyordu. Artık dayanamadım ve Eylül’ün kolundan çıkıp Serra’nın koluna girip, uzaklaştırmıştım.
Okulun bahçesinden sonunda ayrılıp evlere dağılmak için yürümeye başlamıştık.
‘’Akşam sahil mi yapsak?’’ demişti Eylül ve hepimiz şaşkın bir şekilde ona bakmıştık.
‘’Ne? Sen ve sahil fikri…’’ demiştim o an ki şaşkınlığımla. Çünkü Eylül eskiden beri sahili işini sevmezdi. Daha doğrusu sosyalleşmeyi sevmezdi. Bizim için zorla gelir ve yanımızda susup otururdu, bazen de sohbete katılırdı.
‘’Bana uyar’’ demişti Can düz bir sesle. Bizde bu planı onaylamıştık ve yürümeye devam etmiştik.
Çok geçmeden Eylüllerin evine gelmiştik ve aramızdan ayrılan ilk o olmuştu. Daha sonra Serra, ardından Can. Şimdi ise tek evime yürüyor, kulaklığımdan gelen müzik eşliğinde eğlene eğlene gidiyordum. Müziğin sesini son ses yapmıştım ve o an dışarıda ki hiçbir sesi duymuyordum; ne araba, ne insan, ne doğayı…
Müzik bitmişti ve bende artık evimizin oraya gelmiştim. Apartmanın demir kapısının yanında ki şifre yerine, şifreyi girerek içeri girdim. Kulağımda ki kulaklığı alıp boynuma indirdim ve merdivenleri hızlıca çıkıp evin kapısını açmak için çantamdan anahtarı çıkardım. Anahtarı tam kapının kilidine sokarken evin kapısı açıldı. Kapıyı açan annemdi.
‘’Güzel kızının geldiğini anladın dimi’’ dedim, gülmeye başlamıştım ve eve girmiştim.
‘’Tabi ki canım kızım geldiği için değil. Elimdeki çöpü dışarı koymak için açtım kapıyı’’ dedi şakayla karışık bir şekilde. Elindeki çöp kovasını alıp merdivenlerin yanına koydu ve kapıyı kapattı.
‘’Sağ ol anne ya’’ demiştim şaşkın halimle ve o esnada gülüyordum da. Çantamı kenara koyup mutfağa girdim hemen. Kapının arkasında kalan buzdolabının kapağını açtım ve kendime ne yapsam diye düşünmeye başladım. Acaba ne yapsam? Ne yapsam? Ne yapacağımı buldum ve hemen dolaptan domates, peynir vb. şeyleri çıkartıp tezgaha koydum. Ekmek arası yapacaktım hızlı ve pratik. Hemen fırının yanında ki dolaptan kesme tahtasını alıp işe koyuldum. İlk önce ekmeği ortadan ikiye kesip diğerini poşete koydum ve astım. Sonrasında geri kalan tüm malzemeleri halledip ekmeğin içine koyup, üst taraftaki kapılı dolabın kapağını kaldırıp, içinden tabak alıp geri kapattım. Yaptığım ekmek arasını tabağa koyup onu da masaya koydum.
‘’Mutfağı pisletme!’’ annemin sesi yukarı ki kattan gelmişti, ben de ‘’Tamam anne’’ diyerek yanıtımı verdikten sonra dolaptan içecek ve ardından bardak alıp masaya oturdum. Hızlıca yemeği yedim, etrafı da hemencecik toplayıp odama çıktım. Üzerimde ki kıyafetleri kenara koyup siyah bir kot pantolon aldım, üzerine de hafif göbeği gözüken beyaz tişört ve gri hırka. Kıyafetleri üzerime giyip, aynadan kendime bakıp süzüyordum. Saçımı saldım ve sağa sola hafif sallayarak şekillendirdim. Sonra kendimi yatağımın üzerine doğru bırakıp, bizimkilere yazdım.
Her Zaman Olayız
Ben
Kaç gibi buluşuyoruz bakalım?????? (17.43)
Can
Çıkalım isterseniz ben hazırım şuan… (17.43)
Serra
YAAA! Ben daha hazır değilim. Ne olur biraz daha zaman istiyorum? (17.45)
Can
Kızım! Düğüne gitmiyoruz. Alt tarafı sahilde kola çekirdek yapacağız. (17.45)
Kumru? Eylül? Biz çıkalım hadi. (17.46)
Ben
Can! Kaşınma bence. Delirecek gene bu. (17.46) Bu mesajı yazarken kahkaha atmıştım.
Eylül
Ben de şimdi hazırım. Çıkabiliriz. (17.46)
AAA… Serra hazır değil daha. Biz artık yarın çıkarız. Hahahah. Yüksek ihtimalle üçümüz şuan aynı anda gülüyorduk. Serra hep geç hazırlanırdı, biz ise erken. Küçüklükte de böyleydi geç kalan hep o olurdu.
Serra
Takmıyorum bile sizi hahaah (17.47) .
Son mesaja görüldü atıp, telefonumu yastığımın üzerine koydum ve yataktan kalkıp açık olan dolabımın önüne gittim. Üst raftan gri şapkamı alıp kafama yerleştirdim ve hemen yanında ki boy aynamdan kendime baktım. Kombinim artık tamamdı. Dolabımın kapağını kapattım ve yatağımın üstünden telefonumu alıp aşağıya indim. Oturma odasına gidip annemin yanına oturdum ve telefonu elime alıp mesaj yazdım bizimkilere.
Her Zaman Olayız
Ben
SERRAAA . Hazır mısın? (17.58)
Can
Sence hazır mı?
Şuan fotoğraf çekiyordur kendisini hahaah.. (17.58)
Ben çıkıyorum şimdi. Kumru bekle beni (17.59)
Serra
Tamam be! Hazırım çıkalım. Eylül? Beraber geçelim gel bizim oraya. EYLÜL!!!!!! (17.59)
Eylül
Tamamdır. Çıktım ben. (18.00)
Ayaklandım.
‘’Anne? Biz sahile gidiyoruz haberin olsun’’ dedim ve yanına gidip yanağına minik bir öpücük kondurdum. Annem de bana gülümseyerek ‘’Dikkatli olun annem’’ dedi ve hızlıca salondan çıkıp evin kapısını açtım. Ayakkabılarımı giydim ve annemin dışarıya koyduğu çöp kovasındaki poşeti de alıp merdivenlerden indim. Demir kapıyı açtım ve kendimi dışarı attım. Hava sabaha nazaran sıcaktı ama hafif bir esinti vardı. Karşı tarafa çöp atmaya geçip elimde ki çöpü attım ve o sıra zaten Can yanıma doğru gelmişti. Can, üstüne siyah bir tişört onun üstüne lacivert sweatshirt giymişti. Altına ise tişörtünden biraz daha koyu olan lacivert eşofman.
‘’Bekleyelim mi? Yoksa oraya mı gelirler?’’ demişti normal ses tonuyla ve aynı an da bayıra doğru bakmıştık.
‘’Bekleyelim ya. Gelirler şimdi’’ cümlemi bitirdikten hemen sonra, Serra’nın sesini duyduk.
‘’HUHUUU’’ bayırın yukarısından bağırmıştı bize. Canla ikimiz birbirimize bakıp gülmüştük. Serra her zamanki gibi süsünden eksilmiyordu, kırmızı hırka içine beyaz tişört ve siyah pantolonu. Saçını düzleştirmiş ve iki yana ayırmıştı. Eylül ise daha sade kahverengi pantolon ve onun üstüne krem rengi hırka. Saçını atkuyruğu toplamıştı. Yanımıza geldiklerinde ise sahile doğru yola koyulduk. Yola koyulduktan sonra; sohbetler, kahkahalar, şarkı söylemeler…
Birkaç dakika sonra da ara sokaktan çıkıp sahile ulaşmıştık.
‘’O zaman bir kişi gelsin benimle bir şey alalım şurada ki marketten’’ demişti, kafasını arkaya hafif sallamıştı.
‘’Ben gelirim. Hadi!’’ dedim ve Can’ın koluna girip markete doğru yola koyulduk. Karşıdan karşıya geçtikten sonrada marketin içine girdik. Can içecek almak için dolaba doğru gitmişti, ben de cips reyonundaydım. Hm… Acaba ne alsam? Ne alsam? Bütün hepsine bakmıştım ve bir acılı. bir peynirli, bir tane de soğanlı cips alıp kasanın oraya bıraktım. Çekirdek reyonunun oraya gidip çekirdek alıp cipslerin yanına koydum ve Can’ın yanına doğru gittim.
‘’Bir tane yeter dimi?’’ demişti sesi baya kararsız çıkmıştı. Elinde bir tane vardı ama diğeri için…
‘’Yeter ya. Olmadı gelir alırız. He. Bir de bardak alalım’’ dedim ve hızlıca kasanın önüne geldik. Tam ben cüzdanımı çıkartırken Can kolumdan tuttu ve beni geriye doğru hafif itip, kendi cebinden cüzdanını çıkartıp hepsini ödemişti.
‘’Kolay gelsin Selim Amca’’ demiştik aynı anda Can ile. Selim Amca yıllardır bu marketi işletiyordu; çocukluğumuzun bütün anıları bu dükkan ile bağlıydı.
‘’Teşekkürler çocuklar’’ dedi samimi bir şekilde ve her şeyi poşete koyduktan sonra marketten çıkmıştık. Hava hafifçe esmeye başlamıştı. Artık karşıdan karşıya geçmiştik ve bizimkilerin yanına gelip çimlere oturmuştuk. Serra, hemen bardaklara içeceği döküyordu, Eylül ve Can’da cipsleri açıyorlardı, ben ise sadece çekirdeği açıyordum. Hepimiz bardaklarımızı yanımıza aldık ve ortamın keyfini çıkarmaya başladık.
‘’Serra?’’ demişti Eylül ve bir tane çekirdek aldı çıtlatıp poşete atıp ‘’Sen bugün dalarsın diye düşünmüştüm’’ diyerek eklemişti.
‘’Hiç uğraşamazdım kanka.’’dedi, sesinde ki boş vermişlik….
Denizin sesi kulağımıza inceden vuruyor, sanki bir şey anlatıyor. Sahilde ki insanlar; bazıları taş duvardan ayaklarını sarkıtmış, bazıları bisiklet sürüyor, bazıları ailesiyle oturmuş, bazıları ise tekti ve sadece kulaklığı vardı, hepsinin tek derdi anın tadını çıkarmaktı. Ay gittikçe kendini belli edip yıldızların yanında yerini belli ediyordu. Böyle güzel bir hissi mahfeden bir korna sesi ve bir adam sesiydi.
‘’O BORCU ÖDEYECEKSİNİZ’’ ortamın havası bir an da değişmişti ve hepimiz sesin geldiği yere doğru bakmıştık. Daha demin çıktığımız marketin oradan geliyordu ses; tam yanında simsiyah bir araba duruyordu. Ayaklanmıştık. Marketin içinde olup biten az buz görünüyordu. Bir tane adam vardı içeride ama yüzü tam görünmüyordu. Bir, iki dakika sonra adam çıkıp arabanın camından birine bir şeyler demeye başladı ve direksiyon koltuğa oturup kapısını kapattı. Ama hareket etmedi.
‘’Ben gidip bakacağım’’ dedi Can ve tam giderken kolundan tutup ‘’Oğlum tehlikeli olabilir saçmalama’’ dedim o an ki refleksle. Can bana baktı ve kolunu hızlıca çekip yürüdü. Serra’da hemen arkasından gitti. Hemen Eylül’e dönüp ‘’Burada dur. Polisi ve Ambulansı ara. ’’ dedim ve hemen peşlerinden koştum.
Karşıya geçmek için adım attığımız anda o adam bize bakmıştı. Farları kapalıydı ama içeride bir çift gözün bizi izlediğini hissediyordum. Koşmamız hızlanmıştı daha da ve arabanın önünden geçerken hafifçe içeri göz gezdirdim ama görememiştim. Marketin otomatik kapısından içeri girdiğimizde; o soğuk hava yüzümüze çarpmıştı hepimizin. O siyah araba hızlıca marketin önünden geçip gitmişti. Selim Amca’yı ilk girdiğimizde görememiştik. Etrafı aramaya başlamıştık ve en sonunda rafların arasında çömelmiş halde bulmuştuk.
‘’Selim Amca?’’ dedi Can, sesindeki korku ve hepimizin yüzünde ki şok anlaşılıyordu.
‘’Selim Amca iyi misin?’’ dedim sesim hafif titreyerek çıkmıştı. Serra hemen dolaptan bir tane su getirip açtı ve Selim Amca’ya verdi.
‘’Amca sakin ol. Şimdi polis gelir, aramışlardır’’ demişti Serra.
‘’Selim Amca?’’ dedim, sesim endişeyle çıkmıştı artık. Çünkü hiçbir tepki vermiyordu. Selim Amca teker teker bize baktı ve yüzünde ki renk bir anda çekildi. Zaman yavaşlamıştı o an. Ben refleksle elini tutmuştum ama elinde ki şişe kayıp düşmüştü.
Bağırarak ‘’AMCA? HAYIR HAYIR HAYIR’’ demişti Serra, sesi ağlamaklıydı.
Nefes alış verişlerim hızlanmıştı. Elimi kalbimin üstüne götürdüm, kalbim çok hızlı akıyordu ve bir çift gözyaşı…
‘’Amca… lütfen… kendine gel ne olur.’’ Dedi Can, yanına çömelmiş bir şekilde duruyor… Sesinde ki korku, ağlamaya dönmüştü. Çocukluğumuz gözümüzün önünden gidiyor muydu?
Hemen marketten dışarı çıkıp etrafa bakındım; herkes buraya bakıyordu. Uzaktan gelen siren sesleri, gecenin içinden ağır ağır yükseldi.
‘’NEREDE KALDI AMBULANS?’’ diye bağırdım, sesim sahilde yankılanmıştı. Omzunda birinin elini hissettim ve o an, döndüğümde Eylül’ün korkulu ve tedirgin yüzüyle karşılaştım.
‘’Yoksa?’’ dedi tereddütle. Kafasını iki yana sallayıp içeri doğru koştu.
Etrafa bakındım. En son ambulansın sahil virajından döndüğünü görüp ellerimi ve kollarımı kullanarak hızlanmaları için hareketler yaptım. Ambulans hızlanırken diğer yandan gelen polis sesleri yükselirken, arkamı döndüm ve marketin içine doğru koştum. Otomatik kapı tam açılıp içeri girdiğimde…
‘’Hayır hayır. Lütfen aç gözünü amca’’ demişti Can, ağlayarak. Hayır! Selim Amca? Hayır çocukluğumuz. Yanına koşup dizlerimin üzerine oturur hale geldim ve ‘’Bizi bırakma ne olur’’ sadece ağzımdan bu cümle çıkmıştı.
Marketin otomatik kapısı tekrar açıldı ve işte o an zaman tamamen durmuştu; içeri giren sağlık ekipleri hemen Selim Amca’ya müdahale etmeye başlamışlardı, polis ekipleri ise bizi hızlıca dışarı çıkartıp taş duvarın oraya götürmüşlerdi. İçeride ne olup ne bitiyordu, bilmiyorduk. Hepimiz dört gözle iyi haberi bekliyorduk, sadece.
Markete girip çıkan sağlık ekipleri, etraftaki sokak lambalarında güvenlik kamerası arayan polis ekipleri ve etraftaki meraklı gözler.
‘’Neden hala gelmedi bir haber?’’ demişti Serra, ayakta bir o yana bir bu yana gidip geliyordu ve sesinde ki endişe anlaşılıyordu konuşmasından.
‘’Bil…’’ Can, tam lafını bitirecekken ayaklandı.
‘’Çıkıyorlar’’ demişti Eylül ve hepimiz o tarafa baktık. Selim Amca sedyedeydi. Hepimiz ayaklanıp, durmuştuk. Üstü kapalı değildi ama bu durumunun iyi olduğu anlamına gelmiyordu. Ambulansa bindirdiler, kapılar kapandı ve gittiler.
O ambulansta sadece Selim Amca yoktu içinde onunla birlikte giden; çocukluğumuzda ondan aldığımız minik oyuncaklar, abur cuburlar, güzel anılar… Hepsi gidiyordu. Ambulans hızla uzaklaşırken geriye sadece sirenin yankısı ve o karmaşanın kokusu kalmıştı. Biz ise duvarın önünde durup öylece bakıyorduk. Tam o esnada adım sesleri duyduk.
‘’Çocuklar?’’ diye seslendi polis memuru, hepimiz olduğumuz yerde irkildik ve adımlarını bize doğru yönlendirdi. O sıra bizde birbirimize bakıp geri sesin polis memuruna baktık. Uzaktan tam yüzünü görmüyorduk, yaklaşınca ve sokak lambasının ışığı yüzüne vurunca görmüş olduk.
‘’Siz sanırım tanıyormuşsunuz market sahibini. Bize biraz hakkında bilgi verebilir misiniz?’’ dedi, sesi hem temkinli hem de sorgulayıcı. Konuşurken ise bakışlarını teker teker hepimizde gezdirmişti.
‘’Selim Amca, kendimizi bildik bileli burada bakkalcıydı, yıllar sonra markete çevirdiler. Gözünün önünde büyüdük diyebiliriz. Hemen arka sokakta sarı renginde ki, iki katlı evde oturuyor.’’ Dedi Can, biraz gergin ses tonuyla.
‘’Peki… Eşi? Çocukları? Nerede, birlikte yaşamıyorlar mı? Bu günlerde bir şey gördünüz mü? ’’ ardı ardına sıralamıştı soruları polis memuru ve gözü hep Can’daydı.
‘’Eşini 6 yıl önce kanserden kaybetmişti... O günden beri kendi yaşıyor. Ama oğlu’’ Can duraksamıştı ve derin bir nefes alıp ‘’En son onun hakkında kumar borcu olduğunu öğrenmişti. Sanırım marketi göstermişti yanlış hatırlamıyorsam’’ diye ekledi ve polis memuru her şeyi not etmeye devam ediyordu, titizlikle.
‘’Oğlunu hiç gördünüz mü?’’ demişti ve tekrar gözlerini Can’a dikmişti.
‘’Eskisi gibi gelmiyor, daha doğrusu annesi öldükten sonra hiç görmedim desem yeri’’ demişti Can.
‘’Tamamdır çocuklar. Gidebilirsiniz’’ demişti polis memuru ve defterini kapatmıştı. Hepimiz derin bir nefes vermiştik en çokta Can, rahatlamıştı.
‘’Bir şey sorabilir miyim?’’ demişti Serra ve bir adım atmıştı. Polis memuru, Serra’ya bakmıştı.
‘’Hangi hastaneye götürdüklerini biliyor musunuz?’’ demişti Serra, sesi kısık ve tedirgindi. Serra aramızda ki en tedirgin kişiydi şuan; ellerini sıkıyor, gevşetiyor, parmaklarını birbirine dokundurup duruyordu.
‘’Merkezde ki hastaneye götürdüler.’’ demişti. Hepimiz rahatlamıştık ve ‘’Çok sağ olun’’ demişti Serra ve polis memuru başıyla teşekkür mahiyetinde eğmişti.
Polis memuru, markete doğru giderken bizde eski oturduğumuz yere gidiyorduk. Kimse bir şey demiyordu, sadece adım sesleri ve etrafı saran dalga sesi… Oturup öylece denize bakıyorduk ve hava artık iyice soğukluğunu hissettirmişti. İrkilmiştim hafif, kafamı ağacın gövde kısmına yasladım ve başımı gökyüzüne doğru çevirdim. Bir an da her şey değişebiliyordu; mesela biz sadece sahilde oturup biraz kafa dağıtacaktık ama tam tersi olaylar olmuştu.
‘’Yok ben duramıyorum, hastaneye gidelim’’ demişti ve hızlıca ayağa kalkmıştı Serra.
O an göz göze geldik ve ne yapmamız gerektiğini, gözlerimizden anlamıştık.
