5. bölüm · Gecenin Sesi
5. Bölüm: Ya Hep Ya Hiç
Karanlığın sesi duyulduğundan beri, gündüz konuşmuyor; gece ise hiç susmuyordu.
Mahsur kalmış bir hayvan gibi odanın içinde bir ileri bir geri yürüyüp duruyordum. Ona bir şey olma düşüncesi... Beynimi kemiriyordu. Silah sesleri bir türlü susmak bilmiyordu. Her seste sırtımdaki dikişler biraz daha geriliyor, kalbim adeta ağzımda atıyordu. Ruhumdaki dinmek bilmeyen ateş, her saniye daha da büyüyordu.
Birden kapının kilidi büyük bir gürültüyle döndü. Korkuyla geriye doğru bir adım atıp duvara sindim. Gelen kişi Karan mıydı, yoksa o adamlardan biri miydi, bilmiyordum.
Kapı hızla açıldığında içeri giren Karan oldu. Sol omzunda derin bir sıyrık vardı; siyah gömleği, omzundan akan kan ile birleşince daha da koyu bir renge bürünmüştü. Göğsümden titrek bir nefes firar etti.
“Karan... Yaralanmışsın,” dedim titreyen sesimle.
“Neva, gel buraya!” dedi adeta kükreyerek.
Beni korumak, güvenli bir yere çekmek istiyordu. Ancak kapıyı arkasından kapatmak için hamle yaptığı o salisede, koridorun karanlığında bir gölge belirdi. Elindeki namlu, doğrudan Karan’ın tam göğsüne doğrultulılmıştı. O an beynimdeki tüm korku yok oldu, ruhumdaki yangın söndü. Geriye çekilmeye, mantıklı düşünmeye zaman yoktu. Bir an bile tereddüt etmeden kendimi Karan’ın önüne attım.
“Karan, çekil!” diye bağırdım.
Aynı saniyede odanın içinde sağır edici bir patlama sesi yankılandı ve o silahtan çıkan kurşun omzumu buldu. Hissettiğim yakıcı sıcaklık, sırtımdaki taze yaranın acısıyla birleşip canımı ikiye katladı. Aldığım darbenin şiddetiyle geriye doğru savruldum. Karan’ın o her zaman buz kesen, dünyayı dize getiren soğuk yüzü ilk kez saf bir dehşetle bozulmuştu.
Ben acıyla yere yığılırken, Karan saniyeler içinde ölümcül bir öfkeye büründü. Hiç düşünmeden elindeki silahla koridordaki adama ardı ardına üç el ateş etti. Adam cansız bir şekilde yere yığıldığında, odada kalan tek ses benim kesik ve titrek nefeslerimdi. Acım öyle bir boyuta ulaşmıştı ki, bir süre sonra bedenim hissizleşti, her yer anlamsızca uyuştu. Karan silahını bir kenara fırlatıp hemen yanıma çöktü ve başımı nazikçe dizinin üzerine koydu.
“Neva! Neden yaptın bunu! Aç gözlerini!” Sesindeki endişe o kadar büyüktü ki, kendi omzundan süzülen kanı tamamen unutmuştu. Bakışları yüzümde çaresizce dolanıyordu.
“K... Karan...” diyebildim sadece. Sesim boğazımda düğümleniyordu. Kurşun omzumu parçalayarak geçmişti ve her nefesim bir işkenceye dönüşüyordu.
“Buradayım, güzelim. Buradayım. Dayan tamam mı? Bak, ben doktoru çağıracağım. Dayan olur mu?” Bunları söylerken parmakları saçlarımın arasında geziniyor, beni uyanık tutmaya çalışıyordu. Sesi ilk kez bu kadar yumuşak, ilk kez bu kadar yalvarır gibiydi.
Gözlerim yavaşça kapanmak istese de son bir gayretle onun kapkara gözlerine baktım. Dudaklarım acı bir tebessümle kıvrıldı.
“Senin kılına zarar gelmesine izin vermeyeceğim... Demiştim... Kendi kendime... Sözünü tutamadım... Affet... Olur mu?”
Devamı gelmedi. Karan’ın yüzü, odanın tavanı ve o soluk ışık yavaşça karardı. Bilincim beni dipsiz bir karanlığın içine çekerken kulaklarımda kalan son şey, Karan’ın benim adımı haykıran o sarsılmış sesi oldu.
✨
Gözlerimi açtığımda loş ışık doğrudan gözümü aldı. Gözlerimi kısmak zorunda kaldım. Acım dayanılmazdı, hâlâ o ilk anki gibi cayır cayır ağrıyordu. Zaman mefhumunu yitirmiştim; ne kadar geçtiğini, ne zamandır baygın olduğumu bilmiyordum bile.
Kafamı hafifçe çevirdiğimde Karan’ın baş ucumda beklediğini gördüm. Uyandığımı fark ettiği an hızla yanıma geldi.
“Neva! Beni duyuyor musun?” dedi.
Cevap vermek istedim ancak başaramadım. Konuşmaya çalıştıkça dudaklarımdan sadece titrek bir nefes döküldü. Boğazım inanılmaz derecede kuruydu, adeta çöle dönmüştü. Durumu anlamış olacak ki bana hemen bardağı uzattı. Bardağı yavaşça ağzıma dayadığında minik minik iki yudum aldım. Su boğazımı ferahlattığında konuşmak artık daha kolaydı.
“Karan...” dedim pürüzlü bir sesle.
Gözlerim onun omzuna kaydığında hâlâ aynı durumda olduğunu fark ettim. Kendine pansuman bile yaptırmamıştı. Oradaki kan tamamen kurumuş, omzu yırtık bir gömlekle, öylece baş ucumda beni beklemişti.
“Neden yaptın Neva?” diye sordu aniden. Sesi derinden geliyordu. “Neden beni korudun?”
“Çünkü... Sana bir can borcum var,” dediğimde sesimin titremesine engel olamadım. Elimle yırtık gömleğine doğru uzanmaya çalışarak ekledim: “Omzun... Pansuman yaptırmalısın.”
Karan, titreyen parmaklarımın omzuna doğru havada kalışını izledi. O sarsılmaz, heybetli duruşundan beklenmeyecek bir yavaşlıkla elimi havada yakaladı. Avucu sıcacıktı; parmakları parmaklarımın arasına kenetlendiğinde içimdeki o dayanılmaz acı bir anlığına hafifler gibi oldu. Elim, onun devasa elinin içinde küçücük kalmıştı. Gözlerini doğrudan gözlerime dikti. O kapkara gözlerde bu kez öfke değil, kırılmış, un ufak olmuş bir şeyler vardı.
“Can borcu öyle ödenmez, küçük muhabir,” dedi. Sesi o kadar derinden, o kadar fısıltıyla çıktı ki odadaki loş ışık bile titredi sanki. “Benim dünyamda kimse başkası için kurşunun önüne atlamaz. Hele benim için... Asla.”
Bakışlarımı omzundaki o kuru kan izinden çekmedim. İnatçıydım, o da bunu çok iyi biliyordu. “İnat etme Karan. Yaralısın. Kendini bile iyileştirmeden beni nasıl koruyacaksın?”
Dudaklarının kenarında, o ilk günkü alaycı ama bu kez tamamen hüzünlü, çok ince bir tebessüm belirdi. Kenetlenen ellerimizi yavaşça yatağın üzerine bıraktı ama elimi bırakmadı.
“Ben bu yaralara alışığım Neva. Ama senin tenindeki bu izlerin sebebi ben olunca...” Duraksadı. Hayatında ilk kez kelimeleri seçmekte zorlanıyor gibiydi. Ayağa kalktı, boylu boyunca baş ucuma dikildi. “Doktor aşağıda bekliyor. Sen uyanmadan odadan çıkmayacağını söyledim.”
Gözlerimi hayretle açtım. Beni uyanık görene kadar gitmemiş, resmen yanımda nöbet tutmuştu. Aniden, zaten bırakmadığı elimi yavaşça yukarı kaldırıp dudaklarına bastırdı. Teninin sıcaklığı elimin tersine yayıldı.
“Beni çok korkuttun. Bir daha yapma,” dediğinde artık emir vermiyordu; sesi adeta yalvarır gibiydi.
“Tamam,” diyebildim sadece fısıldayarak.
O esnada kapı çalındı. Kapı büyük bir gürültüyle açıldığında gelenin Karan’ın sağ kolu olduğunu tahmin etmek zor değildi.
“Abi,” dedi adam nefes nefese. “Bizim bu güvenli evi bilen sadece üç kişi vardı. Bu adamlar eliyle koymuş gibi bulduysa... Aramızda bir hain var.”
Karan’ın elimi tutan o sımsıcak eli, bu sözlerle birlikte adeta buz kesti. Elimi tamamen bırakmadı ancak parmaklarını gevşetti.
“Abi, aramızdaki haini bulmak için araştırma yapayım mı?” diye sorduğunda adam, Karan’ın gözleri doğrudan bana döndü.
“Yap,” dedi buz gibi bir sesle. Ancak bunu derken gözlerini bir saniye bile benden ayırmadı.
“Karan...” dedim, sesimin titremesini engellemeye çalışarak. “Bana bakıyorsun. Benden mi şüpheleniyorsun sen?”
Cevap vermedi. Öylece durdu.
“Karan!” dedim bu kez daha sert bir sesle. “Hain olduğumu mu düşünüyorsun?”
Doğrudan yüzüne bakıyordum. Sonunda parmaklarını tamamen çektiğinde, elim bir taş gibi ruhsuzca yatağa düştü. İçimdeki o ağlayan, hayal kırıklığına uğramış küçük kız çocuğunu saniyeler içinde ruhumun en derinlerine gömdüm. Alaycı, acı bir gülümseme yerleştirdim yüzüme; dudağımın bir kenarı sağa doğru kıvrıldı.
“Sana daha önce de dedim. Hafızan bu kadar kötü olamaz,” dedim. Çenesinin öfkeden nasıl kasıldığını görebiliyordum. “Sana dedim ki; tek bir hatamda hiç düşünmeden bitir. Eğer gerçekten hain olduğumu düşünüyorsan...” Cebindeki silahı işaret ettim. “Bir an bile düşünme ve bitir işimi.”
Uzandığım yatakta dikleşmeye çalıştım. Tam o anda omzumda feci bir yırtılma hissettim; dikişlerimden birinin patladığını anlamıştım. Ancak bozuntuya vermeden dişlerimi sıktım. Omzumdan sızan taze kan, arkamdaki beyaz yastığı saniyeler içinde koyu bir kırmızıya boyadı. Acıya rağmen dik duruşumu bozmayarak doğrudan yüzüne bakmaya devam ettim.
Karan üzerime doğru eğildi, gözlerindeki o karanlık dehlizlerde tehlikeli bir fırtına koptu. “Eğer... Eğer bana ihanet ettiysen... Eğer böyle bir şey yaptıysam Neva... Seni affet—”
Gerisini getirmesine izin vermeden lafı ağzına tıktım, sözünü bıçak gibi kestim:
“Affetme zaten. Eğer böyle bir şey yaptıysam, bil ki ben de kendimi affetmem, Karan.”
Gözlerimin içine son bir kez nefret ve çaresizlik karışımı bir ifadeyle baktı. Ardından arkasını döndü ve sert adımlarla hastane odasından çıkıp gitti. Kapı arkasından kapandığında, odadaki o ağır sessizlikte patlayan dikişimden süzülen kanla baş başa kalmıştım.
Ne yazıktı... Uğruna kurşun yediğim adam beni hainlikle suçluyordu. Gözümden bir damla yaşın sıcakça süzüldüğünü hissettim. Ama ben bugün karar vermiştim. Bir daha Karan Soykan’ın evinde kalmayacaktım. Geçtiği yoldan geçmeyecek, içtiği sudan içmeyecektim.
Patlayan dikişlerim, canımı dayanılmaz derecede yakıyordu. Karan odadan çıktığı an dudaklarımdan derin, acı dolu bir inilti döküldü. Akan kan; hastane önlüğümü, yastığı ve çarşafı koyu bir kırmızıya boyuyordu. Ancak ben onun özel hastanesinde, “Dikişlerim patladı, canım yanıyor!” diye bağıramazdım. En azından o beni hainlikle suçladıktan sonra, bu gururu ayaklar altına alamazdım.
Gururum acıma ağır basmaya devam ederken, gözlerimin yavaşça kapanmaya başladığını hissettim. Üşüyordum. Hayır, oda soğuk değildi; kan kaybından iliklerime kadar üşüyordum. Bilincim yavaşça ruhumu terk ederken dudaklarımda buruk bir tebessüm belirdi. Ölümümün bu kadar acı verici olacağını hiç düşünmemiştim.
Ve tam o an, ruhumun en derinlerine gömdüğüm o küçük kız çocuğunu oradan çıkardım. Asıl acım, aldığım kurşuna değil, Karan’aydı. Ben onun için ölümü göze almışken, onun beni tek kalemde hainlikle suçlaması; canımı tüm bu fiziksel yaralardan daha çok yakıyordu. Sol gözümden bir damla yaş daha süzüldü yastığa. Dudaklarımdaki o son buruk tebessümle birlikte gözlerimi tamamen kapattım. Kan gölüne dönmüş o yastıkta, bilincim tamamen kapandı.
Hayır, gece sustu. Tekrar sustu. O eski korkular yine kapıya dayandı. Artık onları dinlemeye gerek yoktu. Sadece, gündüzün o acımasız kahkahası vardı. Gece yine susturuldu, gündüz ise acımadan susturan oldu.
