ARDIL

Vaveyla Yazarı: Ayşe K.

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 4Şu an: ARDIL

James Arthur, İmpossible

2003 Ankara.

Yağmur, çocuk yurdunun eski pencerelerine öyle sert vuruyordu ki sanki biri dışarıdan içeri girmeye çalışıyordu.
İzel, dizlerini karnına çekmiş, odanın köşesinde oturuyordu. Burnunu çekip karşısında kendisine sinirle bakan çocuğa döndü.

"Senin yüzünden buradayız!” diye fısıldadı.

Kaan kaşlarını çattı. “Sen benim arabamı kırdın!”

“Çünkü vermedin!”

“Benim o!”

“Zaten her şey senin! Odamız da senin olsun, yatağım da senin olsun, ben de gideyim buradan!”

Kaan bir an sustu, sonra kollarını göğsünde birleştirdi. “Git o zaman.”

İzel’in dudakları büzüldü. Ağlamamak için kendini tutuyordu ama gözleri çoktan dolmuştu.

“Giderim zaten. Hem de seni bir daha hiç görmem.”

“İyi!”

“İyi!”

Bir süre birbirlerine küs kaldılar. İzel başını duvara yasladı, Kaan da kapının önüne oturup ayakkabısının ucuyla yerdeki çatlakları kazımaya başladı.

İkisi de karanlıktan korkuyordu ama ikisi de bunu söyleyecek kadar cesur değildi. Hele birbirlerine hiç belli etmezlerdi.

Dışarıdan bir gök gürültüsü duyulduğunda İzel irkilerek başını kaldırdı.

“Kaan…”

“Ne?”

“Bir şey yok.”

“E o zaman niye seslendin?”

“Seslenmedim!”

Kaan gözlerini devirdi. “Sen çok sinir bozucusun.”

İzel ona dilini çıkardı. “Sen de çok çirkinsin.”

“Değilim!”

“Öylesin!”

Koridordan gelen ayak sesleriyle ikisi de sustu.
Görevli kadın kapının arkasından, “İkiniz de susun artık! Sabah olana kadar orada kalacaksınız!” diye bağırdı.
Ardından ayak sesleri uzaklaştı ve kilidin sesi duyuldu.

İzel kapıya koşup kolu çevirdi ama açılmadı. Birkaç kez daha denedi, sonra bütün gücüyle kapıya vurmaya başladı.

“Açın! Ben burada kalmak istemiyorum!”

Kaan yanına geldi. “Bağırma, açmazlar.”

“Sen sus! Senin yüzünden oldu zaten!"

“Her şey benim yüzümden değil!”

“Öyle!”

“Değil!”

İzel onu itti, Kaan da geri itti. İkisi de yere oturana kadar birbirlerini suçlamaya devam ettiler.
Sonunda yorulup sustular. Yağmurun sesi odanın içine dolarken İzel, Kaan’ın yanına biraz daha yaklaştı ama bunu fark etmemiş gibi yaptı.

“Korktun mu?” diye sordu Kaan.

“Hayır.”

“Ben de korkmadım.”

“Zaten sen korkmazsın ki. Sen çok aptalsın.”

Kaan cevap vermedi. Bir süre sonra, “Sabah olunca ilk ben çıkacağım,” dedi.

“Hayır, ben!”

“Ben!”

"Ben!”

Sonra ikisi de gülmeye başladı. Kısacık, çocukça bir gülüştü bu.
Birkaç saat sonra hayatlarında hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını bilmeden, sabah olduğunda yine birbirlerine kızabileceklerini sanarak güldüler.

Ta ki dışarıdan gelen ilk silah sesi duyulana kadar.

İzel’in gülüşü dudaklarında dondu. Kaan başını hızla kapıya çevirdi. İkisi de birkaç saniye boyunca kıpırdamadı. Sonra koridordan bağırışlar, koşuşturmalar ve art arda patlayan silah sesleri yükseldi.
İzel korkuyla Kaan’ın koluna yapıştı.

“Kaan, ne oluyor?”

“Bilmiyorum.”

“Biri mi geldi?”

“Bilmiyorum dedim!”

Bu kez Kaan’ın sesi de titremişti.
İzel bunu duyunca daha sıkı tutundu ona. Kapının altından koridorun ışığı görünüyordu.
Bir gölge geçti, ardından bir çığlık duyuldu. İzel elleriyle kulaklarını kapattı ama sesler durmadı.
Kaan onu yanına çekip susması için işaret etti. İzel başını salladı, gözlerinden yaşlar süzülürken nefesini tutmaya çalıştı.

Bir süre sonra kapının önünde ayak sesleri duyuldu. İkisi de duvara doğru çekildi.
Kaan, küçücük bedeniyle İzel’in önüne geçmeye çalıştı.
Onu koruyabileceğini sanıyordu. İzel ise tişörtünü iki eliyle kavramış, gözlerini kapıya dikmişti.

Sonra bir silah sesi daha duyuldu. Ardından bir tane daha.

Ve birden her şey sustu.

Yağmur hâlâ yağıyordu. Az önce bütün yurdu dolduran bağırışların, koşuşturmaların yerini korkunç bir sessizlik almıştı.
İzel yavaşça ellerini kulaklarından indirdi. Kaan da başını kaldırdı. Birbirlerine baktılar ama hiçbir şey söylemediler. İkisi de ses çıkarmaya korkuyordu.

Bir süre sonra kapının kilidi açıldı. Kapı aralandığında koridorun lambaları titriyordu.
İzel, kapıyı açan görevlinin yüzündeki ifadeyi görünce bir şeylerin ters gittiğini anladı ama ne olduğunu bilmiyordu.

Ne oldu?” diye sordu küçük bir sesle.

Kadın cevap vermedi. Gözleri dolmuştu. Sadece çocuklara dışarı çıkmamalarını söyleyip aceleyle uzaklaştı. Fakat İzel çoktan koridora fırlamıştı. Kaan da peşinden koştu.

Her yer karmakarışıktı. Bazı kapılar açıktı, bazı eşyalar yere devrilmişti. Koridorun sonunda birileri ağlıyor, birileri telaşla çocukların isimlerini sayıklıyordu. İzel, tanıdığı yüzleri arayarak koştu. Kimseye doğru düzgün bakmıyor, önüne çıkanlara çarpa çarpa ilerliyordu.

“Deniz!” diye seslendi. “Deniz, neredesin?”

Cevap yoktu.

İzel merdivenlere yöneldi, sonra yemekhaneye baktı. Deniz hiçbir yerde yoktu. Normalde onunla saklambaç oynarken bile bu kadar uzun süre saklanamazdı. İzel'in canı sıkılmaya başladı. Belki bir yere saklanmıştı. Belki de yine onu kızdırmak için bilerek cevap vermiyordu.*

“Deniz, çık artık! Şaka hiç komik değil!”

Kaan birkaç adım gerisinden yetişti. “İzel, dur biraz.”

“Sen karışma! Kardeşimi arıyorum.

Bahçeye açılan kapı aralıktı. İzel oraya doğru koştu. Yağmur yüzüne çarpıyor, ıslak saçları gözlerinin önüne düşüyordu ama durmadı.
Bahçenin her zamankinden daha sessiz olduğunu fark etti.
Oyun alanındaki salıncaklar rüzgârla hafifçe sallanıyor, yerdeki su birikintileri gökyüzünü yansıtıyordu.

Sonra onu gördü.

Bahçenin biraz ilerisinde, yerde hareketsiz yatan küçücük bir beden vardı.

İzel önce durdu. Gözlerini kıstı, sanki uzaktan iyi göremiyormuş gibi birkaç kez gözlerini kırpıştırdı. Sonra yeniden koşmaya başladı.

“Deniz!”

Dizlerinin üzerine çöküp kardeşinin yanına geldi. Islak saçları alnına yapışmıştı.
Üzerindeki kıyafetler kana bulanmış, küçücük elleri çamura karışmıştı.
İzel bunların hiçbirini anlamlandıramadı. Kardeşinin omzuna dokunup onu hafifçe sarstı.

“Deniz, kalk. Bak, geldim.”

Deniz kıpırdamadı.

İzel dudaklarını büzdü. “Hadi ama… Kalksana. Eve gidelim.”

Bir kez daha omzunu salladı. Sonra kardeşinin elini tuttu.
Parmaklarını avucunun içine aldı, sanki birazdan Deniz de onun elini sıkacakmış gibi bekledi.
Ama hiçbir şey olmadı. İzel başını eğip kardeşinin yüzüne baktığında, yanağındaki kanı gördü. Küçücük eli titreyerek Deniz’in yüzüne uzandı.

“Deniz?”

Arkasından Kaan’ın ayak sesleri geldi ama İzel dönüp bakmadı. Kardeşinin elini iki eli arasına almış, onu ısıtmaya çalışıyordu.
Yağmur yüzünden mi bu kadar soğuktu?
Biraz beklese geçer miydi? Belki canı acıyordu da o yüzden konuşamıyordu. Belki de sadece uyuyordu.

“Deniz, ne olur kalk…” diye fısıldadı. Sesi gittikçe küçülüyordu. “Bir daha oyuncağını almayacağım. Söz. Seninle kavga da etmeyeceğim. Hadi Deniz”

Gözlerinden süzülen yaşlar yağmur suyuna karıştı.
İzel kardeşinin elini bırakmadan yüzünü ona yaklaştırdı. Ne yapacağını bilmiyordu. Kime sesleneceğini, neden kimsenin gelip Deniz’i uyandırmadığını anlayamıyordu.

O sırada rüzgâr yön değiştirdi. İzel, kardeşinin yanına biraz daha eğildiğinde burnuna ağır, keskin bir koku doldu.

Kan kokusu.

***

Bazı geceler insanın hayatını ikiye bölerdi.
Öncesi ve sonrası… Bir de ne kadar uğraşırsa uğraşsın bir daha asla eskisi gibi olamayacağı geceler vardı.

Partinin yapıldığı yer artık bir eğlence mekânına benzemiyordu.

Her taraf duman, kırılmış camlar ve enkazla kaplıydı. Birkaç dakika önce müziğin yükseldiği, insanların kadeh kaldırdığı salonun yerinde şimdi sessizlik vardı.

Patlamanın ardından yükselen alevler gecenin karanlığını aydınlatıyor, uzaktan gelen siren sesleri bu korkunç manzaraya karışıyordu.

Başını dizlerimin üzerine yatırmıştım. Zor da olsa dışarı çıkarmıştım onu.
Ellerim kana bulanmıştı; ne kadar bastırsam da yarasından sızan kanı durduramıyordum.
Üzerimdeki elbiseye, avuçlarıma, hatta yüzüme kadar bulaşmıştı. Ellerim titriyordu ama onu bırakmaya korkuyordum.
Sanki bir anlığına bile elimden kayıp gitmesine izin verirsem bir daha geri gelmeyecekti.

“Kaan, ne olur gözlerini aç.” Sesim boğazımda düğümlenmişti. “Bak, ben sana daha çok şey söyleyeceğim. Öyle kafana göre gidemezsin, tamam mı? Bana borçlusun sen.”

Cevap vermedi.

Dudaklarına baktım. Birkaç dakika önce bana söylediklerini hatırladım.

İçimde bir şeyler sana sürükleniyor İzel. Ruhum belki de. Ruhum anahtarlarda, anahtarlar sende.

O an bunların ne anlama geldiğini düşünememiştim.
Şimdiyse aklımda dönüp duran tek şey o cümlelerdi. Sanki vedalaşmıştı benimle. Sanki bir daha konuşamayacağını biliyormuş gibi…

“Allah’ım, lütfen.” Başımı eğip alnımı onun eline dayadım. “Ne olur onu benden alma. Ne olur…”

Kendime gelmem gerektiğini biliyordum.
Bir istihbaratçıydım ben. Silah sesleri arasında soğukkanlı kalmayı, yaralandığımda bile görevimi sürdürmeyi öğrenmiştim.
Ama insanın sevdiği birinin gözlerinin önünde can çekişmesi, hiçbir eğitimde öğretilmiyordu. Hele o insan Kaan Talaz ise…
Bütün mantığımı bir kenara bırakıp yalnızca onun nefes almasını istiyordum.

Uzaktan gelen motor sesleriyle başımı kaldırdım. Siyah araçlar enkazın önünde peş peşe durdu. Araçlardan inen adamlar silahlarını ellerine alıp çevreyi kontrol ederken en öndeki otomobilin arka kapısı açıldı.

Uzun boylu, koyu renk takım elbiseli bir adam indi. Üzerine düşen yağmur damlalarına aldırmadan çevresine baktı. Yüzünde şaşkınlık yoktu; yalnızca gittikçe sertleşen bir ifade vardı. Yanındaki adamlardan biri ona yaklaşarak bir şeyler söyledi. Adamın çenesi gerildi.

“Babam nerede?”

Kimse cevap vermedi.

Adam bir adım daha attı.
Gözleri enkazın üzerinde dolaştıktan sonra önüne döndü.

Daniel’ın biyolojik oğlu Lucien Voss’tu bu.
Babasının kurduğu örgütün içinde büyümüş, onun gölgesinde kendi yerini aramış bir adam
. Kaan gibi evlat edinilmemişti; Daniel’ın kanından, öz oğluydu.

Bana bir bakış atıp içeri gitti. Yaklaşık beş dakika sonra da yüzündeki soğuk ifadeyle geri döndü.

Babasının öldüğünü anlamıştı.

Fakat babasının ölümüne duyduğu acının yanında başka bir şey daha vardı: Artık örgütün başında kimse yoktu.

Ve o boş koltuğa kimin oturacağı tartışma konusuydu.

“Bunu yapan kişiyi bulacaksınız.”

“Efendim, patlamadan sağ kurtulan iki kişi var.”

Lucien’in bakışları hemen değişti ve bana döndü.

Adamlarından biri beni işaret etti. Ben hâlâ Kaan’ın başında diz çökmüş, onu kendime doğru çekiyordum. Lucien’in gözleri önce bana, sonra kollarımda yatan Kaan’a kaydı. Bir süre bizi inceledi.

“Onları buradan çıkarın. Doktor çağırın, hemen!”

İki adam yanıma geldiğinde Kaan’ı bırakmayı reddettim.

“Doktor nerede?” diye bağırdım. “Önce doktor gelsin!”

“Hanımefendi, onu güvenli bir yere götürmemiz gerekiyor.”

“Ben de sizinle geliyorum.”

“Tabii ki.”

Kaan’ı dikkatlice arabaya aldıklarında elini tuttum. Parmakları gevşekti.
Elimi çekmek istemedim ama adamlar onu araca taşımak zorundaydı. Ben de peşlerinden bindim.
Kapı kapanmadan önce son kez enkaza baktım.

Daniel ölmüştü.

Bunca insanın hayatını mahveden adam artık yoktu. İçimde ona karşı en ufak bir acıma bile hissetmiyordum. Ama işin kötü tarafı, onun ölmesiyle her şeyin biteceğine inanamıyordum.

Çünkü Kaan hâlâ benim kollarımda canıyla mücadele ediyordu.

---

Lucien’in köşkü, şehrin kalabalığından uzakta, yüksek duvarlarla çevrili devasa bir arazinin içindeydi. Demir kapılar açıldığında önümde uzanan uzun yolu, iki yanındaki ağaçları ve uzakta yükselen görkemli binayı gördüm. Burası bir evden çok, kendi başına bir dünyaya benziyordu. Ama o an bunların hiçbirinin benim için önemi yoktu.

Kaan’ı içeri götürdüler. Köşkün bir bölümü adeta hastaneye dönüştürülmüştü.
Beyaz duvarlar, tıbbi cihazlar, serumlar ve acil müdahale için hazırlanmış odalar… Her şey kusursuz görünüyordu.
Doktorlar hiç vakit kaybetmeden Kaan’ı içeri aldılar.

Kapının önünde kaldım.

Üzerimdeki kanlı kıyafetlere baktım. Parmaklarım hâlâ titriyordu. Kollarımda onun ağırlığı yoktu artık ama sanki hâlâ onu tutuyormuşum gibi kollarımı kendime doğru çekiyordum.

“Ne olur iyi olsun,” diye fısıldadım. “Ne olur…”

Bir sandalyeye oturup yüzümü ellerimin arasına aldım. Ağlamamak için kendimi ne kadar zorlarsam zorlayayım gözyaşlarım durmuyordu.
Her şey benim yüzümden olmuş gibi hissediyordum. Oraya gitmeseydim, o gece yaşanmasaydı, Kaan beni korumaya çalışmasaydı…

Belki şimdi böyle olmayacaktı.

Salak İzel. Koca bir salak.

İçimden kendime küfürler savurdum. Bir sürü eğitim almış, ölümle defalarca burun buruna gelmiş biriydim.
Ama konu Kaan olduğunda elimden hiçbir şey gelmiyordu.

Onun acısını alamıyor, yaralarını kapatamıyor, gözlerini açmasını sağlayamıyordum.

Kapı açıldığında başımı hızla kaldırdım. Doktor dışarı çıktı. Ayağa fırladım.

“Nasıl? Yaşıyor mu?”

“Şimdilik durumu kontrol altında. Çok kan kaybetmiş ve yaraları ciddi. İlk müdahaleyi yaptık. Önümüzdeki saatler önemli olacak.”

“Yani iyileşecek mi?”

Doktor kısa bir sessizliğin ardından cevap verdi. “Elimizden geleni yapıyoruz.”

Bu cümleden nefret ediyordum. Çünkü içinde ne bir söz vardı ne de güvenebileceğim bir kesinlik.

Kaan’ı görebilmek için izin istedim. Doktor beni içeri aldığında onu yatağın üzerinde, makinelerin arasında yatarken gördüm. Yüzü solgundu. Kolundaki serumdan ince bir hortum uzanıyor, göğsü her nefeste hafifçe yükseliyordu. O küçücük hareket bile benim için dünyalara bedeldi.

Yatağın yanına oturup elini tuttum.

“Bak, ben geldim,” dedim usulca. “Sen şimdi iyileşeceksin. Sonra da seni ne kadar sinir bozucu bulduğumu anlatacağım. Hem daha bana açıklama yapman gereken şeyler var.”

Gözlerimi sildim.

“Beni duyuyorsan bir işaret ver bari, Talaz. Her şeyi ben mi yapacağım?”

Cevap yoktu.

Başımı yatağın kenarına yasladım. O gece gözümü bir an bile kapatmadım.

---

Lucien o sırada köşkün çalışma odasındaydı. Büyük masanın üzerinde Daniel’ın dosyaları, örgüte ait belgeler ve telefonlar duruyordu. Babasının ölüm haberi çoktan yayılmıştı. Adamları birbiri ardına içeri giriyor, emir bekliyorlardı.

“Örgütün başında birinin olması gerekiyor,” dedi Lucien. “Babamın ölümüyle herkesin kendi başına hareket edeceğini sanıyorsanız yanılıyorsunuz.”

Karşısındaki adam başını eğdi. “Bazıları Kaan Talaz’ın bu işte parmağı olduğunu düşünüyor.”

Lucien’in bakışları sertleşti. “Kaan mı?”

“Patlamadan önce Daniel’la birlikteydi. Ayrıca babanızın son zamanlarda ona güvenmediğini biliyoruz.”

Lucien masanın kenarına yaslandı. Kaan’ın adını duymak bile canını sıkmıştı. Babası yıllarca onu yanında tutmuş, ona güvenmiş, hatta kimi zaman kendi oğlundan bile fazla değer vermişti. Lucien bunun nedenini hiçbir zaman anlayamamıştı. Şimdi ise Daniel ölmüş, Kaan hayatta kalmıştı.

Tesadüf müydü?

“Şimdilik ona dokunmayacaksınız,” dedi. “İyileşmesini bekleyeceğiz. Sonra kendisiyle konuşacağım.”

“Peki ya kadın?”

Lucien’in zihninde enkazın başında gördüğü yüz belirdi.
Kan içindeki kıyafetlerine rağmen başını kaldırıp kendisine baktığı anı hatırladı.
Gözlerinde korku vardı ama onun altında başka bir şey daha görmüştü. Öfke. İnat.
Ve bütün o yıkımın ortasında bile geri adım atmayacak birinin bakışı.

“Kadın da burada kalacak.”

“Onu sorgulayalım mı?”

Lucien birkaç saniye düşündü. “Hayır. Şimdilik rahat bırakın.”

Bunu söylerken neden böyle bir karar verdiğini kendi de tam olarak bilmiyordu.
Belki ondan öğrenmesi gereken şeyler vardı. Belki de o bakışları yeniden görmek istiyordu.

Ama bunu kimseye söylemeye niyeti yoktu.

---

Üç gün geçti.

Köşkün pencerelerinden içeri giren gün ışığı, odanın beyaz duvarlarına vuruyordu. Kaan hâlâ kendine gelmemişti. Doktorlar durumunun yavaş yavaş düzeldiğini söyleseler de ben her sabah aynı korkuyla uyanıyordum: Ya bugün de gözlerini açmazsa?

Üç gündür doğru düzgün uyumamıştım. Bazen yatağının başında oturuyor, bazen koridorda volta atıyor, bazen de kimse görmesin diye bir köşeye çekilip ağlıyordum.
Yemek yemeyi bile unutmuştum. Lucien’in adamları önüme bir şeyler koyuyor, ben de dokunmadan bırakıyordum.

Dördüncü günün sabahında Kaan’ın parmaklarının hafifçe kıpırdadığını gördüm.

Önce yanlış gördüğümü sandım. Elini tuttum, yüzüne yaklaştım.

“Kaan?”

Kirpikleri titredi. Kaşları hafifçe çatıldı ve dudaklarından belli belirsiz bir ses çıktı.

“Kaan, beni duyuyor musun?”

Gözlerini yavaşça araladı. Bakışları önce tavanda dolaştı, ardından güçlükle bana döndü. Birkaç saniye boyunca beni tanımaya çalışır gibi baktı.

Sonra kısık bir sesle, “İzel…” dedi.

İçimde bir şey çözüldü. Gözlerim yeniden doldu ama bu kez gülümsemeyi başardım.

“Buradayım.”

Kaan elini hareket ettirmeye çalıştı ama yüzü acıyla gerildi.

“Kıpırdama,” dedim hemen. “Yaralısın, tamam mı? Şu an kahramanlık yapma sırası değil.”

Dudaklarının kenarı belli belirsiz kıvrıldı. “Çok… konuşuyorsun.”

Bir an ona baktım. Sonra burnumu çekip gülmeye başladım. Ağlamakla gülmek arasında kalmıştım.

“Üç gündür seni bekliyorum, hâlâ bana laf yetiştiriyorsun. Gerçekten akıllanmayacaksın sen.”

Gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. Yorgundu; yüzünden belliydi. Elini yeniden tuttum, bu kez daha dikkatli davranarak.

“Dinlen,” diye fısıldadım. “Ben buradayım.”

Bana baktı. Söylemek istediği bir şey varmış gibi dudaklarını araladı ama sonra vazgeçti. Gözleri yeniden kapandı. Bu kez korkmadım. Nefesini dinledim, elini avucumun içinde tuttum ve ilk kez üç gün sonra biraz olsun rahatladım.

Kaan yaşıyordu.

Şimdilik bunun dışında hiçbir şeyin önemi yoktu.

---

Daniel’ın cenazesi iki gün sonra yapıldı.

Hava kapalıydı. Köşkün bahçesindeki ağaçların dalları rüzgârla sallanıyor, mezarlığın üzerinde ağır bir sessizlik dolaşıyordu. Daniel’ın tabutu mezarın başına getirilmişti. Etrafında siyah giyinmiş adamlar duruyordu. Bazıları başlarını öne eğmiş, bazılarıysa çevreyi dikkatle izliyordu. Herkes üzgün görünüyordu ama ben onların yüzlerine baktıkça aynı şeyi düşünüyordum: Acı mı çekiyorlardı, yoksa sıradaki koltuğa kimin oturacağını mı hesaplıyorlardı?

Kaan, doktorun itirazlarına rağmen cenazeye gelmek istemişti. Henüz ayakta durmakta bile zorlanıyordu. Kolunu tutarak yanında yürüdüm. Yüzü hâlâ solgundu ama inadı yerindeydi.

“İyi misin?” diye sordum.

“İyiyim.”

“Yalan söyleme.”

“Sen de çok soru soruyorsun.”

“Üç gün boyunca gözünü açmadın, bir de bana mı kızıyorsun?”

Başını hafifçe bana çevirdi. “Kızmıyorum.”

“Öyle görünüyorsun.”

“Her zaman böyle görünüyorum.”

İstemeden gülümsedim. Sonra bakışlarım mezara döndü. Daniel’ın ölümüne üzülmüyordum. Onun yüzünden kaç kişinin hayatının mahvolduğunu düşününce içimde yalnızca öfke kalıyordu
. Ama ölümünün ardından oluşan boşluk beni huzursuz ediyordu. Böyle bir adamın kurduğu düzen, onunla birlikte yok olup gitmezdi. Birileri yerini alacak, onun yarım bıraktığı işleri sürdürecekti.

Lucien tabutun başında duruyordu. Yüzü taş gibiydi.
İnsanların taziyelerini kabul ettikten sonra mezarın yanına ilerledi ve bir süre sessizce bekledi
. Ardından başını kaldırıp çevresindeki adamlara baktı.

“Babamı öldüren kişi kim olursa olsun, onu bulacağım,” dedi. Sesi soğuk ve netti. “Ve onu kendi ellerimle öldüreceğim.”

İçimden acı bir kahkaha atmak geldi.

Tabii canım. Bir de madalya takalım sana. Hem sana, hem piç babana.

Dışarıdan bakıldığında sessizce duruyordum ama içimde söylemediğim küfür kalmamıştı.

Lucien’in bakışları bir an benim üzerimde durdu. Yüzümdeki ifadeyi çözmeye çalışır gibi baktı.
Ben de gözlerimi kaçırmadan karşılık verdim.

Bana doğru hafifçe yaklaştı.

“Umarım iyisinizdir.”

“Bunu sormak için biraz geç kalmadınız mı?”

Bir an duraksadı. Ardından dudaklarında belli belirsiz bir gülümseme belirdi.

“Sanırım haklısınız.”

“Sanırım değil.”

Kaan kolumu hafifçe sıktı. Ona döndüğümde bakışlarının Lucien’in üzerinde olduğunu gördüm.
Aralarındaki sessizlik, söylenen birkaç kelimeden çok daha fazlasını anlatıyordu.
Lucien’in Kaan’a bakışında hoşnutsuzluk, Kaan’ın bakışındaysa açık bir güvensizlik vardı.

Bu ikisinin bir araya gelmesi hiç iyi olmayacaktı.

Göt lalesi.

Cenaze sona ererken insanlar yavaş yavaş dağılmaya başladı.
Ben Kaan’ın koluna girdim, onu daha fazla ayakta tutmak istemiyordum.
Tam mezarlıktan ayrılacağımız sırada gözüm kalabalığın biraz gerisinde duran bir kadına takıldı.

Siyah bir takım giymişti. Saçları yüzünün iki yanına dökülüyor, omuzları sessizce ağlamaktan sarsılıyordu. Diğerlerinden uzakta duruyor, kimseyle konuşmuyordu. Bir eliyle ağzını kapatmış, diğer eliyle göğsüne bastırmıştı.

Önce neden ona baktığımı anlayamadım.

Sonra kadın başını kaldırdı. Bana saniyelik bir bakış attı ve ağlamasına devam etti.

Çaktırmadan Kaan'a döndüm.

“Bu kim?”

Kaan önce bana, sonra kadına baktı. Kaşları çatıldı. Belli ki ne sorduğumu anlamamıştı.

“İzel, kimi diyorsun?”

Gözlerimi yeniden kadına çevirdim. O hâlâ ağlıyordu.

Dudaklarım aralandı. Söyleyeceğim kelimeyi yıllardır içimde saklamıştım; onu bir daha söylemek zorunda kalacağımı hiç düşünmemiştim.

“Annem…”

Kaan’ın yüzündeki ifade değişti.

"Anneme benziyor."

***

Fotoğrafa kaçıncı kez baktığımı bilmiyordum.

Daniel. Yanındaki kadın. Bir de küçücük Kaan.

Üçü aynı karedeydi. Daniel'ın yüzünde alışık olmadığım bir ifade vardı; sertliğinin arasından sızan, neredeyse insani denebilecek bir yumuşaklık.
Kadın objektife bakmıyordu. Bakışlarını fotoğrafın dışına çevirmişti.
Sanki kadraja sığmayan birini bekliyordu. Kaan ise küçücüktü.

Henüz dünyanın insanın elinden neler alabileceğini öğrenememiş bir çocuk kadar küçüktü.

Fotoğrafı biraz daha yaklaştırdım.

Kaan'ı tanımakta zorlanmamıştım. İnsan bazı yüzleri yıllar geçse de unutmazdı. Hele o yüz, çocukluğunun en karanlık gecelerinde yanında durmuşsa...

Ama kadın.

Cenazede gördüğüm kadınla fotoğraftaki kadın aynıydı. Bundan emindim. Adımı biliyordu. Beni daha önce tanıyormuş gibi bakmış, sonra da açıklayacağını söyleyerek elime bu fotoğrafı tutuşturmuştu. Lucien'ın anlattığına göre Daniel'ın karısıydı ve Daniel ölmeden iki gün önce evden ayrılmıştı.

Tesadüf müydü?

Hayatımda tesadüflere inanmayı bırakalı çok olmuştu. Çünkü tesadüf dediğimiz şeylerin çoğu, birilerinin özenle hazırladığı planların üzerini örten güzel bir kelimeden ibaretti.

Telefonumdaki anonim mesajı yeniden açtım.

O kadının anlattıklarına inanma. Daniel'ın karısı olmasının bir nedeni vardı.

Gönderen bilinmiyordu. Fotoğrafın kaynağı bilinmiyordu. Kadının amacı bilinmiyordu.

Bilmediğim şeylerin sayısı arttıkça sinirlerimin gerildiğini hissediyordum.
Bir insanın hayatına dair ne kadar çok soru işareti varsa o kadar az özgür olduğunu düşünürdüm. Çünkü her soru, insanın aklında görünmez bir zincir oluştururdu.

Ve ben zincirlerden nefret ederdim.

Fotoğrafı kapatıp yataktan kalktım. Konağın penceresinden dışarı baktığımda bahçenin büyük kısmının karanlığa gömüldüğünü gördüm. Lucien'ın evi geceleri daha da ürkütücü oluyordu.
Uzun koridorlar, yüksek tavanlar, duvarlardaki eski tablolar... Her şey fazla gösterişli, fazla sessiz ve fazla hesaplıydı.

Burası bir evden çok, sahibinin kim olduğunu herkese hatırlatmak için inşa edilmiş bir kaleyi andırıyordu.

Asıl kalemizden ne kadar uzaktaydık, kim bilir?

Kale'den haber bekliyordum. Ömer'le daha önce kısa bir görüşme yapmıştım ama elimdeki fotoğrafı henüz iletmemiştim.
Şimdiye kadar öğrendiklerim, kesin bir yargıya varmak için yeterli değildi. Kadının kim olduğunu, Kaan'ın çocukluğuyla nasıl bir bağlantısı bulunduğunu ve Daniel'ın ölümünden önce neden evden ayrıldığını öğrenmem gerekiyordu.

Önce Kaan'la konuşacaktım.

Sonra Kale'ye ayrıntılı bilgi verecektim.

Telefonumu cebime koyup odadan çıktım.

---

Kaan'ı konağın arka tarafındaki kış bahçesinde buldum.

Doktorların dinlenmesini söylemesine rağmen yerinde duramıyordu.
Üzerinde koyu renk bir gömlek vardı; yarasının bulunduğu tarafı korumak için hareketlerini belli belirsiz kısıtlıyordu.
Yüzü hâlâ solgundu ama gözlerindeki o tanıdık ifade geri dönmüştü. İnsanlara kendisini iyi hissettiğini düşündürüp ardından tek bir cümleyle bütün sabrını tüketebilen Kaan Talaz, nihayet eski hâline yaklaşıyordu.

Elindeki kahveyi görünce kaşlarımı kaldırdım.

"Senin doktorunla konuşmamız gerekiyor."

Başını çevirdi. "Günaydın sana da, güneş yüzlüm."

"Güneş yüzlün seni kahve içerken görürse o fincanı kafana geçirir."

"Bence önce şu güzel yüzüme bakıp iyileşme sürecimi takdir eder."

"Yüzünle ilgili bir sorun yok. Sorun, o yüzün arkasında çalışan sistemde."

Dudaklarının kenarı kıvrıldı.

"Üç gün başucumda bekleyip bana ilk fırsatta hakaret etmen duygulandırıcı."

"Üç gün boyunca seni kurtarmak için dua ettim. İnsan biraz da sabrının karşılığını bekliyor."

Kaan'ın gülümsemesi hafifledi.

"Dua ettiğini bilmiyordum."

Bir an durdum.

Ben de bilmiyordum aslında. Daha doğrusu, kendime itiraf etmek istemiyordum.
O üç gün boyunca dudaklarımdan dökülen kelimelerin dua mı, tehdit mi, yalvarış mı olduğunu birbirinden ayırabilecek durumda değildim.

Tek bildiğim, Kaan'ın o yatakta hareketsiz yatmasına katlanamadığımdı.

Omuz silktim.

"Ben de bilmiyordum. Senin yüzünden dinî hayatım gelişti."

Kaan güldü ama hemen ardından yüzü gerildi.

"Gülme," dedim.

"Gülmedim."

"Az önce kahkaha atıyordun."

"İçimden güldüm."

"İçinden de gülme. Doktor yasaklamıştır."

"Biraz daha devam edersen konuşmayı da yasaklayacak."

"Harika. Sonunda şu dünyada huzur bulacağım."

Yanındaki sandalyeye oturdum. Aramızdaki küçük masanın üzerinde bir fincan ve yarısı okunmuş bir kitap vardı. Camların ardında geceye karışan bahçe uzanıyordu.

Bir süre konuşmadık. Bu sessizlik rahatsız edici değildi. Kaan'la bazen konuşmadan da anlaşabilirdik. Bu, onu sevdiğim anlamına gelmiyordu elbette.

Yani...

Bunu tartışmaya açmayacaktım.

"Bir şey mi oldu?" diye sordu sonunda.

"Neden?"

"Çünkü normalde bir odaya girdiğinde en az üç kişiyi sinirlendirmiş olursun. Şu an sadece beni sinirlendiriyorsun. Demek ki aklını kurcalayan başka bir şey var."

"İnsanları sinirlendirmek benim doğuştan gelen yeteneğim."

"Biliyorum. Benim de doğuştan gelen yeteneğim senin yalanlarını anlamak."

"Öyleyse çok yeteneksizsin."

Kaan fincanını masaya bıraktı. Gözlerini üzerime dikti.

"İzel."

Sesindeki değişikliği hemen fark ettim. Şakayı bırakmıştı.

Çantamdan telefonumu çıkardım. Fotoğrafı açıp masanın üzerine koydum.

Kaan'ın yüzündeki ifade, ekrana baktığı ilk anda değişti.

Küçük hâlini tanımıştı. Buna emindim. Fakat fotoğrafın tamamını gördüğünde gözleri önce Daniel'a, sonra kadına kaydı. Parmakları fincanın çevresinde biraz daha sıkılaştı.

"Bunu nereden buldun?"

"Anonim bir mesajla gönderildi."

"Ne zaman?"

"Gece."

"Mesajda ne yazıyordu?"

"Kadının anlattıklarına inanmamam gerektiği. Daniel'ın karısı olmasının bir nedeni bulunduğu."

Kaan yeniden fotoğrafa baktı.

"Bu kadın," dedi sonunda, "Daniel'ın evinde birkaç kez gördüğümü hatırlıyorum. Ama ne kadarını gerçekten hatırlıyorum, bilmiyorum."

"Çocukken çekilmiş bir fotoğraf. O zamanlar her şeyi hatırlamanı beklemiyorum."

"Sen de her şeyi hatırlamıyorsun."

Sözleri beklemediğim bir yerden geldi.

Bir an için gözlerimi kaçırdım. Sonra yeniden fotoğrafa baktım.

"Hayır," dedim. "Hatırlamıyorum."

Çocukluğumdan geriye kalanlar birbirine karışmış birkaç görüntüden ibaretti. Yağmurun sesi. Karanlık bir oda. Deniz'in küçük eli. Kaan'ın öfkeli bakışları. Bir de yüzünü tam olarak seçemediğim bir kadın...

İnsan zihni, dayanamayacağı şeyleri saklamakta ustaydı.
Bazen bir anıyı öyle derinlere gömerdi ki yıllar sonra onu bulduğunda kendi hayatından bir parçayla karşılaşmış gibi olmazdın.

Başkasının hikâyesine ait bir görüntüye bakıyormuşsun gibi hissederdin.

Cenazedeki kadın bana böyle hissettirmişti.

Yabancıydı.

Ama yüzünde, açıklayamadığım bir tanıdıklık vardı.

"Cenazede onunla konuştun mu?" diye sordu Kaan.

"Biraz."

"Ne söyledi?"

"Adımı biliyordu. Bir de daha sonra konuşacağımızı söyledi."

Kaan'ın bakışları sertleşti.

"Bizi tanıyor olabilir mi?"

"Bilmiyorum. Ama bu ihtimali göz ardı edemeyiz."

"Emin miyiz?"

"Evet, çünkü Daniel'ın öldüğü geceden sonra ortaya çıkan herkesin bir sebebi var. Lucien babasının ölümünün intikamını almak istiyor. O kadın, Daniel ölmeden iki gün önce evden ayrılmış. Bir de bu fotoğraf var. Sence bunları görmezden mi geleyim?"

"Hayır. Ama kendini bu işin ortasına atarken her şeyi kişisel hâle getirme."

Ona döndüm.

"Ben mi kişisel hâle getiriyorum?"

"İzel..."

"Beni üç gündür tanımıyormuş gibi konuşma, Kaan. Bir şeyin arkasında karanlık varsa onu aydınlatmak benim işim. Hele o karanlık geçmişime dokunuyorsa."

Kaan'ın gözleri yüzümde gezindi. Bir şey söyleyecek gibi oldu ama vazgeçti.

Sonra fotoğrafı masaya bıraktı.

"Annene benzettiğin için olabilir mi?"

İşte o soru.

Dudaklarımı birbirine bastırdım. Söyleyeceğim şeyin ne kadar anlamsız duyulacağını biliyordum.
Bir yüzü hatırlamamakla o yüze ait bir şeyi tanımak arasındaki ince çizgide yürüyordum.

Bakışlarımı bahçeye çevirdim.

"Annemin gençliğine benziyor olabilir, ama mesleki deformasyon, bilirsin."

Kaan'ın yüzündeki ifade değişti. Fakat bu değişiklik, kadını tanıdığına dair bir işaret değildi. Söylediğim şeyi tartıyordu.

"Öğreniriz."

"Umarım."

Sesim fark etmeden alçalmıştı.

Biraz yerimde kıpırdandıktan sonra kendimi tutamadım.

"Belki de tamamen benzetiyorumdur. İnsan birini hatırlamak istediğinde karşısına çıkan herkeste ondan bir parça bulabiliyor."

Kaan uzun süre sustu. Sonra başını hafifçe yana eğdi.

"Anneni böyle birine yakıştırıyor musun gerçekten?"

Sözleri içimde bir yere dokundu.

Öfkeyle ona baktım.

"Kadını tanımıyorsun."

"Bir teröristin karısından ne beklersin? Ayrıca sende tanımıyorsun."

"Ben zaten tanıdığımı söylemedim."

"Öyleyse neden ona anneni hatırlatmasına izin veriyorsun?"

"Çünkü ben de insanım, Kaan! Her şeyi görev raporu gibi değerlendiremiyorum. Bazen bir yüz görüyorum ve içimde bir şey kıpırdıyor. Bunun gerçek olması gerekmiyor. Bir ihtimalin var olması, onun doğru olduğu anlamına gelmiyor."

Kaan'ın yüzündeki sertlik biraz azaldı.

"Biliyorum."

"Hayır, bilmiyorsun."

"İzel..."

"Bilmiyorsun," diye tekrarladım. "Çünkü sen geçmişini hatırlamadığında önüne koyabileceğin dosyalar var. İsimler, tarihler, kayıtlar... Benim geçmişimse çoğu zaman başkalarının bana anlattığı şeylerden ibaret. Ben neyi gerçekten hatırlıyorum, neyi bana hatırlamam gerektiği söylendiği için hatırlıyorum, bazen ayırt edemiyorum."

Son cümle ağzımdan çıktığında pişman oldum.

Çünkü bu, bir itiraftı.

Ve ben itiraf etmekten hoşlanmazdım.

"Kadının kim olduğunu bilmiyoruz," dedi sakin bir sesle. "Ne sen biliyorsun ne ben. Ben sadece onun Daniel'ın çevresinde bulunmuş olmasını önemsiyorum. Senin gördüğün benzerlik başka bir mesele."

Başımı salladım.

"Biliyorum."

"Emin misin?"

"Hayır. Ama biliyormuş gibi davranmakta çok iyiyim."

Bu kez Kaan gülmedi.

"Bunu biliyorum," dedi.

Bir süre birbirimize baktık. Sonra telefonu alıp fotoğrafı kapattım.

"Ömer'e göndereceğim."

"Kale'ye mi?"

"Evet. Fotoğrafı ve mesajı incelemeleri gerekiyor. Özellikle fotoğrafın ne zaman çekildiğini ve kim tarafından gönderildiğini."

Kaan başını salladı.

"İyi. Ama kadını sorgulamaya kalkmadan önce biraz daha bilgi topla."

Ona yan gözle baktım.

"Bana emir mi veriyorsun?"

"Öneride bulunuyorum."

"Emir gibi geldi."

"İstersen rica edeyim."

"Et."

Kaan gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı.

"Lütfen, İzel. Bir kere olsun başını belaya sokmadan dur."

Ayağa kalktım.

"Olmaz. Karakterime aykırı."

Arkamdan seslendi.

"İzel!"

Döndüm.

"Efendim?"

"Benzerlik konusunda... Kendini zorlamak zorunda değilsin."

Yüzüne baktım. Bu kez alay edecek bir şey bulamadım.

"Zorlamıyorum," dedim. "Sadece anlamaya çalışıyorum."

"Bazen ikisi aynı şey oluyor."

"Bazen de sen gereğinden fazla konuşuyorsun."

Gülümsedi.

Ben de arkamı dönüp yürüdüm.

Ama koridora çıktığımda gülümsemem çoktan kaybolmuştu.

Çünkü Kaan haklı olabilirdi.

Ve ben, haklı olmasından nefret ediyordum.

---

Kale'ye güvenli bağlantı üzerinden ulaştığımda ekranda ilk beliren kişi Ömer oldu.

Arkasında merkezin alışıldık hareketliliği vardı.
Birileri ekranların önünde çalışıyor, birileri dosyalar taşıyor, diğerleri kendi aralarında alçak sesle konuşuyordu.
Kale hiçbir zaman gerçekten sessiz olmazdı.
Orada sessizlik bile bir şeylerin yolunda gitmediğine işaret ederdi.

Ömer kameraya yaklaştı.

"İzel, sonunda. Nasılsın?"

"Ben iyiyim. Kaan da hayatta kalmayı başardı. Doktorların tavsiyelerini dinlememek konusunda ise hâlâ oldukça başarılı."

Ömer'in yüzünde kısa bir gülümseme belirdi.

"Demek kendine gelmiş."

"Fazlasıyla. Biraz daha iyileşirse beni sinir etmek için özel bir programa başlayacak."

"Sen de onu rahat bırakırsan iyileşmesi hızlanabilir."

"Bunu ona söyle. Beni dinlemiyor."

"İkinizin aynı yerde olması zaten başlı başına bir güvenlik riski."

"Bak, buna katılıyorum."

Ömer hafifçe güldü. Sonra yüzündeki ifade ciddileşti.

"Kaan'ın durumu nasıl? Doktorlardan doğrudan bilgi alabildiniz mi?"

"Evet. Yaraları ciddi ama durumu toparlıyor. Yine de dinlenmesi gerekiyor. Kendisini tamamen iyileşmiş sanması dışında şu an belirgin bir sorun yok."

"Güzel. Peki, Daniel'ın cenazesinden sonra ne oldu? Bana kadından bahsetmiştin ama ayrıntıları bilmiyorum."

Fotoğrafı güvenli kanala yükledim.

"Önce şuna bakmanı istiyorum."

Ömer görüntüyü açtı. Birkaç saniye boyunca konuşmadı. Fotoğrafı yakınlaştırdı, ardından tekrar eski boyutuna getirdi.

"Bu kim?"

"Daniel'ın karısı. Cenazede gördüğümüz kadın."

"Bu fotoğrafı nereden aldın?"

"Bilinmeyen bir numaradan mesajla gönderildi. Mesajda kadının anlattıklarına inanmamam gerektiği ve Daniel'ın karısı olmasının bir nedeni bulunduğu yazıyor."

Ömer'in yüzündeki gülümseme tamamen silindi.

"Mesajın orijinal kaydı sende mi?"

"Evet. Henüz silmedim, bağlantıya da aktardım."

"Güzel. Mesajı aldığın cihazı mümkün olduğunca olduğu gibi koru. Şimdilik gönderene cevap verme. Teknik ekip kaynağı araştıracak."

"Ben de aynı şeyi düşünüyordum."

Ömer fotoğrafa yeniden baktı.

"Fotoğrafın çekildiği tarih belli mi?"

"Hayır. Ama Kaan kendisini tanıdı. Kadını da Daniel'ın evinden hatırladığını söylüyor. Çocukken birkaç kez görmüş olabilir."

"Bu, kadının Kaan'ın geçmişinde bir yeri olduğunu düşündürüyor ama tek başına yeterli değil. Fotoğrafın çekildiği dönemi belirlememiz gerekiyor."

"Özellikle Kaan'ın evlat edinildiği zamanlarla karşılaştırılmalı."

"Evet. Ben bunu araştırma ekibine ileteceğim."

Bir an duraksadım. Ardından ekledim:

"Kadın cenazede adımı biliyordu. Benimle konuşmak istediğini söyledi ama nedenini açıklamadı."

Ömer'in bakışları keskinleşti.

"Sana doğrudan bir tehditte bulundu mu?"

"Hayır. Şimdilik sadece konuşmak istediğini söyledi. Ama temkinli davranacağım."

"İyi. İzel, bir şey daha var. Lucien'ın konağında olmanız sizi otomatik olarak güvende yapmaz. Daniel'ın ölümüyle birlikte örgütte bir güç boşluğu oluştu. Bu boşluktan yararlanmak isteyen çok kişi olacaktır."

"Lucien da onlardan biri olabilir."

"Olabilir. Ama elinde kanıt olmadan onu da diğerlerinden ayırma."

"Merak etme. Adamın yüzüne bakıp karar vermiyorum."

Ömer kaşını kaldırdı.

"Gerçekten mi?"

"Tamam, bazen veriyorum. Ama bu kez elimde başka şeyler de var."

"İşte bu yüzden seninle konuşurken bir elim hep başımda oluyor."

İstemeden güldüm.

Ömer de gülümsedi ama kısa süre sonra yeniden ciddileşti.

"Şimdi beni iyi dinle. Kadınla tekrar konuşursan bunu planlı yap. Nerede, ne zaman ve kimlerin yakınında olacağını önceden belirle. Kendi başına hareket etmeni istemiyorum."

"Anlaşıldı."

"Ve Kaan'la ilgili bir gelişme olursa doğrudan bana haber ver. Aras da dosyanın operasyonel tarafını takip edecek. Senin sahadan aktaracağın bilgilerle merkezdeki analizleri birleştireceğiz."

"Tamam. Aras'a da gerekli bilgileri iletirim."

"Güzel. Bir de İzel..."

"Efendim?"

Ömer'in sesi yumuşadı.

"Üç gündür zor bir süreçten geçiyorsun. Bunu biliyorum. Ama her şeyi tek başına çözmek zorunda değilsin."

Bir an sustum.

Ömer'in böyle konuşması, bana acıdığı anlamına gelmiyordu. Beni tanıyordu. Ne zaman bir şeyin peşine düştüğümü, ne zaman durmam gerektiğini unuttuğumu bilirdi.

"Biliyorum, Ömer."

"Bildiğine emin değilim."

"Şimdi duygusal bir konuşma yaparsan bağlantıyı kapatacağım."

Ömer güldü.

"İşte benim tanıdığım İzel."

"Sen de benim tanıdığım Ömer'sin. Ne yazık ki."

"Gelişmeleri bekliyorum. Kendine dikkat et."

"Sen de."

Bağlantıyı kapattım.

Birkaç saniye sonra Kale'den yeni bir bildirim geldi. Aras'ın gönderdiği kısa mesajdı. Fotoğrafın teknik incelemeye alındığını, ilk bulgular ortaya çıktığında bana ulaşacağını yazmıştı.

Aras'ın mesajı kısa ve görev odaklıydı. Ömer'in konuşmasıysa her zamanki gibi hem ciddi hem de insaniydi. İkisi de kendi görevini biliyordu. Benim de bilmem gereken şey, aralarındaki farkı koruyarak hareket etmekti.

---

Kadını akşam yemeğinden önce gördüm.

Konağın salonundaki büyük pencerenin önünde durmuş, bahçeye bakıyordu.
Üzerinde siyah bir elbise vardı. Yüzündeki yorgunluk, makyajla gizlenemeyecek kadar derindi.

Elindeki mendili katlayıp yeniden açıyor, sanki ellerini meşgul etmezse düşüncelerinin altında ezilecekmiş gibi davranıyordu.

Beni fark ettiğinde başını çevirdi.

"İzel."

Adımı söyleyişinde tuhaf bir şey vardı. Fazla tanıdık değildi ama tamamen yabancı da değildi. Sanki bu ismi yıllardır içinde taşıyor, şimdi ilk kez yüksek sesle söylemeye cesaret ediyordu.

Yine de yüzümde hiçbir şey belli etmedim.

"İyi akşamlar," dedim.

Kadın dudaklarını araladı. Bir şey söylemek istedi ama vazgeçti.

"Dün... cenazede sana söyleyemediklerim vardı."

"Fark ettim."

Bakışları kısa bir an yüzümde gezindi.

"Bana kızgın mısın?"

Soru karşısında içimden acı bir gülüş yükseldi.

"Size kızmam için sizi tanımam gerekiyor."

Kadının gözleri doldu. Başını çevirdiğinde bunu saklamaya çalıştığını fark ettim.

"Evet," diye fısıldadı. "Haklısın."

İşte bu cevap hoşuma gitmemişti.

İnsanlar genellikle kendilerini savunurlardı. Bir yabancının karşısında bile haklı olduklarını kanıtlamak için çabalarlardı. Bu kadınsa kendisine yönelttiğim mesafeyi itiraz etmeden kabul ediyordu.

Sanki buna hakkı olmadığını düşünüyordu.

Ya da bana bir şey söylemek için doğru zamanı bekliyordu.

"Daniel için üzgünüm," dedim.

Kelimeler ağzımdan çıktığında kendi sesimi bile yabancı buldum. Daniel'ın ölümüne üzülmüyordum. Onun öldürdüğü, yaraladığı ya da hayatlarını mahvettiği insanları düşünüyordum. Ama bu kadının yaşadığı acıyı da yok sayamazdım. Bir insanın yasını tutmak, onun hayatı boyunca yaptığı her şeyi onaylamak demek değildi.

Kadın gözlerini kapattı.

"Teşekkür ederim."

Bir süre sessiz kaldık.

Ardından kadın, neredeyse kendisine konuşur gibi mırıldandı:

"Bunun yüzünden..."

Kaşlarım hafifçe çatıldı.

"Neyin yüzünden?"

Kadın aniden sustu. Elindeki mendili sıktı. Sonra bana baktı; gözlerinde korkuya benzeyen bir ifade vardı.

"Daniel'ın ölümü," dedi güçlükle. "Her şey bunun yüzünden..."

Cümlesini tamamlamadı.

"Ne demek istiyorsunuz?"

"Henüz anlatamam."

İçimdeki sabrın son kırıntıları da tükenmeye başladı.

"İnsanlar neden hep aynı şeyi yapıyor? Önce ortaya çıkıyorlar, sonra bir şey biliyormuş gibi konuşuyorlar, ardından da anlatamayacaklarını söylüyorlar. Madem anlatmayacaksınız, neden başlıyorsunuz?"

Kadın başını eğdi.

"Çünkü seni görünce..."

Durdu.

Kalbim bir anlığına hızlandı. Bunun nedenini bilmiyordum. Belki de yüzündeki ifadeydi. Belki de kelimelerini seçerken yaşadığı zorluktu.

"Beni görünce ne?" diye sordum.

Kadın dudaklarını birbirine bastırdı.

"Hiçbir şey," dedi sonunda. "Özür dilerim. Bunu söylememeliydim."

Ona dikkatle baktım.

"Bana söylemek istediğiniz bir şey varsa açıkça söyleyin. Bilmece çözmek için burada değilim."

"Biliyorum."

"Hayır, bilmiyorsunuz. Ben sizi tanımıyorum. Siz benim hakkımda ne biliyorsunuz, onu da bilmiyorum. Ama adımı biliyorsunuz, yüzüme baktığınızda sanki benden bir şey bekliyorsunuz ve şimdi de söyleyeceklerinizi geri çekiyorsunuz. Bunu nasıl yorumlamamı bekliyorsunuz?"

Kadın gözlerini sildi.

"Benden şüphelenmekte haklısın."

Bu cümleyle birlikte içimdeki bütün alarmlar aynı anda çalmaya başladı.

İnsan kendini savunmuyorsa ya gerçekten masumdu ya da savunmasının işe yaramayacağını biliyordu.

Hangisi olduğunu öğrenmek benim görevimdi.

"Ben henüz bir karar vermedim," dedim. "Ama bu, size güvendiğim anlamına gelmiyor."

Kadın başını salladı.

"Anlıyorum."

"Öyleyse bana bir iyilik yapın. Hazır olmadığınız şeyleri anlatmaya başlamayın. Çünkü bir daha karşınıza çıktığımda aynı sabrı göstermeyebilirim."

Arkamı dönüp gitmeye hazırlandım.

"İzel."

Duraksadım ama ona dönmedim.

"Daniel'ın ölümü..." Kadının sesi titredi. "Bazı insanların sandığı gibi olmayabilir."

Yavaşça başımı çevirdim.

"Bunu neden bana söylüyorsunuz?"

Kadın dudaklarını araladı. Fakat cevap vermedi.

Bir süre sonra yalnızca şunu söyledi:

"Çünkü gerçek ortaya çıktığında, herkesin kimi suçlayacağını bilemeyeceğinden korkuyorum."

Gözlerimi yüzüne diktim.

"Gerçek ortaya çıktığında kimin suçlu olduğunu kanıtlar belirler. İnsanların korkuları değil."

Kadının gözlerinden bir damla yaş süzüldü.

"Keşke her şey bu kadar kolay olsaydı."

"Kolay olduğunu söylemedim."

Birbirimize baktık. Sonra ben yürümeye başladım.

Arkamdan gelen sessizliği duyabiliyordum. Kadın beni durdurmadı. Yeni bir açıklama yapmadı. Yalnızca orada kaldı.

Ve ben, koridorun köşesini döndüğümde bile onun yüzünü düşünüyordum.

Bir his, kanıt değildi.

Ve bir yabancının gözyaşları, ona güvenmem için yeterli değildi.

Bunu kendime tekrar tekrar söyledim.

Yine de içimde bir yer, o kadının neden adımı böyle söylediğini merak ediyordu.

Bazı soruların cevabını öğrenmek istemezsin.

Çünkü cevabı bulduğunda, artık eskisi gibi kalamayacağını hissedersin.

Ben ise eskisi gibi kalmanın nasıl bir şey olduğunu çoktan unutmuştum.

***

Bu bölümü uzun tutmaya çalıştım beğenileriniz ve yorumlarınız çok önemli bir sonraki bölüm herhangi bir an gelebilir.

Sevgilerle.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

24okunma 3beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 136

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurgugenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18