1. bölüm · GECE KUYUSU

Kırık Ferman

𝔇𝔲𝔬 𝔖𝔠𝔯𝔦𝔭𝔱𝔬𝔯

Hayatımın bir kokusu vardı: terebentin ve eski tuval bezlerinin tozlu aroması. Üniversitenin sanat restorasyonu atölyesinde, zamanın yaraladığı bir tablonun üzerinde saatlerdir eğilmiş, incecik fırçamla yüzlerce yıllık bir hikayeye yeniden hayat vermeye çalışıyordum. Dışarıdaki dünyanın gürültüsü, bu loş ve boya kokulu sığınağımda bana ulaşamazdı. Burada sadece ben, renkler ve sessizliğin anlattığı masallar vardı.

Bu huzur, atölyenin kapısına vurulan sert ve ısrarcı yumruklarla tuzla buz oldu.

Yerimden sıçradım. Bu saatte, bu şekilde kapıyı çalacak kimse olmazdı. Kapıdaki küçük, demir parmaklıklı pencereden baktığımda gördüğüm tek şey, pahalı kumaşlardan yapıldığı belli olan iki siyah takım elbiseydi. Yüzleri yoktu, sadece birer silüettiler. Kalbime aniden soğuk bir korku damladı.

Titreyen ellerimle kapının sürgüsünü çektim. Karşımda duran iki adam, sanki aynı kalıptan çıkmış gibiydi. Duygusuz yüzler, buz gibi gözler ve sorgulamaya yer bırakmayan bir duruş.

“Serel Özden?” dedi içlerinden biri. Sesi, bir merminin namludan çıkışı kadar net ve soğuktu.

Sadece başımı sallayabildim. Kelimeler boğazımda düğümlenmişti.

“Bizimle geliyorsunuz.”Bu bir rica değil, geri çevrilmesi imkânsız bir emirdi. "Neden? Kimsiniz?" gibi sorular aklımdan geçti ama dudaklarımdan dökülmedi. Bu adamlara soru sorulmayacağını, sadece itaat edileceğini anlamıştım. Beni nazik ama kararlı bir şekilde kolumdan tuttuklarında, fırçamı ve yarım kalmış tablomu ardımda bırakarak o sığınaktan dışarı, bilmediğim bir karanlığa doğru çekildim.

Bindirildiğim arabanın camları filmliydi. İstanbul, yanımdan bir leke gibi akıp gidiyordu ama hiçbir şey göremiyordum. Tek gördüğüm, kendi yansımamdaki korku dolu gözlerdi. Babamı düşündüm. Mütevazı bir antikacı dükkanı işleten, kendi halinde, nazik bir adamdı. İki gündür telefonlarına cevap vermiyordu. İçimdeki o soğuk damla, şimdi damarlarımda dolaşan buzlu bir nehre dönüşmüştü.

Araba, şehrin en yüksek gökdelenlerinden birinin önünde durdu. Burası, zirvesi bulutlara değen, çelik ve camdan bir kaleden farksızdı. Beni doğrudan özel bir asansöre yönlendirdiler. Asansör yukarı tırmanırken, midemin de onunla birlikte yükseldiğini hissettim. Sonunda durduğunda, kapılar cilalı bir mermer zemine ve tavana kadar uzanan bir pencereye açıldı. Bütün İstanbul, ayaklarımın altındaydı. Işıl ışıl, ama bir o kadar da tekinsiz.

Odanın ortasında, şehre sırtını dönmüş, deri bir koltukta oturan bir silüet vardı.

Adamlar beni odanın ortasında bırakıp sessizce geri çekildiler. Kapı arkasından kapandığında, o devasa odada yapayalnız kalmıştım. Ya da neredeyse yapayalnız.

Koltuktaki adam yavaşça döndü.

Ve o an, 'karanlık' kelimesinin somut bir tanımı olsaydı, karşımda duran bu adam olacağını anladım. Üzerindeki siyah takım elbise, kusursuz bir zırh gibiydi. Yüzü, usta bir heykeltıraşın mermeri yontarken hiç gülümsemediği, sert ve keskin hatlara sahipti. Ama en korkutucu olan gözleriydi. Gece kadar koyu, içinde ne bir duygu ne de bir ışık barındıran, dipsiz bir kuyu gibiydiler.

“Serel Özden,” dedi adam. Sesi, ne yüksek ne de alçaktı. Ama odadaki her molekülü titretecek kadar keskindi. “Babanın nerede olduğunu merak ediyor olmalısın.”

Kanımın çekildiğini hissettim. “Babam... O iyi mi? Ona ne yaptınız?”

Adam, yüzünde alaycı bir ifadenin gölgesi bile olmadan cevap verdi. “Baban bir hata yaptı. Benimle bir anlaşma yaptı ve sonra bir fare gibi kaçıp saklanabileceğini sandı.”

Ağır adımlarla masasına doğru yürüdü, bir dosya çıkardı ve önüme fırlattı. Sayfalar dağılırken, babamın imzasının olduğu senetleri, anlamadığım ticari belgeleri ve son sayfada, babamın kan çanağına dönmüş gözleriyle çekilmiş bir fotoğrafını gördüm.

“Ne... ne borcu bu?” diye fısıldadım. “Bizim bu kadar borç yapacak durumumuz olmadı hiç.”

Adamın dudakları, gülümseme denemeyecek kadar hafifçe yana kıvrıldı. “Bu bir para borcu değil, küçük kız. Bu bir kan borcu. Baban, bana ait olan bir şeyi, çok değerli bir bilgiyi çaldı ve düşmanlarıma sattı. Kendi canını kurtarmak için benimkini tehlikeye attı. Bizim dünyamızda bunun affı yoktur.”

Bacaklarım artık beni taşımıyordu. Yere yığılmak üzereyken, adamın sesi beni ayakta tutan bir kırbaç gibi şakladı.

“Ama sana bir seçenek sunacağım.”

Gözlerimi onun gözlerine kaldırdım. O dipsiz kuyularda bir anlığına bir şey aradım; merhamet, acıma... Hiçbir şey yoktu.

“Babanın hayatına karşılık senin hayatın,” dedi adam, sanki bir malın fiyatını söylermiş gibi. “Babanın fermanı kırıldı. Ama sen, onun borcunu ödeyebilirsin. Bundan sonra bu binadan dışarı adımını atmayacaksın. Benim gölgemde yaşayacak, benim nefesimi soluyacaksın. Her emrime itaat edeceksin. Ta ki ben borcun ödendiğini söyleyene kadar.”

Dehşet içinde ona bakıyordum. Bu bir teklif değil, bir esaret ilanıydı.

“Kimsiniz siz?” diye sordu titreyen bir sesle.

Adam, masanın kenarına yaslandı ve kollarını önünde birleştirdi. O an, tüm şehir arkasında bir fon gibi dururken, o bu şehrin ve benim kaderimin tek sahibi gibi görünüyordu.

“Ben Karan Alaz Demirkan,” dedi buz gibi bir sesle. “Ve sen, Serel Özden... artık Demirkan Holding’in bir demirbaşı, benim malımsın.”