2. bölüm · GECE KUYUSU

Altın Kafes

𝔇𝔲𝔬 𝔖𝔠𝔯𝔦𝔭𝔱𝔬𝔯

O son kelimeler, birer kurşun gibiydi. Bedenime değil, ruhuma saplanmışlardı. Benim malımsın. Zaman o an dondu. O devasa odada, ayaklarının altında milyonlarca ışıkla parlayan şehrin ve o adamın gölgesinden başka hiçbir şey yoktu. Beynim uğulduyor, duyduğum cümlenin ağırlığı altında eziliyordu.

Karan Alaz Demirkan, bunu söylerken yüzünde tek bir kas bile oynamamıştı. Sanki havanın durumundan bahseder gibi, mutlak bir gerçeği dile getirmişti. Ve en korkuncu da buydu. Onun için bu, pazarlığa açık bir konu değil, imzası atılmış, hükmü verilmiş bir fermanın ilanıydı.

Kapının yanından bir gölge süzüldü. Orta yaşlı, her bir hareketi hesaplanmış gibi duran, ruhsuz bir kadın belirdi yanımda. Adının Esma olduğunu söyleyip söylemediğini bile hatırlamıyorum. Sadece, demir bir kelepçe kadar soğuk ve sıkı bir şekilde kolumu kavramasıyla kendime geldim.

Beni odadan çıkarırken, son bir kez arkama baktım. Gözlerimi ondan ayırmadan geri geri giderken, zihnime kazıdım onu. O dipsiz kuyulardan farksız, gece karası gözlerini. Alnına düşmesine izin verilmemiş o tok, siyah saçlarını. Kemikli, sert yüz hatlarını ve üzerine bir eldiven gibi oturan, omuzlarını daha da geniş gösteren o pahalı takım elbiseyi. Vücudunda tek bir fazlalık, duruşunda tek bir tereddüt yoktu. O, baştan aşağı güç ve tehlikeden yontulmuş bir heykel gibiydi. Ve o heykelin kalbi, taştan bile daha soğuktu.

Beni yeniden o özel asansöre bindirdiler. Yukarı çıktık. Daha da yukarı. Asansörün cilalı, ayna gibi duvarlarında kendi yansımamı gördüğümde ise içimdeki dehşet katlandı. Yansımamdaki kızı tanıyamadım. Kömür karası saçlarım dağılmış, her zaman solgun olan tenim şimdi bir hayaletinki kadar beyazdı. Ama en çok gözlerim... O sıradan, kahverengi gözler korkuyla o kadar büyümüşlerdi ki, sanki yüzümdeki tek şey onlardı. Ben, Serel Özden, sanatla yaşayan, renklere aşık o kız, şimdi o aynada titreyen bir korku yansımasından ibarettim.

Asansör durduğunda, kendimi bir saray yavrusunda buldum. Her şeyin beyaz, krem ve altın rengi olduğu, adım attığım yumuşak halıların bulut hissi verdiği devasa bir daireydi burası. Duvarlarda asılı olan tabloların her biri bir servet değerindeydi. Zevk ve zenginlik, en küstah haliyle her bir köşeye sinmişti.

Esma adındaki kadın beni çift kanatlı bir kapıdan içeri soktu. "Burası odanız," dedi o tekdüze sesiyle.

Nefesim kesildi. Burası bir yatak odası değil, bir kral dairesiydi. Tavandan yere inen pencereler, az önceki ofisten bile daha muhteşem bir şehir manzarası sunuyordu. Ama artık o ışıklar bana özgürlüğü değil, ne kadar yüksekte hapis olduğumu hatırlatan birer alaycı parıltı gibi geliyordu.

Kadın, mekanik hareketlerle kuralları sıraladı. Bu kattan izinsiz ayrılamazdım. Dış dünyayla iletişim kurabileceğim telefon, internet gibi hiçbir şeye erişimim olmayacaktı. Son olarak, "Lütfen telefonunuzu alabilir miyim?" dediğinde, son umut kırıntım da avuçlarımdan kayıp gitti.

Titreyen elimle telefonumu ona uzattım.

"Unutmayın," dedi kapıya yönelirken. "Herhangi bir kural dışı hareketiniz, sadece sizin için değil, babanız için de sonuçlar doğuracaktır."

Bu son cümle, tabutuma çakılan son çiviydi.

Kapı kapandı ve ardından gelen kilit sesiyle, bu altın kafesteki esaretim resmen başladı. Saatlerce, belki günlerce o odada hareketsiz oturdum. Sonunda titreyen bacaklarımla ayağa kalkıp odayı keşfetmeye başladım. Giyinme odası, en ünlü markaların hiç giyilmemiş kıyafetleriyle doluydu. Banyo, sanki bir mermer bloğunun içi oyularak yapılmış gibiydi. Her şey kusursuzdu. Her şey ruhsuzdu.

Odanın en güzel köşesinde, tüm manzaraya hakim, ceviz ağacından yapılma zarif bir çalışma masası duruyordu. Üzeri tamamen boştu. Tek bir kalem, tek bir kağıt parçası bile yoktu. Belli ki düşüncelerimi bile yazmamı, yani kendime ait en ufak bir iz bırakmamı bile istemiyorlardı.

Yeniden o çaresizlik dalgası üzerime çökerken, masanın yanındaki çekmeceye gözüm takıldı. Merakla, belki de sadece bir anlığına oyalanmak için yavaşça çektim.

İçi boş değildi.

Çekmecenin kadife kaplı zemininde, özenle yerleştirilmiş bir şekilde duruyorlardı. Yepyeni, farklı kalınlıklarda bir dizi kömür kalem... Ve cildi kabartmalı, sayfaları bir fildişi kadar pürüzsüz görünen, el yapımı olduğu belli olan bir eskiz defteri.

Kalbim deli gibi çarpmaya başladı. Bu neydi? Ruhumu esir alan adam, ruhumun en derinindeki tutkuyu, en büyük sığınağımı nasıl bilebilirdi?

Defteri titreyen ellerimle aldım. Bu, acımasız bir alay mıydı, yoksa ruhumun en derinini gördüğüne dair çarpık bir itiraf mı?