2. bölüm / 3
FlöBölüm - 2
Bölümler 3Şu an: Bölüm - 2
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Madam Flö serin havayı ciğerlerine çekerek, bir vakit daha oturduğu sandalyeden ayaklandı. Kendi içinde bitip, tükenmeyen kaygılı düşünceler zihninin küçük koridorlarına nüfuz ederek, tekrar meşgul etmeyi başarmıştı. Kaygının bu denli kalbi parçalara ayırarak, denizin kayalıklarına vuran hırçın dalgalar gibi itaatsiz olduğunu bilemezsiniz. Yaşayan ve anlatan bilir. Gören ve duyansa sadece yaşananın bilincindedir. Terasın mermer taşlarında elini gezdirirken, bir an gözleri karışı binanın camına yansıyan suretin tuhaflığına odaklandı. Donuk gözler, kalkık kaşlar, sımsıkı kapanmış dudaklar, hepsi soluk bir tende varlığını sürdürüyordu. Bakışlar çengingen ve bir hayli ağırdı. Göz kapaklarının üzerinde bir yük varmış gibi, gözleri ağır-ağır açıp kapanıyordu. Bir ressamın zihninin sınırlarında gezinen, her bir fırça darbesinin heyecanıyla saatlerce çizdiği eskizleri inceleme şehvetini yaradan bir sânat eseri gibiydi. Acaba kimdi bu varlık? Tanrının kendisi olamazdı. Bir insanı andırıyordu çehresi. Bir erkek olamayacak kadar narin ve ince hatları vardı. Öyleyse bu bir kadın olmalıydı. Peki ya kimdi bu kadın? Onu kim korkutmuştu? Gözlerindeki saf öfke kime veya neye yönelikti? Acaba Flö yine bir hayalmi görüyordu? Kadın gibi zarif ve Tanrının ilahi adaletinin tecellisi olan bir varlığın gözlerinde korku ve öfke gibi sert duyguların var edilmesi, iblisin bile aklına gelemeyecek kadar büyük bir günaha davet gibiydi. Günahın bu kadar kolay ve hiçbir bir acıma duygusu hiss edilmeden edilmesi, insanı şaşırtıyor.
Kederle lekelenmiş bir çift göz bu kadar güzel olamazdı. Sanki söylenecek sözleri yutmak için kurumuş dudaklar bir-birine sıkıca kenetlenmişti.
Bu çaresiz ve bezgin surat, Flö'nün bilmece çözerken ki heyecan ve tutkusunu yeniden ateşlemişti. Kanında kaynayan adrenalin ve dopamin duygusunun bir-birine karışmasıyla, tekrar kendini o aklın sınırında, delilikden bir adım geride buluyordu. Kağıt kalem aradı. Bir kalem bulursa, bu tarifsiz hissleri unutmamak için çizecekdi. Çizim yeteneği olmamasına rağmen. Gerçi bu tür hissleri çizmek için tek bir kelime bile yeterliydi. Çaresizliği Karl Bryullov gibi bir ressam olmadan da, görüp kağıda geçire bilirsin.
O gün Madam Flö, akşama kadar terasta adeta büyülenmiş gibi oturdu. Hafif sonbahar esintisinin saçlarını savurmasına izin verirken, yerinde mıhlanmış gibi hiç kıpırdamıyordu. Ara sıra onu kontrole gelen hizmetçi kız, ürkekçe "Bir arzunuz var mı, madam?" diye sorar; cevap alamayınca da başını eğerek sessizce giderdi.
Babası, papaz efendi, kızının bunca saattir terasta oturmasından kaygılanarak yanına geldi. Onun kararlı ve meçhul bakışlarını fark etti.
"Flö, mon ange1 , neden içeri gelmiyorsun? Théa, senin için Potage de légumes2 yaptı, sen seversin diye. Şu pencereden süzülen kokuyu duymuyor musun?"
Sonunda babasının acıklı sesine pes edip konuşmaya karar verdi.
"Tanrı'ya şükür, kâfi miktarda tokum."
"Ah, kızım, ne içindir bu inadın? Seni mutlu etmek için bu sefil baban daha hangi günahı yüzünden Tanrı'dan af dilemeli?" dedi, sözlerinin bir miktar tesir edeceğini umarak.
Flö, babasının acı içinde olduğunu görüyordu. Onu bu hâlde görmek ona da acı veriyordu. Teselli kelimelerini arıyor, zihninde umut verici bir anıyı tekrar canlandırmaya çalışıyordu. Ama elinden, acıya acımaktan başka bir şey gelmiyordu.
O zaman geriye, işe yaradığı iddia edilen temas kalmıştı. Elini, babasının kurak toprak gibi çatlamış, kırılgan omzuna koydu.
"Dışarıya çıkmak istiyorum. İnsanları yakından görmek istiyorum."
Papaz başını tembelce kaldırarak kızına bakdı.
"Dışarısı tehlikelidir. İnsanlar tehlikelidir..."
"Ama merak ediyorum... Nasıl yaşanır normal bir insan gibi? Onlarında günü benim gibi bir odada yıldızları sayarakmı geçiyor? Mutluluk onlar için ne ifade ediyor? Üzüldüklerinde tesellini nerede buluyorlar?"-dedi Flö, heyecanlı bir iç çekerek.
"Kimse sandığın kadar iyi değil... Her gün kiliseye onlarca insan günah çıkarmaya geliyor. Her birinin derdini dinliyor, yol gösteriyorum. Hepsi bir zamanlar iyi bir kimse olduklarını söylüyor. Çünkü hepsi bir zamanlar, yani Tanrının onları kendi hallerine bırakana kadar iyi insandı."
"Sonra ne oldu?"
"Bilmem ki, insan taifesinin işlerine akıl sır erdirmek olmuyor. Herkes bir gün en korktuğu kişiye dönüşüyor."
Flö babasıyla olan bu samimi konuşmayı uzunca bir süre düşündü. Herşeyin ne kadar fazla geldiğini. Üzerinde gezinen art niyetli ve bir bıçak kadar keskin gözleri. Doğduğu memleketi, üzüne yüz sürdüğü toprağı. Ah, bir bilseniz ne kadar özlemişdi memleketinde defn edilen sevgili annesi İsabel'in mezarını. Memleketine dönmesi mümkün değildi. Çünki tekrar aşağılanmaya ve hor görülmeye başlanırdı. Hem Babası Papaz efendi kızının daha evin önüne çıkmaya bile izin vermiyordu. Babasının gözünde dışarıda ki herkes güvenilmez ve zararlıydı. Ama Flö yinede en azından dışarıya çıkmak, gün işığının nasıl tenini yaktığını görmek istiyordu. Rüzgarın saçlarını nasıl dalgalandırdığını, insan seslerinin kulağında bıraktığı karışık mırıldanmaları duymak istiyordu.
"Lütfen Baba. İzin ver... Beni bu soyut kabumuğda daha ne kadar tutucaksın? Kuş değilim ki, uçmayı bekleyim. "
"Senin için en iyi zamanı bekliyorum."
"Benim için o en iyi zaman hiç gelmeyecek. Zaman beni beklemez baba. Bu gün nefes alıyorsam, dünün lütfudur."
"Peki, Dışarıda ne yapıcakasın? Nereyi tanıyorsun ki yolu şaşmayasın? Kimi tanıyorsun ki içini dökesin?"
"Ben yolumu bulurum."
—————
Dipnot:
1Meleğim. (Fr.)
2 Victoria dönemi Batı İsviçre'sinde, mevsim sebzeleriyle yapılan, kremasız veya hafif krema ile yapılan basit ama zarif sebze çorbası türüdür.
Bölüm etkileşimi
