1. bölüm / 3
Fenerin Son DefteriZarf
Bölümler 3Şu an: Zarf
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Defne, mektubu ilk kez okuduğunda bunun bir hata olduğunu düşündü.
Noter mührü, resmî dil, soğuk bir kâğıt: "Rüstem Aksoy'un vefatı üzerine, Taşburun Feneri ve müştemilatının mirasçısı sıfatıyla..." Altında kendi adı vardı. Defne Aksoy Karaca. Otuz bir yaşındaydı, İstanbul'da eski haritaları onaran küçük bir atölyede çalışıyordu ve hayatında bir kez bile gitmediği bir fenerin sahibi olmuştu.
Mektup salı günü gelmişti. Çarşamba sabahı hâlâ masanın üstünde duruyordu, kahvesinin yanında, garip bir misafir gibi. Defne ona bakıyor, bakarken bir yandan da bakmıyormuş gibi yapıyordu; insanın, kapısını çalan ama içeri girmeyen birine davrandığı gibi.
Annesi Nermin iki yıl önce ölmüştü. Son nefesine kadar babasından tek kelime etmemişti. Defne çocukken bir kere sormuştu: "Dedem nerede yaşıyor?" Annesi o gün elindeki bardağı yavaşça tezgâha bırakmış, "Denizin kıyısında," demişti, "çok uzakta." Sonra konu kapanmıştı; bir kapı gibi, sessizce ama kesin biçimde.
Sonraki yıllarda Defne bu kapının önünden sayısız kez geçti. Annesinin bakışları bir an sertleşir, sonra yumuşar, konu başka yere kayardı. Bir keresinde, on dört yaşındayken, yaz akşamı balkonda otururlarken annesi aniden, hiçbir şeyin bağlamında olmadan, "Ben denizi severdim," demişti. "Sonra sevmemeye karar verdim." Defne ne demek istediğini sormamıştı. Çocuklar bazen, bir yetişkinin yarasını görürler ve nezaketten değil korkudan dokunmazlar.
Defne haritaların arasında büyümüş bir insandı. Kıyı çizgilerini, derinlik rakamlarını, bir adanın nasıl yanlış çizilebileceğini ve yüz yıl boyunca nasıl yanlış kalabileceğini bilirdi. Belki bu yüzden sırlardan hoşlanmaz ama onlara saygı duyardı. Her haritanın kenarında bir boşluk vardır: burası bilinmiyor. Eski haritacılar oraya canavar çizerdi. Daha dürüst olanlar boş bırakırdı.
Atölyenin sahibi Sabiha Hanım, mektubu görünce gözlüğünü alnına itti. Altmış sekiz yaşındaydı, kırk yıldır aynı masada çalışıyordu ve masasının üstünde bir tek şey asla değişmezdi: bir şişe mürekkep, bir lup ve yarım kalmış bir çay.
"Git," dedi.
"Gidip ne yapacağım? Satarım, biter."
"Satarsın, tabii. Ama önce gidersin." Sabiha Hanım elindeki fırçayı bıraktı. "Kırk yıldır harita onarıyorum, kızım. Bir yerin kâğıdını görmeden o yeri satmazsın. Fener de bir tür kâğıt."
"Fener bir kâğıt değil."
"Hepsi kâğıt." Sabiha Hanım omuz silkti. "Üstünde yazılı olanı okumazsan, ne sattığını bilemezsin."
Defne gülümsedi ama içi gülmedi.
O akşam eve dönerken uzun süre yürüdü. Boğaz'ın kenarında, gün batarken, vapurların ışıklarını izledi. Bir zamanlar, çocukken, annesiyle birlikte bu iskelede dururlardı. Annesi vapurlara bakmaz, hep başka yöne, ufka bakardı. Defne bunu şimdi, otuz bir yaşında, ilk kez anlıyordu: annesi vapurlara değil, vapurların gittiği yere bakmıyordu. Oraya bakmak ona acı veriyordu.
Perşembe günü otobüse bindi. On bir saat sürdü. Önce şehir bitti, sonra ova, sonra dağlar; sonunda yol bir kıvrılışla ağaçların arasından çıktı ve deniz, birdenbire, bütün ağırlığıyla önüne serildi. Griydi. Kurşun gibi, sakin ve inatçı bir griydi.
Cebindeki zarfta bir anahtar vardı. Ağır, pirinç, eski bir anahtar. Noterin sekreteri uzatırken, "Merhum bunu hep yanında taşırdı," demişti. "Vasiyetinde sizin elinize verilmesini yazmış."
Defne anahtarı avucunda çevirdi. Üstünde kazınmış tek bir harf vardı: L.
Rüstem Aksoy'un adının baş harfi R'ydi.
Bölüm etkileşimi
