1. bölüm · Fenercinin Son Anısı

1. Bölüm

jAsminnn 554

Gecenin tam üçünde, kasabanın üzerindeki sis o kadar yoğunlaşırdı ki nehir kıyısındaki eski deniz feneri gökyüzüne değil, doğrudan toprağın derinliklerine ışık vuruyormuş gibi görünürdü.Sandalyesinde hafifçe öne eğilen Elias, kucağındaki ağır pirinç kumpası masaya bıraktı. Önünde açılmış duran sararmış haritada, haritacıların yüzyıllar önce "Unutulmuşlar Koyu" adını verdiği bölge kırmızı bir mürekkeple işaretlenmişti. Ancak Elias’ın ilgilendiği şey deniz değildi; haritanın kenarına alelacele düşülmüş, neredeyse silinmek üzere olan küçük bir nottu: Gölge kıyıya ulaştığında, fenercinin gözlerini kapatın.İlginç olan, bu fenerde otuz yıldır kimsenin yaşamıyor oluşuydu. Kasabalılar için orası sadece fırtınalı gecelerde rotasını şaşıran balıkçılara yol gösteren paslı bir metal yığınından ibaretti. Elias ise üç gün önce kasaba arşivinde bulduğu o günlüğü okuduğundan beri, fenerin ışığının elektrikle ya da gazla yanmadığını biliyordu. Işık, içerideki devasa merceğin arkasında duran ve her sekiz saatte bir kurulması gereken devasa bir mekanizmayla besleniyordu. Ve o mekanizma, insan zihninin hatırlamak istemediği anılarla çalışıyordu.Fenerin merdivenlerinden gelen ilk gıcırtı, Elias’ın şakaklarındaki damarları sızlattı.Adımlar yavaştı, ritmikti ve bir insana ait olamayacak kadar ağırdı. Her bir basamakta metalin esneme sesi, kulede yankılanıyordu. Elias elini masadaki ağır pirinç kumpasa uzattı ama parmakları soğuk metalden ziyade havadaki ani sıcaklık düşüşüyle donakaldı. Soluğu, ortamın birden buz kesmesiyle önünde beyaz bir buhar bulutuna dönüştü.Dışarıdaki fırtına bir anda bıçak gibi kesildi. Ne dalga sesleri kalmıştı ne de çatıyı döven rüzgâr. Yalnızca kule merdivenlerini tırmanan o ağır adımlar ve her adımda daha da belirginleşen bir koku: Yanık kağıt ve eski deniz suyu kokusu.Ahşap kapı aralandığında, Elias ayağa kalkmadı. Kaçmanın bir anlamı olmadığını biliyordu; buraya kendi isteğiyle, geçmişin hesabını kapatmaya gelmişti. Kapının eşiğinde beliren gölge, bir insandan çok, ışığın kırılmasıyla oluşan belirsiz bir silüete benziyordu. Silüetin tam ortasında, göğüs kafesinin olması gereken yerde, fenerin tepesindeki merceğe benzeyen küçük, pirinç bir çark yavaşça dönüyordu."Sonunda geldin," dedi Elias, sesi odadaki sessizliği bir cam gibi kırdı.Gölge cevap vermedi. Ancak göğsündeki çark bir tık sesiyle durdu ve mekanizmanın içinden tanıdık bir ses fısıldadı. Bu, Elias’ın beş yıl önce kaybettiği kız kardeşinin sesiydi:“Elias... Neden ışığı söndürmedin?”Sözler odada yankılanırken, masadaki haritanın üzerindeki kırmızı mürekkep aniden dağılmaya, haritadan tıpış tıpış masaya akmaya başladı. Fenerin en üst katındaki devasa mercek, o güne kadar hiç çıkarmadığı kadar parlak ve soğuk bir mavi ışıkla kasabanın üzerine doğru patladı.Elias, göğsündeki sızıyla yere çökerken anlamıştı: Bu gece feneri yakma sırası ona geçmişti. Ve ödemesi gereken bedel, zihninde kalan son mutlu anıydı.