6. bölüm · Fatih’in gölgesindeki yabancı

Bölüm 6 : KUŞATMANIN GÖLGESİNDE

Kitap Kurdu

Mekselina gözlerini açtığında ilk gördüğü şey gökyüzüydü.
Griydi; ağır, koyu bulutlarla kaplıydı.
Sanki yaklaşan savaşın yükünü bile taşıyamıyordu.
Bir süre kıpırdamadan yattı.
Altındaki toprak sert ve nemliydi. Hava soğuktu; barut, is ve yanık odun kokusu birbirine karışmıştı.
Yavaşça doğruldu.İlk fark ettiği şey uzakta yükselen devasa taş surlardı.
Kalın bloklardan örülmüş, sisin içinde kaybolan burçlarıyla insanı küçülten bir ihtişam…
Ama bu kez bir kitabın sayfasında değil, gerçekti.Mekselina ayağa kalktı.
Kalbi hızlandı.
— Hayır…
Etrafına baktı.
Kuşatma ordusu tüm ağırlığıyla oradaydı.
Çadırlar, atlar, zırh sesleri, bağırışlar… Hendek kazanlar, rampaları güçlendirenler, mevzilere koşan askerler…
Biraz ötede dev toplar duruyordu. Demir gövdeleri surlara çevrilmiş, barut kokusu havaya sinmişti.
Bir yeniçeri bağırıyordu:
— Üç gündür dövüyoruz şu kara taşları! Mermi sekiyor, gedik açamadık!
Diğeri dişlerini sıktı:
— Sabır… Hünkâr emretti.
Mekselina’nın kalbi bir kez daha vurdu.
Hünkâr.
Gözlerini surlara çevirdi.
Henüz İstanbul alınmamıştı.
Henüz 1453’ün başıydı.
Dedesinin sesi zihninde yankılandı:
O kitap seni Fatih Sultan Mehmed’in zamanına götürebilir.
Mekselina fısıldadı:
— Gerçekten geldim…
Tam o sırada arkasından sert bir ses geldi:
— Hey!
İki yeniçeri karşısındaydı.
Biri kılıcına uzanmıştı.
— Kimsin sen?
Mekselina dondu.
Üzerindeki kıyafetler, telefon, çanta… her şey onu ele veriyordu.
— Bu ne biçim libas? Frenk işi mi?
— Nereden düştün buraya?
— Ben… İstanbul’dan…
Askerin yüzü değişti.
— İstanbul mu?
Hata ettiğini fark etti.
— Konstantiniyye’den…
Şüphe daha da arttı.
— Yalan bu.
Kolundan yakaladılar.
— Serdara götürüleceksin.
Tam o anda telefonu cebinden düştü.
Ekran yandı.
Bir anlık sessizlik oldu.
Asker eğilip aldı.
— Bu ne?
— İçinde ışık var…
Mekselina uzandı:
— Onu verin!
Ama asker geri çekildi.
— Sihir bu!
Kılıç çekildi.
— Sus! Serdara götürün!
Kısa sürede etrafları kalabalıklaştı.
Telefon elden ele dolaştı.
Kıyafetler, saçlar, sözler…Ve fısıltı yayıldı:
“Kuşatma ordusunda nereden geldiği bilinmeyen bir kız bulundu.”
Mekselina yürütülürken surlara baktı.
Konstantiniyye oradaydı.
Henüz düşmemişti.
Ve o, tarihin tam ortasına düşmüştü.
Akşam olduğunda bir çadırdaydı.
Ellerini bağlamamışlardı ama kapıda nöbet vardı.
Telefonu alınmıştı.
Dışarıdan sesler geliyordu:
“Casustur.”
“Şeytan işi.”
“Bizans oyunu.”
“Cadı”
Mekselina kendi kendine fısıldadı:
— Ben buraya ait değilim…
Dedesini düşündü.
Kitabı düşündü.
Ve tek bir soru kaldı:
Ben neden buraya geldim?
Dışarıda bir ses yükseldi:
— Bu mesele vezir-i azama arz olunmalı!
Kısa süre sonra dışarı çıkarıldı.
Gece çökmüştü.
Ateşler karanlığı deliyordu.
Surlar, alevlerin ışığında ürkütücü bir siluet gibi yükseliyordu.
Bir asker fısıldadı:
— Vezir-i azam onu görmek ister.
Büyük otağa götürüldü.
İçeride devlet adamları vardı. Masanın üzerinde telefon duruyordu.
Vezir-i azam sordu:
— Adın?
— Mekselina.
— Nerelisin?
— Konstantiniyye.
Bakışlar sertleşti.
Telefonu eline aldı.
— Şu nesneye akıl erdiremedim.
Mekselina cevap veremedi. Ne diyebilirdi ki!
Bu sessizlik karşısında Vezir-i azam sinirlendi.
Sonra ayağa kalktı:
— Bu kız Hünkâr’a arz olunmalı.
O an çadırın içi ağırlaştı.
Dışarıdan at sesleri geldi.
Sessizlik çöktü.
Bir ses duyuldu:
— Hünkârımız teşrif eder.
Perde aralandı.
Önce kaftan göründü.
Sonra yüzüklerle parlayan bir el.
Ve ardından genç bir yüz.
Mekselina’nın nefesi kesildi.
Karşısında Fatih Sultan Mehmed duruyordu.
Mekselina o an anladı.
Bu bir rüya değildi.
Bu bir hikâye değildi.
Bu tarihin kendisiydi.