5. bölüm / 5
Fakat Bengi, Bu Tek Taraflı Bir Sevgi5. Bölüm: Deneyişler
Bölümler 5Şu an: 5. Bölüm: Deneyişler
- 1 1. Bölüm: Müşteri1.434 kelime
- 2 2. Bölüm: Yuva1.097 kelime
- 3 3. Bölüm: Çaba2.415 kelime
- 4 4. Bölüm: Kaos1.023 kelime
- 5 5. Bölüm: Deneyişler2.207 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Deneyişler, başarmaya giden yolu inşa eder. Pes edişler, başarıya giden yolların önüne taş koyar.
Denemezseniz başaramazdınız. Pes ederseniz yola çıkamazdınız, bu yok başarının yoluydu.
Başarırsanız sevilirdiniz, sevilirseniz başarırdınız. Bu bir döngüydü. Kendinize güvenmeniz ve de inanmanız da gerekirdi çünkü sizin bile kendinizden beklentiniz olmazsa kimsenin sizin başarılarınıza karşı güveni, inancı olmaz, kalmaz.
Başarmanız için inanmanız, çalışmanız ve de denemeniz gerekirdi. İnanmanız ve de çalışmanız için ise bir kez bile olabilir başarmanız gerekirdi.
İnanacaktınız, çalışacaktınız, beklentiniz olacaktı, deneyecektiniz, kaybedecektiniz, tekrar deneyecektiniz ve başaracaktınız, sevileceksiniz.
Kendinize inanın, kendinizi sevin, kendinize güvenin, kendinizden bekleyin, kendinize alışın, kendinizi anlayın, kendinize ayak uydurun, kendinizi hissedin, kendinizi ait hissedin.
Sevin, sevilin, sevdirin, sevmeye çalışın ancak sevilmeye çalışmayın. Siz beklerseniz o kaçar. İnsanlar da böyledir. Seversiniz, severler, giderler, bekleyin isterler, beklersiniz, gelmeye çalışmazlar, siz gitmezsiniz, o gelecek sanırsınız ama o gelmez, bekletirler, beklersiniz, onlar gider ve siz kalırsınız.
Onlar anıları silerler, siz ise belki döner, gelir diye silemezsiniz. Hayatınızın her anında anılar olur, kalır. Siz fark etmezsiniz lakin o anıları birgün bulacaksınız.
Yıllar önce karaladığınız bir kağıt, bir kitap, bir defter.
Siz bir kitap bulursunuz, okumak isteyip açarsınız. Bakarsınız, görürsünüz ki; yıllar dolusu anı, anlar dolusu hatıra. Birçok anlam taşıyan yazı, belki de karalama. Görür, bakar, anlarsınız. Anladığınızda gözleriniz dolar. O yaşlar, aslında gözünüzün önüne serilmiş yıllardır. Sevdiğiniz, sevdiğiniz, üzüldüğünüz, mutlu olduğunuz, sinirlendiğiniz, sevilmediğiniz, sevmediğiniz bir sürü gün görürsünüz o kâğıt parçasında. O anıları, insanları sevin. Ne olursa olsun geçmişinizdekileri sevmeye çalışın.
Sev, sevil, sevdir, sevmeyi dene. İnsanları bile, anları bile, günleri bile.
Yıllarca karşınıza nefret duyduğunuz, duyacağınız, rahatsız olduğunuz, olacağınız, istemediğiniz, istemeyeceğiniz, kaçmaya korkup yüzleştiğiniz, yüzleşmeye korkup kaçmaya çalıştığınız, çalışacağınız, midenizi bulandıran, bulandıracak olan şeyler olacak. Dahasında birisini çıkacak karşınıza, birisini tanıyacaksınız; Size sevmediğiniz şeyleri sevdirecek, nefret ettiğiniz şeye olan nefretinizi yitirecek, istemediğiniz şeyleri istemeye başlatacak, kaçmayı değil, yüzleşmeyi öğretecek, yüzleşmeyi değil de kaçmayı öğretecek, siktir etmeyi derinlemesine hissettirecek, sizi siz yapacak, benliğinizi hissettirecek.
Fakat bu tabiiki de sandığınız kişi olmayacak. Aşk, beklenmedikleri sever ne de olsa.
Aşk denilene karşı direnirsiniz. Sizi siz yapan duygularınızı bastırırsınız çünkü siz sandığınız kişiye âşık olmazdınız. Onun yerine aşk, sizi en beklenmedik, en zayıf noktanızdan yakalardı.
Sizi tutup en derin yaranızı parmaklarıyla deşerdi. Yaranızı açar, ve de kapatırdı. Diker, ve de sökerdi. Yıkar, dökerdi. Ve de toplarlardı.
Fakat bunlarla birlikte kimi seveceğinize karar veremezdiniz. Kimin kirpiklerini sayacağınıza, kimin saat kaçta uyuduğunu veyahut uyandığını merak edeceğinize, kime sol yanınızı feda edeceğinize, kimin canı yandığında kalbinizin büküleceğine ve de sevdiğiniz kişinin yaşına, boyuna, kilosuna karar veremezdiniz.
Sevdiğiniz kişinin yaşına…
Kiminle siktir edeceğinizi, kiminle kaçmayı öğreneceğinizi ve de yüzleşmeyi öğreneceğinizi bilemezdiniz, tahmin bile edemezdiniz
Kiminle ‘tamam’ diyerek geçiştirmeyi öğreneceğinizi aklınızın ucundan geçiremezdiniz.
Yuva, benden ayrıldığında bir adım geri atarak arkaya çekildim. “Bengi…” dedi, sandalyeye bağlı olan Olcay. Kafamı Olcay’a doğru çevirdim.
Sırıtıyordu fakat öfkesini hissedebiliyordum.
Olcay’a doğru yürüyecekken kolumda bir el hissettim. Yuva. “Yaklaşma ona, lütfen.” Fısıldıyordu fakat bunu sadece ben duyuyordum. “Neden?” Hızla cevap verdi, “O seni sevmiyor, hissedebiliyorum. Saçma biliyorum ama yemin ederim ki hissediyorum.”
“O sevmiyor da beni kim seviyor? Sen mi seviyorsun?” Öfkeyle güldüm. “Evet, ben seviyorum.” Dedi, gözlerindeki yalvaran ifade bu kez yoktu.
Sözlerine bu kez kahkaha attım. Yavaş yavaş gülüşmelerim durduğunda, “Bana ismini veyahut yaşını bile söyleyemeyen, güvenemeyen bir adam mı beni seviyormuş? Komikmiş.” Dediğimde kastettiğim aşktı. “Seni bir kardeş olarak sevmiyorum, Bengi Karaca.” Bengi Karaca.
“Beni bir kardeş olarak sevmiyor musun?” Şaşkınlıkla ona bakıyordum. “Yanlış mı anlıyorum yoksa şu an bana, beni kardeş olarak görmediğini mi söylüyorsun?” Dediğimde yüzümdeki ifade donuklaştı. “Tam olarak da onu söylüyorum, Bengi Karaca.” Kolumu elinden kurtardığımda bedenimi tamamiyle ona çevirmiştim.
“Ne demek kardeşin olarak görmüyorsun lan?” Bağırdım. “Biz seninle yıllarımızı geçirdik.” Utanmasam çığlık atacaktım.
“Bengi,” dediğinde kolumu tutmaya çalıştı fakat izin vermedim. “Lan, biz seninle suç işledik, evden kaçtık, hırsızlık yaptık.” Konuşurken aynı zamanda da ellerimi ona sallıyordum ve bağırışlarım asla kesilmiyordu.
Hızla iki eliyle kollarımı tutup beni kendine çektiğinde, sağ elindeki kolumu bırakıp ağzımı kapattı. “Karaca, ben seni kardeş olarak sevmiyorum.” Doğru mu anladım?
“Ben, seni seviyorum.” Dediğinde gözlerim şaşkınlıkla açıldı.
Hareketlerimin durduğunu fark edince ellerini ağzımdan ve kolumdan çekip geri adım attı. “Senin o ağzını sikerim, göt.”
Bağlı bir adama göre fazla cesaretli bir davranıştı Olcay. Kendine gel yalnız, Yuva seni yatırır siker.
Yuva, öfkeyle Olcay’a doğru yürüdü ve sol yumruğunu Olcay’ın yüzüne geçirdi. “Burada ağız içindeki etleri sikilecek bir kişi varsa o da sensin Olcay Bey.” Diye bağırdı.
Çok seksi. Ağlarım. Lütfen benim de ağzımın içini…
Olcay’ın kanayan burnu şiddetlendi. Koşarcasına birkaç adım atıp Yuva’nın yanına gittim ve kolundan onu savururcasına Olcay’dan uzaklaştırdım. “Gerçek ismini saklayan bir adama göre fazla boş konuşuyorsun Yuva Bey.” Bağırdım.
“Çok mu istiyosun ismimi öğrenmek?” Cevap vermedim.
“Birgün bu ekip dağılır, biri ihanet ederse ifşa olmayayım, olmayalım diye sakladığım ismimi mi merak ediyorsun?” Bağırıyordu. “İyi o zaman, öğren bakalım Karaca Abla.” Alay etti.
Konuşmadım, “İsmim Aybora Demir Efken, 34 yaşındayım. Oldu mu?” Sinirden dişlerini sıkıyordu.
Ve bu adam benim için ekibin önünde gerçek ismini ifşa etti.
Düştüm şahsen.
“Seni seviyorum,” bağırdı. “Sana aşığım ve sen bunu 5 yıldır anlamadın mı Karaca?” Devam etti, “Ben sana 29 yaşında âşık oldum ve hâlâ da âşığım, bu gerçeği istesen de değiştiremezsin. Bu gerçeği ben bile değiştiremem.” Şaşkınlıkla ona bakıyordum.
Ne yapacağımı bilemedim.
Gözlerim nedensiz doldu, koşar adımlarla Tünel’den çıktığım gibi gözyaşlarımı saldım. Arkadaşdan yavaşça bir bedenin hareket ettiğini, bana doğru geldiğini hissettim.
Beden, yanımda gibiydi fakat arkamda durmuştu. Bana yine de oldukça yakındı. “O seni seviyor, gerçekten ve hiç olmadığı kadar saf bir duygusal.” Bu ses kime ait?
Tam arkamı dönerken bedenin eli havaya kalktı ve ağzıma elini koyup baskı yaptı. Diğer eli hızlıca belimden tutmuş ve beni kendisine bastırmıştı. Gözlerim şaşkınlıkla açılmıştı. O, Yedinci’ydi. “Selam, bebeğim. Ben Yedinci değilim, ben şu an senin karşında tüm gerçekliğiyle dikilmiş, Boran Akın Demirci.” Dediğinde konuşmak istedim fakat dudaklarımın üzerindeki avuç içi izin vermiyordu. Yüzünü yüzüme yaklaştırdı.
“O, seni seviyor, Bengi Karaca Tunç,” Devam etti, “Ve bende sevdim.” Yüzünü uzaklaştırıp, elini dudaklarımdan çekti fakat elini belimin üzerinde tutmaya devam ediyordu.
“Ne?” Dedim. “Onu,” dediğinde şefkatli bir gülümseme belirdi yüzünde. Kafasını yere eğdi ve elleriyle oynamaya başladı. “Ekibe ilk geldiğim zamanlarda kadın kılığına girmişti, meğersem beni denemek içinmiş.” Kısık sesle güldü. “Âşık olmuştum. Annem hayatı boyunca asla bana sevgiyle yaklaşmamıştı, ben de hep başka kadınlarda aradım anne sevgisini.” Devam etti, “Babam sevdi beni bir tek.” Kafasını kaldırdı, bana okyanusu andıran gözlerini benimkilere dikti. “Sen?” Dediğinde benden bir şeyler beklediği açıktı. Fakat ben insanlara içimi açmayı sevmezdim. “Ben de öyle birisiyim işte boş beleş bir insanım.” Derken gözlerimi etrafta gezdirdim. Gözlerim dolmuştu.
Görsün istemedim.
“Anlatmak istemiyosun, anlıyorum.” Derken başını aşağı yukarı salladı.
“Annem beni sevmedi, babam beni görmezden geldi. Üstü kapalı anlatayım dedim, belki birgün arkadaş olursak detay veririm.” Dediğimde bunun asla olmayacağını bildiğim için rahattım. “Tabii,” diye onayladı.
“Ben, Olcay’ı seviyorum.” Dedim. “Yuva, bana göre değil, hem abim o benim.” Kafamı ona çevirdim. “İletirim.”
Kafamı yastıktan kaldırdım. Etrafa, saç diplerimi kaşırken göz gezdirdim. Dün koşarcasına Yuva’ya gidip beni eve bırakmasını istemiştim. O da geri çevirmemişti. Yüzüne bakamıyordum. O da benim yüzüme bakamıyordu. Saçlarımın dağınıklığından dolayı adeta bir cadıydım şu an. Kapının çalış seslerini duymamıştım ama şu an duyuyordum. Çünkü uyanıktım. Hadi ya? Ciddi olamazsın, Bengi.
Saçlarımı ellerimle tarayıp kolumdan hiç çıkarmadığım gece mavisi tokamla saçlarımı üstünkörü bir topuz yaparken kapıya doğru yürüyordum. Saçımı topladıktan sonra kapıyı açtığımda tanımadığım bir adam ellerinde bir buket kırmızı gül ile duruyordu. “Bengi Karaca Tunç siz misiniz?” Dediğinde daldığımı yeni fark ediyordum. “Ah, evet. Benim.” Adam çiçek buketini bana uzattı, elinden aldım. Üzerinde siyah kâğıda, beyaz kalemle yazılmış bir not vardı. Ağırdı. “Teşekkür ederim,” samimiyetsiz bir gülümseme belirdi yüzümde. “Rica ederim.” Der demez kapıyı kapattım ve sırtımı kapıya yaslayıp gözlerimi kapattım.
Sakin ol, Bengi. En fazla kim göndermiş olabilir mi? Olcay’ındır. Ömer’dir. Birisidir işte.
Gözlerimi açtığım gibi buketin üzerindeki siyah not kâğıdını koparmadan elime aldım ve okumaya başladım;
Beni sevmediğini söylemişsin, abin olarak görüyormuşsun beni fakat Karaca, bu tek taraflı bir sevgi de olsa aşk, aşktır. Birgün bir adam gelir, değiştirir seni. ‘Alıştığın o sert, kararlı şeklini.’ O sert kararlı şeklini başkası değiştirir, ben ise senin o sert, kararlı şeklini sevmiştim. Hâlâ da seviyorum, daima da seveceğim. Senin aşkın sonsuz bir ateşkes.
-Sevgilerimle, Sağlıcakla.
Senin, kim olduğunu bildiğin adam.-
Ha siktir. Beklemiyordum. Âşık olmak istemiyorum ona. O kâtil, o hırsız, o bencil ve acımasız. Yeme bu numaralar-
Ne numarası ya, ne diyorum ben? Bencil oldun iyice, Bengi. Aptal mısın nesin sen? Aşk mektubu bu. Hani hayatında hiç almadığından. Hani herkesin sana çok gördüğünden. Kimsenin sana duymadığı bir duygunun mektubu.
Yapma Yuva, abimsin sen.
Kapının önünden ayrılıp yatak odama doğru ilerledim. Yatak odama vardığımda yatağımın birkaç santimlik uzağında olan aynalı şifonyerin üzerine çiçek buketini bırakırken yüzümde aptalca bir gülümseme vardı. Gülümseme, neden gülümsüyorsun? Bu çiçek Yuva’dan, Bengi. Bu çiçek, Aybora Demir Efken. Olcay, değil.
Çiçek buketini şifonyere bıraktığımda ellerim hâlâ çiçek buketindeydi ve ben aynaya bakarken gülümsüyordum. Notu düşündüm. Ilk kez bir not ve bir çiçek alıyordum. Şifonyerin üzerindeki telefonum çaldı. Sırıtarak telefonu elime aldım. Yuva. Aramayı kabul et.
“Alo?” Dedim. “Alo,” yanıt verdi.
“Sorun nedir?” Çiçek buketini tutan elim çiçekten ayrılıp belime gitti.
“Ne kadar erken gelebiliyorsan o kadar erken Tünel’e gel.” Dediğinde kaşlarım çatıldı. “Sorun ne?” Tekrarladım.
“Şu siktiğimin sorununu boş verip gelecek misin?” Dediğinde dişlerimi sıktım. “Yuva-“ diyecektim ki sözlerimi böldü, “Yuva, değil,”
“Ne?”
Yanıt verdi, “Yuva, değil.”
“Ne demek Yuva, değil?”
“Yuva, değil. Aybora Demir Efken.” Dediğinde gözlerimi öfkeyle kapattım ve konuştum, “Hâlâ ekipten bir üyeyim ve sen de üyesi olduğum ekibin liderisin, Yuva.” Gözlerimi açtım. Cevap vermedi. Telefonu yüzüme kapattı.
Dişlerimi sıkarak telefonu şifonyerin üzerine koydum.
Üzerimdeki bordo pijama üstünün düğmelerini açıp sökercesine çıkarıp yere attım. Dolabımı açıp içinden bir siyah gömlek aldım. Bana dar geldiği için giymekten çekinmiyordum. Bol olsaydı ‘erkek misin sen’ denerek alay konusu olacağıma emindim. Hep öyle olurdu. Daha sonra dar, kısa ve siyah bir etek çıkardım. Dolabın kapağını kapatmadan önüme döndüm. Gömleği üzerime geçirip düğmelerini ilikledim. En sonunda kol düğmelerimi de iliklediğimde altımdaki pijama altını çıkardım. Eteği üzerime geçirdiğimde arkadaki fermuarlı sonuna kadar çekememiştim. Yarısı açıktı fakat bu umrumda değildi çünkü üstüne gömleğim gelecekti. Az da olsa kapatırdı.
En sonunda parfümümü sıktım ve altın rengindeki yıldızlı kolyemi ve bilekliklerimi taktım. Ay ve yıldız figürü olan yüzüklerimi de taktığımda hazırdım. Saçımı yapamadım. Of.
Tel tokamı aldım. Saçlarımı taradım ve tarağı geri yerine bıraktığımda saçlarımı elime aldım. Saçımın önlerinden iki tutam aldım ve arkaya götürüp tel tokayla arkadan bağladım. Önlerden perçemlerimi çıkarıp yanlara aldım. Saçımı arkalarını ellerimle öne getirdim. Ve star parça olan kalpli, gümüş küpelerimi taktım. Harikayım. Ama yüzümü kapatsam daha güzel olurdum. Herneyse.
Şifonyerin altındaki dolap kapağını açtım ve oradan siyah kol çantamı aldım. Kapağı kapatıp ayağa kalktım. Şifonyerin üzerine koyup çantanın ön tarafındaki altın yerden tutup kapağı açtım ve içine; peçete, telefon, ruj, rimel, evin anahtarı, küçük parfüm kutusu şeklinde bir bıçak ve atıştırmalık kuruvasan koydum.
Çantanın kapağını kapatıp koluma taktığımda hazırdım. İç çektim ve dış kapıya doğru yürüdüm. Kapıyı açtım ve topuk tarafı açık, kısa topuklu, sivri burunlu, topuğumun üstünden geçen kemerle birlikte harika gözüken siyah ayakkabımı giydim. Kapıyı çantamdan çıkardığım anahtarla kilitledim ve anahtarı geri çantama koydum. Yürüyerek yola çıktım.
Tünel’e varmıştım. Bir elim çantamın kemerindeydi. Diğer elim serbestti. Tünelin yarım metre ötesinde kapıya bakıyordum. Derin bir nefes aldım. Nefesimi verdim. O sırada kapıyı Yuva açtı, kollarını birbirine geçirip omzunu kapıya yasladı. Sırıttı. Kendimi hazır hissettiğimde kapıya doğru yürüdüm. Yuva’nın tam karşısındaydım şu an. Yuva’ya göz ucuyla bakıp içeriye girdim. Tekli koltuğun birine baktım. Koltuk siyahtı. Kombinime tam uyuyordu. Oturmadım. Koltuğa sırtımı döndüğümde Yuva tam karşımda kollarını birbirine geçirmiş sırıtıyordu. Çantamı arkamdaki koltuğa çıkarıp, fırlattım. Yuva, beni gözleriyle süzerken arkama doğru adımlar attı. Nefesini sırtımda ve saçlarımda hissediyordum. Ürperdim. Elleriyle nazikçe, yarısı açık olan eteğimin fermuarını yavaşça kapattı. Göğüsüm yükseldi. “Yuva-“ diyeceğim sırada karşımda belirdi ve konuştu, “Aybora Demir Efken.” Dedi.
“Aybora,” yüzünde huzuru gördüm. “Beni neden çağırdın?” Kollarımı birbirine geçirdim.
“Konuşalım diye.” Dedi. “Hediyemi aldın mı?”
“Çiçeği aldım.” Dedim. Bir adım attı bana doğru. Parmaklarıyla çenemi tuttu ve yukarıya kaldırdı. Diğer eliyle belimi tutup beni kendine çekti. Başını, başımın yanına getirip fısıldadı, “Cevabını biliyorum ama yine de, seni öpebilir miyim?” Dediğimde dudaklarım şaşkınlıkla aralandı. “Hayır,” mırıldandım.
Konuştu, “Öyleyse, neden şu anda sana dokunmama izin veriyorsun, Karaca?”
Yutkundum. “Dokunmak insancıl bir davranıştır, arkadaşına dokunmadın mı sen hiç?” Dediğimde yüzünü boynuma doğru eğip konuştu bu kez. “Ben sana şu an, arkadaşça mı dokunuyorum? Senin arkadaşların senin belini mi tutar, senin arkadaşların seni öpmek mi ister?”
“Kız arkadaşlarımı öperim,” yutkundum. “Yanaktan ve de alından.”
“Ben senin kız arkadaşın mıyım, Bengi? Ben seni yanağından veyahut alnından mı öpmek istiyorum, Bengi?” Gözlerimi kapattım ve yutkundum. “Cevap, verir misin?” Dedi.
“Hayır.” Dediğimde sesim savunmasız çıktı. “Öyleyse?” Derken tek kaşını havaya kaldırdığına yemin edebilirdim. “Seni öpmek istiyorum, Bengi.” Diyerek ekledi.
“Hayır.” Dedim kendimden emin bir sesle.
“Olcay’ı başka bir odaya aldım.” Gözlerimi kapattım.
“Orada işkencelere devam edeceğiz.” Yüzünü yüzümün önüne getirdi. “Merak etme,” çenemi tuttuğu elini yanağıma aldı ve okşadı. “Ben yapmayacağım.” Ekledi, “Yedinci, yapacak.” Dediğinde gözlerim öfkeyle açıldı ve ellerimle Aybora’yı ittim. “Sen, ciddi olamazsın ya.” Bağırıyordum. “Gerçekten o orospu çocuğuna,” kendimi dizginlemeye çalıştım. “Olcay’a işkence mi çektirteceksin.” Bağırışlarım durmuyordu. “O da orospu çocuğu?” Kollarını birleştirip rahat bir tınıyle sırıttı ve sözlerinin Olcay’a olduğunu biliyordum. “Buradaki orospu çocuğu sensin, Aybora.” Vücudum bağırırken öne atılmıştı. Hızla Aybora’ya yürüdüm ve ona bir tokat attım. “Zorlamayı bırak artık,” itekledim. “Ben, Olcay’ı-“ derken kollarıyla beni kavradığında kollarım bükülmüştü. “Ben, Olcay’ı,” daha sakin bir tınıyla konuşurken devam etmeye çalışıyordum. Beni saran elleri yüzüme gitti, avuç içleri yanaklarımı tuttu ve dudaklarını dudaklarıma bastırdı. Gözlerim şaşkınlıkla açıldığında vücudum uyuşmuştu.
5. Bölüm Sonu.
Bölüm etkileşimi
